“Fahri şeyhülislam” Mehmet Boynukalın neden “görevinden affını” istedi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sosyal medyada yaptığı paylaşımlarla kısa zamanda bir tür “fahri şeyhülislam” gibi sivrilen Ayasofya Camii Başimamı Prof. Mehmet Boynukalın bugün “görevinden affını” istedi ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne döndü. Bir süre önce AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan tarafından yine sosyal medya üzerinden uyarılmış olan Prof. Boynukalın’ın kısa süreli popülerliğinin öyküsü.

Bu yayında sözünü ettiğim önceki yayınlar:

22 Mart 2021: Hasan Mezarcı’dan Mehmet Boynukalın’a Türkiye’de siyasal İslam’ın son 30 yılı

23 Mart 2021: AKP’yi bile döven “mahalle baskısı”

Yayına hazırlayan: Kubilayhan Kavrazlı

Merhaba, iyi günler. Bugün benim için çok bereketli bir gün oluyor. Akşam Soner Çağaptay ile Washington’dan, Türk-Amerikan ilişkilerini konuşacağım. Öğlen de Murat Yetkin ile genel olarak dış politika konuştuk. Başka bir şey yapmayacaktım, fakat Ayasofya başimamı Prof. Mehmet Boynukalın’ın istifası yaşandı. İstifa demiyor tabii, her zaman olduğu gibi. Ne diyor? “Görevimden affımı ve görevlendirmenin sona ermesini” istemiş. Kendisi aslen Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde profesördü. Üniversiteye dönecek ve ilmî çalışmalarına devam edecekmiş. 

Bu istifa üzerine –kendisi istifa demiyor, ama bunun adı istifa aslında–, istifa üzerine bir şeyler söylemek istiyorum; çünkü izleyiciler hatırlayacaklardır, kendisiyle ilgili iki gün üst üste yayın yapmıştım. Birisi 22 Mart Pazartesi, “Hasan Mezarcı’dan Mehmet Boynukalın’a Türkiye’de siyasal İslâm’ın son 30 yılı” diye; ardından, “AKP’yi bile döven ‘mahalle baskısı’ ” diye ve orada, o iki yayında ayrı ayrı Mehmet Boynukalın’ın bir tür “fahrî şeyhülislâm” olduğunu, birçok konuda fetva vermesini ele almıştım. Özellikle ekonomi gibi konularda, faiz konularında da konuşuyordu. İstanbul Sözleşmesi konusunda da konuştu. Kendisinin görevi bu olmamak ile birlikte, Ayasofya Camii’nin başimamı birçok konuda çıkıp… zaten Ayasofya Camii lâfı hâlâ tam alışabildiğimiz bir şey değil. Bunun başimamı olarak, kimi zaman ilâhiyatçı kimliğini öne çıkararak sürekli konuştu. Daha önceki yayınlarda da buna değinmiştim. 

Bazıları Mehmet Boynukalın’ın Diyânet İşleri Başkanlığı’nda gözü olduğunu, ya da kendisini etrafında bir cemaat oluşturmak istediğini vs. düşündüler. Ben kaynaklarımdan, onu bir şekilde bilen isimler ile konuşarak bunun aslında böyle olmadığını; nev’i şahsına münhasır bir kişi olduğunu, özellikle çok genç yaşta bu konularda, İslâmî ilimler konusunda çalışmaya başladığını öğrendim. Mısır’da El-Ezher’de okuyor. Ardından İngiltere’de okumaya devam ediyor ve kısa süre içerisinde hızla belli yerlere gelen biri. İlk Türkiye’deki öğretim üyeliği, şu anda iktidar tarafından kapanmış olan İstanbul Şehir Üniversitesi’ndeydi. Daha sonra Marmara Üniversitesi’ne geçti. Çok siyasî angajmanı olan ya da şu grubun adamı diye tanımlanan biri değil. Kendi başına hareket eden biri. Ama belli ki bu yaptıkları kendisinin hoşuna gitmiş ve sosyal medyayı kullanarak gördüğü ilginin verdiği cesaret ile her konuda bir şeyler söyledi. Dikkat çekti, ilgi gördü, destek ve tepki gördü. Yani kimileri onu çok överken kimileri de yerdi ve bir anlamda Türkiye’de din-devlet ilişkileri, İslâm ve toplum ilişkisi gibi konularda bir odak haline geldi. 

Hayatımıza çok yakın zamanda birdenbire giren ve yükselen biri. Mesela daha önce Prof. Hayrettin Karaman bir şekilde fetvaları ile dikkat çekiyordu; ama Hayrettin Karaman zaten yıllarca Türkiye’de İslâmî câmiada bilinen biriydi. Çok genç yaştan itibaren bilinen biriydi. Cilt cilt kitapları ile bilinen, gazete, köşe yazarlığı, konferansları ile bilinen biriydi. Mehmet Boynukalın yakın zamanın ürünü oldu, öyle diyelim. Ayasofya başimamı olmasaydı, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde kalsaydı, çok da fazla kimse bilmeyecekti. Ben daha önceki yayınlardan birinde de söyledim. Bu konularda çalışan bir gazeteci olmama rağmen ve Boynukalın soyadını bilmeme rağmen, Mehmet Boynukalın adında bir ilâhiyatçı olduğunu açıkçası bilmiyordum — başimam olup da sosyal medyada ortaya çıkana kadar… 

Sonra ne oldu? Bir yerde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Meclis Grup Başkanvekili Bülent Turan, bir ayar verdi. “Hoop!” dedi, yani: “Bir dakika!” Şimdi o cümleyi bulmaya çalışayım. Bülent Turan diyor ki, “Ayasofya’nın açılışı gibi tarihî bir meydan okumayı gölgede bırakacak bir tavırla sürekli polemiklerin içinde olmanız Ayasofya için bedel ödeyen herkesi üzmekte! Bir siyasî değil, kardeşiniz olarak bu mecrâda/usûlle olmanızın kimseye faydası olmadığı kanaatindeyim.” Bu bir uyarıydı. Bu aslında sadece Bülent Turan’ın dile getirdiği bir şey değildi; yani o açıkça sosyal medyada dile getirdi, ama iktidarın içerisinde bu çıkışın bir tepkiye yol açtığı ve Mehmet Boynukalın’a bir şekilde uyarılar gittiği söyleniyordu. Yani kimse bunu abartılı bulmasın: Erdoğan’ın çok sık kullandığı “Haddini bil, haddine bak, haddini bil!” Had nedir? Sınırlar. Kendisine de sınırlar içerisinde kalması dayatıldı, çağrısı yapıldı. 

Benim bildiğim, güvenilir kaynaklardan öğrendiğim, kendisine Ayasofya’nın başimamı olara çok gerekmedikçe konuşmaması, işini yapması söylendi. Şimdi bunun söyleniyor olması, onun dile getirdiği hususların iktidarı rahatsız ettiği anlamına gelmemeli. Zaten işin düğüm noktası burası. Erdoğan’ın da benimsediği –hatta Erdoğan belki ondan çok daha sert birtakım düşüncelere de sahip olabilir– görüşleri dile getiriyor olabilir. Fakat burada onun yaptığı bir tür dikkat çekiyor, kendine bir alan açıyor. Bu alan Erdoğan’ın, iktidarın ona sunduğu alanın ötesinde bir alan ve işte burada onun haddini, hudutlarını iktidar çiziyor, iktidar çizdi. Ve bu istifa ya da kendisinin “görevden affını” dilemesi, aslında onun istifaya zorlanmasıdır bence. Doğrudan kendisine böyle mi yaptılar, bunun nasıl olduğunun detaylarını bilmiyoruz. 

Belki yakında öğreniriz diyeceğim, ama bunun yazılabileceğini çok fazla sanmıyorum. Fakat elimizde şöyle bir şey var; şimdi yaptığı açıklamada bu emekli amirallerin bildirisi üzerinden kendine bir şey çıkartıyor, diyor ki: “Aldığım kararın bir diğer sebebi ise milli iradeye karşı pervasızca yayınlanan mâlûm bildiriyle ilgili yorumlarda yalan yanlış kıyaslamalara gidilerek, ‘Ayasofya İmamı konuşuyor da biz niye konuşmayalım’ gibi hezeyanlara meydan vermemektir.” Bunun için görevden affımı istiyorum diyor. Bu argümanı kullananlar olmuş: “İşte, Ayasofya İmamı faiz konusunda konuşuyorsa, emekli amiraller  de bildikleri Mavi Vatan konusunda konuşamayacak mı?” demişler — ki hiç de abes bir akıl yürütme değil. Bunun üzerine de bıraktığını söylüyor. Bu ne demektir? “Benim bu duruşum, iktidarı bazı durumlarda zor durumda bırakabiliyor” demektir. Dolayısıyla iktidarın çizdiği sınırı kabul etmektir. Ama şunu da biliyoruz: Bu bildirinin ardından Ayasofya başimamı kimliğiyle Mehmet Boynukalın, yine sosyal medyadan sürekli birtakım duruşlar sergiledi, hodri meydan etiketinden tweet’ler attı, meydan okudu ve orduya övgüler düzdü. Olabilir… 

Ve en son istifasından önceki ya da “görevden affı”ndan önceki tweet’inde de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya’da çekilmiş bir fotoğrafını paylaşarak, “Başkomutan Erdoğan” diye bir etiket ile bir tweet paylaştı. Zaten istifasında da –hala istifa diyorum ama o istifa demiyor tabii–… “Hassaten kıymetli Cumhurbaşkanımıza çok teşekkür ediyorum” demeyi ihmal etmedi. Dikkat ederseniz görevden affını isteyen ya da görevden alınan –mesela Naci Ağbal görevden alınmıştı, affını falan istememişti–, giden herkes Cumhurbaşkanına bir selam ve saygıyı belirtmeden yapmıyor, yapamıyor. Ama biliyoruz ki onların gitmesinin birinci dereceden nedeni Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onları istememesi; ya da şöyle söyleyelim: Cumhurbaşkanı, Mehmet Boynukalın’ın yaptıklarından razı olsaydı, onun yaptıklarından rahatsız olmasaydı, orada daha uzun süre “fahrî şeyhülislâm” görüntüsüyle Ayasofya başimamlığını sürdürecekti. 

Anlaşıldığı kadarıyla burada dendi ki kendisine: “Haddini bileceksin. Biz demeden bir şey yapmayacaksın, bizi zor durumda bırakacak bir şey yapmayacaksın.” Şimdi işin zor kısmı da bu: Acaba ne yaparsa iktidar zor durumda kalır, Cumhurbaşkanı Erdoğan zor durumda kalır?

Buna benzer sıkıntıyı yıllardır “gazeteciler” yaşıyor, gazeteci diyorum, ama tırnak içerisinde… Medyadakiler, ödleri kopuyor tabii iktidardan ve özellikle Erdoğan’dan. Çünkü hep söylediğim bir lâf: Gazetelerin sahiplerinin önemsediği tek okur: Erdoğan. Televizyon sahiplerinin önemsediği tek izleyici: Erdoğan. Onun dışında kimin ne dediğinin pek bir anlamı yok. “Acaba bu manşete Erdoğan ne der? “Acaba bu habere Erdoğan ne der? Acaba şunu konuk alsak Erdoğan kızar mı?” Böyle dertleri var ve böyle dertleri olduğunda da, arada birtakım danışmanlar üzerinden, birtakım mekanizmalar ile bunu bir şekilde çözmeye çalışıyorlar. Yani diyorlar ki: “Şu haberi görelim mi?” Ya da onlara haber geliyor: “Şu haberi görmeyin. Şu kişiyi çıkartmayın, şunu çıkartın” ve işler bir şekilde gidiyor. Tabii bu medya mensuplarının en korkulu rüyası hangi haberi nasıl ele almaları konusunda kendilerine bir direktifin gelmediği anlar. Bazen hızlıca bir şey gelişiyor, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Kimse de onları aramıyor, onlar da birbirlerine ulaşamıyorlar. Bunun en çarpıcı örneği Roboski Katliamı’ydı. O kadar büyük bir panik vardı ki, o ana akım diye tâbir edilen medya hiçbir haber yapmadı. Sonunda valinin yaptığı açıklamayı bile yayınlamaya korkmuşlardı.

Şimdi Mehmet Boynukalın’ın sosyal medyada yapacağı paylaşımları, yapmadan önce danışacağı bir mekanizma bildiğim kadarıyla yok. İstese yaratılabilir, ama yine bildiğim kadarıyla böyle bir mekanizmayı kabul edecek birisi de değil. Sonuçta bir şeyi denedi, kendi ayakları üzerinde bir duruş sergilemeyi denedi. Bunun bir karşılığı olduğunu gördü, olumlu-olumsuz. Ama yaptığı iş belli ki hoşuna gitti ki bunda istikrarlı bir şekilde devam etti. Fakat bunun kendi özgür iradesini tehlikeye attığını görünce de ve bu konuda da belli ki baskılar ve sınırlamalar görünce, tekrar o ilmî çalışmalarına döndü. Dönme kararı aldı. Bu bize bir kere daha Türkiye’de her şeyin şöyle yürüdüğünü gösteriyor: Eğer siz iktidar ile barışık olmak istiyorsanız, ne iş yaparsanız yapın –gazeteci, din âlimi ya da bir başka şey, hiç önemli değil–, bunların hepsinin sınırlarının Erdoğan tarafından ya da Erdoğan’ın görevlendirdiği kişiler tarafından çizilmesini kabul etmek zorundasınız. Aksi takdirde bir yere gelebilmeniz, devlet imkânları ile bir yere, birtakım makamlara gelebilmeniz mümkün değil. Kendi özgül ağırlığınız olamıyor. Siz girdiğiniz zaman, bir görevi kabul ettiğiniz zaman, aynı zamanda özgür iradenizi de teslim etmiş oluyorsunuz. Sonra da ne oluyor? Bir bakıyorsunuz; bir görevde diyelim ki bakanlık, başbakanlık, başbakan yardımcılığı, milletvekilliği, şu, bu, bürokratlık… Ama ondan sonra diyelim ki sizi oraya getiren iktidar çekip gittiğinde, siz tek başına kaldığınızda, geriye bir eski titri kalıyor. Eski bilmem ne milletvekili, eski bilmem ne bakanı, eski bilmem ne genel müdürü, eski Ayasofya başimamı… Ama eski Ayasofya başimamı sıfatı kaldığı zaman, size Ayasofya Başimamı olduğunuz dönemde neyi nasıl yaptığınızı da hafızası biraz güçlü olanlar hatırlattığı zaman biraz işler karışıyor. 

Evet Mehmet Boynukalın olayı bir kelime ile… soyadı ile oynayacak olursak… Biz de meşhur bir söz var biliyorsunuz: “Adaletin verdiği karar karşısında boynum kıldan incedir” diye. Burada adaletin olup olmadığının bir önemi yok. Burada iktidarın bir kararı var, iktidarın çizdiği bir sınır var ve bu sınır karşısında sınırı aşar gibi olduğunda sert bir şekilde uyarılan ve bu uyarı üzerine de tasını tarağını toplayıp, bu karar karşısında boynu kıldan ince bir şekilde bu karara, bu dayatmaya ya da bu sınır çizmeye razı olan yeni bir isim ile karşı karşıyayız. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olabiliyorsunuz. Veliaht olarak görülebiliyorsunuz ya da Merkez Bankası’nın büyük umut vaadeden, ekonomiyi toparlama iddiasındaki ismi oluyorsunuz ya da yıllar sonra tekrar ibâdete açılmış olan, cami olarak ibâdete açılmış olan Ayasofya’nın ilk başimamı olarak görevlendiriliyorsunuz. Ve kendinizce bunların gereğini yerine getiriyorsunuz. Getirirken kendinizi başarılı da buluyorsunuz. Ama birisi diyor ki: “Hayır, sen sınırları aşıyorsun.” Ve burada söyleyebilecek hiçbir şeyiniz kalmıyor. Çekip gidiyorsunuz, giderken de çekip gitmenize neden olan kişiye de sonsuz şükranlarınızı dile getiriyorsunuz. İstifa bile edemiyorsunuz ya da yaptığınız şeyin adını istifa olarak bile koyamıyorsunuz. 

Türkiye’de insanların iktidar ile kurduğu ilişki her zaman sorunlu olmuştur. Ama kişilerin, bireylerin özne olma özelliklerinin bu kadar –nasıl söyleyeyim?– en aza indirgendiği, neredeyse sıfırlandığı dönem çok az olmuştur. Birisi bir şey denedi, son örneklerden birisi olarak Mehmet Boynukalın bir şey denedi ve gördü ki bu denediği şey: Fahrî şeyhülislâmlık… Bu oyun onun oynayabileceği bir oyun değil. Kurallarını kendisinin çizebileceği bir şey değil. Çok da fazla insanların hoşuna giden bir şey değil. Tekrar söylüyorum. Söylediklerinin rahatsızlık yaratıyor olması değil bence sorun. Söylüyor olması, bu üslûp ile kendi başına bir şeyler söylüyor olması, kendisinin bir özne olarak sivriliyor olması, beğenin beğenmeyin… Ama Ayasofya’nın bir başimamı var, adını Prof. Mehmet Boynukalın diye insanlar bildi. Seven de bildi, sevmeyen de bildi. Şimdi tekrar o üniversitede, kitapların arasında kendi hayatını yaşamaya devam edecek. Kısa ömürlü bir yükseliş oldu. Bu, Andy Warhol’un yıllar önce söylediği, “Herkes bir süreliğine ünlü olacaktır” lâfının bir başka versiyonunu, ilâhiyatçı versiyonunu yaşadık. Kendisine yeni hayatında, daha doğrusu döndüğü eski hayatında başarılar diliyorum. Bu had bildirme olayının sadece karşı mahalleden, karşı taraftan ya da yurtdışındaki dış güçler değil, hemen yanı başındaki insanlar için de geçerli olduğunu bir kez daha bize gösterdiğini söyleyelim. Bitirirken tekrar, demin bahsettim, bağımlı bir şekilde gazetecilik yapmayan, yapmamaya çalışan gazetecilere, özgür bir şekilde medyada var olmaya çalışan kişi ve kurumlara desteğinizi lütfen ihmal etmeyin. 

Akşam –bugün benden kurtuluş yok…– akşam, Soner Çağaptay ile Biden’ın Erdoğan’ı neden hâlâ aramadığını konuşacağız. Bakalım belki biz konuşmaya başlayana kadar o beklenen telefon görüşmesi, Ankara’nın arzuladığı telefon görüşmesi olur. Sanmıyorum, ama bakalım… Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus