Gazetecilik ve Ahmet Altan

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ahmet Altan Eylül 2016’da girdiği cezaevinden Yargıtay kararıyla nihayet çıkabildi ve onun üzerinden yarım kalmış tartışma yeniden başladı: Taraf Gazetesi’nin yaptığı yanlışlıklar ve kötülüklerle hesaplaşmanın yolu ve yordamı nedir?

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba, iyi günler. Ahmet Altan yaklaşık beş yıldır tutuklu bulunduğu cezaevinden dün gece Yargıtay’ın lehine verdiği kararla tahliye edildi ve özgürlüğüne kavuştu. Ve bir kere daha Türkiye’de yeni bir tartışma başladı: sevinenler, memnun olanlar ve üzülenler, çıkmasını istemeyenler — bir de çıkmasına itiraz etmeyip, ama yine de Ahmet Altan’la hesaplaşmayı sürdürmeye çalışanlar. Evet, zor bir durum. Türkiye’nin en ilginç, en kritik olaylarından birisi. Aslında birçok konuyu birlikte tartışmamıza imkân veren bir kişi Ahmet Altan. Ahmet Altan tek başına değil tabii; onun bir dönem birinci derecede sorumluluğunu üstlendiği Taraf gazetesi ve onun yayınları. O dönemde yaşananlar, Ergenekon ve Balyoz gibi, askerî casusluk soruşturmaları gibi, o dönemlerde yaşananlar ve daha sonra yaşananlar… Fethullahçılık, Fethullahçılar’ın kendilerinden olmayan kişilerle kurdukları ilişkiyi ve onları nasıl kullandıkları… Bütün bunların hepsinin merkezinde bulunan bir isim Ahmet Altan. Bir gazetecilik boyutu var, tabii ki bir de Ahmet Altan’ın edebiyatçı yönü var. Dünya çapında da bilinen bir isim; zaten son dönemde de cezaevindeki üretimlerinin bir kısmı da siyaset değil edebiyat kapsamı içerisindeydi. Çok sayıda dile çevrilen eserler üretmeye devam etti.

Şimdi bu yayının başlığını “Gazetecilik ve Ahmet Altan” diye koydum. Bu başlığın benim için bir önemi var; çünkü 24 Ekim 2009’da “Ahmet Altan ve Gazetecilik” diye bir yazı yazmıştım. O tarihte NTV’de başımıza gelen bir olay nedeniyle –ki bunu “Gomaşinen”de anlattım–, manşetten verilen, Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin NTV telefonları tarafından düşürüldüğü iddiası. O tarihte gerek ben gerekse Mirgün Cabas, ayrı ayrı yazılar yazarak ve anlatarak, o zaman bizleri suçlayan, absürd, komplo teorisinden de öte bir iddia ile ve inanarak bizleri suçlayan, NTV çalışanlarını suçlayan Taraf’ın yayınları üzerine söyleyeceklerimizi söylemiştik. “Gomaşinen”de de söylediğim gibi aslında o “Helikopteri NTV düşürdü” uydurmasının ardından Taraf gazetesinin kapısına kilit vurmaları gerekiyordu; ama vurmadılar, devam ettiler, çünkü her şeyin en doğrusunu bildiklerine ve Türkiye’ye bu yolla, bu yayınlarla demokrasi getireceklerine, Türkiye’de askerî vesayeti kaldıracaklarına vs. inanıyorlardı. Yanlış yapıyorlardı ve yanlış yapmaya devam ettiler. Ve bir süre sonra Ahmet Altan ve Yasemin Çongar Taraf gazetesinden sessiz sedasız bir şekilde ayrıldılar. Gazete başkaları tarafından çıkartıldı ve daha sonra da, 15 Temmuz’dan sonra kapatıldı biliyorsunuz. Ama Taraf’ın kapatılmasından önce Ahmet Altan ve Yasemin Çongar o defteri kendileri açısından kapatmışlardı. Şimdi, bu bir olay, bir olgu; bunun tartışılması, –nasıl söyleyeyim? – bunlarla hesaplaşılması gerekiyor. Bu süre içerisinde yapılan yayınlardan dolayı mağdur olan, kendini mağdur hisseden insanlar var. Değişik kesimlerden insanlar var. Birçok kişi nasibine düşeni aldı Taraf gazetesinin yayınlarından. Ben de çok aldım, ama birçoklarının yanında benim aldıklarım devede kulak sayılır. Bir kısmı yurtdışına kaçan, bir kısmı iktidar yanlısı olan ve çoğunu Ahmet Altan’ın kötü bir yöneticilikle Türkiye’ye armağan ettiği sözümona “köşe yazarları”nın düzenli bir şekilde hedefindeydik. Ben az sayıda hedefindeydim, ama kendi yaşadıklarımın ne kadar travmatik olduğunu biliyorum. Çok daha fazla hedefte olanların gerçekten Allah yardımcıları olsun. Çünkü dört bir koldan yayınlar yaptılar, hedef gösterdiler, hakaret ettiler, özel hayatlarımızı didiklemeye çalıştılar vs. vs..

Şimdi bütün bunlar bir yana, bir de Ahmet Altan’ın “subliminal darbe” –hâlâ söyleyemiyorum–, yani darbeden önceki bir televizyon yayınında darbe mesajı verdiği iddiası ile tutuklanması ve bunca yıl yatması — bir ara çıktı, tekrar tutuklandı biliyorsunuz. Bu bir siyasî intikamdı. Bu siyasî intikam, AKP’nin almak istediği, Erdoğan’ın bir intikamıydı. Burada da en önemli hususlardan birisi, yanlış zamanda yanlış yerde durmaları. Yani geçmişte Fethullahçılar’la birlikte Taraf gazetesi operasyonunu yapmaları değil, çünkü o operasyona AKP de destek veriyordu. Fakat AKP’nin Fethullahçılar’la yollarını ayırmasından sonra onların ayırmamış olması, hatta son âna kadar… aslında Ahmet Altan bir ara koptu, ama sonra ilginç bir şekilde tekrar, Taraf gazetesini çıkartarak olmasa da, Erdoğan’a karşı Fethullahçılar’a daha yakın bir pozisyonda gözüktü. Ve ardından da — bence bu çok belirleyici bir husus: Boyun eğmedi. Yani içeri girdikten sonra, ne kendisi ne avukatları, akrabaları –artık her kimse–, Erdoğan’a ulaşabilecek ya da AKP yöneticilerine ulaşabilecek kimse onun için ricacı olmadı anladığım kadarıyla. Çünkü biliyoruz; bu tür şeyler oldu ya da olduğu söyleniyor. Ama Ahmet Altan mahkemelerdeki duruşuyla bildiğinden şaşmadı. O inatçı duruşuyla devam etti. Bu anlamıyla da gerçekten bir risk aldı ve bunu da yaklaşık beş yıllık hapis cezasıyla, haksız bir şekilde bir cezayla ödedi. Bu yönüyle gerçekten takdir edilesi bir durum. Çünkü pekâlâ bambaşka bir yola tevessül edebilirdi; en azından bu kadar süre içeride kalmazdı.

Şimdi burada şöyle bir soru var. Daha önce başkaları hakkında da ama özel olarak Ahmet Altan hakkında da yayınlar yaptım ve onun cezaevinde olmasının yanlış olduğunu, hukukdışı olduğunu ve bir intikam arayışı olduğunu, siyasî bir dava olduğunu söyledim. Ve bu anlamda da dün gece tahliye olmasından memnuniyet duydum. Hiç yatmaması gerekiyordu; ne kadar erken çıkarsa o kadar iyiydi. Fakat bütün bunlar onun geçmişte yaptığı yanlışları savunmak anlamına gelmiyor. Burada işte ince bir nokta var ve o noktada Türkiye hâlâ bu meseleyi çözebilmiş değil. Kötü gazetecilik, yanlış gazeteciliğin hesaplaşılacağı yerler adliye koridorları, cezaevi hücreleri mi, koğuşları mı, yoksa başka platformlar mıdır? Keşke Türkiye özgür, demokratik bir ülke olsaydı, kamusal alanda bütün bunları tartışabilseydik — bunlardan mahrumuz. Geçmişte Taraf gazetesi ve onu çıkartanlar ve orada yazıp çizenler bu kamusal alanın tahrip edilmesinde çok ciddi roller oynadılar. Yani özgür düşüncenin, özgür ifadenin, bağımsız medyanın oluşmasına engel oldular. “Vesâyetle mücadele ediyoruz” adı altında, kendileriyle beraber saf tutmayan herkesi, hangi derecede olursa olsun, hedef gösterdiler. Savcılara, polislere ispiyon ettiler. Birtakım şeyler uydurdular ya da uydurulmasına göz yumdular. Burada herkesin ayrı ayrı öyküleri var. Bu anlamda bunlar kolay kolay unutulacak şeyler değil. Fakat burada, devletin siyasî olarak devreye girmesi ve yargıya müdahil olup yargı eliyle cezalandırmaya çalışmasına da karşı durabilmek gerekiyor. Bunun birçok kişi için zor olduğunun farkındayım. Aslında kolay bir şey değil. Ama denemek gerekiyor; aksi takdirde Türkiye’de bir arpa boyu yol gidemeyeceğiz. Çok kullandığım bir şeyi tekrar söylemek istiyorum. O da Türkiye’de maalesef mağdurlar yarın kendilerini mağdur edenleri mağdur edecekleri günlerin heyecanı ve özlemiyle yaşıyorlar.

Şimdi, bugün bakıyoruz Ahmet Altan’ın tahliye olmasına üzülenler var. Ama o üzülenlerin ilginç bir şekilde büyük bir kısmı, aynı zamanda AKP karşıtı. Şimdi diyelim ki karşı çıktıkları iktidar, AKP eliyle, sevmedikleri birisinin âdil olmayan bir şekilde cezalandırılmasına rızâ gösterebiliyor insanlar. Bu çok ciddi bir mesele bence. Ve bir yerden sonra artık politik olmanın ötesinde, daha felsefî veyahut yer yer ontolojik bir mesele, çok zor bir mesele. Kolay bir mesele değil. Ama bir şekilde bunları aşabilmek lâzım. Her birimizin hayatta sorunlu olduğumuz insanlar var. Bize kötülük yaptığını düşündüğümüz, bizi elinden gelse bir kaşık suda boğacağından emin olduğumuz insanlar var. Ama bir de bu ülkenin birtakım ortak değerleri var ya da olması gereken değerler var. Bunun da her şeyden önce hukuk, adalet olması gerekiyor. Eşitlik, özgürlük gibi kavramlar olması gerekiyor. Bunları temel ölçüt olarak alıp kişisel duygularımızı bu ölçütler içerisinde olabildiğince terbiye etmemiz gerekiyor. Bütün bu cümleleri kurarken zorlanıyorum, çünkü yaşanmışlıklar var. İnsanların bunları izleyip duyup naiflikle, saflıkla… en yakın arkadaşlarımdan bu tür tepkileri alıyorum. Tabii şöyle duruşlar da var: Ahmet Altan’ı zamanında desteklemiş ve hâlâ yaptığını doğru bulanlar da, “Cezaevinde olması yanlıştı; ama yaptıkları da yanlıştı” dediğimiz zaman, bu sefer onlar kızıyorlar. Burada nasıl bir duruş olması gerektiği konusunda aslında kafamın net olduğunu düşünüyorum; ama ifade ederken aynı netlikte ifade edemiyor olabilirim.

Şimdi bu yayının kapak fotoğrafı olarak Ahmet Altan’ın çocuklarıyla, cezaevinden çıktıktan sonraki fotoğrafı var. Kızı ve oğluyla fotoğrafı var, onu seçtik. Güzel bir fotoğraf; işte özgürlüğe kavuşmanın bir baba için en güzel fotoğrafı. Kızıyla beraber Vatan gazetesinde çalışmışlığımız var. Çok bir samimiyetimiz yok, ama birbirimizi tanıyoruz. Oğlunu hayatımda hiç gördüğümü sanmıyorum, emin değilim belki görmüşümdür, ama Vatan gazetesinden ayrılıp Haber Türk’e geçtiğimde Vatan gazetesi okurlarına yönelik yazdığım veda yazısından hareketle, T24 sitesinde bana hakaret eden, hatta küfreden bir yazı yazmıştı. Neden yazdığını hâlâ anlamış değilim; aslında anlıyorum, ama anlam veremedim. T24’ün böyle bir yazıyı yayınlamasına da anlam veremedim. Ama bir yerden sonra da çok anlayabiliyorum. Her neyse, ama gerek kendisini, gerek bütün bunlara rağmen babalarına özgür bir ortamda kavuştukları için kızını ve oğlunu da tebrik ediyorum. Geçmiş olsun, gözleri aydın diyelim.

Zor bir konu; benim için de zor bir yayın oldu. Yani aslında zor değil, ama ifade ederken doğru kelimeleri tam seçememiş olabilirim. Ama bir adaletsizliğin geç de olsa son bulması tabii ki öncelikle kendisi ve yakınları için, ama bence tüm Türkiye için hayırlı oldu. Diğer tüm kişilerin başına, çok sayıda siyasî nedenlerle cezaevinde tutulanlar var. En son Ömer Faruk Gergerlioğlu cezaevine yollandı. Osman Kavala var, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak, Figen Yüksekdağ ve diğer HDP’liler var, gazeteciler var. Bütün bunların da bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını temenni ediyorum.

Bugün akşam Boğaziçi Üniversitesi’nden iki sosyal bilimci ile Boğaziçi direnişinin bize öğrettikleri üzerine bir yayın yapacağım; saat 19:00’da onu da izlemenizi şimdiden öneririm diyeyim. Ne konuşacağımızı bilmiyorum; yani kafamda var da, iyi bir yayın olacağını biliyorum. Bülent Küçük ve Zeynep Gambetti ile — onu da şimdiden burada duyurmuş olayım.

Son olarak yaptığımız çağrılara gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Özgür ve bağımsız gazeteciliğin, manipülasyonlarla değil gerçeklerin peşinden giden, geçmişte yaşanan kötü örneklerden ders çıkartılarak yapılmaya çalışılan bağımsız gazeteciliğin yanında olmanızı rica ediyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus