Sedat Peker’in dördüncü videosu: Biteceğe benzemeyen savaş

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sedat Peker, (4.BÖLÜM) Bazıları Aslan Hikayesini Anlatmadan Avcının Hikayesine İnandılar. Görüşeceğiz başlıklı dördüncü videosunda esas olarak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu hedef aldı. Normal şartlarda öncekilere göre çok da etkili olmayan video Soylu’nun uzun cevabıyla iyice önem kazandı.

Yayına hazırlayan: Mehmet Yaşar Altundağ

Merhaba, iyi günler, iyi bayramlar. Bu bayramda özellikle sağlık diliyorum; barış diliyorum, huzur diliyorum ve normalleşme diliyorum. Herkes için; aslında tüm dünya için diyelim, ama özellikle de Türkiye, ülkemiz için. 

Bugün normal şartlarda siyaset konuşmayı düşünüyordum; özellikle ittifak, muhalefetteki ittifak arayışları, cumhurbaşkanı adayı arayışları vs.. Ama tabii Sedat Peker yine bir bayram hediyesi verdi tüm Türkiye’ye. Dördüncü videosuyla karşımıza çıktı. Yine ilginç bir başlığı var: “Bazıları, arslan hikâyesini anlatmadan avcının hikâyesine inandılar.” Görüşeceğiz diyor. Yine bir saatten birkaç dakika az, yani 58 dakika. Mecburen daha önceleri yaptığımız gibi bunu da yorumlamamız şarttı. Bir de üstelik izleyenler görmüştür: İki yerde benim adımı geçirmiş olduğundan da zaten iyice mecbur olduk. Demek ki daha önce yaptığım değerlendirmeleri de bir şekilde izlemiş ve beni sevdiğini söylemiş. Ama bazı sözlerimi, özellikle “Solu çok kafasına takmış” sözümden bayağı alınmış. Bunu da bu yaptığı yayında görüyorsunuz. Sedat Peker’in olumlu olarak değindiği kişilerin büyük bir çoğunluğu soldan isimler. Mesela Aşık Mahsuni bu sefer bayağı bir diline dolamış. Aşık Mahsuni benim ortaokuldaki solcu olduğumuz yıllarda en çok dinlediğimiz isimlerden birisiydi. Sol hareketin en çok sahip çıktığı isimlerden birisiydi — ki Sedat Peker’in de bu videoda söylediği “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” sözü de zaten başlı başına sol bir perspektiftir. Che Guevara hakkında bayağı uzun anlatıyor. Hayatını bayağı yakından biliyormuş ve de sürpriz bir şekilde kendi babasının da solcu olduğunu söylüyor. Bunu ilk defa duyuyorum. İlginç bir detay; ama kimdir, nedir açıkçası bilmiyorum.

Bu tür olaylarda –daha önce birçok kişide yaşandı–, bu tür hesaplaşmalarda, iç kavgalarda, sol, o zamana kadar ona düşmanca bakan, hasmâne bakan birçok kişinin ilgisini çekebiliyor. Bir diğer husus da şu: Şimdi ben gazeteciyim, kendimi bildim bileli gazetecilik yapıyorum ve bu olaya da başka olayların hepsinde olduğu gibi gazeteci perspektifinden bakıyorum. Sedat Peker’in videolarında birtakım gazetecilerin isimleri geçiyor ya da isimleri geçmeden kendilerine referanslar var. Ve anlıyoruz ki bu kişiler Sedat Peker ile devletteki birtakım kişiler arasında bir tür arabuluculuk gibi ya da mesaj taşıyıcı gibi roller üstlenmiş kişiler. Bunu da bir yere not etmek lâzım. O bahsettiği kişilerin çoğunu ben gazeteci olarak kabul etmiyorum, o ayrı. Ama kendilerini gazeteci olarak görüyorlar. Bizim mesleğin böyle bir yönü de vardır. Bu tür, haberini yaptığımız işlerin parçası olmak gibi bir tehlike vardır. Çünkü yeraltı dünyası olsun ya da başka konular olsun, iktidarla ilişkileri her insanı olduğu gibi gazetecileri de pekâlâ etkisi altına alabilir ve birileri bunun dışarıdan mesafeli bir gözlemcisi olmak yerine parçası olmayı tercih ederler. Ama bu videosundan da anladığım kadarıyla Sedat Peker’in mesafeli yaklaşan gazetecilerden çok bir şikâyeti yok. Dolayısıyla biz işimizi yapmaya devam ediyoruz. 

Evet, yapmaya devam edelim. Dile getirdiği hususlar Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren hususlar, doğrudan kamu yararını ilgilendiren hususlar. Çünkü Türkiye’deki sistemin nasıl işlediğini gözler önüne seren, Türkiye’nin ne kadar hukuk devletinden uzak olduğunu ve işlerin nasıl çıkarlar üzerine inşa edildiğini ve iktidar savaşlarında nasıl ittifakların kolayca kurulup kolayca bozulabildiğini ve bozulmasının ardından da çok sert sonuçları olabildiğini gösteriyor.

Bu anlamıyla Sedat Peker’in şu âna kadar yaptığı açıklamaların her birine eleştirel bir şekilde bakıp oralardan birtakım sonuçlar çıkartmanın, buralardan birtakım akıl yürütmelerde bulunmanın bizim mesleğimizin bir parçası olduğu kanısındayım. Şimdi, çok not aldım. Mesela bir yerde diyor ki: “Temiz toplum diye bir şey yoktur, insan kirlidir”. Çok ilginç tespitleri var tabii ki. Kimisine katılırsınız, kimisine katılmazsınız, ama bir yönüyle açık sözlü biri olduğunu söylemek mümkün. Her şeyi söylemediği muhakkak; ama bazı durumlarda –mesela neden daha önce anlatmadığı sorulduğunda– diyor ki: “Çünkü ben Mesih falan değilim kardeşim”. Hatta çok kullandığı lâfla: “Ben kimseyi kurtarma iddiasında değilim. Kurtarıcı değilim. Ben kendi namus şeref meselemin peşindeyim.” Yani demek istediği şu: “Ucu bana dokunduğu andan itibaren konuşurum. Bunda da yadırganacak bir şey yok.” Normal şartlarda bu zamana kadarki üç videosu, hatta daha önce Balkanlar’da kendi yaptığı daha sakin videolarına baktığımızda, bu video açıkçası bana göre en zayıflarından birisi. Burada çok fazla yeni bir şey anlatmıyor. Birçok şeyi tekrarlıyor. Tamam; ama burada İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile bir meselesi var. Bu meselenin nedeni de Süleyman Soylu’nun bir gün önce kendisi hakkında söyledikleri. “Pislik” lâfına özellikle çok kızmış ve Süleyman Soylu ile bir hesaplaşma içerisine giriyor. Süleyman Soylu’ya açıkça meydan okuyor. Onunla ilgili değişik örnekler anlatıyor ve burada söylediği şu: “Düne kadar iyiydik, ne oldu da şimdi kötü olduk?”

Bu 58 dakikalık video bu hâliyle kalsaydı yine çok izlenirdi, yine üzerine spekülasyon yapılırdı. Bir yerden sonra, daha öncekiler kadar etkili olmazdı. Ama ne zamanki Süleyman Soylu sosyal medyada buna cevap verdi, o zaman bu videonun değeri arttı. Açıkçası, galiba Sedat Peker’in bu işleri yaparken danıştığı birtakım isimler var ve şu âna dek gördüğüm kadarıyla, dışarıdan bakan birisi olarak, Sedat Peker’in danışmanlarının bayağı profesyonel olduklarını söyleyebilirim. Yani kılık kıyafetinden masanın dizaynına kadar — bunların ne kadarının kendi fikri olduğunu, ne kadarının birileri tarafından ona söylendiği bilmiyorum. Ancak bu videoların yapılmasında, kabaca söylersek bir “ince işçilik” var. Süleyman Soylu’nun bu açıklaması bence kendisi açısından çok yanlış. Bu kadar uzun konuşması ve seçtiği cümleler vs… Bu açıklamasıyla aslında Sedat Peker’in videosunun düşük olan katsayısını artırmış oluyor. Yani ilk başta eğer Süleyman Soylu’nun bu açıklaması olmasaydı, video çok fazla konuşulmazdı. Ne denirdi? Süleyman Soylu’ya lâflar etmiş, onunla alay etmiş vs. denerek geçilirdi. Çok da yeni, fazla bir şey yok denirdi. Süleyman Soylu ile ilgili söylediği olaylarda, özellikle zamanında Süleyman Soylu’nun parti genel başkanı olma sürecinde ona arkadaşları ve akrabaları üzerinden yardımcı olmanın dışında, çok da olağanüstü yasadışı işler değil. Diğeri de öyle yasadışı bir şey değil, zaten başka bir şey. Ama Soylu’nun verdiği cevaptan, bayağı bir rahatsız olduğu görülüyor. Şimdi şunu unutmayalım. Değişik yayınlarda Soylu ile ilgili bunu çok konuştuk. Ben tek başıma konuştum. Kemal Can’la Burak Bilgehan Özpek’le yayınlarımızda da özellikle çok konuştuk; Murat Yetkin’le yayınlarımızla da.

Süleyman Soylu şu anda Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın dışında siyasette en çok dikkat çeken isimlerden birisi. Ben açıkçası onun geleceğinin çok parlak olduğunu düşünmüyorum. Ama önem verdiğim, görüşlerine değer verdiğim bazı isimler, onun Erdoğan sonrası dönemin önde gelen isimlerinden birisi olacağını, olabileceğini düşünüyorlar. Ben genellikle bugün yaptıklarının ona yarın için çok işe yaramayacağını düşünüyorum. Fakat her halükârda Soylu’nun Türkiye siyasetinde öne çıkan bir figür olduğunda herkes mutabık. Neden mutabık? Çünkü Erdoğan dışındaki diğer kişiler çok fazla konuşmuyorlar, ortaya çıkmıyorlar, medyaya çok çıkmıyorlar, sosyal medyayı etkin kullanmıyorlar. Süleyman Soylu’nun ilk istifasında olduğu gibi çok yoğun bir sosyal medya mekanizmaları da yok vs.. Şimdi, bu anlamıyla Süleyman Soylu’ya bir güç atfediliyor. Bence temelleri çok sağlam olan bir güç değil; ama bazılarına göre çok büyük bir güç. İşte Sedat Peker’in bu videosu ve ardından Süleyman Soylu’nun verdiği cevap, bu gücün çok da sağlam olmadığını gösteriyor bence. Dolayısıyla Sedat Peker, Türkiye’deki iktidar kapışmalarında, iktidar kombinasyonlarında, güç kavgalarında bir şekilde yaptığı videolarla rol oynayabiliyor. Bu anlamıyla, kendisinin, geçmişteki ebabil kuşları yerine bugün cep telefonlarını ve sosyal medyayı göstermesinin de çok akıllıca olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Gerçekten dört tane videoyla –en aşağı bir milyon izlenen, bir önceki iki buçuk milyondu, bu sefer kaç olacak bilmiyorum–, ama bunlarla bir gündemi belirleyebiliyor. Halbuki şu anda Türkiye’de hiçbir iktidar temsilcisi bu kadar etkili çıkış yapamıyor. AKP’nin en son yaptığı o kısa çizgi-filmdi. O da çok etkili oldu. Hızla çok izlendi, ama o da ne oldu? Sonra apar topar çizgi-filmi iptal etmek zorunda kaldılar. Çünkü çizgi-film kendilerinin propagandası yerine eleştirdiklerini sandıkları muhalefetin ve CHP’nin propagandası işlevi görüyordu. 

Bu anlamıyla baktığımız zaman, çok ciddi bir sorun yaşayan bir iktidar ve iktidarın değişik temsilcileri var. Buna karşılık, iyi bir durumda olmadığı belli olan, ülkeye gelemeyen, sürekli ülke değiştiren –önce Makedonya, sonra Fas, şimdi Birleşik Arap Emirlikleri–, dolayısıyla sürekli diken üstünde olan, ama artık kaybedeceği çok da fazla bir şey olmadığı için bodoslama girip ortalığı karıştırabilen birisi var. Bu anlamıyla Sedat Peker, çok fazla bir şey söylemeden, sadece birtakım ilişkileri anlatıyor — ki bu ilişkilerin büyük bir kısmı, Süleyman Soylu olayında olduğu gibi doğrudan ilişki değil; hep arkadaşlar, akrabalar üzerinden, bundan önceki videolarda da böyleydi. Mesela Serhat Albayrak’a “uzak bir akraba diyor” ya da bir kişiden, bir gazeteciden “haber geliyor” gibi. Arada birileri lâf taşıyorlar. Bugünkü videoda da bu var. Süleyman Soylu ile kurduğunu söylediği ilişkilerin hiçbirisinde bilfiil birlikte görüşme yok. Ama buna karşılık, geçen yayında ele aldığım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la fotoğrafı var. Taha Ün’ün düğününde olduğu gibi ve zaten kendisi de “Tayyip Abi” diye bahsediyor. Ona bir hürmet gösteriyor ve özellikle de daha önce yaptığı gibi, yine etrafını kuşattıklarını ve onun gerçek Türkiye’yi görmesini engellediklerini söylüyor. Ve burada yine bir tür solculuk yapıp, “İnsanlar intihar ediyor, insanlar aç susuz. Siz bunları göstermiyorsunuz” deyip Erdoğan’ı ayırarak bir şey yapıyor. Ne derler yani? “Erdoğan iyi çevresi kötü” olayını bir kere daha gündeme getiriyor.

Dolayısıyla, mesela sürekli söylediği, Berat Albayrak-Süleyman Soylu rekabetini biliyoruz. Hatta bir zamanlar birtakım görselleri de vardı — omuz atmalar, şunlar bunlar. Berat Albayrak-Süleyman Soylu kavgasının ortasına düşmüş olduğunu ve –burada böyle söylemiyor ama– kullanılmış olduğunu da itiraf ediyor Sedat Peker. Genellikle bu tür ifşaların böyle bir boyutu vardır. İfşayı, siz birileri hakkında birtakım şeyleri söylediğiniz zaman, “O şunu yaptı, bu bunu yaptı” diye söylediğiniz zaman, inandırıcılığı belli bir yere kadar olur. Ama kendinizi de işin içerisine katarak bunu söylediğiniz zaman daha fazla inandırıcı oluyorsunuz. Yani eleştiriye ek olarak bir de özeleştiri boyutu koyduğunuz zaman. Mesela ne diyor? “Berat Bey’i bana sen düşman etmedin mi?” diyor. Şimdi burada kendisini olayın dışına taşımıyor. Olayın doğrudan içine koyuyor. Şimdi bir olay var. O da suç örgütü lideri. Bana da bundan kızmış. Ya, Allah için! Ne diyeceğiz şimdi? Suç örgütü lideri değil, hatta Mehmet Ağar bugün “Ondan lider falan olmaz” da demiş. Şimdi lider dediğiniz zaman da övmüş mü oluyorsunuz, yermiş mi oluyorsunuz bilmiyorum; ama suç örgütüne takılmış, “Benim bir tek sabıkam var” diyor. Ama bir yerde de “16 altı buçuk yılım cezaevinde geçti” diyor. Çok karışık işler. Diyelim ki mafya — mafya dediğimizde kızacak mı bilmiyorum. Herhalde artık çok da mesele değil. Fakat baktığımız zaman, ortada sadece Sedat Peker ya da Alaattin Çakıcı ya da yeraltı dünyasının başka isimlerinden ibaret bir olay yok. Olayın içerisinde eski İçişleri Bakanı, yeni İçişleri Bakanı, Jandarma Genel Komutanı, milletvekili ve AKP yöneticisi, gazeteciler, şunlar bunlar, iş insanları var. Bir yerinde tabii ki Cumhurbaşkanı’nın adı geçiyor ve böyle bir iktidarın etrafında yaşanan çok ciddi bir kapışma var.

Çok ciddi bir kapışma var ve bu kapışma iktidarın güç kaybıyla beraber daha da şiddetleniyor. Çünkü çok basitçe söyleyecek olursak: Pasta küçülüyor; pasta küçüldüğü zaman pay kavgası da büyüyor ve birileri bir başkasını tasfiye etmek istiyor ve dünün dostları pekâlâ düşman olabiliyorlar. Ve burada baktığımız zaman her şey var, bir tek hukuk yok. Hukuk nasıl kullanılıyor? Tasfiye için kullanılıyor. Mesela Sedat Peker hakkında soruşturmalar açılıyor. Sedat Peker bu soruşturmaları önceden haber alıyor — kimlerden alıyorsa; savcılar aramıyor herhalde, birtakım siyasetçilerden. Bunun üzerine yurtdışına gidiyor ve yurtdışından kendisine “Artık gelebilirsin, ortalık sâkin” mesajının gelmesini bekliyor. Bunu da böyle söylüyor; ama tam tersine, kendisini çağırmak ne kelime, hakkında kırmızı bülten hazırlanmakta olduğunu görünce iş çığırından çıkıyor. Şimdi Süleyman Soylu’nun açıklamasına baktığımız zaman, birisi İstanbul’da birisi Bursa’da olan iki ayrı soruşturmadan bahsediyor ve Bursa’dakinin doğrudan kendisine yapılmış bir şikâyet olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Süleyman Soylu İçişleri Bakanı olarak doğrudan bu olayın, Sedat Peker olayının içinde. Şimdi Soylu’nun açıklamasına baktığımız zaman, Sedat Peker hakkında çok ağır ifadeler var. Tabii ki Sedat Peker’in de onun hakkında çok ağır ifadeleri var. Ve diyor ki: “Bu mafya pisliği yıllarca bu ülkede tehdit ve şantajla pek çok insanın canını acıttı” diyor. Ondan sonra, “Devlet ve millet gibi kutsal kavramların ardına sığınarak kan emici oldu, her türlü pisliğe bulaştı” diyor. Burada tabii altı çizilecek çok şey var. Ama en fazla vurgulanması gereken husus: “Yıllarca”. Biz de yıllardır kendisini yeraltı dünyasının önde gelen isimlerinden birisi olarak biliyoruz — herkes gibi. Herkes biliyor. İçişleri Bakanı da biliyor ve zaten söylüyor, “yıllarca” diyor. Peki Sedat Peker ne zamandan itibaren ortada yok? Ya da Türkiye’de yok. Son bir buçuk ya da iki yıl, en fazla iki yıldır, hatta daha az olsa gerek. Ve kavga esasında ne zaman şiddetlendi? Son dönemde peş peşe gelen videolarla. Yıllarca bu ülkede tehdit ve şantajla pek çok insanın canını acıttıysa, bu kişiyi… Şimdi hani Sedat Peker’e soruyorlar ya; “Neden şimdi konuşuyorsun?” diye. Aynı şekilde de, neden bu kişiyle ilgili mekanizmalar şimdi işletiliyor? Bu kişi Sedat Peker. Kendisi de söylüyor. Bir önceki yayında onun örneklerini verdim. Seçim dönemlerinde kampanyalar yaptı, mitingler düzenledi. İktidarın kendini en rahatsız hissettiği yerlerde, Fethullahçılık’la mücadeleden barış akademisyenlerini tehdit etmeye kadar birçok alanda gönüllü bir şekilde ortaya çıktı. Verdiği örnekler var. Mesela Erdoğan’ın ailesine hakaret ettiği gerekçesiyle eski bir AKP milletvekilini karakolun içerisinde avukatına dövdürdü, vs.. Bir örnek var. Bütün bu dönemlerde bu kişiye hiçbir şeyin olmamasının da bir şekilde cevabını vermek gerekiyor. Yani burada Sedat Peker’e sorulan soru son derece meşrû, yerinde. “Niye bu zamana kadar konuşmadın?” sorusu. Sedat Peker de buna açıkçası diyor ki: “Bana dokunmadıkları için konuşmadım” diyor. “Ben kimsenin mesihi değilim. Ben kendi şerefimi namusumu korumak için konuşmaya başladım. Bundan önce böyle bir sorunum yoktu” diyor. Aslında o zaman, ülkede bu tür yeraltı örgütleriyle mücadele etmesi gereken sorumluların da aynı soruya cevap vermesi gerekiyor.

Tamam yıllarca tehdit ve şantajla çok canlar acıttıysa niye şu âna kadar, belli bir tarihe kadar buna dokunulmadı? Niye örneğin yeraltı dünyasının birtakım isimleri anamuhalefet liderini alenen tehdit ettiğinde hakkında hiçbir işlem yapılmıyor? Bunun neresi hukuka uygun? Halbuki bakıyoruz, Süleyman Soylu Sedat Peker’e yönelik cevabında: “Nasıl olsa Kemal Kılıçdaroğlu gibi ağabeyin var. Meral Akşener gibi ablan var. Ali Babacan gibi kardeşin var. Ahmet Davutoğlu gibi hocan var. BirGün gibi gazeten var. Cumhuriyet gibi gazeten var, Sözcü gibi yayın organın var. FETÖ gibi sosyal medya ayağın var. HDPKK gibi tam desteğin var” diyor — ki bunların olduğunu sanmıyorum. Çünkü kendi anlattıklarından biliyoruz ki Sedat Peker burada Soylu’nun saydığı isimlerin ve kurumların çoğuna karşı iktidarın yanında kendince mücadele etmiş birisi. 

Ancak Soylu’nun açıklamasındaki en çarpıcı yön bence — tabii bir de Mehmet Ağar’a yönelik bir sitemi var, o ayrı, ona ayrıca gelelim: “Nasıl olsa bu tiyatroya günlerdir aval aval bakan, her şeyi konuşup lâf söyleyen, ama hâlâ Türkiye’nin eski Türkiye olmadığını anlamayan, şimdi susan ödlekler var.” Bu çok ilginç. Şunu söylüyor yani: “Sedat Peker benimle başkalarıyla uğraşıyor, ama yanımda olması gereken birçok kişi ağzını açıp konuşmuyor, bana destek vermiyor ya da bize destek vermiyor.” Artık her neyse burada bir tereddüt var. Yani tereddüt eden insanlara dikkat çekiyor. İhanetten bahsediyor. Bu ihaneti nerede görmüştük? Sedat Peker de görmüştü. Sedat Peker de ne diyordu? “İnsanı en çok yaralayan, düşmanının merhameti dost bildiklerinin ihanetidir” diyordu. Şimdi öyle bir iktidar savaşı var ki, her iki taraf da, bütün taraflar da en çok dost bildiklerinin yeterince sadakat göstermemesinden şikâyet ediyorlar. Bu da bize birçok şeyin değişmekte olduğunu gösteriyor. Artık gözü kapalı bir şekilde Sedat Peker’in yanında olan, ona saygın işadamı diyen diğer insanlar –ki içlerinde bazı gazeteciler de olduğunu Sedat Peker söylemişti– şimdi ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Ya ona saldırıyorlar ya da destek vermekten imtina ediyorlar. Ya da tam tersine saldırıyorlar. Ama bunun karşısında başka bir versiyon var mı? Süleyman Soylu’da onu mu görüyoruz? O da diyor ki: “Bu dönemde susan ödlekler var.” Yani “Sedat Peker’e karşı bizim yanımızda yer almayan ödlekler var” diyor. 

Demek ki kimsenin kazanmadığı bir savaş söz konusu. Öyle gözüküyor. Karşılıklı savaşan bütün taraflar kan kaybediyor. Ama savaş çok sert sürüyor ve bu arada bu kayıpları gözleyen, buradan kimsenin kazanamayacağını görebilenler de olabildiğince sessiz bir şekilde kendilerini bu olaydan uzak tutmaya çalışıyorlar. Kenara geçip sessiz kalmaya çalışıyorlar. Bakalım ne olacak diyerek yanlış ata oynamamaya çalışıyorlar. Bu olayın bir başkası –birebir buna benzemiyor ama– Erdoğan-Gülen çatışmasında oldu. Şimdi bunları hiç kimse kurcalamıyor. Ama 17/25 Aralık’tan darbe girişimine kadarki süreçte, özellikle dershanelerin kapatılması, 17/25 Aralık vs., MİT krizi gibi olaylarda, birçok insan yaklaşan büyük kasırgayı görüyordu ve ne yapacağını bilemiyordu. Çok az sayıda insan şu veya bu tarafa açıkça angaje oldu. Açıkça angaje olanların bazıları kazandı. Erdoğan’a angaje olanlar kazandı; ama Fethullahçılar’a angaje olanlar kaybettiler. Basından örnek vereyim: Zaman gazetesinde yazan Fethullahçı olmayan isimlerden bazıları durumu görüp yazmayı bıraktılar, “yırttılar” çok kaba tabiriyle. Bazıları yazmaya devam ettiler. Daha sonra hapis yattılar. Yani böyle bir şey yaşandı. Nazlı Ilıcak 17/25 Aralık sürecinde bırakmış olsaydı, Zekeriya Öz’le o komik fotoğrafı da çektirmemiş olsaydı, ona sahip çıkmamış olsaydı, herhalde içeri hiç girmeyecekti. O tarihte yaşanan olayın bir benzerini şimdi yaşıyoruz. 

Burada şöyle bir husus var: Bence bu savaş Sedat Peker’in kazanabileceği bir savaş değil. Dolayısıyla insanların açıkça Sedat Peker’in yanında açıkça yer almasını beklemek çok gerçekçi olmaz. Yani onun yanına gidip, “Sedat Reis, sana dokundurtmayız!” diyerek gerçek kimlikleriyle, hele Türkiye topraklarında yaşayan insanların çıkması çok kolay bir şey değil. Fakat Sedat Peker’e yönelik olarak yürütülen ve kazanma şansı daha yüksek olduğu varsayılan harekâta çok fazla destek veren çıkmıyor. Süleyman Soylu’nun şikâyet ettiği de o. “Ödlekler!” diyor. Ödlek neden ortaya çıkmıyor? Çünkü bu savaşı yürütenlerin de kazanabileceğine inanan çok kişi yok. Normal şartlarda böyle durumlarda rol kapan çok olur, biliyorsunuz. Hani birisi güçlü ve zayıfı ezecek. Güçlünün yanında olup buradan bir şekilde kendisi de birtakım parsa toplamayı düşünen insanlar çok çıkar. Ama ilginç bir şekilde Süleyman Soylu’nun da şikâyet ettiği şekilde, Sedat Peker’e yönelik olarak yürütülen kampanyaya çok fazla gönüllü katılmıyor. Katılanlar da mecburen katılıyor. 

Bu arada Soylu’nun açıklamasındaki Mehmet Ağar boyutu var. O da neydi? Mehmet Ağar marina meselesinde bir açıklama yapmıştı Saygı Öztürk’e, muhtemelen yazılı bir açıklamaydı, uzun uzun. Marina meselesinin Sedat Peker’in anlattığı gibi olmadığını, kendisinin rica minnet ile marinanın yönetimine girdiğini söyleyip ne demişti? “Biz olmasaydık oraya mafya çökecekti” demişti. Buna Süleyman Soylu çok kızmış. Diyor ki: “Belki dil sürçmesidir diye hâlâ tekzibini beklediğim bir cümle, biz olmasaydık oraya mafya çökecektir cümlesidir”. Mehmet Ağar’ın adını vermeden, “İnşallah saygısız gazetecinin çarpıtmasıdır” diyor. Yani topu Saygı Öztürk’e atıyor. “Benim devletim Libya’ya ve Karabağ’a çökülmesine fırsat vermedi. Kıytırık bir marinaya mafya bozuntularının çökmesine fırsat vermez. Türkiye eski Türkiye değil” diye bitiriyor. Ve bugün Mehmet Ağar Sözcü televizyonunda Erdoğan Aktaş’a bağlanmış ve orada tam da Süleyman Soylu’nun söylediğini söyleyip, “Evet, bu bir dil sürçmesidir. Bu tâbiri kullanmam fevkalâde yanlış. Kalbî özür diliyorum” diyerek Süleyman Soylu ile arasını düzeltmeye çalışmış.

Şimdi saflar belli oluyor, netleşiyor gibi düşünülebilir. Ama belli ki bu olay daha sürecek. Sedat Peker son videosunda çok fazla bir şey söylemeden dahi olsa bayağı bir ortalığı karıştırdı ve birileri de tabii ki bu durumdan istifade ederek, var olan bu iktidar savaşının daha da kızışması için ellerinden geleni yapacaklar. Mesela Fethullahçılar gerçekten de bu konuda çok memnunlar. Görenler görüyordur. Onların yurtdışında yaşayan birtakım isimleri bu konuda çok büyük analizler attırıyorlar. Tabii daha çok doğruların yanına yalanları ve yanlışları katarak yapıyorlar ve burada yangına tamamen körükle gidiyorlar. Çünkü Türkiye’de tekrar etkili olabilmeleri için var olan yapının dağılması gerekiyor. Böyle bir fırsatçılık yapıyorlar. Bu çok anlaşılır bir şey diyeceğim de, olumluluk atfederek demeyeceğim. Bu başka bir şey. Ama şunu görüyoruz ki devletin bu hâli, ilişkilerin bu hâli, yeraltı ile yerüstünün bu kadar iç içe geçmiş olduğu bu hal sürdürülebilir bir hal değil.

Ve bu âna kadar iki taraf da… Soylu’nun açıklamasında da var, “Liderimiz Recep Tayyip Erdoğan’a mafya pisliklerine ve onun pis oyunlarına müsaade etmediği için minnettarım” dedi. Ama biliyoruz ki Cumhurbaşkanı Erdoğan istemeye istemeye Alaattin Çakıcı’nın afla dışarı çıkarılmasına da izin verdi, onayladı. Çakıcı doğrudan kendisini de hedef alan birtakım saldırgan çıkışlar yapmıştı. Sonuçta Türkiye’de, Sedat Peker’in lâfıyla söylemiş olursak: “Türkiye’de temiz toplum diye bir şey yok, çünkü insanlar kirli” diyelim. 

Evet, bir-iki not düşmek istiyorum, bunu da işin çeşnisi olarak yapalım: Geçen yayında büyük bir hata yaptı. Kubbet-ül Sahra’ya Mescid-i Aksa dedi. Gerçekten çok büyük bir yanlışlıktı. Tabii ki Kudüs’e, Filistin meselesine bir gönderme yapıyor. İlginç bir şekilde İslam’ın da, solun da, milliyetçiliğin de jargonuna bayağı bir hâkim birisi. “Gayretullah’a dokunma” gibi tâbirler de var. Dinî terminolojiyi de çok kullanıyor, daha önce de görmüştük. Âyetler, hadisler, İslam tarihinden ebabil kuşları gibi örnekleri de çok veriyor. Bu sefer üzerine yine bir süveter giymiş, ama beyaz gömlek benim aklıma Genç Parti’den Cem Uzan’ı getirdi. Geçen yayında gözümden kaçmış, çok kişi uyardı. Zülfikâr, yani Hz. Ali’nin kılıcının oradaki lambaya asılı olduğunu görüyoruz. Kitap, yine Baba’nın yazarı Mario Puzzo’nun Aptallar Erken Ölür kitabı — yani mânîdar demeye bile gerek yok. Bir kere New York’ta Harlem’de siyahilerin, yanı daha doğrusu onların tâbiriyle Afro-Amerikalılar’ın kilisesine turistik olarak bir pazar âyinlerine gitmiştim. Bizim gibi izlemeye gidenler ayrı bir yerde duruyor. Orada gördüğüm genç bir vâizi hatırlattı. Benim orada gördüğüm en profesyonellerinden değildi, ama en kendi hâlinde olanı bile çok etkileyici bu siyâhî vâizlerin. Biraz onları hatırlatıyor. Onların da konuşmalarında, vaazlarında böyle bazen çok coşkulu bir şekilde yukarı çıkar ve birden aşağı iner, sonra bir es verir. Sedat Peker de bunu yapıyor. Sonra kendine yönelik birtakım itiraf gibi sözler söyler. Kendini çok yüceltmez, kendini de aşağı çekip oradan yükselişe geçer. Gerçekten çok ilginç bir kişilik, gerçekten çok ilginç bir süreç yaşıyoruz. Bu videoların her biri metin analizi anlamında, sembolizme meraklı kişiler anlamında çok ilginç bir olay. Geçmişte daha önce söylemiştim, Fethullahçıların daha önce yaptığı Fuat Avni bilmem ne gibi olaylardan çok daha etkili. Bir kere açık kimliğiyle çıkıyor, kendisi olarak çıkıyor. Her gün bir şekilde kendini açıyor ve kendini açarken de biraz kendini aşıyor. Ama bütün bunlarda benim gördüğüm kadarıyla kazanma umudu pek yok. Kazanma umudunun pek olmadığını daha önce söylemiş olabilirim. Kaybediyor. Kaybettiğini belki de biliyor — belki de değil, bayağı bir biliyor. Ama kaybederken, canı yanarken başkalarının da canını yakmak istiyor. Zaten sürekli olarak bunu söylüyor. “Kaybedeceksiniz. Ben yandım siz de yanacaksınız, sizi de yakacağım” diyor. Şu âna kadar söylediklerinin içinden birtakım olaylar, Tolga Ağar’a yönelik suçlama ya da Marina gibi olaylar çok somut suçlama tabii; ama şu hâliyle bakıldığında, Türkiye gibi neler neler yaşanmış bir ülkede çok büyük olaylar değil. Ama bu işi sürdürmeye niyetliyse, başka başka şeyler de söyleyecektir, öyle gözüküyor. Tabii bu arada da birileri kendine cevap yetiştirdiği zaman, örneğin benim bugün bayağı bir alıntı yaptığım Süleyman Soylu’nun açıklaması gibi, Sedat Peker bunun notlarını almaya başlamıştır. Birileri ona cevap verdikçe yeni yeni sözler buluyor. Aslında buradaki mesele çok açık, bu tür çıkışlar tepkiler geldikçe etkili oluyor. Tepki olmadığı zaman etkisi pek olmuyor. Bu anlamda da medya ve gazeteciliğin önemi bir kere daha ortaya çıkıyor. Bu videolar yapılıp bir kenarda durabilirdi, çok az kişi bunlardan bahsediyor olabilirdi. Bunları gündeme getirebilmek ve bunların hak ettiği şekilde kamuoyu tarafından bilinmesi ve gerçeklerin ortaya çıkmasına yardımcı olacak şekilde tartışılması ancak özgür ve bağımsız medyayla olabiliyor. Sedat Peker de bunların farkına varmış anladığım kadarıyla; umarım siz izleyicilerim de bunun farkına varırsınız. Özgür ve bağımsız medyaya gerçeklerin ortaya çıkması için yardımcı olursunuz.

Evet, tekrar hepinize iyi bayramlar diliyorum, özellikle sağlık diliyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus