Levent Gültekin’e kim, niçin saldırdı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dün gazeteci Levent Gültekin, Halk Tv’deki programı öncesi taksiden indikten sonra Bakırköy’de 15-20 kişinin saldırısına uğradı. Bu gazetecilere yönelik ilk saldırı değildi, sonuncusu olacağa da benzemiyor. Neden?

Yayına hazırlayan: İlayda Öykü Biberoğlu

Merhaba, iyi günler. Dün, iki kötü haber aldık. Aslında bu iki haberi tüm Türkiye de duydu. Birincisi, oyuncu Rasim Öztekin’in hayatını kaybetmesi; diğeri, Levent Gültekin’e yapılan saldırı. İkisini de ayrı ayrı yakından tanıyorum. Rasim ile, dünkü yayında da söylemiştim, Rasim ile elli yıla yaklaşan bir tanışıklığımız, bir arkadaşlığımız var. Galatasaray Lisesi’nde yatılı zamanlarından itibaren, ortaokuldan itibaren. Hiç aynı sınıflarda okumadık, ama aynı dönemde okuduk ve hep birbirimizi tanıdık. Hep birlikte olduk. Özellikle de son dönemde, son yıllarda Galatasaray maçları bizleri, bir grup eski mezunları bir araya getiren bir fırsat oluyordu. Tabii ki pilavlar ve senede bir yapılan yemekler… Bunları da sayarsak. Bir de tabii son dönemin en popüler konusu Whatsapp grupları var. 

Rasim çok iyi bir insandı. Ben bunu şöyle söyleyeyim: Kendisinin ölümünü sosyal medyada duyurduğum bildirime yüzlerce, binlerce etkileşim yaptı. Ve buralarda birbirinden farklı oldukları profillerinden anlaşılan kişilerin hepsi –hemen hemen değil hepsi–, istisnasız hepsi duydukları üzüntüyü paylaştılar. Ona rahmet dilediler. Herkes kendi cümlesiyle onu yolculuğuna yolladı. İlginçtir, Rasim’in okuldayken, lisedeyken tiyatro yaptığını hatırlamıyorum. Hatırlayan da yok. Ben mesela ortaokulda Galatasaray Lisesi’nde tiyatroculuk yapmıştım. Başka arkadaşlarla beraber. Rasim, okuldan sonra üniversitede –ki okulun hemen yanı başında denebilecek– Ortaoyuncular’da yine bizim liseden abimiz Ferhan Şensoy’un yanında başladı, çok genç yaşta. Ve hızla kendini kanıtladı. Geçenlerde Galatasaraylılar Cemiyeti’nin düzenlediği bir webinar’da, genç mezunlar ya da son sınıf öğrencileriylee bir meslek buluşması yapıldı. Rasim ve başkaları, oyunculuk, sanatçılık üzerine konuştular. Ben de orada, gazetecilik anlatmıştım. Onun, orada oyunculuğa meraklı olan genç Galatasaraylılara nasıl tane tane, çok yapıcı ve gerçekten somut öneriler sunduğu hâlâ gözümün önünde. Ama Rasim denince benim en hoş hatıram şudur. Yıllar önce, Ali Sami Yen Stadı’nda maça gidiyorduk, neredeyse her 15 günde bir maçlar olduğunda… Otoparkın üstünde bir restoran vardı ve restoranda da maçtan önce yiyip içiyorduk. Orada asansör beklerken bir tane genç çocuk geldi, Rasim’e, “Abi, ben seni tanıyorum ya” falan dedi. Biz de “Tabii ki Rasim işte, yılların oyuncusu” diye düşündük. Ondan sonra çocuk şey dedi: “Ben seni şeyden tanıyorum: Ayvalık’tan, Cunda Adası’ndan.” Çünkü Rasim yazlarını genellikle orada geçirdi. Hiç unutmam orada çok dalga geçmiştim. “Biz seni tiyatrocu sanıyorduk, ama insanlar seni sokaktan tanıyormuş” diye. Çok iyi bir arkadaşımızdı. Allah rahmet eylesin. Çok iyi şeyler bıraktı, miraslar bıraktı. Oyunları, filmleri, dizileri — hâlâ konuşulan, hâlâ sosyal medyada görebilirsiniz… Hepsinde gülen, gülümseyen ve gülümseten bir Rasim vardı. Evet, Rasim’i yarın muhtemelen –daha henüz netleşmedi– defnedeceğiz ve kendisini yollayacağız. Denecek çok da fazla bir şey yok. Yakınlarına, eşine, kızına ve tüm arkadaşlarına tekrar başsağlığı diliyorum. Onu seven çok kişi olduğunu biliyorduk. O da umarım biliyordur ve görüyordur bunları. Kendisinin nasıl bir sevgiyle uğurlanmakta olduğunu… 

Evet, diğer olaya geçersek; tatsız, bir başka tatsız olay, ama siyasî olay, bunun üzerine söylenecek çok şey var. Levent Gültekin, Halk TV‘de Murat Sabuncu ile yaptığı düzenli programın, “İki yorum” programının öncesinde, Halk TV‘ye girişte, taksiden indikten sonra takip edildi ve yaklaşık 15-20 kişinin saldırısına uğradı. Görüntüleri var. Güvenlik kameralarından yansıyan görüntüler var. Levent ile konuştum. Kendisine hiçbir şey söylemediklerini, yani saldırırken hiçbir şey söylemediklerini, hiç konuşmadıklarını; hemen kendini korumaya aldığını, yere yatıp korumaya aldığını, bir süre sonra çevreden sesler geldiğini –belli ki vatandaşların müdahalesi olmuş–, yaklaşık 10 dakika sonra da polisin geldiğini söyledi. İlk başta bir şey anlamamış ve hemen yayına girdi biliyorsunuz. Programında Murat Sabuncu ile yayında anlattı saldırıyı. Ama daha sonra, o saldırı sırasında parmaklarının kırılmış olduğunu söyledi — ki tıbbî olarak bu mümkün, önce sıcağı sıcağına bunu hissetmeyebilir insanlar, ama sonra soğuyunca kırıklar da belli oluyor, kırıklar ortaya çıkmış. Hastaneye gitti, raporunu aldı. Bir soruşturma var ve oradan ne çıkacağını bilmiyor. Herhalde o da hepimiz gibi bu konuda çok umutlu değil. Bu yüzden de bizim kendisiyle geçen hafta kararlaştırdığımız ve normal şartlarda yarım saat önce başlaması gereken yayınımızı da iptal etmek durumunda kaldık.

Medyascope’u izleyenler bilir, Medyascope‘un ilk lansmanı 2015 yılında Levent ve Kadri’yle, benim o sırada HaberTürk televizyonundaki odamda yaptığımız açık oturumla başlamıştı. İlk andan itibaren Medyascope maceramıza en aktif bir şekilde destek veren isimlerden birisiydi — Kadri de öyle. İkisi de yakın bir zamanda Halk TV‘de daha düzenli ve profesyonel bir şekilde yorum yapmaya başladılar. Burada yaptıkları yorumları da sonlandırdılar. Ama dostluğumuz, arkadaşlığımız her zaman için bâkî. İşte böyle bir sohbetin bir yerinde, “Niye gelmiyorsun” dediğimde, “Çağırmıyorsun ki” demişti ve ben de bugün saat 14.00’e, o programa yayın ayarlamıştım. Ama olamadı, ilk fırsatta olacak. Bu akşam da ana haber bültenimize telefonla bağlanıp saldırıyı kendi sesinden de anlatacak. 

Bu saldırı hiç şaşırtıcı değil. Herhalde Levent de şaşırmadı. Bizler de şaşırmadık. Çünkü bu bir silsile. Bugün arkadaşımız Fırat Fıstık derledi: Son üç yılda –yaklaşık kaç saldırı?– çok sayıda saldırı var. En az 34, 2019 yılında gazetecilere yönelik… 2020’de en az 17. Bu yıl sıcağı sıcağına çok sayıda saldırı var. Ocak ayında bir günde yapılan saldırılara bakalım. Yeniçağ Ankara temsilcisi gazeteci Orhan Uğuroğlu… Afşin Hatipoğlu… Avukat, ama KRT televizyonda program yapıyor ve aynı gün yine Gelecek Partisi kurucularından Selçuk Özdağ… Bunların bir günde saldırıya uğradığını gördük. Şu anda gördüğünüz Orhan Uğurluoğlu. Bir önce gördüğümüz, daha önce saldırı görmüş olan isimlerden birisi: Sabahattin Önkibar. Evet, şu anda gördüğünüz Sabahattin Önkibar. Daha önce değişik tarihlerde, mesela 2019’da Sabahattin Önkibar… Yavuz Selim Demirağ, şu anda görüyorsunuz… Ahmet Takan, Murat İde gibi gazetecilere de saldırılmıştı. Çok sayıda gazeteci var. Şu anda gördüğümüz Selçuk Özdağ. Bu isimlerin hemen hemen hepsi, bir şekilde ülkücü hareketle ilişkisi olmuş insanlar. Mesela Selçuk Özdağ da ülkücü kökenli. Daha sonra AK Parti’de yer aldı, genel başkan yardımcılığına kadar yükseldi, milletvekilliği yaptı. Ardından ayrıldı ve Ahmet Davutoğlu’yla beraber Gelecek Partisi içerisinde yer aldı. Diğer saydığımız gazetecilerin hemen hemen hepsinin bir şekilde ülkücü hareketle ve MHP ile bir şekilde ilişkisi olmuş, ama sonra yollarını ayırmış kişiler. Ve genellikle de şu dönemde, daha çok İYİ Parti’ye yakın duran kişiler. Ve bu kişilerin başına gelen olaylar, genellikle de yüksek sesle birtakım eleştirilerini ya televizyonlarda söylemeleri ya da gazete köşelerinde yazmalarından hareketle oluyor. Bir şey oluyor ve ardından bir şey söylüyorlar, bir rahatsızlık yaratıyor ve ardından saldırıya uğruyorlar. Benim bildiğim kadarıyla bu olayların hepsinde birileri gözaltına alındı, tespit edildi kameralardan, güvenlik kameralarından. En son Selçuk Özdağ olayında da böyle oldu. Ama sonra bırakıldılar, tahliye edildiler ya da tutuksuz yargılanmaya başladılar. Şu âna kadar benim gördüğüm, bildiğim çok ciddi bir cezalandırma olmadı. Bu konuda bir şey olsaydı herhalde duyardık. Hele dikkati çeken bir şey olsaydı. Mesela diyelim ki Yavuz Selim Demirağ’a saldıranlar, beşer yıl hapse mahkûm olsaydı. Mesela bunları duyardık. Böyle bir şey olmadı. Yapanın yanına kâr kalıyor.

Burada, bir hareketin ayrılanları ve kalanları arasında bir tür hesap görme hususu var ve saldırıya uğrayanlar genellikle yalnız oluyorlar. Devlet tarafından ve yargı tarafından kendilerine sahip çıkılmıyor. Hakları, mağduriyetlerinin gereği yerine getirilmiyor. Bu çok açık ve net bir şey. Bir kere bunu bir yere koymak lâzım. Hâl böyle olunca, yeni saldırılar da mümkün oluyor. Yani hiçbir caydırıcı husus yok. Yapan, belki bir müddet gözaltında oluyor. Alınıyor, ifade veriyor, sonra salınıyor ve belki de bir yerler tarafından ödüllendiriliyor. Dolayısıyla gazetecilere ya da önde gelen birtakım aydınlara, siyasetçilere saldırmanın bir bedeli yok. Yani, saldıranların ödediği bir fatura yok. Ancak tam tersine belki de kendilerine birtakım imkânlar sağlanıyor. Bunların her birini değişik olaylarda görüyoruz. “Sokakta karşıma çıktı”, “öfkeliydi” vs. gibi ifadeler var. Ama bütün bu saldırıların zamanlamalarına, yerlerine baktığımız zaman, bunların organize olduğunu söylemek çok normal.

Şimdi Bakırköy’de Levent Gültekin’i gören 15-20 kişinin, birden görüp, “Vay! Bu adam geçen şunu yapmıştı” ya da “Bana yolda ters lâf etti” gibi, böyle birtakım bahanelerle açıklanabilecek bir husus değil. Belli ki Levent Gültekin’in son dönemde söylediği, özellikle Alpaslan Türkeş ve MHP hakkında söyledikleri rahatsızlık yaratmış. Nitekim MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, sosyal medyada Levent için “müstemleke tipli”, “sözde gazeteci”, “hasta herif” gibi şeyler söylemişti. Bayağı ciddi bir şekilde kendisine hakaret etmişti vs.. Bütün bunlar oldu. Şimdi burada, bu tür olaylarda yapılmak istenen ne? Tabii ki öncelikle bu kişilere gözdağı… Ne diyorlar? “Öyle her aklına geleni söyleyemezsin, her aklına geleni yazamazsın, sınırı var. Sınırı da biz belirleriz” diyorlar ve o kişileri, saldırıya uğrayan kişileri sindirmek istiyorlar. Sinenler olmuş mudur? Kimsenin günahını almayalım, olmamıştır diye varsayıyorum; ama sonuçta bu saldırılarda ateş düştüğü yeri yakıyor. Herkes bir şekilde bundan kendi muhasebesini yapıyordur. Bir de tabii ki sahipsiz kalmak ya da… Tabii ki sahip çıkan birileri oluyor, arkadaşları, çalıştıkları gazeteler ya da yakın oldukları çevreler sahip çıkıyor. Ama adliyenin, hukukun sahip çıkmaması, devletin sahip çıkmaması işin rengini değiştiriyor. Birincisi bu: Bu kişilere gözdağı vermek. Ama bir diğer husus, daha önemli bir husus. Şu açıdan daha önemli, daha geniş bir çevreyi kapsayan husus da şu: Kamuoyuna verilen bir mesaj var. Öncelikle diğer gazetecilere, diğer siyasetçilere, diğer aydınlara şu deniyor: “Bakın siz de böyle olabilirsiniz. Çok kolay. Hepinizi kapınızın önünde, taksiden inerken, arabanıza binerken pekâlâ sizi birileri bulabilir. Size saldırabilir. Ondan sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilir. Yakalansa bile nasılsa çıkacaktır.” Bu öncelikle bu kişileri, yani benzer kişileri tehdit etme… Bunun ötesinde, genel kamuoyuna yönelik bir tehdit bu, gözdağı. “Ayağını herkes denk alacak; sınırlar bizim tarafımızdan çizilir” mesajı bu.

Şimdi Levent ne dedi yayında? Hemen sıcağı sıcağına, Murat Sabuncu ile yaptığı yayında, “Bu saldırıyı yapanları canavarlaştıran, ülkedeki siyaset düzenidir. İstediğiniz kadar saldırın. Susmayacağız.” Bunlar çok önemli mesajlar. Hem nedeni hem de doğurabileceği sonuçları açısından. Burada önemli olan tabii ki 1) olayı doğru tespit etmek; 2) olaya doğru tepki vermek. “Susmayacağız. İstediğiniz kadar saldırın.” Bu, evet verilmesi gereken tepki. Ama burada, bu kişiler kendilerini yalnız hissederse, yeterince sahip çıkılmadığını hissederse, bu susmama faaliyeti giderek daha da zorlaşıyor. Bunu özellikle vurgulamak lâzım. Ne olursa olsun, hangi görüşten olursa olsun kamuoyunun burada saldırıya uğrayanlara sahip çıkması, saldırıları mâzur gösterecek, meşrulaştıracak hiçbir gerekçeye, bahaneye itibar etmemesi gerekiyor. Hatta şeye kadar vardı bu iş, biliyorsunuz: “Kendi kendilerine saldırtıyorlar” diyorlar. Niye bir insan böyle bir şey yapsın ki? Saçmalık. Böyle bir şeye girişecek, böyle bir şeye ihtiyacı olan kimse yok. Kaldı ki, hani diyelim ki birisi, hani siyasetçiler, dünyada yönetenlerin sahte suikastları vardır, kamuoyu ilgisini çekmek için yarattıkları söylenen sahte suikastlar, ardından bunun ardından kendine bir şey yapar. Burada saldırıya uğrayan gazetecilerin hiçbirisinin, siyasetçilerin hiçbirisinin bu saldırıdan dolayı “prim yaptığını”, ben açıkçası görmedim. Ülkede estirilen hava o kadar kesif, o kadar otoriter bir hava var ki… Saldırıya uğrayan insanlara destekler olmakla beraber, onlara ne olur ne olmaz diye mesafeli duran insanların sayısının daha fazla olma ihtimali yüksek. Bu bir Türkiye realitesi — belki de insanlığın realitesi böyle bir şeydir. 

Bu olayın bir başka yönü de şu tabii ki: Siyasî yönü. Bu ülkeyi yönetme iddiasındaki güce, güçlere de bir güç gösterisi. Bu kimdir? Adalet ve Kalkınma Partisi, ama esas olarak Recep Tayyip Erdoğan. Ülkede tek adam yönetimi var diyoruz. Bunlar yaşanıyor ve o tek adam yönetimi bu konuda hiçbir şey yapmıyor. Yapma ihtiyacı hissetmiyor. Halbuki bu hareketin, onu buralara getiren ve bu hareketi taşıyanların en önemli iddialarından birisi adaletti. Yok tabii artık. Ama bu, bir gün karşılarına çıkacak, bugün de çıkıyor. Birçok insan, birçok AKP destekçisinin de, AKP’nin içerisindeki üst düzey kadroların da bu olaylar konusunda çok ciddi bir şekilde tedirgin olduklarını biliyoruz. Ama tedirgin olmaları tek başına yetmiyor. Bunu dile getirmeleri gerekir. Yarın öbür gün, “Ben de aslında tedirgindim. Ben de aslında üzülmüştüm” demek, onları hiçbir zaman aklamayacak. Bunu özellikle bilmeleri gerekiyor. Zamanında verilmesi gerekiyor bu tepkinin. Bütün bu saldırılar, aslında onların iktidarının iyice aşınmasına da neden oluyor. Ama bir bütün olarak bakıldığı zaman, tüm Türkiye’nin demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden ve hukuk devletinden ne kadar uzaklaşmış olduğumuzu bize bir kere daha hatırlatıyor. Her saldırı, engellenmemiş her saldırı, teşvik edilmiş, engellenmemiş, lâyıkıyla kovuşturulmamış ve lâyıkıyla cezalandırılmamış her saldırı –ki söz konusu olan saldırıların hepsi böyle oldu maalesef, umutlu da olamıyoruz, en son Levent’in olayında da umutlu olamıyoruz–, bizim ne kadar geriye gittiğimizi göstergeleri oluyor.

Çok hamâsete gerek yok, ajitasyona gerek yok. “Yaptıkları yanlarına kâr kalmayacak. Herkes bunun hesabını verecek. Susmayacağız” filan… bunlar güzel lâflar. Ama ülkenin realitesine baktığımız zaman, bu saldırılara karşı devletin, yargının ve sivil toplumun tepkileri yeterince güçlü olmadı. Yeterince güçlü olmadığı için de saldırganlar hoyrat bir şekilde istedikleri yerde, gündüz gözüyle, istedikleri kişiye istedikleri şekilde saldırmakta bir beis görmüyorlar. Eğer en son yaşanan Selçuk Özdağ olayı –ki çok çok önemli bir olaydı–, o olaya doğru dürüst bir tepki koyabilmiş olsaydı Türkiye, Levent’e saldırı olamayacaktı. Kesin, eminim… Ama ne oldu? Hiç! Bir iki atılan tweet, ondan sonra belirsiz özneler, ondan sonra gözaltına alınan kişilerin saçma sapan ifadeleri ve onların serbest bırakılması. Tekrar tutuklandıklarını da sanmıyorum. Böyle bir olayla karşı karşıyayız. 

Evet Levent’e tekrar çok geçmiş olsun diyorum. İlk fırsatta o yayını Levent ile yapacağız. Bunları da konuşacağız tabii, ama başka şeyleri de konuşacağız. Tabii ki bu olayların üzerine konuşmamız, bunlara tepki vermemiz gerekli. Ama bu olaylar, gündemimizin her yerini, her şekilde işgal etmemeli. Türkiye’nin başka, daha başka konuları da konuşması için elimizden geleni yapmamız gerekiyor.

Sevgili kardeşim Rasim Öztekin’e tekrar rahmet diliyorum. Onu Türkiye çok iyi bir şekilde, çok güzel bir şekilde uğurluyor. Herkese nasip olmayacak bir uğurlama bu gerçekten. Bu da bizim acımızı bir ölçüde de olsa, bir nebze de olsa azaltıyor. Ama onu çok özleyeceğimizi, hepimizin çok özleyeceğini, yine onun filmleri, dizileri yayınlandığı zaman insanların aklına hep bu erken ölüm, 62 yaşındaki erken ölüm gelecek. Tekrar kendisine rahmet diliyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus