Sedat Peker bir devri sonlandırıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sedat Peker ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu arasında aracılık yaptığı ileri sürülen Hadi Özışık bunu çok sert bir şekilde yalanlayınca Peker kendisiyle yaptığı görüşmelerin videolarını sosyal medya hesabından yayınladı ve ortalık iyice karıştı. Peker’in bu son hamlesi, yeraltı dünyasıyla siyaset, iş ve medya çevreleri arasındaki ilişkilerde bir devrin sonlanmakta olduğunun işareti.

Yayına hazırlayan: Mehmet Yaşar Altundağ

Merhaba, iyi günler. Sedat Peker’in Hadi Özışık’la yaptığı görüşmenin kayıtlarını dün akşam yayınlamasıyla beraber yaşanan olay iyice dikkat çekti ve Süleyman Soylu’nun durumunu iyice kötüleştirdi. Detaylarını biliyorsunuzdur. Bunun üzerine konuşmaya devam edeceğiz; çünkü bu olay giderek daha ilginç ve önemli bir hal alıyor. Aslında bu da şaşırtıcı değil. Çünkü klasik deyişle “Pandora’nın kutusu açıldı” ve bir daha da kapanacağa benzemiyor. İçinden teker yeni figürler, yeni isimler, yeni olaylar çıkmaya devam ediyor. Ama dünkü olayla, Sedat Peker’in doğrudan gazeteci kimliğiyle ailece var olan birisinin ipini çektiğini söyleyebiliriz.

Şunu söyleyeyim: Yayınlarıma başlık bulmakta biraz titizimdir, hepsinde olmasam bile. Şimdi, “Sedat Peker bir devri sonlandırıyor” çok düz bir başlık gibi gözükebilir. Ama bence çok önemli bir başlık. Başka başlıklar da geldi aklıma; mesela Namık Kemal’in meşhur Vatan Türküsü’ndeki “Altı da birdir üstü de birdir yerin” cümlesi. Ama Namık Kemal buna bir olumluluk atfediyor: Vatan için mücadele. Burada Sedat Peker’in gösterdiği, kendisi yeraltı olarak bilinse bile yerin üstüyle arasında pek bir farkı yok. Kim yerin altında kim yerin üstünde, bunları ayırt etmenin imkânı yok. Başka seçenekler de geldi aklıma. Ama sonra New York Times’da Sedat Peker’in videolarıyla ilgili çıkan, “Bir suç liderinin iddiaları, Türkiye hükümetini sarsıyor” isimli analizde bir cümle var: “Fin de siècle aura”. Fin de siècle Fransızca bir lâf, asrın sonu demek, ama genellikle “bir devrin sonu” olarak tanımlanabilir. New York Times Türkiye muhabiri Carlotta Gall, “kimileri bu yaşananları bir devrin sonuna benzetiyor” diyor.

Bence böyle. Burada Sedat Peker’e olumluluk atfetmekten ziyade, olayın adını koymak benim için önemli. Kendisinin sonunu getirenleri kendisiyle beraber sonlandırmaya çalışıyor. Bu saatten sonra şu hâliyle bile… ki kendisinin elinde daha fazla materyel olduğunu tahmin etmek hiç zor deği; dün Hadi Özışık’ın “Yalan! Bana bunu söyleyen şerefsizdir, nâmerttir!” vs. diye bol keseden sallamasının hemen ardından bu videoyu yayınlaması da gösteriyor ki, öyle kuru kuru meydan okumalarla kolay kolay pes etmeyecek. Kendisine saldıranlara karşı elinde bayağı güçlü silahlar var, stoklamış bir şeyleri.

Anladığım kadarıyla sadece elindeki stoklar ve yaşamış oldukları değil, aynı zamanda ona Türkiye’den haber akıtan, bilgi taşıyan insanlar da var herhalde — özellikle devletin içerisinde. Çünkü zamanında kendine bir network, bir şebeke oluşturmuş. Türkiye’nin değişik yerlerinde iktidarı desteklemek için iktidarın desteğiyle mitingler düzenlemiş, faaliyetler yapmış, ödüller almış, hayırsever işadamı diye göklere çıkarılmış birinden bahsediyoruz. O süre içerisinde etrafında ilişki ağları olduğunu da biliyoruz. Yıllardır süren bir olay bu. Dolayısıyla bunların bir kısmı onunla beraber adının anılmasını istemiyor, fotoğraflar siliniyor vs.. Ama bazıları da devrin kapanmakta olduğunu düşünerek, onunla ilişkilerini hâlâ sürdürüyor olabilirler.

Bununla ilgili söylenecek çok şey var. Dün akşam yayınladığı Hadi Özışık görüşmeleri kayıtlarında, öncelikle çok alâkasız gibi gelebilir ama, Hadi Özışık’ın bir nargile-kafede –yanılmıyorsam, çünkü önce evinde içtiğini düşündüm ama, orada sesler var, sipariş alanlar var vs.–, daha sonra sosyal medyada İstanbul’da AVM’de bir kafe olduğunu söylüyorlar ama ne derece doğru olduğunu bilmiyorum o yüzden ismini vermiyorum. Ama sosyal bir alanda olduğu ve evinde olmadığı belli. Ama bu olayların “tam kapanma”ya denk geldiği biliniyor. Bu nasıl oluyor da oluyor? Özellikle Türkiye’de kahvehanelerin, spor salonlarının, kafelerin vs. kapalı olduğu ve insanların bu konuda çok ciddi şikâyetlerde bulunup “Hakkımızı helâl etmiyoruz!” dedikleri bir yerde, iktidar yanlısı olarak tescillenmiş birinin çok rahat bir şekilde, bacaklarını yayarak yurtdışındaki birisiyle çok da hassas konuları konuşuyor olmasını bir kere not düşmek lâzım. Bu kendine güvenin aslında çok kof olduğu ortaya çıkıyor.

Bu güven nereden geliyor? Bu güven gazetecilikten gelmiyor, gerçekleri yazmaktan gelmiyor. Bu güven başka bir yerden geliyor. Bu güven kapanmakta olan devrin birtakım iktidar ilişkilerinden geliyor. Bakanlarla, valilerle, parti yöneticileriyle, belediye başkanlarıyla, yaygın tâbirle söylersek “kanka olmak”, al gülüm ver gülüm ilişki içerisine girmekten geliyor. Herkes kapanırken, herkes sokağa çıkıp nefes almakta bile zorlanırken ve en ufak şeyler için devlete veya cumhurbaşkanına karşı işlenmiş suçlar gibi hususlardan başına gelebilecekler nedeniyle insanların kendilerini tamamen oto-sansüre tâbi tuttuğu bir dönemde, yurtdışında kaçak olan, hakkında arama emri olan birisiyle kapanma zamanında kamuya açık bir yerden konuşabilmek: Bu gazetecilik değil, başka bir şey. Zaten burada görüyoruz ki bunu anlatmaya gerek yok. Bu sabah toplantıda arkadaşlarla konuşurken, “Gazetecilik ve haber kaynağıyla mesafe meselesini tartışalım gün içinde” dendi. Bunda tartışacak bir şey yok. En sıradan insan bile bu ilişkinin gazeteci-haber kaynağı ilişkisi olmadığını bilir. Birçoklarının da isâbetle bahsettiği gibi, kaçak birisi, yeraltı dünyasının bir ismi bir şeyleri ortaya çıkarmaya çalışırken, gazeteci iddiasında birisi olayları örtbas etmeye çalışıyor. “Büyütmeyelim, o kadar da yapmayalım” diyor.

“Bir devir kapanıyor” derken işte bunu kastediyorum. Artık bu kişiler, kerâmeti kendinden menkul, birtakım köşeleri tutmuş olan kişiler, sadece ilişkileriyle bir yerlere gelme şansını kaybediyorlar. Bu demek değil ki bundan sonra başlayacak olan devirde her şey liyâkatle gidecek, medyada sadece gerçek gazeteciler kalacak — bu değil. En azından bu aktörlerin teker teker fatura ödemeye başladıklarına tanık oluyoruz. Dün bu olandan sonra Hadi Özışık ve Süleyman Soylu tarafından yapılan açıklamaların hiçbirisinin tatminkâr bir yanı yok. Bunu özellikle vurgulamak lâzım. Süleyman Soylu bahsine birazdan geleceğim. Şu Özışık meselesinde, bilenler bilir, kişilerle bir meselem yok; bu tür polemiklere girmekten kaçınan birisiyim. Şu anda gördüğünüz kişi, beni ve kurucularından olduğum Medyascope’u haksız ve asılsız nedenlerle aklı sıra ihbar etti. Cüneyt Özdemir’in programında uzun uzun bizim için “besleme medya” dedi. Biz alnımız açık olduğu için bunlara cevap verme ihtiyacı bile hissetmedik. Sadece kendisini Twitter’dan engelledim. Bundan sonra da, bunun “Basın özgürlüğüne aykırı” olduğunu söyleyerek beni şikâyet etti, her kime ettiyse. Ama şimdi bakıyoruz, açık bir şekilde kim bağımsız ve özgür gazetecilik yapıyor? Kim besleniyor? Bunun açık bir şekilde yaşandığını görüyoruz. Bir face-time görüşmesiyle 20 yılı aşkın bir kariyerin aslında bir özetini yaşadık.

Bu acı bir olay, ama Türkiye’nin realitesi bir olay. Gerçekten Türkiye’de 20 yılda çok şey değişti, çok iktidar değişti. Mesela AKP iktidarı içerisinde Kürt açılımı vardı, bir dönem Fethullahçılar’la işbirliği vardı. Her dönemde birileri ilişkileriyle ayakta kalmaya çalıştı, yanlış ata oynayanlar kaybetti. Şimdi her dönemde doğru ata oynamayı becerebilmiş insanların altında at kalmadığını, tepetaklak yuvarlandıklarını görmeye başladık. Bu iyi bir şey; ama tekrar söylüyorum: Bunun iyi olması, yarının da iyi olacağı anlamına gelmiyor. Ama en azından birtakım aktörlerin tasfiye olduğunu ve artık birikmiş faturaları ödeme noktasına geldiklerini görüyoruz. Faturaların gerçek bedelini ödemeyecek olabilirler, ama eski güçlerinin, şatafatlarının olmayacağını söyleyebiliriz. Şöyle düşünün: Türkiye’de iyi olan ne varsa, olumlu olan ne varsa ona düşmanlık eden, Türkiye’deki bu çölleşmeye karşı kendince değişik alanlarda mücadele etmeye çalışanlara –örneğin Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Çok alâkasız, nereden çıktı?” diyeceksiniz ama, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu– karşı, ellerindeki medya imkânlarını kullanarak bu gibi isimlere saldırarak kendilerine bir iktidar alanı açmış olanların artık ellerinde böyle bir şeyin kalmayacağını görüyoruz; en azından bu iyi bir şey. İnsanın içini ferahlatan bir şey. Ama tekrar tekrar söylüyorum: Yerlerini benzerlerinin almayacağının bir garantisi yok. İşte bu garantiyi sağlamak içinse vatandaşın devreye girmesi gerekiyor — hayatın her alanında. Ama konumuz medyaysa, gazetecilikse, özgür medyaya kendi ayakları üzerinde durabilmesi için katkıda bulunmak gerekiyor.

Bu face-time görüşmesi birçok kişiye Türkiye’deki medya gerçeğini, medya-iktidar ilişkileri gerçeğini, yeraltı-yerüstü ilişkileri gerçeğini çok tartışmasız bir şekilde ortaya serdi. O kadar çarpıcı bölüm var ki: “Sen Süleyman Bey’le görüşmeye gidiyorsun, bu konu tartışmaya açılıyor, ben öyle anlattım” diyor. “Abi şöyle: Giden Süleyman Özışık, ben gitmedim o gitti” dedi. Süleyman Özışık kim? Kardeşi. “Benim adımı oradan çıkar diyor.” Yani bunun üzerine daha fazla bir şey söylemenin anlamı var mı açıkçası bilmiyorum. Biz dört kardeştik, en büyük abim –Allah rahmet eylesin– çok genç yaşta hayatını kaybetti. Şunu biliyordum ki sağcı da olsa solcu da olsa herkese, ama en başta aile üyelerime, özellikle de kardeşime zor durumda sahip çıkarım. Diyor ki: “Çocuklar o bölümü, Hadi Özışık bölümünü kırparlarsa bir sorun yok” diyor. Bu sözleri söyleyen birileri hakkında çok da uzatmamak gerekiyor.

Gelelim burada ifşa edilen olaylara. Olay ne? “Hani Nisan ayında her şey değişecekti? Onca yıl bu kişiye ben yatırım yaptım. Benim dönüş biletimdi, ama bana ‘pislik’ dedi. Ben de bunun hesabını sorarım.” Diyoruz ya; otoriter rejim vs. diye. Aslında Türkiye’de her şeyin altının ve içinin ne kadar boşalmış olduğunu gösteriyor. Süleyman Soylu günümüz Türkiye’sinde Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra siyâseten en çok öne çıkan figür. Bu gece saat 21.00’de TRT’de canlı yayına çıkacakmış, Çok emin değilim, ama normal şartlarda çıkacak gibi gözüküyor. Yakın bir zamanda CNN Türk diye yanlış söyledim, ama Ülke TV’ye çıkmıştı, orada Alparslan Kuytul’la alâkalı bir şeyler yapmıştı. Her vesileyle medyanın karşısına çıkan, hatta iktidar yanlısı olmayan medyadan da insanlarla teması olan bir kişi, siyaset yapan bir kişi. İstifası ânında daha güçlendiği yorumları yapıldı. Dünkü yayında da bahsettim, tekrar oluyor ama tekrar tekrar söylemekte yarar var, o yayında demiştim ki meâlen: “Benim bildiğim Recep Tayyip Erdoğan bu istifânın hesabını ileride sorar.” Artık bir şey sormasına pek gerek kalmıyor. Zaten Sedat Peker olayıyla beraber Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanlığı, güçlü siyasetçi profili, özellikle Erdoğan sonrasındaki dönemin en önemli ismi olacağı yolundaki öngörülerin artık kapanmakta olduğunu görüyoruz. Zaten bu da bir devrin sonlanmasının bir başka örneği. “Sedat Peker bir devri sonlandırıyor” derken, başkalarının değil aynı zamanda kendi devrini de sonlandırıyor. “20 yıldır yatırım yaptığım birisiydi” diyor. 20 yılı bir devir olarak alabiliriz. Yatırım yapıyor ve bakıyor ki satışa gelmiş. O da bunun üzerine elindeki bütün kozlarla kendisine vurana vurmaya çalışıyor, bunda da bayağı etkili oluyor. Süleyman Soylu’nun en son, “Süleyman Özışık ve Hadi Özışık hakkında suç duyurusunda bulunacağım” sözü var — daha önce de Sedat Peker hakkında bulunacağını söylemişti. Bunun için kıymet-i harbiyesi yok. Sedat Peker’le hiç görüşmediğini söylüyor, bunun da bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Çünkü ortada görüyoruz ki bayağı bir lâf taşıyan, pazarlıkları yürüten değişik kimliklere sahip insanlar var. Sedat Peker bunları dile getiriyor, bunları dile getirmeyen başkaları var mı? Tabii burada söz konusu olay şu: Sedat Peker, İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi bir mafyacıysa, yıllardır Türkiye’de yeraltı dünyası denince akla gelen birkaç isimden birisi ise, bunu soruşturmakta, bunu engellemekte birinci derecede sorumlu olan kişilerden birisi. Öncelikle tabii ki yargı ve polis. Polis teşkilâtının ve birçok güvenlik biriminin bağlı olduğu kişi de İçişleri Bakanı. Olay bu kadar basit. Devir bu. İçişleri Bakanı bize ne diyor? “Benle uğraşıyorlar, çünkü ben PKK’yla, FETÖ’yle mücadele ediyorum.” Ediyor, etmiyor; başarılı, başarısız; bu ayrı bir tartışma konusu. PKK’yla, FETÖ’yle ve diğer terör örgütleriyle mücadele ediyor olması, onun yeraltı dünyasıyla birtakım ilişkiler kurmasını meşrûlaştırır mı? Vatandaş olarak şunu mu dememiz gerekiyor? “Ya o kadar terörle mücadele ediyor, bırakalım öyle ilişkileri olsun.” Bunu diyemeyiz, ama şu sistem bunu mümkün kılıyor. Dün Sedat Peker, bugün Alaattin Çakıcı, kanunen suç olan birçok şeyi açık açık dile getiriyorlar ve başlarına hiçbir şey gelmiyor. “Kanlarında duş almak”tan, Alaattin Çakıcı’nın Kılıçdaroğlu’na yönelik her seferinde çok ağır hakaret ve tehditler olan açıklamalarına hiçbir şey olmaması gibi. Bunlar neden olmuyor? Bunlar ülkede savcılar olmamasından kaynaklanmıyor. Savcıların siyasî iradeye bağlı olmasından kaynaklanıyor. Ve siyasî iradenin de iradesini burada bu yeraltı dünyasının isimleri lehine kurmasından kaynaklanıyor. Buradaki bütün bu sihir, görünen bir şey olmakla beraber bunların çok fazla dikkat çekmemesi ya da önemsenmemesiydi, içeriden bir itirazın gelmemesiydi. Dışarıdan ve muhalefetten gelen itirazları daima muhalefetin her zamanki şikâyetçiliği vs. diyerek geçiştirebiliyorlardı. Ama içeriden birisinin gelip, bizzat kendi yaşadıklarını, tanık olduklarını anlatmaya başladığı andan itibaren, işin rengi çok ciddi bir şekilde değişiyor.

Zamanında bir Ahmet (Şık) ile Nedim (Şener) olayı var. O da çok ilginç bir dönemdi; bir ara “Gomaşinen”de anlatacağım. O dönemin çok ilginç bir lâfı vardı: “Dokunan yanar.” Hatta bu yayının başlığını düşünürken bunun üzerinden oynamayı da düşünmedim değil. Orada kime dokunan yanıyordu? Fethullahçılar’a dokunan yanıyordu. Orada karşı cevap neydi? “Yansak da dokunacağız”dı. Sonuçta çok kişi çile çekti; ama en çok yanan Fetullahçılar oldu, bunun öyküsü ayrı. Burada birbirlerine dokunmaya başladılar. Birlikte hareket eden kişiler, kurumlar –kimisi yeraltında kimisi yer üstünde, kimisi devlette kimisi mafyada, kimisi gördüğümüz örnekte olduğu gibi iş çevrelerinde–, birbirlerine dokunmaya başladılar. Şimdi Sedat Peker bir çığır açtı. Buna başkaları da pekâlâ eklenebilir. Şu ya da bu şekilde etkisizleştiğini düşünen, tasfiye edildiğini ya da edileceğini düşünen, ya da bir devrin kapandığını görüp yeni bir devir için yatırım yapmak, hazırlık yapmak isteyenler yeni yeni ifşalarla çıkabilirler. Tabii riskli şeyler; ama Sedat Peker ilginç bir şekilde şu âna kadar bunun olabileceğini gösterdi. Daha öncekilerin hepsi de çok ses getirmiş, milyonlarca izlenmişti; Süleyman Soylu ve Mehmet Ağar apar topar açıklamalar yapmak ihtiyacı hissetmiş, kimseyi de tatmin etmemişlerdi. Ama yerlerinde kaldılar; yerleri dediğim, Mehmet Ağar’ın yerinin ne olduğunu zaten bilmiyoruz, ama başına bir şey gelmedi, Süleyman Soylu bakanlığı korudu.  Ama dün akşamki olayla ilk defa birileri bir şeyleri somut olarak kaybetme noktasına geldiler. Evet, bu anlamda baktığımız zaman bir devir gerçekten sonlanıyor. Dediğim gibi sonlanıyor olması da iyi bir şey. Yerin altının da üstünün de aynı olduğunu, aslında birbirlerinden çok farklı olmadıklarını görüyoruz. Ve burada tabii en önemli hususlardan birisi de şu: Devletin içerisinde, değişik mekanizmalarında, iktidar partisi ve ortaklarında bu yaşananlardan ciddi şekilde rahatsız olan, bu yaşananların, bu ilişki ağlarının kendi meşrûiyetlerini, saygınlıklarını da ciddi bir şekilde tehlikeye attığını düşünen birileri de pozisyon almaya başlayabilir. Mesela Cemil Çiçek bir konuşma yaptı, röportaj verdi. Söylediği bir yığın şey içerisinden: “Her satırı ürpertici, savcılar olaya el koymalı.” Bu kadar. Cemil Çiçek’in hiçbir etkisi yok. Cumhurbaşkanı’nın İstişâre Heyeti’nde, ama adını birçok insanın unutur olduğu bir isim. Siyasette önemliydi, AKP’de önemli yerlerdeydi. Kendisini az buçuk tanırım, hiç şaşırmadım böyle bir şeyi söylüyor olmasından. Onun Adalet Bakanlığı da vardır, Meclis Başkanlığı da vardır. Bu konularda hassas olma iddiası vardır. Onun bu sözü söyleyebilmesi ve bunun da Hadi Özışık tarafından “Ortalık karışık, Cemil Çiçek böyle söyledi ortalık çok karıştı” diye bir cümleden hareketle söylemesi… Bunu düşünün, hâlâ aktif görevde birilerini düşünün. Mesela AK Parti genel başkan yardımcısı ya da herhangi bir bakan gibi. Birilerinin çıkıp “Ya bu nedir?”, “Bunları ciddiye almak lâzım”, “Burada çok önemli şeyler söyleniyor” demeye başlamasıyla işin rengi daha da değişecek. Ve bu devrin sonlanması hususu da daha netleşecek. Sonuç olarak bakıldığında, artık zaten gitmeyen bir geminin içerisinden çok ciddi bir şekilde ayıklamanın ve bir dizi harakirinin, intiharın yaşanmakta olduğunu görüyoruz. Birçok insan hayatta kalma içgüdüsüyle tasfiyelerini hızlandırabiliyorlar. Onun için “harakiri” lâfı çok isabetli bir lâf. Ama niye harakiri yapıyor? Aslında harakiri Japonlar’da onuruna düşkün bir insanın işi olarak görülür. Bilerek isteyerek, artık geri dönüşü olmayan yerde hayatını kendisinin sonlandırması onurlu bir davranıştır. Burada ise, onurdan ziyade, başka bir şey var; burada, çok kabaca söyleyecek olursak, “yırtma arayışı”, kaçıp kurtulma arayışı var. Ama kaçıp gideyim derken daha derin sularda boğulma olayı yaşanıyor.

Çok da uzatmayalım, 19 Mayıs’la bitirelim. Bugün 19 Mayıs. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk adımının atıldığı tarih. Bütün bunlar 19 Mayıs’tan yıllar sonra Türkiye’de hâlâ yaşanıyor. Ama 19 Mayıs’ın ruhunun, Mustafa Kemal Atatürk’ün arkadaşlarıyla beraber başlattığı ruhun, gençlerde hâlâ bakî olduğunu düşünüyorum. Ve bu köhnemiş devirlerin kapanmasıyla beraber açılacak yeni devirlerin potansiyel olarak daha iyi olacağını düşünüyor ve umuyorum. Her işte bir hayır varmış. Şu anda çok sert şeyler yaşanıyor, seviye çok düşük. İnsanların oturuşundan kalkışından üslûbuna kadar, yaptıkları açıklamalara kadar her şeyde vasat ve vasatın altı bir halle karşı karşıyayız. Burada çok ilginç bir olay yaşanıyor. Sedat Peker’in seviyesi, diğerlerinin çok üstünde gözüküyor. Bu da normalde beklenenin tam tersi. Gazeteci-mafya babası ilişkisinde acayip bir durumla karşı karşıyayız. Tabii bunu çoğaltmak mümkün. Düşünüyorum ve temenni ediyorum ki Türkiye; küllerinden Cumhuriyet’i bütün sorunlarına rağmen kurmuş ve demokrasiyi iyi kötü inşa etmiş Türkiye, bu bâdireleri de içerideki kavgalarla ve dışarıdaki sivil toplumun müdahaleleriyle aşacaktır diye umuyorum.

Tekrar bayramınızı kutluyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus