Gomaşinen (37)- Bir 12 Eylül anısı: Zor zamanlarda iyi insanların cesareti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Gomaşinen’in 37. bölümünde ilk defa olarak, gazeteciliğe henüz başlamadığım bir dönemden bazı kesitler var. 1981-82 yıllarında, Galatasaray Lisesi’ni bitirme ve Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanmamın, siyasi bir tutuklu olarak Hasdal, Metris ve Selimiye askeri cezaevlerinde başlayan ve tahliyemin ardından devam eden öyküsünü ve bu dönemde karşıma çıkan iyi insanları anlattım.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

35 yıllık gazeteciyim. Türkçe’nin dışında Fransızca ve İngilizce’yi anlayabiliyorum, konuşabiliyorum, yazabiliyorum da. Ama kendi anadilim olan Lazca’yı bilmiyorum. Birkaç kelimeden ibâret bir Lazca bilgim var. Bu da benim hayattaki en büyük ukdelerimden birisi. Bu nedenle 35 yıllık gazetecilik hayatımdan kesitleri aktarmayı hedeflediğim bu podcast dizisinin başlığını “Gomaşinen” olarak seçtim; yani: “Hatırlıyorum…”

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 37. Bölümünde, gazeteci olmadan önceki bir dönemden, 12 Eylül döneminden bir şeyler anlatmak istiyorum ve bu anlamda da istisnâî bir durum — özel bir yayın olarak düşünebilirsiniz bunu. Çünkü ortalıkta hiçbir şekilde gazeteciliğin olmadığı bir dönem, çok zor bir dönemdi 12 Eylül — tüm Türkiye için ve benim için de. Galatasaray Lisesi son sınıfında okurken Şubat tatilinde, yani sömestr tatili sırasında, 1981 yılının 9 Şubat günü gözaltına alındım12 Eylül askerî rejimi tarafından; daha sonra tutuklanıp Hasdal Askerî Cezaevi’ne konuldum. Ardından oradan da Metris’e sevk oldu. Hasdal’dayken lise öğrencisiydim; cezaevindeki biz lise öğrencilerine, gözaltındaki lise öğrencilerine sınav hakkı tanıdılar; var olan derslerinden sınavlara girme hakkı tanıdılar — okulların sınıfına göre, yani Meslek Lisesi, Ticaret Lisesi, Düz Lise gibi okullardan hocalar geldi ve öğrenciler tek tek tüm derslerden sınavlara girdiler; fakat ben Galatasaray Lisesi’nde okuduğum için ve bizim okulun statüsü de farklı olduğu için, bana mecbûren doğrudan kendi okulumdan hocalar geldi. 

Son sınıftayken orada birtakım sınavlara girip orada bazılarından geçtim, büyük bir kısmından geçemedim; zira Fransızca yapılan dersler var bizde, fizik, kimya, matematik gibi zâten zor olan dersler ve ben cezaevi koşullarında bunların hiçbirisini yapamazdım — açık söylemek gerekirse, okuldayken de okulla çok fazla ilişkim zâten yoktu. Bunların büyük bir kısmından kaldım, ama bazılarından geçtim. Orada hiç unutamadığım bir husus, beden eğitimi dersine okuldan Fevzi ve Necati hocalar eşofmanlarını giyip Hasdal’a arabalarıyla gelmişlerdi; onlar bir ellerinde voleybol topu, bir ellerinde basketbol topu, bana önce basketbol topuyla cezaevinin bir spor salonu gibi bir yer vardı. Bizim kullandığımız bir yer değildi tabii; herhalde subaylar ya da askerler kullanıyorlardı. Orada top sürdüm ve voleybol atışı yaparak sözüm ona beden eğitimden geçmiştim. H

er neyse, daha sonra Metris’e sevk olduk. Metris’teyken de üniversite sınavına girdim. Üniversite sınavında –o dönem iki sınav vardı– ilkini kazandım. İlk sınavı Metris’te yapmışlardı, çok sayıda insan katılmıştı. İkincisinde, ikinci tura kalan beş kişiydik yanlış hatırlamıyorsam ve çok kötü bir muameleyle karşılaştık. Selimiye’ye gittik. Çünkü Selimiye’de ikinci sınav, bütün askerî cezaevlerinden gelecek olan tutukluların ortak katılacağı bir sınavdı. İstanbul’daki değişik askerî cezaevlerinden tutuklular, ikinci sınava kalan tutuklular, oraya gittik. Biz Metris’te cezaevinde “Komutanım” demiyorduk askerlere, gardiyanlara. Selimiye’de “Komutanım” dememiz istendi. Ve bizi bayağı bir güzel dövdüler ayrı ayrı; onu uzun uzun anlatmak istemiyorum, tatsız bir şeydi. 

Ama oradan hatırladığım çok iyi bir şey var; çok ilginç bir şey var. Bugün büyük bir kısmınızın herhalde bildiğini tahmin ettiğim Edip Yüksel, Amerika’da yaşıyor yıllardır; İslâmcı’ydı, o tarihte Maltepe Cezaevi’nden gelmişti. Onunla orada tanışmıştık, yıllar önce bir akşam vakti beni esir almıştı Edip, hiç unutmuyorum. Daha sonra ben gazeteci olup, o da ilginç kitaplar yazmaya başlamıştı, o zaman tekrar karşılaştık. Ve o zamandan beri de arada sırada görüştük ve en son şimdi yurtdışında arada sırada sosyal medya üzerinden falan birbirimizle selamlaşıyoruz. Bir kere Medyascope’un ilk dönemlerinde kendisiyle uzun bir periskop yayını da yapmıştık. 

Her neyse, ben Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandım cezaevindeyken. Açıkçası şunu söyleyeyim: Kazanacağımı düşünmüyordum. Kazansam bile cezaevinden çıkacağımı düşünmüyordum. Birinci sıraya Boğaziçi Ekonomi’yi yazmıştım, çünkü liseden bazı arkadaşlarım orada okuyorlardı — öncelikle şimdinin ünlü yönetmeni Reha Erdem. Ben de onlara özenerek yazdım — ama Boğaziçi bizim gözümüzde o tarihte böyle bir burjuva okuluydu. Yine de yazdım. İkinci sıraya Ankara Mülkiye yazmıştım, Siyasal Bilgiler’i. Boğaziçi’ni kazandım ve çıktım, ama henüz lise mezunu değildim. 

Ve çıkınca şunu fark ettim ki ben aslında hiçbir okulda okumuyormuşum. Zira Galatasaray Lisesi’nde okuduğumu sanırken, annemi –rahmetli annem velimdi; bizde veliler genellikle anneler olur, babalar pek gelmezlerdi okula; Galatasaray’da yatılı okudum çünkü– neyse, annemi çağırmışlar bir gün ve demişler ki: “Oğlunuzu disipline vermek zorundayız, tutuklu olduğu için ve okuldan atacağız. Atarsak bir daha hiçbir yerde okuyamaz. Onun için siz kaydını alın.” O tarihlerde biz cezaevinde ailelerle görüşemiyorduk. Çünkü yasaklar vardı 12 Eylül döneminde. Annem de korkudan almış tabii ve ben cezaevinden çıktım. Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanmış birisi olarak; ama hiçbir okulda okumuyorum. Normal şartlarda benim gidip kaydımı bir okula yaptırıp, kalan derslerimi tamamlayarak mezun olmam gerekir. Ama Galatasaray Lisesi’nden mezun olmak istedim; çünkü Galatasaray Lisesi bambaşka bir şey, hayatım orada geçmiş. Gittim okula ve müdürü buldum: Şükrü Sarı — rahmetli çok iyi birisiydi. Ona gittim, durumumu anlattım; onun haberi yoktu okuldan alındığıma dâir. Anlattım; kimin annemi iknâ ettiğini de kimse üstlenmedi açıkçası. Belli ki kumpas gibi bir şey olmuş. 

Neyse Şükrü Hoca’ya gittim, dedim ki: “Hocam, böyle böyle, ben Boğaziçi’ni kazandım, ama okuldan mezun değilim, derslerim var ve ben buradan mezun olmak istiyorum, bu benim hakkım” vs.. Ama bizim okulun statüsü farklı olduğu için, dışarıdan herhangi bir okuldan Galatasaray Lisesi’ne kayıt yapılamıyor; yani transfer olamıyor, çok zor, gidenin de bir daha geri gelmesi zor. Ama benim durumum da bir değişik bir durum. Sonunda Şükrü Hoca bana dedi ki: “Sana bir şey yazacağım, git İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nde” –Cağaloğlu’ndaydı, hâlâ orada mı bilmiyorum– “şu kişiye bunu ver”. Ben gittim, onun verdiği zarfın içindeki yazıyla gittim, o kişiyi sordum. Bir yaz vakti, karşıma çok iri yarı birisi çıktı. Yani iri yarının ötesinde, şişman, boncuk boncuk terliyor, hava sıcak. dedim ki anlattım; “Beni Galatasaray Lisesi’nden Şükrü Hoca yolladı” dedim. “Durumun ne?” dedi. “Ne oldu?  Mesele ne?” dedi. Anlattım; sonra o, kendisi gibi yine çok iri yarı bir arkadaşını çağırdı. Ona bir şeyler söyledi –ben uzakta duruyorum–, ondan sonra beni çağırdılar dediler ki: “Sen biraz bekleyeceksin”. Tamam. Bir süre sonra beni çağırdılar, tekrar bana bir zarf verdiler, dediler ki: “Bu zarfı Şükrü Hoca’ya ver”. Belli ki birtakım yönetmelikleri vs.’yi çalışmışlar; ama ben ne olduğunu bilmiyorum. Aldım tabii onu; Cağaloğlu’ndan tekrar okula gittim, Şükrü Hoca’ya verdim. Şükrü Hoca açtı zarfı baktı, dedi ki: “Benim bunun üzerinde çalışmam lâzım, sen yarın gel”. 

Tabii bütün bunlar yaşanırken, bir şans diliyorum, yani orayı bitirmek istiyorum; olacağından da aslında çok emin değilim, çünkü çok zor bir dönem: 82 Yazı, Ağustos falandı, öyle bir şeydi. Ondan sonra, ertesi gün gittim; Şükrü Hoca, “Tamam, senin kaydını yapıyoruz” dedi. Neye uğradığımı şaşırdım; tabii ki çok sevindim, mutlu oldum. Yani o dönem benim için… bunu anlatmamın nedeni şu: 12 Eylül bütün baskısıyla sürüyor; ben bir siyâsî suçluyum, damgalıyım; zâten içeri girmeden önce okulda adımız çıkmış, bilinen birisiyiz. Şükrü Hoca’nın da o tarihte bizim okulda yaptıklarımızdan dolayı bizden çok hoşlandığını sanmıyorum. Çünkü sorun çıkartıyorduk; siyâsî faaliyetler nedeniyle Galatasaray Lisesi tarihinde ender rastlanan bir dönemdi ve bunun sorumlularından birisiydim. Pekâlâ hiçbir şey yapmayabilirdi. Hadi Şükrü Hoca yaptı; hayatta hiç görmediğim, o olaydan sonra da bir daha görmediğim o iki Milli Eğitim Müdürlüğü çalışanı… yani hakîkaten çok helâl olsun. O zor dönemde başlarına bir şey geleceği kaygısı taşımadan benim işimi yaptılar. 

Ondan sonra, derslerim kalmıştı, hâlâ bitirmem gereken derslerim var ve nasıl bitireceğimi bilmiyorum; özellikle Fransızca dersler. Orada da Otaladında, bizim liseden mezun bir muavin vardı; müdür muavini, “Abi” derdik ona. O da çok şişman, çok sempatik birisiydi. Zor birisiydi; bir yanıyla çok sempatikti, bir yanıyla da çok böyle nasıl diyeyim bürokrat tepkileri veren birisiydi. Gittim çat kapı, “Ya,” dedim, “böyle böyle… ben okulu da kazandım, okula da döndüm. Ama bu benim dersler var; ben bu fizik, kimya, matematiği nasıl yapacağım?” O bunu üstlendi. Fransız hocaları tek tek evlerinde bulmuş. Bir de okullar kapalı. Evlerinde bulmuş. Ve gidip onları iknâ etmiş bir şekilde; beş not alabileceğim şekilde sınavlara girdim. Hepsinden geçtim, bir tek dersten kaldım; o da tarih dersinden. Tarih dersinden kalmamın da nedeni, çok ilginç, tarih dersine bakan kişiler sağcıydı, yani hocalar –ismini şimdi vermeyeyim– bizi sevmezdi. Biz de onları sevmezdik tabii ki; o 12 Eylül dönemi öncesi ve sonrası. Ben de bunun üzerine tabii onlardan hiçbir şey ricâ falan etmedim. Gittim tarih kitabını hatmettim baştan sona; sonra sınava geldim, baktım ki hiçbir soru gelmedi. Çünkü ilginç bir şey, o sırada şunu akıl edememişim: Bizde lise dört seneydi –hâlâ öyle mi bilmiyorum– yani ortaokula bir sene hazırlık okuyorduk Fransızca için, en sonunda da liseyi bir sene fazla okuyorduk. Meğer benim Cağaloğlu’ndan aldığım lise son sınıf tarih kitabını –bizim 11-12 diye gider–, 11. sınıfta okumuş 12. sınıfta ek bir kitap okunuyormuş galiba inkılap tarihi falan gibi bir şeymiş. Ben bunu bilmiyordum tabii 11. sınıfın kitabını okuyup 12. sınıfın bütünlemesine girince tabii ki çaktım ve tarih dersi tek ders olarak kaldı. O zaman öyle bir hak vardı, şimdi durum nedir bilmiyorum. Bütünlemeden sonra tek derse kaldım. Bütün hepsini hallettim tek derse kaldım. 

Bir arkadaşımla beraber o hocayla okulun girişinde karşılaştığımızı hatırlıyorum. Arkadaşım ona söyledi; “Ya, işte hocam yapmayın, tek derste kaldı” falan bilmem ne. O da gayet asık bir suratla, hiç şaşırtmadı bizi: “Çalışsın yapsın” falan dedi. Ben de bunun üzerine tabii ki öteki kitabı alıp hatmettim, hepsini yaptım, yani 10’luk bir sınav yaptığıma eminim; bana 5 verdi ve ben mezun oldum. Ondan sonra Galatasaray Lisesi mezunu olabildim — ki hak ettiğimi düşünüyorum. 1972 yılında girdiğim Galatasaray Lisesi’nden normalde 80’de mezun olmam gerekirken 82’de oldum. Çünkü bir sene de 10. sınıfta, lise 2’de kalmıştım. Bir sene de cezaevinde geçti; ama az kalsın Galatasaray Lisesi’nden mezun olamıyordum. 

Şimdi bütün bunları niye anlatıyorum. Anlatmamın bir nedeni, Galatasaray Lisesi’yle ilgili, arkadaşların yaptığı bir videoda anlatmıştım bu olayı. Geçen tesâdüfen tekrar karşıma çıktı bu video. Kendimi orada izledim ve dedim ki: “Ya, ben bunu bir de ‘Gomaşinen’de tekrar anlatayım”. Açık söylemek gerekirse, “Gomaşinen” fikri varken de bu olay hep aklımdaydı. O video tekrar bunu tetikledi; çünkü artık 60 yaşına girmek üzereyim. Hayatta tabii ki acı ve tatlı çok deneyimlerim, hâtıralarım oldu, anılarım oldu. Bu olay, özellikle benim Galatasaray Lisesi’ne tekrar dönebilme olayım, orada Şükrü Hoca’nın ve Milli Eğitim Müdürlüğü’ndeki o iki hocanın, ardından Otal Abi’nin, OtalHoca’nın yardımlarını –nasıl söyleyeyim?–, o zor dönemde bana sâhip çıkmalarını asla unutamayacağım. O da gösteriyor ki, hani en zor zamanda bile insanların, eğer içlerinde bir insâniyet varsa, kaldıysa, yapabilecekleri çok şey var. Bugün Türkiye de çok zor dönemlerden geçiyor. Ve bu zorluklar birçok insan için bir bahâneye dönüşebiliyor. Hiç kimse bahânelerin arkasına sığınmasın. En zor dönemlerde bile insanlar ellerinden gelen bir şeyler varsa yapabiliyorlar. Ben bu anlamıyla o dönemde bana hiçbir karşılık beklemeden bu iyiliği yapan kişilere minnettar olduğumu bir kere daha tekrarlamak için bu bölümü gazetecilik dışında bu olaya ayırdım. Kendilerini, Otalve Şükrü hocaları ve diğerlerini, hepsini saygıyla anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus