Saadet’in hazin sonu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kuruluşunun 20. yılına bir ay kala Saadet Partisi, Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk’ün kongre çağrısıyla iyice karıştı. Asiltürk’ün SP’yi Cumhur İttifakı’na taşıma çabaları sonuç verir mi? SP bölünür mü? Bütün bunlardan kimler kazançlı çıkar?

Yayına hazırlayan: Gökalp Badak

Merhaba, iyi günler. Saadet Partisi Yüksek İstişâre Kurulu’nun başkanı Oğuzhan Asiltürk, sosyal medyada uzun uzun âyet alıntılarıyla paylaştığı bir kongre çağrısı yaptı ve Saadet yönetiminin iktidarı eleştirmenin ötesinde pek bir şey yapılmadığını söyleyerek kongre çağrısında bulundu. Saadet yöneticileri de, önce sözсüsü ardından Temel Karamollaoğlu da, “Bunun kararını verecek olan partinin yetkili organlarıdır” diyerek ve bunu partinin iç meselesi olarak tanımlayarak çok fazla konuşmak istemediklerini söylediler. Bu aslında bir süredir başlayan bir olay. Oğuzhan Asiltürk’ün Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesiyle beraber gündeme gelmişti ve Erdoğan’ın Saadet Partisi’ni Cumhur İttifakı’na çekmek istediği şeklinde yorumlanmıştı. Oğuzhan Asiltürk bunu tekzip etmemişti, ama açık açık da böyle tanımlamamıştı. Şimdi gelinen noktada, olayın tam anlamıyla böyle olduğu anlaşılıyor ve Saadet Partisi’nin mevcut yönetiminin de buna direnmeye çalışacağı anlaşılıyor. Buranın nasıl sonuçlanacağını, nasıl sonuçlanabileceğini daha önce de değişik yayınlarda ele almıştım. Bugün biraz daha Saadet partilileri ve Erbakan çizgisinde Millî Görüş hareketi bağımlılarını –bağımlı diyorum, bağlıları diyelim; ama bir şekilde bağımlılık olduğu da gerçek–, belki kızdıracak bir şey olacak bugünkü yayında söyleyeceklerim, ama başlığa çıkarttığım gibi, artık bu bir son ya da sonun başlangıcı diyelim. Hazin son. Çünkü saadetin zıttı hüzün. Burada hazin bir son söz konusu. 

Biraz geçmişe gidelim: İlginç olan, tam yirminci yaşına yaklaşmıştı. 20 Temmuz 2001’de kurulmuştu Saadet Partisi, ilk Genel Başkanı Recai Kutan’dı. Erbakan bir dönem genel başkanlık yaptı. Sonra Anayasa Mahkemesi itiraz etti, tekrar Kutan geldi. Daha sonra bir Numan Kurtulmuş dönemi var, onu unutmamak lâzım. Numan Kurtulmuş ayrılıp kendi partisini kurmuştu biliyorsunuz, Halkın Sesi Partisi (HAS Parti). Kurtulmuş’un ardından, yasağı kalkan Erbakan tekrar genel başkan oldu. Onun ölümünün ardından da Mustafa Kamalak genel başkan oldu. 2016’dan beri de Temel Karamollaoğlu SP genel başkanı. 

Daha eski günlere gidecek olursak; Fazilet Partisi’nin kapatılma sürecinin tam son günlerinde, Ali Kırca ATV’de bir “Siyaset Meydanı” yapmıştı, o dönemin en önemli siyaset programlarından birisiydi ve “Fazilet Partisi kapatılır mı, kapatılırsa ne olur?” şeklinde bir yayındı. O yayında ben İstanbul’daki stüdyoda idim. Ankara’da Fazilet Partisi’nden Veysel Candan ile Cemil Çiçek bağlanmışlardı ayrı ayrı. Cemil Çiçek yenilikçi kanada yakın biliniyordu. Veysel Candan da gelenekçi kanala yakın biliniyordu. Ben orada şöyle bir şey söylemiştim: Anayasa Mahkemesi kapatır, parti muhtemelen ikiye bölünür, yenilikçiler ayrı parti kurar, gelenekçiler yeni bir partiyle devam ederler ve gelenekçilerin kuracağı partinin adı da Saadet Partisi olur büyük bir ihtimalle demiştim. Veysel Candan da haklı bir şekilde benimle dalga geçmişti. “Hem partiyi kapattı, böldü ve de adını koydu” diye. Ama adı Saadet Partisi çıktı. Ben orada müneccimlik mi yapmıştım? Hayır. Şöyle bir olay vardı: Daha önceki Refah Partisi çalışmalarında karşıma çıkan bir husus — ki Âyet ve Slogan’da bunu yazmıştım. Millî Nizam Partisi ilk kurulduğu zaman çok tumturaklı bir kuruluş beyannâmesi vardı. Orada uzun bir cümle dikkatimi çekmişti. Cümleyi size okuyayım; daha doğrusu okumaya çalışayım, çünkü çok tumturaklı: “Milletimizin fıtratındaki yüksek ahlâk ve fazilet bu kapaklarının açılmasıyla kuvveden fiile çıkacak. Millî Nizam Partisi’nin muntazam kanallarından dört bir yanına dağılarak bütün yurt sathında her tarafa refah, saadet ve selâmet götürmeye başlayacaktır.” Şimdi burada, bu cümlede karşıma “selâmet” çıktı. Yani Millî Nizam Partisi’nin ardından kurulan partinin adı “selâmet” çıktı. Ardından bu cümleden “refah” çıktı. Yani Millî Selâmet Partisi’nin ardından kurulan parti.

Burada yine bu cümlede var olan “fazilet” daha sonra bir parti oldu. Açıkçası tekrar bu cümleyi bulmuştum. İki tane seçenek kalmıştı geriye. Birisi “yüksek ahlâk”, birisi “saadet”. “Yüksek ahlâk” bir parti adı olarak pek olabilecek bir şey değildi. Ben de, “Olsa olsa ‘saadet’ olur” diye söylemiştim ve herhalde Erbakan da buraya bakarak, yani benim dememle değil tabii, ben onun böyle yaptığını düşünerek söylemiştim. Gerçekten Millî Nizam Partisi’nin beyannâmesinden çıktı bütün bu partiler. 

Bu aslında bize bir sürekliliği gösteriyor. Bu sürekliliğin milâdı, Millî Görüş hareketinin milâdı 1969’dur; yani Millî Nizam Partisi’nin kurulmasından önce bağımsızlar hareketidir. Erbakan’ın Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi tarafından dışlanması üzerine, Erbakan ve bir grup arkadaşının bağımsız olarak seçimlere girmesiyle başlamış bir harekettir. Bu hareket yıllarca yol aldı, inişli çıkışlı bir yol katetti. Değişik iktidarlarda yer aldı. En sonunda 95 seçimlerinden Refah Partisi birinci parti çıktı ve Erbakan sonunda başbakan da oldu. Daha önce gerek Ecevit hükümetinde, gerekse Milliyetçi Cephe hükümetlerinde başbakan yardımcılığı yapmıştı. Yıllar sonra Tansu Çiller ile kurduğu koalisyon hükümetinde başbakan oldu. Ama ondan sonra 28 Şubat süreci vs.’yle yaşadıklarımızı görüyoruz. Ve bu süre içerisinde Refah Partisi zirveye çıkıp sonra devletin müdahalesiyle, sistemin müdahalesiyle eli kolu bağlandı 28 Şubat’ta. Ardından Refah Partisi’nin kapatılması, ardından da Fazilet Partisi’nin kapatılmasıyla bayağı zor duruma düştü. Ama en büyük darbeyi partinin en dinamik kanadı olan Yenilikçiler’in Erdoğan liderliğinde ayrı parti kurmasıyla yaşadı. 

Ne oldu o iki parti çıkınca? 2001 yılında iki parti çıkınca, Meclis’teki Refah milletvekilleri neredeyse yarı yarıya bölündü. Fakat girilen ilk seçimde, 2002 erken genel seçiminde AKP tek başına iktidar olurken Saadet Partisi yüzde 2,5 ile Meclis’in dışında kaldı. O andan itibaren aslında anlaşıldı ki artık Millî Görüş hareketi eskisi gibi gitme şansına çok sahip değil. Fakat bu bir dava hareketi ve partisi olduğu için insanların tamamı buradan kopmadı. Adım adım bir kopuş yaşandığını ve partinin etkisinin adım adım gerilediğini gördük. Erbakan’ın partinin başına geçmesinde bile büyük bir toparlanma yaşayamadı. Mesela 2004 yerel seçimlerinde yüzde 4,7 aldı Saadet Partisi; ama ondan sonra 2007 genel seçimlerinde yüzde 2,3, 2011’de yüzde 1,4, 2015’te –ki Büyük Birlik Partisi ile ittifak yaparak girmişlerdi– yüzde 2 oy alabildi. Yani bu AKP ile kıyaslanamayacak bir gerileme idi. Ama ısrarla bu parti varlığını sürdürdü ve orada Saadet Partisi’nin içerisinde kadrolar, gençler de var. Sürekli bir genç akışı oldu; ama eski kadrolar ve kadınlarla da Saadet Partisi bir şekilde varlığını ve Millî Görüş bayrağını taşımaya devam etti — devam etmeye çalıştı aslında. Bakıyoruz, en son seçimlerde, yani yerel seçimlerden önceki seçimlerde, Millet İttifakı içerisinde yer aldı Saadet Partisi, çok kritik bir şeydi bu. Orada İYİ Parti ve CHP ile birlikte hareket etmiş olması çok önemliydi. Ama ardından yerel seçimlerde tüm Türkiye’de kendi adaylarıyla girdiler ve hiçbir ciddi bir başarı kaydedemediler. 

Şimdi böyle bir ortamda, Saadet Partisi’nin adı var, belli bir prestiji var. Özellikle yaratıcı birtakım fikirleri sosyal medyadaki kullanımları ile Temel Karamollaoğlu’nun her konuda olmasa bile birçok konuda toplumun farklı kesimlerine hitap edebilmesi ile Saadet Partisi, bir şekilde sembolik değeri olan bir parti olarak yoluna devam etti. Fakat bu partiden bir seçim başarısı beklemek şu ya da bu şekilde hiçbir şekilde gerçekçi olmadı. Ama en sonunda partiler seçimlere giriyorlar demokrasilerde. Saadet Partisi’nin de varlığını sürdürmesi, güçlenmesi için seçimlerde belli bir başarı elde edebilmesi lâzımdı ve lâzım. Ama bunu başaramıyor. 

Bu arada tabii bir başka olay da oldu. Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan Yeniden Refah Partisi adında bir başka parti kurdu. Bazı Millî Görüşçüler’i oraya toplamayı başardı ve Yeniden Refah Partisi de hızlı bir şekilde örgütlenerek siyaset sahnesine çıktı. Onun da çok etkili olduğu kanısında değilim. Ama Millî Görüş hareketinin mirasçılığı iddiasına Erbakan soyadını da taşıyarak Fatih Erbakan da girdi. 

Böyle bir ortamda –nasıl söyleyeyim?–, ileriye çok fazla bakamadığı bir ortamda, işte Oğuzhan Asiltürk meselesi devreye giriyor. Oğuzhan Asiltürk, Erdoğan ile birlikte çok gizlemeden Saadet Partisi’nin önünün açılmasının Cumhur İttifakı’na yanaşmasıyla, yani iktidara yanaşması ile olabileceğini savunan birtakım çıkışlar yaptı. Açık açık bunu söylemekten çekindi belki; ama bu fotoğrafları vermekten de geri durmadı. Oğuzhan Asiltürk 86 yaşında; ben bildim bileli kendisi Millî Görüş hareketi içerisinde en az görüştüğüm kişilerdendir. Medyaya çok açık birisi olarak bilinmez. Birçok kişi, mesela bir Recai Kutan ve diğerleri çok daha açıktır. Temel Bey de öyledir. Kamalak da öyleydi. Süleyman Arif Emre de öyleydi. Ama Oğuzhan Asiltürk daha çok sessiz kalmayı tercih eden birisidir ve ona hep Millî Görüş hareketinin “derin ismi” denir. 

Zamanında Yenilikçiler Refah Partisi içerisinde mücadele ederken, daha sonra Fazilet Partisi’nde mücadele ederken, en çok şikâyetçi oldukları isimlerden birisiydi Oğuzhan Asiltürk. Onların önünü tıkayan, hak ettikleri yerlere gelmelerini engelleyen bir isim olarak tanımlanırdı. Bir de ilginç bir şekilde bu Millî Görüş hareketi içerisindeki Kürt partililer, Kürt meselesine sahip çıkan partililer de Oğuzhan Asiltürk’ü kendi önlerinde bir tampon olarak görmüşlerdir. Şimdi Oğuzhan Asiltürk devreye giriyor ve partinin içerisinde de belli bir karşılığı var muhakkak. Ve partiyi Cumhur İttifakı’na taşımaya çalışıyor. Büyük bir ihtimalle taşıyamayacak, ama büyük bir ihtimalle de burada bir anlaşma olabilecek gibi gözükmüyor. Ya kopuş olacak, ya da belki de bütün bu süreç içerisinde zaten artık bir şekilde bence ömrünü tamamlamış olan bir hareket.

Şöyle söyleyeyim; Millî Görüş hareketi ömrünü tamamlamış mıdır bu ayrı bir tartışma konusudur. Millî Görüş fikri, Erbakan’ın fikirleri varlığını bir şekilde sürdürecektir eminim; ama onun günümüze uyarlanması, taşınması meselesi çok mümkün olamıyor. Saadet Partisi bunu tam yapamadı. Saadet Partisi özellikle Temel Karamollaoğlu döneminde dilini daha özgürlükçü bir yere taşımaya çalıştı, toplumun farklı kesimlerini daha bir kucaklamaya, en azından onlara hitap etmeye çalıştı. Ancak en son İstanbul Sözleşmesi örneğinde yaşadığımız gibi, belli bir yerde birtakım duvarlara çok ciddi bir şekilde tosladı. 

Dolayısıyla Millî Görüş hareketinin günümüze adaptasyonu, uyarlanması ne derece mümkün olur? Açıkçası çok emin değilim. Ama yıllardır takip ettiğim bir hareket olan Millî Görüş hareketinin artık partili bir şekilde, bir parti ile yoluna devam etmesinin çok fazla mümkün olduğu kanısında değilim. Yani şöyle söyleyeyim; Adalet ve Kalkınma Partisi Millî Görüş’ün taşıyıcısı mı değil mi tartışması çok yapıldı. Ben de o tartışmaya dönem dönem katıldım. Erbakan’ın fikirlerinin taşıyıcısı olmadığı muhakkak Erdoğan’ın. Zaten Adalet ve Kalkınma Partisi dediğimiz şey aslında bir parti değil, aslında Erdoğan’dan ibâret bir yapı. Erdoğan bunun taşıyıcısı olma iddiasını da çok fazla dillendirmiyor. İşine geldiği zaman Erbakan’dan olumlu olarak, pozitif olarak bahsediyor, hakkında olumsuz bir şey kesinlikle söylemiyor. Ama Millî Görüş hareketinin devamcısı olduğunu sanmıyorum. Fakat kendilerini hâlâ Millî Görüşçü olarak gören insanların önemli bir kesiminin Erdoğan’ı desteklediğini de biliyoruz. Son dönemde yaşanan DEVA ve Gelecek kopmalarından sonra, bunların bir kısmı o partilere gitmiş olabilir. Özellikle Gelecek’e gitmiş olabilir. Fakat şu hâliyle gördüğüm kadarıyla, bu tartışmanın, Asiltürk’ün yapmaya çalıştığı olayın, artık partili bir Millî Görüşçülüğün sürmesinin mümkün olmadığını bize gösterecek kanısındayım. Muhtemelen Yeniden Refah’çılar buna itiraz edeceklerdir. Saadet Partisi’nin bu şekilde bir nevi kendi kendini yok ediyor olmasından istifade edeceklerini düşüneceklerdir. Ona da açıkçası çok fazla ihtimal vermiyorum. O Yeniden Refah Partisi’nin de Saadet Partisi’nin yaşadığı bu krizden çok ciddi bir şekilde istifade edip, hâlâ Millî Görüş çizgisinde particilik yapmak isteyenlere bir câzibe merkezi oluşturacağı kanısında değilim. Oraya zaten gidenler gitti. 

Şimdi Asiltürk 86 yaşında, Temel Karamollaoğlu 80 yaşında ve bu partinin tartışan ya da iktidar mücadelesi veren iki ismi bunlar. Tabii her birinin arkasında destek aldıkları, değişik yaş gruplarından birtakım insanlar var. Ama bir partinin zaten çatışan, iktidar savaşı yapan iki önde figürünün birisinin 86, birisinin 80 yaşında olması bize çok fazla şey söylüyor. Bu arada Asiltürk’ün birtakım aile fertlerinin iktidarla ilişkileri, örneğin Cemal Asiltürk adlı yeğeninin Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı’nın bilişim ihâlesini aldığı yolundaki haberleri de bir yere not düşmek lâzım. Fakat Oğuzhan Asiltürk’ün sadece böyle bir şeyle, yani aile fertlerine birtakım imtiyazlar sağlamak için Cumhur İttifakı’na yönelecek bir kişi olduğunu söylemek büyük bir haksızlık olur. Burada başka bir mesele var. Buradaki mesele daha siyasî bir mesele.

Oğuzhan Asiltürk, sadece iktidarı tenkit ile bir yere gidilemeyeceğini söyleyerek bazı noktalarda haklı olabilir; ama herhalde şunu çok daha iyi görmesi gerekir ki, şu hâliyle çöküşte olan bir iktidara Saadet Partisi’ni eklemenin ne Saadet Partisi’ne ne de o iktidara pek bir hayrı olacaktır. Zaten burada o anlamıyla bakıldığı zaman gerçekdışı bir olay var. Normalde içeridekilerin kaçtığı ya da kaçmaya yöneldiği bir gemiye, kendi sandalından insanları taşımaya çalışıyor diyelim — kendisi dâhil. Hatta olduğu gibi onu taşımaya çalışıyor. Ne Saadet Partisi’nden gidecekler Erdoğan’ın krizini çözmeye derman olur, ne de Saadet Partisi’nde beklentilerini karşılayamayanlar Erdoğan iktidarıyla beraber belli bir memnuniyete ya da saadete ulaşırlar. Artık bitmiş bir filme figüran olmaya çalışmanın ne kadar anlamı var açıkçası kestirmek mümkün değil. Evet, bu bir yerde, benim için de gazetecilik açısından, gazeteci kariyerim açısından hazin bir olay. Sadece Saadet Partisi’nin hüznü değil, bilenler bilir, Erbakan da hayatını kaybetmeden önceki son söyleşilerinden birisini –o tarihte NTV’de “Yazı İşleri”ni birlikte yapıyorduk Mirgün Cabas ile–, Saadet Partisi Genel Merkezi’nde yapmıştık kendisiyle, “Yazı İşleri” özel yayını. Bayağı da bir ilgi görmüştü. Hâlâ insanlar o videoyu paylaşır. Orada ben kendisine, merhum Erbakan’a, “Sâyenizde çok ekmek yedim” demiştim. O da, “Âfiyet olsun” diye kendisine özgü esprisiyle cevap vermişti. 

Evet, bir tarih bir şekilde kapanmak üzere. Ben öyle görüyorum. Tabii ki buna Saadetçiler, Millî Görüşçüler îtiraz edeceklerdir. Olabilir. Ama bakalım neler göreceğiz. Tam yirminci yaşının eşiğinde iken, Saadet Partisi’nin çıkışını batmakta olan Erdoğan gemisine taşınmakta görebiliyor olması, tek başına hazin bir olay bence. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus