Gomaşinen (44): Ahmet Şık-Nedim Şener olayı (Mart 2011-Mart 2012)

Gazetecilik anılarımın 44. bölümünde gazeteciler Ahmet Şık ile Nedim Şener’in Odatv Davası kapsamında tutuklanmaları üzerine başlayan dayanışma sürecinde yaşananları anlattım.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

35 yıllık gazeteciyim. Türkçe’nin dışında Fransızca ve İngilizce’yi anlayabiliyorum, konuşabiliyorum, yazabiliyorum da. Ama kendi anadilim olan Lazca’yı bilmiyorum. Birkaç kelimeden ibâret bir Lazca bilgim var. Bu da benim hayattaki en büyük ukdelerimden birisi. Bu nedenle 35 yıllık gazetecilik hayatımdan kesitleri aktarmayı hedeflediğim bu podcast dizisinin başlığını “Gomaşinen” olarak seçtim; yani: “Hatırlıyorum…”

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 44. bölümünde, sürekli ertelediğim bir dönemi anlatmaya karar verdim; o da Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklandıkları süreç ve o dönemde benim de dâhil olduğum gazetecilerin onlara sâhip çıkma süreci. Bunu “Gomaşinen” başladığından beri çok sayıda dinleyici, izleyici, takipçi hep sordular; bunu sormalarının nedenini biliyorum. Buradaki esas mesele, Nedim’in son dönemde izlediği çizginin birçok kişide –ben dâhil– bir hayal kırıklığı yarattığı ortada ve dolayısıyla bu konuda benim bir şeyler söylememi istiyorlar. Ben buna açıkçası çok fazla girmek istemiyorum; o tarihi anlatmak istiyorum. Bugün olan meselelerle o tarihin güzelliğini gölgelemek istemiyorum; ama bu olayı anlatmamız şart — benim açımdan da şart, Türkiye’de gazetecilik açısından da şart. Benim açımdan şart olmasının en önemli nedeni, bilenler bilir, gazetecinin aktivist olmaması gerektiğini savunurum; bir tek istisnâ basın özgürlüğüdür. Gazeteci basın özgürlüğü meselesi dışındaki konularda aktivist olmaz; aktivistlerin aktivitelerine haberleştiren ya da yorumlayan kişi olur diye düşünürüm. Ama gazetecilerin doğrudan kendilerini ilgilendiren basın özgürlüğü meselesinde de aktivitelerin içerisinde yer almaları, birtakım kuruluşlarda görev almaları vs. bunlar doğaldır ve doğrudur. 

Bu açıdan bakıldığı zaman Ahmet ve Nedim olayı benim kişisel tarihimde çok önemli bir yer tutuyor. Çünkü o olayın başından îtibâren bir şekilde Ahmet ve Nedim’in yanında çok aktif bir şekilde yer alan gazetecilerden birisi oldum. “Ahmet ve Nedim’in gazeteci arkadaşları” diye bir inisiyatif vardı; ben o inisiyatifin kuruluşunda olmadım, onun işleri yürütmesinde de olmadım, onu yapan arkadaşları tanıyorum, çok da iyi bir iş çıkarttılar; ben o tarihlerde –ki Ahmet ve Nedim’in gözaltına alınması 12 Mart 2012, yaklaşık on yıl oluyor neredeyse ve 13 ay tutuklu kaldılar– bilen bilir, o süreçte, o yıllar, o tarihler benim gazetecilik açısından epey parlak bir dönemimdi. Vatan gazetesinde köşe yazıyordum; haber de yapıyordum, ama köşe de yazıyordum ve NTV’de “Yazı İşleri” programı vardı. NTV’de onun dışında birçok yayına da çıkıyordum, siyâset danışmanı gibi bir titrim vardı; iki yerde birden çalışan, özellikle televizyon sâyesinde –çünkü NTV o tarihte Türkiye’nin en îtibarlı, en güvenilir televizyonuydu– bayağı bir popülaritemiz vardı, bilinirliğimiz vardı. 

Böyle bir dönemde –çok sert bir dönemdi– Oda TV olayına Ahmet ve Nedim’i kattılar, ben ikisini ayrı ayrı tanıyordum. Ahmet’le tanışmamız: Berâber çalışmadık hiçbir zaman, ama çok yakındık, arkadaştık. Onun da benim de solcu olmamız burada bir yere kadar önemlidir, ama Ahmet’in gazeteciliğini ben hep takdir etmiş birisiyim; muhâbirdir, iyi muhâbirdir, hâlâ öyle. Milletvekili de olsa öyle, geçenlerde bir yayın yaptık Medyascope’ta, uzun bir aradan sonra çok olağanüstü bir ilgi gördü Sedat Peker üzerine söyledikleriyle — zımba gibi birisidir. Nedim’le Milliyet’te birlikte çalıştığımız oldu; daha sonra ben Metis Yayınları’nda “Siyahbeyaz” dizisindeki gazetecilik kitaplarının editörlüğünü yaptığım sırada, Nedim’in en iyi bildiği konulardan birisi olan “Yolsuzluk” konusunda, ona bir kitap yazdırdık — yani editörü bendim, ben önerdim. Bayağı birlikte çalıştık; tabii esas olarak işi o yaptı. Tepeden Tırnağa Yolsuzluk diye bir kitap; hattâ kitaba Metis’in sâhiplerinden Semih Sökmen özel olarak çok ilgi gösterdi ve onun da bayağı bir emeği vardır. Kitap çok başarılı oldu — bir tür tarihçe gibiydi. Nedim de orada iyi bir iş çıkardı; o dönemde biraz daha fazla yakınlaştık. Daha sonraki süreçte Fethullahçıların AKP iktidârıyla birlikte tam anlamıyla bir tür terör estirdikleri ve medyada da estirdikleri süreçte, Ahmet de, Nedim de –ama en çok Nedim– çok fazla öne çıktılar. 

Nedim özellikle televizyon kanallarında Fethullahçı isimlerle sürekli çok sert tartışmalara giriyordu; hattâ bir keresinde, hiç unutmuyorum, ben bunları çok izlemiyordum, kayınvalidem aradı evi, dedi ki: “Şu anda televizyonda bir tartışma var, Ruşen’den bahsediyorlar” diye Müge’ye söyledi; biz de açtık televizyonu, baktık ne olduğunu anlamak için. Bir kadın moderatör var, Nedim, yanında bir-iki gazeteci, karşı tarafta da Fethullahçılar’ın o dönemdeki –şimdi bâzıları içeride, bâzıları yurtdışında olan– isimleri çok sert bir tartışma yürütüyorlar; ama tartışmadan bir şey anlaşılmıyor. Hanefi Avcı meselesi var, Hanefi Avcı’nın kitabı meselesi var, onun üzerinden yapılıyor ve bir iddiaya göre –onlar öyle iddia ediyorlardı– Hanefi Avcı aslında o kitabı yazmamış, ben yazmışım falan, böyle, benim adım doğrudan öyle geçiyordu. Her neyse, Nedim bu tür olaylara çok dâhil oluyordu; hattâ ben bir gün kendisine söylemeye çalıştım, “Girme, bunlar seni iyice güçten düşürür, başına iş alabilirsin” meâlinde bir şeyler söylemeye çalıştım; ama Nedim kendinden çok emindi, bir şey olmayacağını söylüyordu. Ama sonra oldu. 

Ahmet ve Nedim’in tabii gözaltına alınmaları, evlerinden götürülmeleri, özellikle Ahmet’in o attığı slogan vs. bütün bunlar Türkiye’nin gündeminde birinci derecede bayağı etkili oldu. Ahmet’in alınmasının nedeni, üzerinde çalıştığı bir kitap: İmamın Ordusu diye sonra basıldı. Anlaşıldığı kadarıyla Ahmet o kitabın çalışması sırasında, Fethullahçılarla ilgili birtakım bilgileri edinip kitaba koymayı düşünüyormuş; işte o bilgilerin o kitaba girmesini engellemek için Ahmet’i almışlar. Nedim’in olayı da büyük ölçüde Hrant Dink cinâyeti üzerine yapıp ettikleri, bir de daha önce İstihbarat Raporlarında Fethullah Gülen diye bir kitap yapmıştı; onun bir tür cezalandırılması gibiydi. Her neyse, bunun detaylarını onlar daha iyi biliyor; ikisi birlikte alınıp Oda TV Davası’na monte edildiler. Oda TV Davası’nda da Soner Yalçın, Yalçın Küçük, Doğan Yurdakul başta olmak üzere çok sayıda insan yargılanıyordu ve bir şok etkisi yarattı bu. Taraf gazetesi bu konuda, “Gazeteci oldukları için tutuklanmadılar” diye bir manşetle çıktı; onu da herkes çok iyi biliyor, ama ilk andan îtibâren de özellikle Ahmet’in ve Nedim’in durumu tam bir “Fethullahçıların kendi meselelerini görmesi” olarak algılandığı için, iktidârın gerçek sâhipleri olan AKP’liler tarafından da bir ölçüde dert edildi; tam anlamıyla olmasa da. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu olaya müdâhale etmek istediğini, Zaman gazetesi genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı İstanbul’da Tarabya’daki köşke çağırdığını, ama Ekrem Dumanlı’nın bunu bir dezenformasyonla savuşturduğunu… bütün bunların hepsini biliyoruz. Bunların detayları değişik şekillerde yazıldı çizildi. Fethullahçılar onları bu davaya yamadılar ve o andan sonra da gazeteciler, özellikle İstanbul’da Ahmet ve Nedim’e destek için epey bir faaliyet yürüttü — sürekli sosyal medyada, sokakta. 

Hiç unutmuyorum, ilk yürüyüşlerden birisiydi, belki de ilkiydi bilmiyorum: Bizim Galatasaray Lisesi’nin önünde sonlanmıştı; oraya kadar yürünmüştü Taksim’den. Orada konuşmalar falan yapılıyordu. Olayın ilginçliği şu — yani birçok ilginç yönü vardı tabii: Oda TV Davası’na monte edilmişlerdi. Oda TV ile bir alâkaları yoktu; ama Fethullahçılar her şeyde olduğu gibi burada da birtakım sözde deliller üreterek, onları onun içerisinde cezalandırmak istediler. Oda TV şahsen benim aramın iyi olmadığı bir mecradır; yıllardan beri böyle sürer. Onlar beni sevmez, ben onları sevmem; herkes de bunu bilir zâten. Oda TV’nin ilk yıllarıydı; bunlar orada özellikle haberlerde –yani “haber” diyorum ama, neyse– yaptıkları yayınlarda ve yayınların altına yazılan okuyucu yorumlarında bana yönelik bayağı sert şeyler olduğunu da iyi biliyorum. Orada genç bir çocuk geldi, Oda TV’deymiş, bunlardan herhalde genç bir stajyer olabilir, bana bir mikrofon uzattı, hiç unutmam onu: Çok heyecanlıydı, çünkü biz orada Oda TV Davası’yla ilgili yürüyorduk sonuçta; Ahmet’le Nedim’di sonuçta. Oda TV de bana şey dedi: “Ruşen Bey, Oda TV okuyucularına bir mesajınız var mı?” dedi. Ben de sâkin bir şekilde, “Lütfen anama küfür etmeyi bıraksınlar” dedim. Öyle bir şeydi; çocuk neye uğradığını şaşırdı. Tabii hiçbir şey çıkmadı. 

Her neyse, bu tabii ki abartılı bir olaydı; Oda TV olayının içerisine monte edilmeleri benim ve birçok tanıdığım arkadaşın tadını kaçırmıştı, ama bu bizim yapabileceğimiz bir şey değildi. Daha sonra dava başladı; davaları takip etmeye başladık. Çok sayıda gazeteci davaya girmek istedi; benim sarı kartım olduğu için girmekte çok zorluk çekmedim. Şimdi turkuaza dönüşen basın kartım olduğu için bayağı bir duruşmaları izlemeye çalıştım; orada duruşmalara gidildiği zaman da zaten tutuklu olan Ahmet’i Nedim’i görme imkânımız da oluyordu; ama aynı zamanda orada bir dayanışmaydı ve çok da iyi oluyordu. Bir gün orada bir duruşmadan çok ilginç bir anekdot anlatmak istiyorum. Duruşma Yargıcı Mehmet Ekinci –daha sonra kaçmak isterken yakalandı, tutuklandı, sonra, bildiğim kadarıyla bayağı bir hapis yattıktan sonra tahliye oldu–, ben bir gün bir duruşmada arkalarda bir yerde oturuyorum ve elimde iPad’de bir şeye bakıyorum; benim kulağım biraz ağır işitir, onu da bilenler bilir, birden bir şey oldu, duruşma sürerken insanlar dönüp bana bakmaya başladılar. Ben neye uğradığımı şaşırdım falan, ”Ne yaptım acaba?” diye. Meğer şöyle bir olay olmuş: Muhammet Sait Çakır diye genç bir gazeteci vardı Oda TV’de çalışan; o da tutuklu yargılanıyor ve bu Sait Çakır’ın bir müsteârı var, yani Oda TV’deki yazılarını Sait Çakır diye değil de, şimdi unuttuğum başka bir isimle yayınlıyor. Bunu da tabii ki Fethullahçılar, Fethullahçı savcılar, yargıçlar, artık her neyse, polisler, örgüt üyeliğinin delili olarak kullanmışlar ve diyorlar ki: “Sen kod adı kullanıyorsun”. Yani bu müstear kullanmanın ne olduğunu bilmiyor olamazlar tabii; ama o genç arkadaşı böyle bir suçlamayla suçlamaya kalkıyorlar. O da demiş ki: “Ben Yalçın Küçük’le tanıştım ve Oda TV’de bana adımı sordu, adımı söyledim, o da ‘Böyle yazar adı olmaz’ dedi; bana bir isim bulmamı söyledi” diye savunma yapıyor. Bunun üzerine meğer Mehmet Ekinci demiş ki: “Ya, ne var? İşte Sait Çakır, meselâ burada şu anda salonda da var, Ruşen Çakır var, ne sakıncası var ki? Niye olmasın?” diye espri yapmış meğer. Tabii böyle espri yapmaya da çalışıyorlardı; ama orada haksız yere bütün herkesi, bütün Oda TV çalışanlarını, Ahmet’i ve Nedim’i uzun bir süre tutuklu yargılamaktan da geri kalmadılar, birazcık zevahiri kurtarmaya çalışıyorlardı. 

Bu süreçle ilgili anlatacak çok şey var; kendi adıma şunu özellikle söylemek istiyorum: Vatan gazetesindeki yazılarıma –köşe vermişlerdi bana; ama düzenli değildi, yazdıkça oluyordu; ama haftada en aşağı beş gün falan yazıyordum– oraya belli bir süre sonra, çok geçmeden Ahmet ve Nedim’in fotoğraflarından bir kolaj yapıp, “Ahmet ve Nedim on gündür tutuklu” diye gün saymaya başladım ve bunu sayfanın içerisine koydum. Biraz geç oldu, ilk gün hesaplarken bir sorun çıktı; sonra onu düzelttik, her neyse bunu yayınlamaya başladık. Bayağı da iyi oldu bence; etkili oldu o. Bunun nasıl etkili olduğunu Ahmet ve Nedim’den de biliyorum; çünkü kendileri de bunu anlattılar: Bir keresinde, bir hafta sonuydu, bir pazar günüydü, bir alışveriş merkezine gitmiştik ailecek; ben gazeteyi görmemiştim, pazar sabahı olması lâzım, ama yazım vardı. Bir iş insanı beni aradı –adı lâzım değil– bana, “Ya, bir şey mi oldu?” diye sordu. Ne oldu haberim yok; meğer o gün gazetede Ahmet ve Nedim’in fotoğrafı yayınlanmamış, benim haberim yok. Tamâmen yazıişlerinden kaynaklanan bir sorun; herhalde unutmuşlar, şu olmuş bu olmuş. Bir de, cumartesi günü ben yazıyı herhalde e-mail’le falan yollamışım, başında da durmamışım ve o arada karambole gitmiş. Bana söyleyince, ben de böyle neye uğradığımı şaşırdım; ama dedim, “Ya, bir şey olmaması lâzım” falan… hemen gazeteyi aradım ve dediler “Ya, unutulmuş, şu olmuş bu olmuş, nöbetçi falan” diye internette koydular, ama bunu şundan söylüyorum: Bir iş insanı bile o fotoğrafın, yani o kolajın eksikliğini hissedip burada –çünkü çok gergin dönemlerdi– bir şey olup olmadığı sormuştu.

Yine bu fotoğrafla ilgili bir diğer olay da şu: Tam bu süreçte, Akit gazetesinde Ankara temsilcisi olan Yener Dönmez –olması lâzım, yanlış söylemiyorum diye umuyorum– benim hakkımda üç gün üst üste yazılar yazdı. Benim 12 eylül döneminde cezaevine girmeden önce Emniyet’teki polis ifadem vs.. Beni hem arkadaşlarını satmış olmakla, hem CIA’ye çalışmak, hem şuna çalışmak buna çalışmakla suçlayan, böyle abes, üç gün üst üstte yazılar yayınladı, beni açık açık hedef gösterdi — tabii buna alışıktık, Fethullaçıların saldırmasına, her türlü şeyi yapıyorlardı, ama Akit olunca işin rengi değişti, çünkü Akit AKP’ye yakın biliniyordu ve ben açıkçası şüphelendim. Salı günü Ankara’ya Meclis’e gittim; zâten gidiyordum Meclis’e; orada AKP’den birtakım isimlere bu olayın aslını sormak istedim. Yani “Ne oluyor?” diye; çünkü Fethullahçıların saldırısına mâruz kalıyorum, ama AKP’lilerle böyle bir sorunum yoktu. Hiç unutmuyorum, Ahmet Davutoğlu o sırada dışişleri bakanı olması lâzım, evet Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu gördüm, ona sordum. Bayağı bir hukukumuz vardı; bana olaydan haberi olmadığını söyledi. Açıkçası bana inandırıcı gelmedi, hâlâ inandırıcı gelmiyor, onu özellikle söylemek istiyorum; daha sonra, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’le Meclis’in kulisinde karşılaştık; hava güzeldi dışarıya bahçeye çıktık, bahçede sohbet ediyoruz ve o sırada bir Fethullahçı gazeteci de –Ankara temsilcisi, adı lâzım değil, şimdi yurtdışında, firârî– hattâ o gelip kulak misâfiri olmaya çalıştı; yani öyle geçerken uğramış gibi… Onu bir şekilde başımızdan savdık ve doğrudan Sadullah Bey’e sordum, dedim ki: “Bunları siz mi yazdırıyorsunuz?” Yani çünkü Akit gazetesi… “Bileyim, ona göre davranayım” dedim. “Kesinlikle biz yazdırmıyoruz” dedi; yani “Bunun bizimle, AK Parti’yle hiçbir alâkası yok” dedi. “Peki” dedim, “kiminle alâkası var?” —“Bu,” dedi, “işte, Cemaat’in işi” dedi. “Ama” dedim, “adam Akit gazetesinde”. —“Oraya yerleştirdikleri bir adam herhalde” dedi. “Bunun orduyla arası iyi” dedi. Ben önce anlamadım ordu deyince, biz hep tabii Kemalistler vs. olarak biliyoruz; sonra ortaya çıkınca… yani 15 Temmuz’dan sonra ordu içerisinde çok ciddî bir Fethullahçı örgütlenme olduğu iyice ortaya çıktı ve onların da medyadaki uzantılarından birisi olduğunu söylediler bana. “Her neyse” dedim ben, “yani benden ne istiyorlar peki? Yani niye bunu yapıyorlar?” Dedi ki: “Senin o Ahmet’le Nedim’in fotoğraflarını kaldırmanı istiyorlar”. Bu kadar açık. Bunu söyleyen, dönemin Adalet Bakanı. “Peki ben ne yapayım?” dedim. “Ya ne yapacağım peki? Buna nasıl cevap vereceğim?” Onu da hep hatırlarım, arada kendisine de hatırlatırım. Sadullah Ergin bana dedi ki: “Vallahi benim tanıdığım Ruşen Çakır” dedi, “o fotoğrafları indirmez” dedi. “İyi” dedim, “ben de zâten indirmeyi düşünmüyordum”.

Ama böyle bir şey oldu; tabii onun Fethullahçıların bir işi olduğunu tahmin ediyordum, ama Akit gazetesinden dolayı çok emin olamamıştım. O bir ölçüde güvenimi daha da artırdı; zâten Fethullahçılarla artık bir şeye girişmiştik, mücadeleye, onun bir aşaması olarak gördüm; onu yazan kişi de 15 Temmuz’dan sonra içeri girdi; yanılmıyorsam hâlâ içeride olması lâzım. Gazetecilik yapan birisi değildi; hatta pardon, Akit’ten sonra bir tane kısa ömürlü bir gazete çıkarttı, Akit’e alternatif bir gazete çıkarttı — belli ki o da Fethullahçıların finanse ettiği bir şeydi. Bu dönemde yine –Adalet Bakanı demişken– Adalet Bakanlığı’ndan izin alarak, yani o dilekçeyle yapılıyordu, Ahmet ve Nedim’e ziyârete gittim cezaevine. Bir hafta birine gidiyorum, bir diğer hafta diğerine gidiyordum; ama açık görüş olmuyordu, telefonla görüşülüyordu. Her sefer aynı şey oluyordu: Silivri’ye Adalet Bakanı’na dilekçe yolluyordum, dilekçe Silivri Cumhuriyet Savcılığı’na gidiyordu; Silivri’ye gidip izni alıyordum ve izni aldıktan sonra da Silivri Cezaevi’nde sırayla Ahmet ve Nedim’i de ziyâret ediyordum — burada da Sadullah Ergin’in, ama esas onun basın danışmanı olan Adnan Boynukara’nın bilgisi dâhilinde ve yardımlarıyla olmuştu. O görüşmelerin her birinin benim için çok önemli bir manevî değeri vardır; gazeteden araba alıyordum, sağ olsunlar veriyorlardı; ben görüşmeyi yaparken araba beni bekliyordu, sonra geri dönüyordum. Bir yere alınıyorsunuz, üzeriniz aranıyor vs., sonra minibüs gibi bir araçla –otobüs ya da minibüs, şimdi emin olamadım– değişik bloklar var, görüşme yerine gidiyorduk. Bir keresinde, aynı bekleme yerinde Veli Küçük’ün eşiyle karşılaştım; ben tabii kendisini bilmiyordum, ama o beni biliyordu. Böyle bir kısa, hafif kinâyeli bir sohbetimiz de olmuştu; ama çok nazik davranmıştı Allah için ve şaşırmıştım da; çünkü Veli Küçük’ün imajıyla eşinin imajı çok farklıydı, onu da hiç unutmam.

Aslında anlatılacak çok şey var, çok detay var, çok yürüyüş var. Hattâ katıldığımız yürüyüşlerin birinde, Ahmet başka bir dava için Kadıköy Adliyesi’ne ifâde vermeye gelecekti, orada bir yürüyüş yapmaya gitmiştik ve arkadaşlar benden bir konuşma yapmamı rica etmişti. Nasıl “Yazı İşleri” programından çıkıp oraya gittiğimi hatırlıyorum. Tabii programları takım elbise kravatla yapıyorduk; normalde ben böyle gezen birisi değilim, orada koşa koşa yetiştiğimi hatırlıyorum. Orada konuştuğumuzu ve Ahmet’e el salladığımızı hatırlıyorum. Çok zor günlerdi; ama dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu gösteren günlerdi. Orada eğer bu olmasaydı, eğer bu meslektaş dayanışması olmasaydı, herhalde on üç ayda çıkmaları pek söz konusu olamazdı diye düşünüyorum. 

Sonuçta yattılar çıktılar; boşu boşuna yattılar çıktılar. Daha sonra Ahmet tekrar girdi. Ahmet zâten hep öyle; milletvekili olduğu için şu anda öyle bir durum yok, ama her an başına bir şey gelebilecekmiş gibi. Bir ara bir karikatür vardı, şimdi unuttum: “Bulutunu yanında taşıyan adam” vardır; hava ne kadar güzel olursa olsun üzerine yağmur yağdırır. Ahmet de bizim meslekte gerçekten bu işi tâvizsiz yapan, en önemli, Türkiye’nin şu anda yaşayan en iyi gazetecilerinden birisidir. Nedim için tabii ki aynı şeyi söylemem mümkün değil; ama şöyle söyleyelim: “Her koyun kendi bacağından asılıyor”. Evet, bu konuda daha söylenecek çok şey var; ama belli bir yerde bitirmek lâzım. Belki ileride yapacağım “Gomaşinen”lerde yine bu olaya yönelik, bu döneme yönelik bazı şeyler de anlatırım, bilmiyorum; ama ana hatlarıyla buydu. Keşke olmasaydı, ama oldu ve orada gazeteciler, Türkiye’nin gerçekten özgür ve bağımsız gazetecileri o dönemde çok iyi bir sınav verdiler; gerçekten çok takdire şâyan –isim saymak istemiyorum, çünkü çok arkadaşımız vardı–, ama gözümün önüne geliyorlar: O yaptığımız yürüyüşler, sürekli yapılan birtakım kampanyalar vs.. Alınlarının akıyla çıktılar ve arkadaşlarımızı da oradan alınlarının akıyla çıkartmayı bildik, çok önemli bir dönemde: Türkiye basın tarihinde, “kara” demeyeceğim, çünkü karartmak istedikleri bir dönemdi ama bu mücâdeleyle bayağı aydınlanmış bir dönem oldu; böyle tarihe geçti. Onun için bütün o süreçte fedakârca ve risk alarak arkadaşlarıyla dayanışma gösteren tüm meslektaşlarıma buradan sevgilerimi iletmek istiyorum. Evet, söyleyeceklerimi bu kadar, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus