Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (61): Sedat Peker operasyonu ne anlama geliyor? Emekli amirallerin açıklamasının etkisi neden azaldı? Salgında ürkütücü tablo

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”ta karşınızdayız yine. Kemal Can’la haftanın olaylarını yorumlayacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Haftalardır kısa kısa değiniyoruz, ama artık sona atmayalım: Şu salgını konuşalım. Çünkü her gün yeni bir rekorla devam ediyor yola. Bir de Ramazan beklentisi var. Cumhurbaşkanı da bir söz söyledi: “Ramazan’da ülkeyi dinlendirip, ondan sonra bayramda…” dedi. Oradan insanlar arkeoloji yapmaya çalışıyor biliyorsun. Acaba Ramazan’da ülke kapanacak mı? diye — ki Ramazan’a da fazla bir şey kalmadı. Muhtemelen pazartesi günü yine kabine sonrası birtakım bir şeyler olacak, ama pazartesi gecesi de yanlış bilmiyorsam sahura kalkılıyor. Yani o gün söyleyip, “Artık Ramazan’da kapattık” demek de… Hatırlarsan o bir önceki, geçen seneki itiş kakışı tekrarlatabilir. Bir ihtimal, hafta sonunda bir şey söylerler mi? Başka bakış açısı olarak da şöyle bir şey var: Zaten artık tedbir meselesinde çok radikal adımlar atmayacağa benziyor iktidar. Ben bu hafta içerisinde bununla ilgili görüşlerimi anlattım; o yüzden çok uzatmak istemiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum ki: Başından itibaren aslında devletin bir politikası filan yok. Dünyanın birçok yerinde, birçok ülke için geçerliydi bu. Bizde de yok; ama tabii sonuçta aradan geçen süre içerisinde bizim fatura çok kabarık hâle geldi. Şu hâliyle baktığımız zaman, Avrupa’nın en kötü durumda olan ülkesi, dünya çapında bir yerdeyiz. Aşıları olmayı beklemenin dışında insanların elinden çok da fazla bir şey gelmiyor. Açıkçası insanlar bunu konuşmak da istemiyor. Sorun biraz da bu… Dikkat edersen konuşmak istemiyor, okumak, duymak istemiyor. Mesela bizim Medyascope’ta bununla ilgili yaptığımız yayınlar, bastığımız yazılar ilk baştakine kıyasla çok az ilgi görüyor. Son günlerde birazcık hareket oldu nedense. Tabii o da rakamların iyice kötü olması nedeniyle… Burada üzerine söylenebilecek ne var? Açıkçası tabii sorumluluğu kimse üstlenmiyor. Bir de böyle bir şey var. Sorumluluğu kimse üstlenmiyor. Bir de not düşeyim: Özellikle bu “lebâleb kongreler” meselesinin çok büyük bir travma yarattığı yolunda… Özellikle muhalefet partilerinden Anadolu’ya giden, bir Meral Akşener gibi, Kılıçdaroğlu gibi, Babacan gibi, Davutoğlu gibi siyasetçilerin birçok yerde bunu çok doğrudan gözlediklerini görüyoruz. Bunların sahici bir tepkiye yol açtığı yolunda çok ciddi gözlemler var. 

Kemal Can: Şimdi son söylediğinden başlayayım: O lebâleb kongrelerin tepki doğurmasının sebebi, muhalefetin ya da birazcık habercilik yapmaya çalışan kesimlerin etkisiyle değil; bizzat iktidarın kendi iletişim stratejisiyle ilgili bir sonucu var. Çünkü aslında bunu belki fark etmeyecek bütün insanlara, kendi kanallarında o lebâleb kongreleri bir başarı hikâyesi gibi anlatma tercihi böyle bir reaksiyona yol açtı. Çünkü akşam dükkânını açamayan, hafta sonu dükkânını açamadığı için sıfır ciroyla eve dönen ya da hiç para kazanamayan birisi televizyonunu açıyor, belki de AKP’nin seçmeni zaten ve lebâleb kongrede, “Kar yağdı, mikroplar öldü” diyen Cumhurbaşkanı’nı görüyor. Sonuçta kimsenin bir şey söylemesine gerek yok. Yani abesliği görmek için ya da tuhaflığı, fütursuzluğu, sorumsuzluğu görmek için birinin muhalefet etmesine ihtiyaç yok. O kadar bâriz biçimde, bağıra bağıra bir şey yaptılar ki… Yani sonuçta işte o kongre havasıyla, kendi tabanında ne işe yaradığı, onun faydası nedir, siyasî iletişim açısından nasıl bir hesabın sonucudur bilmiyorum ama; öbür taraftan baktığında, senin söylediğin gibi bir faturanın çıkmış olması hiç şaşırtıcı değil. Hatırla, ilk geçen sene yaklaşık bu vakitlerde filan, “Ne olacak bu işler?” diye konuşmaya başladığımızda, iki tane temel şeyi konuştuğumuzu hatırlıyorum seninle yaptığımız yayınlarda. Birincisi: Bu işin sorumluluğunu insanların üzerine bırakacaklar. “Tedbir alın, maske takın, maskeyi biz bulamadık kendiniz bulun…” filan diyecekler. Sonra da, “Dikkat etmediniz böyle oldu,” diyecekler dedik. Öyle de oldu. İkincisi: Bu Bilim Kurulu filan, ilk günden itibaren –hatta o zaman hafif de eleştirildik belki–, bu Bilim Kurulu aslında başından itibaren, iktidarın ne yapacaksa bazen onun sorumluluğunu üzerine attığı, bazen onun onayıymış gibi kullanılacak bir araca dönüştürüldü. Bilim Kurulu üyeleri de buna en baştan rıza gösterdiler. Şimdi Kılıçdaroğlu çıkıp, “Niye bu rezaletten sonra hâlâ orada duruyorlar?” diyor, ama yapacakları bir şey yok; çünkü bir senedir izin verdikleri bir şeye, “Artık böyle” diye karşı çıkacak bir zemin yok. Çünkü baştan itibaren bunun böyle kurulduğu çok açıktı. Yani iktidar Bilim Kurulu’na sâhiden ne yapması gerektiğini anlamak için başvurmadı. İktidar her ne yapacaksa, onun bilimsel fetvasını veren ya da gerekirse, “Onlar dedi, onun için yaptık” diyebileceği bir araç gibi… Yani bütün bakanlara filan yapıyor ya; kendisi hiçbir şeyden sorumlu değil. Bir tane Merkez Bankası başkanı alınıyor, bütün sorumluluk onun olmuş oluyor. Bir tane bakanı görevden alıyor ya da harcıyor, harcayabiliyor — bu, damadı da olabiliyor. Onları harcayan birisi Bilim Kurulu’nu mu gözden çıkartmaz?

Ruşen Çakır: Burada bir not düşeyim: İlk başlarda Bilim Kurulu üyeleri daha bir kendine güvenliydi hatırlarsan ve medyaya da çok çıkıyorlardı. Şimdi eskisi kadar ortada dolaşan, kendini gösteren, hani durumdan istifâde ederek kendini lanse eden insan da pek kalmadı. Daha çok kendilerini unutturmaya çalışıyorlar. Bir de hani dün için söylenen bir şey vardı, değil mi? “Bir toplantı yapılacak” dendi, sonra olmadı. Belli ki bu, paratonerlik yapıyor aslında. Yani bütün yıldırımları hükümet adına çeken bir kurum oldu. Bu artık onları da yormaya başladı ve herhalde birazcık sabırları ve mecalleri de kalmadı. Bu kadar uzun süreceğini herhalde tahmin etmediler. Ayrıca bu kadar etkisiz kalacaklarını da tahmin etmediler. Çok garip bir durum oldu. Senin o söylediğin; baştan gözlediğimiz, yani bir başarı varsa iktidar yapıyor, birtakım sorunlar varsa, “Ya, böyle dendi, ama olmadı, zaten vatandaş da dikkat etmedi” gibi bir husus. Bir de şunu söyleyeyim: Görmüşsündür, sosyal medyada çok çarpıcı bir olaydı: Eski bir gazeteciymiş, İstanbul’da Çekmeköy Belediye Meclis üyesi şimdi adını hatırlamıyorum, orta yaşlı bir AKP’li, kongreye giderken fotoğrafları filan var, paylaşım yapıyor. Soruyorlar, “Orada korona yok mu?” diye, “Bizi melekler koruyor” diyor — tabii espri yapmış ve hayatını kaybetti koronavirüsten. Kongrede kapmamış olabilir, önemli değil; ama böyle de çok acı olayları artık yanı başında yaşıyor insanlar. Yani bugün doğrudan devlet tarafından, Burhan Kuzu’nun da Kadir Topbaş’ın da koronavirüs nedeniyle öldüğü açıklaması yapıldı. Yani böyle uzaktaki bir olay değil. Bir de, hepimiz yaşıyoruz, artık çok yakınımıza geldi. İlk başlarda böyle birileri oluyor gibiydi hatırlarsan; tek tük duyuyorduk insanları. Şimdi ben daha yeni duydum mesela. Bize de yayın yapan Tarık Bey, Tarık Çelenk ve eşi, çok kötü geçirmiyorlarmış ama, onlar mesela pozitif çıkmışlar. Daha yeni konuştum. Neredeyse haftada üç dört tanıdığım insana geçmiş olsun dileme durumunda kalıyorum. 

Kemal Can: Evet, şimdi görünen o ki, işte senin dediğin gibi, Bilim Kurulu üyeleri pek ortaya çıkmıyorlar. Çünkü çıksalar, Fahrettin Koca gibi, “Ya, bunların üzerinde durmanın kimseye bir faydası yok” demek gibi utandırıcı şeyler söylemek zorunda kalacaklar, ya da gerçekleri söylemeye kalkarlarsa, hem bugüne kadar bir yıldır yaptıklarını açıklamakta zorlanacaklar, hem de belki pozisyonlarını sıkıntıya sokacaklar. Çünkü artık işin bilimsel gerekleri üzerinden yürümediğine ilişkin bizim bir yıl önce “Muhtemelen böyle olacak” dediğimiz şey, bütün bir hakikat olarak yaşandı önümüzde. Şimdi anladığım kadarıyla herkeste yaygın bir “kapatma yapılacak” fikri var. Bu kapatmanın da aslında galiba mayıs ayındaki turizm rezervasyonları öncesinde, bir düşüş ivmesi yaratmakla ilgisi var. Yoksa salgının kontrolüyle yine ilgisi olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Yine çarkların dönüşüyle ilgili bir mesele ve muhtemelen Ramazan’da bir şok kapatma denemesi olabilir. Bu konuda çok yaygın söylentiler var. Ama bunun salgının kontrolünden çok bence öbür tarafla ilgisi var. Çünkü Mayıs’ta net rezervasyonlar oluşuyor turizm sezonu için. O sırada ciddi bir şok düşüş yakalama ihtiyacı var. Onun dışındaki salgınla ilgili meseleyi, şimdi Fahrettin Koca’nın son açıklamasında da var, “Vakalar çok, ama hastane başvuruları o kadar değil, eskisi kadar değil” diye bir şey diyor. Bu dengenin içerisinde vakalar patlasa bile, eğer sağlık sisteminin dayanması mümkün olursa, aşılarla filan, aşıları birazcık daha artırarak, bir denge içerisinde sürece bırakmak ve galiba böyle çözmek… Yani artık senin dediğin gibi önlemler üzerine kurulu. Çünkü önlemler –bir senedir asla yapmadıkları gibi– yeni destekleme paketleri açıklamaları demek. Bunlara imkânlar yok. Kanal İstanbul’un temeli atılacağı için para oraya lâzım… Yani dolayısıyla bence sırf çarkların dönüşünü rahatlatmak için bir şok tedbir dönemi yaşayabiliriz; ama iş biraz seyrine bırakılmış. Aşılama takvimi denk gelirse, o zamana kadar da sağlık sistemi dayanırsa… yani olan hasta olacak, kayıplar da: “İşte, ne yapalım? Bu yolda kaybedilmiş…” Yine “Daha az ölüme neden olduk” diye başarı broşürü çıkartır Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Avrupa’daki ülkelerle kıyaslayıp. Bu iş böyle geçecek gibi görünüyor. 

Ruşen Çakır: Evet, o kitabı hatırlattığın iyi oldu. Neyse, şimdi biraz da en son Balkanlar’da üniversite okumaya gitmiş olan Sedat Peker’den bahsedelim. Öyle diyordu biliyorsun, eğitim için gittiğini söylüyordu. 

Kemal Can: Sonra tedaviye döndü o…

Ruşen Çakır: İşte, hem eğitim hem tedavi… Makedonya’da en son – bütün bunlar ilginç bir şekilde çok peş peşe geldi–, Makedonya’da bir polis çetesine operasyon yapıldı. Orada Sedat Peker de dâhil çok sayıda kişiye, bu Makedon polisi içerisindeki bir grup sahte kimlik sağlamış. Sedat Peker’in de, “Djadin Ademovski” gibi acayip bir adı vardı. Bugün de sabaha karşı çok sayıda ilde operasyon yapıldı. Onlarca kişi gözaltına alındı. Kendisi yurtdışında. Nerede olduğu belli değil. Makedonya’da değil en azından. Herhalde orayı da terk etti. Sanıyorum önümüzdeki günlerde çıkar. Ben hatırlıyorum, bir yıl önce mayıs ayında bir yayın yapmıştım onun yaptığı videolar üzerine. Daha doğrusu, ona birileri videoyla saldırmıştı. Bir kadın, biliyorsun, önce yeraltı dünyasıyla alâkalı bir kadın çıkmıştı. Sonra eski bir asker Ümraniye’de sokak ortasında bir video yapmıştı. Sedat Peker onlara cevap vermişti. O zaman videolarına bayağı bir bakmıştım. Kendinden çok emin bir şekilde, belli ki konforlu, büyük olduğu anlaşılan bir yerde, kocaman bir masada yapıyordu yayınlarını ve Makedonya’ymış orası. Kendinden çok emindi. Birkaç videosunda, orada hatta Berat Albayrak’ın kendisine operasyon çektiğini söylemişti — ki Berat Albayrak o tarihte hâlâ görevdeydi. İlginç bir öykü… Bu operasyonun ne olduğu, ne çıkacağı, nasıl gelişeceği çok bilinmiyor. Türkiye’nin şu son dönemine bir şekilde damga vurdu demek biraz fazla olur; ama son dönemin ilginç bir figürü. Bir ülkücü hareket bağlantısı var. Eski tâbirle “derin devlet” bağlantısı var. Ergenekon döneminde içeri girmişliği var. Ama sonrasında Erdoğan’a çok angaje oldu. AKP’ye angaje oldu. Rize’de miting düzenledi. Barış Akademisyenleri’ni alenen tehdit etti. Erdoğan’a lâf edenleri alenen tehdit etti. İki ayrı davada yargılandı biliyorsun. Düşünce özgürlüğü kapsamında beraat etti. İlginç bir figür. Ben yıllar öncesinden şeyi hatırlıyorum; o zaman CNN Türk’te çalışıyorduk, deprem zamanında, Sakarya’da Sedat Peker depremzedelere aş dağıtıyordu. Hatta sonra, geçen gördüm Milliyet gazetesinde, en yardımsever iş adamı ödülü almış. Böyle görüntüleri var. Türkiye’yi terk etmeden önce çok ortadaydı. Çok meşrû ve popülerdi. Bir de en son Alaattin Çakıcı’yla bir atışmaları oldu. Alaattin Çakıcı yukarıdan bir şekilde, nasıl diyeyim? Hakaret etti, değil mi? Öyle denebilir. Sonra barışmışlar galiba. Her neyse… Bu çok acayip bir şey ve tam olarak ne olduğu anlaşılmıyor; ama suçlamalara bakıldığı zaman, haraç, yağma vs. gibi suçlamalar var. Dolayısıyla bu tam yeraltı dünyası kapsamına giriyor; ama siyasetle çok iç içe bir olay. Ne dersin? Bu kısa sürecek bir parantez mi olur? Yoksa bunun üzerine daha çok konuşulur mu? Çünkü bir zamanlar çok modaydı, biliyorsun, AKP iktidarının çok sevdiği, “çetelerle mücadele” diye bir kavram vardı. Bu çok kullanılıyordu. Sonra büyük ölçüde unutuldu, tam tersine bir durum ortaya çıktı. Şimdi bu operasyon… Tam detaylarını bilmiyoruz, ne derece öğreneceğimiz de şüpheli; ama yine de şu âna kadar yaşananlardan hareketle birtakım tahminlerde bulunabiliriz herhalde. 

Kemal Can: Senin anlatırken söylediğin böyle birkaç temel nokta var. Mesela başlangıçta anlattın ya, işin yeniden canlanması… Bir buradaki operasyon, bir de Makedonya’da sahte pasaport ya da oturma belgesi hikâyesi. Tabii bu hemen Susurluk’u hatırlatıyor. Oradaki pasaport sağlanması olayı. Abdullah Çatlı’ya başka bir isme göre düzenlenmiş, meşhur pasaport temini… İşte orada Ağar’dan çeşitli MİT mensuplarına kadar yayılan devlet içerisindeki bir örgütlenme tartışmasıydı zaten o tartışma Susurluk meselesinde. Hatırlarsan, bir kaza sonrasında, “mafya-siyaset-devlet” arasındaki ilişkilerin ortaya çıkmasından bahsediliyordu. Yani yakalanmasından… Bir kaza sonrasında bunun ortaya çıkmasından bahsediliyordu. Peşinden de çetelerle mücadele komisyonları kuruldu, şunlar yapıldı, bunlar yapıldı. Yıllarca süren tartışması oldu. Sonra dediğin gibi AKP bunu siyasî bir mesaja dönüştürüp, devlet içindeki çetelerden… Hatta Devlet Bahçeli de, hatırlarsan, uzun süre ülkücü hareketi bu tür şeylerden temizlemiş olmakla, sokaktan ve mafyadan uzaklaştırmış olmakla takdir edildi. Şimdi bütün bunların sonrasında bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda, bu ilişkiler böyle rastlantı sonucu, dedektiflik çabalarıyla, gazetecilik faaliyetleriyle ortaya çıkarılan şeyler değil. Bulunan şeyler de değil. Tam tersine şu anda yaşanmakta olan, göze sokulan bir durum var. Yani tuhaf suç örgütlerinin siyasetle ilişkisi, siyaset üzerindeki etkileri ya da siyasî aktörlerin onları kullanma biçimleri, öyle birilerinin kazarak bulduğu bir şey değil. Tam tersine son derece aleni biçimde göze sokulan şeyler. Yani bir suç örgütü lideri, doğrudan bir siyasî aktörün özel çabasıyla, çıkartılan bir afla hapisten çıkıyor. Sonra gidiyor, anamuhalefet partisi liderini tehdit ediyor. Sonra da dava arkadaşı olarak, devletin muteber bir elemanı olarak takdir görüyor. Şimdi bu tablo… Biraz önce Sedat Peker hikâyesini anlattın. Sedat Peker hikâyesinde de, bu iktidar adına, hatta doğrudan Erdoğan adına… Çünkü orada AKP’lilik değil daha çok Erdoğancılık üzerinden kurduğu bir söylem vardı Sedat Peker’in ve “Erdoğan’a lâf söyleyen karşısında beni bulur” diyen tehditleri aleni miting düzenleyerek yapan biriydi. Fikir özgürlüğü sayılarak takdir görüyordu bu — ya da en azından korunuyordu. Şimdi bu iki aktörün, Alaattin Çakıcı ve Sedat Peker’in adamları üzerinden birbirlerine yönelttikleri tehdit ve suçlamaların içerisinde de bakanların, polislerin adı rahatlıkla telaffuz ediliyor. Mesela Alaattin Çakıcı’nın bir adamı Sedat Peker’e hitaben video yayınlıyor; diyor ki: “Seni polisler de koruyamaz. Ben sana namlumu çevirdiğimde, o polisler artık yanında durmaz. Tayyip Erdoğan bile seni kollayamaz.” Öbürü ona diyor ki: “Bakan bana operasyon çekiyor”. Tüm bunların içerisinde, bütün bu karmaşanın içerisinde; bunlar böyle birtakım, işte dediğim gibi gazetecilik faaliyetleriyle ya da yargının çabasıyla ortaya çıkartılmış şeyler değil. Bunlar apaçık önümüzde, gözümüze sokularak yaşanan şeyler. Aslında belki tuhaflık burada. Çünkü Türkiye’de suç örgütlerinin, mafyanın siyasette, ekonomik ilişkilerde… Çünkü hatırlarsan Alaattin Çakıcı’nın yine daha önceki yıllarda devlet ihâlelerinden banka satışlarına kadar pek çok işin içinde olduğunu biliyoruz. Pek çok davaya konu oldu. Bunları biliyoruz yani. Bu ilişkilerin ilk defa olmadığını biliyoruz. Ama bu ilişkilerin bu kadar açık saçık ve bu kadar sakınılmadan ortada olabilmesini gerçekten yeni bir durum olarak konuşabilmemiz lâzım. Aslında bu, pek çok hukuksuzluğun, kanunsuzluğun, ağır bir meşrûiyet ve yapabilirlik alanı sağlamasında paralel. Yani her konuda böyle olduğu için, bu konuda böyle bir işlev kazanmış durumda. Belki biraz sonra konuşacağımız şeye katkısı olacak bir şey söyleyeyim: Sedat Peker hikâyesinde ilginç bir durum var. Aslında amiraller olayına da benziyor bu. Çünkü Sedat Peker başlangıçta çok sert bir Erdoğan karşıtıydı. Yani bu konuda çok yoğun çaba gösteren, internet siteleri kuran, finanse eden, bu yönde açıklamalar yapan, bu yönde tavır alan bazı aktörlerle birlikte davranan ve daha sonra da bunun sonucu olarak Ergenekon sürecinde yargılanan biri. Sonra Ergenekon sürecinin ardından çok sert bir dönüşle, çok kuvvetli Reisçi bir pozisyona geçip, Erdoğan destekçisi olan ve onu koruma adına başkalarına tehditler savuran bir pozisyona geçti. Şimdi tekrar operasyon yiyor. Onun ekibi gözaltına alınıyor ve kendisi muhtemelen bulunursa gözaltına alınacak filan. Şimdi birden amiraller olayını hatırlıyoruz burada. Hatırlayalım, bu hikâyeler tuhaf biçimde çok benziyor mesela. Önce çok sert, mesela 2007 krizinde belki çok sert AKP karşıtı olan birtakım amiraller, daha sonra ne oldular? Ergenekon’dan yargılandılar. Sonra Ergenekon’dan çıktılar. Sonra çok güçlü biçimde iktidar yandaşı oldular. Dış politika ve özellikle Doğu Akdeniz meselesinde çok paralel bir çizgiye geldiler. Şimdi onlar bir operasyon yiyorlar ve gözaltındalar. Bu hepsi için bir ortaklık kurmuyor; ama ilginç biçimde, yani 20 yıllık hikâyenin içerisinde bazı çevrelerin, bu ilginç grafik içerisinde birbirinin tam zıddı pozisyonları, üstelik bir halden bir hâle geçmek değil; bir halden bir hâle geçip oradan bir daha bir hâle… Neredeyse 360 derece…

Ruşen Çakır: Bu söylediğin meseledeki en önemli husus: Erdoğan’ın hep aynı yerde duruyor olması.  

Kemal Can: Evet. Bu şimdi böyle birebir denklik kurmuyor; ama bu tür olayları düşünürken, yani “Ne olmakta acaba?” diye düşündüğümüzde, neyin normalleştiğini ve neyin merkezde yerleşerek etrafındaki her şeyi dönüştürmeye başladığına baktığımızda, başka bir resim görüyoruz — onu işaret etmek için söylüyorum. Dolayısıyla bu suç örgütleri, birbirleri aleyhindeki şeyleri, doğrudan devlet aktörlerini ve siyasî aktörleri referans gösterip üstelik de bunu saklama gereği duymadan… Eskiden de mafya ya da suç örgütü liderlerinin birbirlerine… Hatırlarsın yine, Alaattin Çakıcı’yla Karagümrük Çetesi arasında çok uzun süren bir mektuplaşma trafiği olmuştu. Bu böyle tefrika tefrika yayınlanmıştı. Ama mesela çok açık biçimde bu tür restleşmelerde, doğrudan siyasî aktörler ve devlet de işin içinde gösterilmekte. Bu önemli bir süreç. 

Ruşen Çakır: Bir de işin içine sosyal medya girdi. O da işleri çok acayip bir şekilde değiştirdi aslında, birçok şeyi değiştirdiği gibi. Birileri mesela o Ümraniye’deki –o eski Özel Kuvvetler astsubayı mı neymiş artık unuttum–, mesela onun çektiği videolar böyle. Hatırlıyorum; yani böyle acayip bir havaydı. Sedat Peker’in de o videoları mesela. Aynalı bir masanın üzerinde yapar, oraya görüntüsü yansır falan. Böyle film çekiyor gibi bir havada bunları yapıyorlar. Onun da verdiği bir… Hani kavga edeceği yoksa bile video çekmek için kavga yaratabilir yani. Öyle bir havaya da kendilerini kaptırmışlardı. Şimdi, buradan emekli amirallere geçelim. Salı günü akşamında sen, ben ve Ayşe Çavdar hayli güzel bir tartışma yaptık. Bu konuyu konuştuk. O günden bugüne çok büyük bir değişim olmadı aslında; ama hâlâ ifadeleri alınmadı. Hâlâ gözaltında tutuluyorlar. Ama işin içerisine böyle alengirli işler girdi. Ergenekon döneminde de ortada bulunmuş birisi kalkıp, “Ben bunu ilk yayınladım, erken yayınladım” vs. gibi şeyler yaptı. Bir emekli amiral, “Bu açıklama bana geldi, ben katılmadım, ama benim gördüğümle bunun arasında fark var” dedi. Hatta “Bu 6 Nisan’da yayınlanacaktı, ama 4 Nisan’da yayınlandı” gibi işin içerisinde bir entrika da çıktı… Hatta ülkeyi yönetenlerin yayınlanmadan önce bundan haberdar olduğu iddiaları vs.. İşin içerisine bir kumpas boyutu da sanki girmiş gibi. O ayrı bir şey… Belki soruşturma da çıkar diyeceğim, ama Türkiye’de soruşturma, hele iktidarı zor durumda bırakabilecek bir soruşturma olabileceğini sanmıyorum. Şöyle bir şey olabilir belki: Suçlanan, gözaltında olan on emekli subay sonra serbest bırakılırlarsa ve medyaya konuşurlarsa ya da kendileri açıklama yaparlarsa birtakım şeyleri öğrenebiliriz. Fakat şunu özellikle söylemek istiyorum — bizim o tartışmada da değinmiştik: Erdoğan bunu CHP’ye bağlayarak bir şeyi düşürdü. Mesela grup toplantısında videolar koydu, biliyorsun. Ama bir taraftan da etkisi çok fazla olmadı. Hani böyle üzerinde haftalarca, aylarca tepinebilecekleri bir malzeme olmuyor sanki. Ne dersin?

Kemal Can: Evet. Geçen akşam senin söylediğin oturumda da konuştuk. Önce o dedikodu ya da kulis bilgileriyle ilgili bir şey söyleyeyim: Şimdi, bunun üstüne çok konuşuldu; “Geceyarısı yayınlanan bildiri” filan diye vurgu yapıldı. Aslında o geceyarısı yayınlanmak üzere hazırlanmadı. Geceyarısı sızdırıldığı anlaşılıyor bu bilgiden. Yani ertesi gün yayınlanacak bir şeyi, muhtemelen bir gece öncesinden servis edildiği için birisi yayınladı. Ayrıca 104 amiralin imzaladığı –104 amiral imzalıyorsa; ki “Ben imzalamadım” diyen amiraller de söz konusuysa– bu en az iki katı kadar insan arasında bir günden daha uzun süre sürecek belki birkaç haftalık bir yazışma, çizişme, görüşme trafiği demek. Dolayısıyla aslında devlet biliyordu meselesi de biraz tuhaf geliyor bana. Zaten 200 küsur emekli askerin kendi aralarında, “Böyle bir şey yazalım, yazmayalım, şöyle yazalım, böyle yazalım” diye konuştuğu bir şeyin bilgisi, gizli kalacak bir bilgi değil. Sahiden bir beylik tabancalarıyla darbeye hazırlanan çok kilit bir örgüt değillerse — ki öyle görünmüyorlar… Bu zaten hani çok da gizli saklı kalacak, kimsenin bilmeyeceği bir şey değil. Dolayısıyla bana göre iki bilgi de, yani o geceyarısı sızdırılması zaten bence öyle. Yani bu e-muhtıra gibi Genelkurmay Başkanı’nın kendisinin siteye koyduğu ve o saatte koyduğu bir şey değil. “Amiraller böyle bir bildiri hazırladı” diye bir internet sitesinin yayını zaten. Dolayısıyla saat tartışması oradan biraz sorunlu. Ama mesela muhalefet açısından da bir sürü insan amirallere tepki için, “Geceyarısı yapmasalardı” filan da dediler. Yani bu “geceyarısı” işini sadece iktidar kullanmadı, bir anlamda muhalefet de kullandı. İkincisi ise: Devlet biliyormuş da… Bu bana bütün her şeyi yeniden düşündürecek bir bilgi gibi gelmiyor. Ama işin şu tarafı önemli! Ben zaten o oturumda da söyledim, yazdım da… Evet, iktidar bunun üstünde tepinmek isteyebilir, her türlü bahaneyle darbe mağduriyeti üretip gürültü çıkartabilir; ama mesela şuna hiç ihtimal vermiyorum: Bunun kurgulanmış ve danışıklı bir iş olduğuna. Çünkü o hazırlığı görmüyoruz. Hani sen de diyorsun ya; hem şu andaki kullanımda o hazırlığı görmüyoruz, hem CHP’nin üstüne yapıştırmada — gelini, damadı, yengesi üzerinden gidilen şeyin çok kuvvetli olmadığı ve çok da devam etmeyeceği anlaşılıyor. Eğer hazırlıklı bir şeyse çok zayıf bir hazırlık. 

Ruşen Çakır: Belli ki kucaklarında bulmuşlar fırsat olarak. Yani önlerine bir şey gelmiş, apar topar değerlendirmek istemişler. Öyle anlaşılıyor…

Kemal Can: Ama ben şöyle bakıyorum meseleye, o oturumda da konuştuk dediğim gibi, yazdım da: Mesela Bahçeli ile Erdoğan arasında bir reaksiyon farkı oluştu. Çok net biçimde gördük. Bahçeli daha hemen peşinden, “Amirallerin apoletlerini sökün! Maaşlarını kesin!” filan dedi. Erdoğan ise daha “yumuşak”, işte sadece CHP’ye yapıştırarak işten sıyrılmayı tercih etti. Buradaki farkın nedeni, o parmak sallama tâbirinde yatıyor bence. Parmak sallamanın yaratacağı potansiyel tehditle değil; parmak sallamanın kendisiyle ilgili bir problem ortaya çıkıyor. Bahçeli açısından kendisinin bütün devlet aygıtının, özellikle güvenlik bürokrasisinin, özellikle dış politika konularında yekpâre olacağı, orada bir frenin olmayacağı garantisini bozan, çok milliyetçi reflekslere dayalı; işte, “yerli, milli, ulusalcı”, hatta bazen hafif “Avrasyacı” reaksiyon alanının kuvvetli gövdesini bozan, orada bir çatlak intiba yaratabilen, başka türlü düşünmeye başlayanlar olduğunu gösteren bir şeyin ortaya çıkması rahatsızlık verici oldu. Yani parmak salladıkları için, îmâ ettikleri şey değil, parmak sallayacak birilerinin varlığı, “Yanlış yapıyorsunuz!” diyenlerin kimliği önemli. Çünkü milli beka davasının koruyucusu olduğunu iddia eden bir iktidara, aynı referanslarla birileri, “Yok! Yanlış yapıyorsunuz!” diyordu. Bu amirallerin söylediği; akademisyenlerin, diplomatların söylediği gibi bir şey değil çünkü. Bu açıdan Bahçeli çok yüksek bir reaksiyon verdi. Erdoğan neden düşük reaksiyon verdi? Çünkü Erdoğan açısından bu mesele, bu yekpâreliğin sağladığı avantajla çeşitli masaları da kullanabileceği kozu boşa düşüren bir şey. Eğer ordu içerisinde, Erdoğan’ın yürüttüğü siyasetle, özellikle de işte bu Montrö, Kanal İstanbul, Ukrayna, Avrupa Birliği ve Amerika aksında; Atlantik ilişkileri ve Rusya çerçevesinde yürüttüğü ikitaraflı pazarlık meselesinde onun en büyük avantajı, nispî olarak arkasında bir toplumsal destek ve devletin bütün güvenlik aygıtının da bu stratejinin arkasında duruyor olduğu görüntüsü. Eğer bu çatlak görüntüsü çok büyütülürse, elindeki koz zayıflayacak. Bugün yine haberleri var işte, Karadeniz’e geçen iki tane Amerikan gemisi filan… Yani çok fazla rastlantı var bu alanda. Şunu demiyorum ben: Bu zamanlamayla olan bir şey, denk getirildi, bildiri öyle çıktı filan değil. Ama bildirinin oturduğu bağlam, böyle bir riski yaratıyordu. Bu yüzden de biraz şeyi düşürüp, aslında çok da önemli olmayan bir şeyi, “CHP kullanmaya çalıştı”ya döndürmüş. Yani olayı, endişeyi büyütmedi. Hatta küçümseyerek, CHP’nin sonuç alamayacağı bir işe kalkışmasına çevirerek küçültmek istedi Erdoğan. Çünkü şu daha büyük sorun: Sâhiden daha önce iktidarı destekleyen birtakım askerî zevâtın, aslında artık başka türlü düşünmeye başladıkları fikri daha rahatsız edici. Orada tabii Bahçeli’nin reaksiyonu ise bu kendi iddia ettiği golü riske sokan bir şey. Tıpkı Doğu Türkistan meselesi üzerinden gelindiğinde çok büyük gürültü çıkartmasında olduğu gibi. Kendisi için hassas bir alandan geliyor itiraz çünkü. Yani ben bu farkı böyle tarif ediyorum ve burada bu işin tarihçesinin ve nasıl oluştuğunun bir aşamadan sonra çok bir önemi yok. Hangi bağlamda, kim nasıl kullandı? Her olayı böyle yaşıyoruz zaten. 

Ruşen Çakır: Şimdi yayını toparlarken izleyicilere bir şey hatırlatalım — arada grafikler de geçiyor: Medyascope’a ve bağımsız, özgür gazetecilik yapmak isteyen kişi ve kurumlara desteklerinizi iletmenizin değişik yolları var. Medyascope için Patreon ve Youtube’daki “katıl” butonuyla bunu yapabiliyorsunuz, onu söyleyelim. Okuyucular, izleyiciler, başka kişi ve kurumları da değişik yollarla destekleme imkânına sahipler. Onu vurgulayalım. 

Kemal, bizim artık üzerimizde bir yük var biliyorsun. Mustafa Sarıgül ve Türkiye Değişim Partisi…

Kemal Can: Daha kurulmadı galiba parti.

Ruşen Çakır: Partiyi kurdular canım…

Kemal Can: Öyle mi?

Ruşen Çakır: Daha partiyi kurup kurmadıklarını bilmiyorsun.

Kemal Can: Ha doğru doğru… Muharrem İnce.

Ruşen Çakır: Evet, Muharrem İnce kurmadı. Sen Mustafa Bey ile konuştun. Ben konuşamadım, ama oğlumla konuşmuş. Biliyorsun Ali Deniz, Clubhouse’da bir hayli aktif şeyler yapıyor. Onun bir yayınına da katılmış hatta Mustafa Sarıgül. İzleyicilerimize Mustafa Sarıgül sözümüz, onu son hafta… İzleyicilerin de hatta bunu da artık konuşun diye bize sosyal medyada ilettiği videolar var biliyorsun Kemal. O videoları yayınımızın sonunda koyalım. Gerçekten bir hayli ilgi görüyor bu videoları. Yani siyasî partinin görüşlerini, söylemini bilmiyorum, ama Mustafa Sarıgül’ün komuta ettiği bu videoların bayağı ilgi gördüğünü biliyoruz. Burada noktalayalım Kemal. İzleyicilerimize iyi günler dileyelim.

Kemal Can: İyi günler…

Ruşen Çakır: Bakalım salgın nasıl olacak? Yeni tedbirler olacak mı? Bu arada Ramazan başlıyor. Ramazan’da Ramazan’ı yaşayacak olan izleyicilerimize de şimdiden Ramazan’ı tebrik edelim. İzleyicilerimize çok teşekkür edelim ve Mustafa Sarıgül’ün videolarıyla “Haftaya Bakış”ı noktalayalım, değil mi Kemal? Belki bir gün bir yayında da partisinin ve kendisinin görüşlerini de tartışma imkânımız olur. Evet, Mustafa Sarıgül’ün videolarıyla, Kemal Can’la birlikte bu hafta “Haftaya Bakış”ı kapatıyoruz. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler…

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus