Türkiye Malezya mı oluyor?

Eylül 2007’de Ayşe Arman, Hürriyet gazetesindeki söyleşisinde Prof. Şerif Mardin’e “Bir gün Malezya olur muyuz, olmaz mıyız? ‘Olmayız’ deyip, içimizi rahatlatır mısınız lütfen…” diye sormuş ve “Rahatlatamam. Çünkü olmayız diye bir söz veremem. Kimse veremez” cevabını almıştı. O günlerde popüler olan “Türkiye Malezya olur mu?” sorusu şimdi “Türkiye Malezya mı oluyor?”a evrildi. Bunun nedeni de Erdoğan yönetiminden peşpeşe gelen “yukarıdan aşağıya, devlet eliyle İslamileştirme” uygulamaları. Son örnek de müzik yasağı.

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba, iyi günler. Hatırlayanlar olacaktır; söyleyince o günleri yaşamış çoğu kişi hatırlayacaktır zaten: 2007 Eylül ayında Türkiye’de bir tartışma başlamıştı. “Türkiye Malezya olur mu?” başlıklı bir tartışma. Tartışmayı ateşleyen de Prof. Şerif Mardin ile Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman’ın yaptığı bir röportajdı. Bunun öncesinde Şerif Hoca’yla benim yaptığım “mahalle baskısı” kavramının öne çıktığı röportaj zaten ortalığı bayağı bir karıştırmıştı. Bir süre sonra Ayşe Arman’ın röportajında, Malezya örneğinden hareketle Türkiye’nin malezyalaşıp malezyalaşmayacağı sorusu gündeme gelmişti. Burada onu okuyayım — yalnız, şunu özellikle vurgulayayım ki o tarihteki soru, “Türkiye Malezya olur mu?” sorusuydu; şimdi bugünkü soru: “Türkiye Malezya mı oluyor?” Çünkü öteki daha uzağa giden bir şeydi; şimdiki daha yakından, bizzat yaşadığımız bazı olaylar nedeniyle bu sorunun böyle dönüştüğünü düşünüyorum. Bunda da tabii ki esas mesele, son olarak salgınla mücadele adı altında iktidarın bunu bir fırsat bilerek yaşam tarzlarına müdâhale etmesi, sınırlaması. Tabii ki kimleri sınırlıyor? Kendisi gibi olmayan kesimlerin yaşam tarzlarına müdâhale ediyor. Daha önce içki satışında olmuştu; şimdi, dün itibariyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müzik yasağı konusunda söyledikleri var. 

Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan müzik yasağı konusunda sadece deseydi ki: “Müzik yasağını saat 24:00’a attık” demiş olsaydı ve orada kalsaydı, yine bir tartışma olurdu ama bu kadar olmazdı. Ardından söylediği, “Kusura bakmayın, kimse kimseyi rahatsız edemez” lâfı aslında doğrudan bir yaşam tarzına müdâhale, devlet eliyle bir müdâhale. Bunun salgınla vs., hiçbir şeyle bir alâkası yok. 

Şimdi Türkiye bu tartışmaya girdi ve buradan hafıza tazeleyelim. Neden Malezya? Çünkü Malezya bir yönüyle global kapitalist ekonomiye eklemlenmek isteyen bir ülke; içinde çok sayıda Müslüman olmayan var ve Müslüman olmayan insanların büyük bir kısmı hareketlerinde serbestler — tam anlamıyla olmasa bile. Ama Müslüman olanlar, özel hayatta devlet eliyle çok sıkı kurallarla belli bir denetime tâbi tutuluyorlar. Yani bir yanıyla dünyayla bütünleşmiş, ama diğer yanıyla da kendi kabuğuna kapanmayı tercih ediyor — tam olarak şeriat düzeni denemez, ama laiklik hiç denemez; böyle iki arada bir derede. Ama devlet eliyle din vurgusunun, din kontrolünün, dinin dayatılmasının öne çıktığı bir ülke. Şimdi o tarihte Ayşe Arman şöyle soruyor – çok Ayşe Arman’vâri bir soru; ne zamandır kendisi sosyal medyada; eskiden yaptığı röportajların bazıları çok dikkat çekerdi… şöyle soruyor: “Yani bir gün Malezya olur muyuz, olmaz mıyız? Olmayız deyip içimizi rahatlatır mısınız lütfen” diye Şerif Hoca’ya soruyor. 

Şerif Hoca da çok açık bir şekilde: “Rahatlamam, çünkü olmayız diye bir söz veremem. Kimse veremez. Öyle dinamikler var ki dünyada, öyle tuhaf iç yapılanmalar, her şey olabilir. Endonezya’da 1960’larda kimse İslâm’dan fazla bahsetmiyordu, ama bugün Endonezya’da İslâm çok siyâsî bir güç olmaya başladı. Niçin ve nasıl böyle olduğunu da Avrupa’da her gün kaleme alınan yüz bin makale anlamaya çalışıyor. Terörizm dendiğinde ne yazık ki din ve terör birlikte algılanıyor. Sadece nasıl geliştiği değil nasıl bir arka plan bulduğu”. Daha sonra Ayşe Arman, “Peki biz, Türkiye buna mecbur mu? Buraya doğru gitmek zorunda mı?” diye soruyor. Ve buna verdiği cevapta Şerif Hoca, “Türkiye’de bu konuda bir araştırma var mı? Maalesef yok. Türkiye olarak daha bu işin başındayız” demiş, Ayşe Arman, “O zaman önümüzde parlak bir manzara yok” diye müdâhale edince, Şerif Mardin’in cevabı: “Bence yok. Ben tabii bir kürsünün arkasından söylüyorum bunları. Bir öğretim üyesi olarak bir olguyu anlamaya çalışıyorum. Ama tabii bundan ürken insanlar var. Uzun vâdede ben de söyleyemiyorum. Ürkütücü müdür, değil midir?”

Şerif Hoca o tarihlerde bu konuyu dile getirdiği zaman bayağı bir tepki almıştı. Özellikle AKP’liler ve AKP’yi destekleyen kesimler tarafından. AKP’nin aslında Türkiye’ye demokrasi getirmekte olduğuna inanan insanlar vardı — AKP’li olmasalar da. Ve Şerif Mardin’in bu sözlerinin Türkiye’de var olan laiklik kaygılarını beslemekten öteye bir anlam taşımadığını iddia ettiler. O sırada Vatan gazetesinde ben de bu başlıkla, “Türkiye Malezya olur mu?” başlığıyla üst üste yayınlar yaptım — bir açık oturum yapmıştım günlerce süren. Şimdi isimleri telaffuz edince, ben bile tekrar görünce şaşırdım, yani yadırgadım. Bir yanda merhum Prof. Nur Vergin, bir yanda Mehmet Barlas, bir yanda Ali Bulaç; üçünü bir araya getirip birkaç gün süren bir söyleşi yapmıştık. Ayrıca Vatan gazetesinin okuyucularından gelen görüşleri de koymuştuk. Ayrıca birtakım farklı kesimlerden, sosyal bilimcilerden de görüş almıştık. İkiye bölünmüş bir toplum vardı; “Kesinlikle olmaz” ve “Kesinlikle oraya doğru gidiyoruz” diyenler vardı. Arada kalmaya çalışanların da çok fazla bir gücü yoktu açıkçası. Şimdi yaklaşık 15 yıl geçmiş ve soruyu, “Türkiye Malezya olur mu?” sorusundan, “Türkiye Malezya mı oluyor?” sorusuna doğru taşıyoruz — ki bu soru hiç de boş bir soru değil. Bugün Türkiye gibi bir ülkenin, Osmanlı’dan bu yana gelen bir ülkenin hâlâ “Gece saat 24.00’te müzikten rahatsız oluyorlar ve devlet bunu yasaklıyor” gibi bir perspektife ulaşmış olması –tabii ki ülkenin kendisinin değil, ama yönetenlerin bu noktada olması– tam akıllara ziyan bir durum. Bunun tabii ki rasyonel bir karşılığı yok. Bu tamamen ideolojik bir perspektif. 

Bazıları bunun, Erdoğan’ın bir gündem değiştirme çabası olduğu kanısında; yani Türkiye’nin esas gündemi ekonomi, Sedat Peker’in ifşalarından sonra ortaya çıkan yolsuzluklar, yeraltı dünyası; Türkiye’nin diğer gerçek gündeminde çok ciddi dış sorunları var, tabii ki salgın hâlâ bir şekilde sürüyor ve “Erdoğan konuyu değiştirmek için böyle bir şey yapıyor” deniyor. Böyle bir şey yaptığını sanmıyorum. Normal şartlarda, ilk cümleyi söyleyip devamını söylemese, bu pekâlâ salgınla mücadelede uygulanan birtakım tedbirler kapsamında pazarlanmaya çalışılabilirdi. Çok inandırıcı olmazdı, ama en azından böyle bir şey olurdu. Ama sonra, Erdoğan’ın muhtemelen prompter dışına çıktığını sanıyorum, o ânı izlemedim, fakat o içinden geleni söylemişe benziyor; çünkü gece saat 24.00’ten sonra –hatta aslında her zaman için– içkili eğlence yerleri, gece çalınan müzik vs…, bunlardan çok memnun olmayan bir kişi olduğunu herhalde tahmin edebilirdik. Ama bunu Türkiye gibi bir ülkede, kendince uygun olduğunu düşündüğü bir zamanda ve fırsatta dayatabileceğine herhalde birçok kişi ihtimal vermezdi. Şimdi ihtimal verenler haklı çıkmış gözüküyor. Buradaki temel sorun nedir. Çok sorun var. Türkiye bir kere hâlâ kitap üzerinde, yani yazılı olarak, laik bir ülke ve böyle bir şeye devletin hiçbir şekilde müdâhil olamaması lâzım — bu işin bir yönü. Öte yönü ise, Türkiye’de zaten ülkeyi yönetenler de ısrarla ve ısrarla kimsenin hayat tarzına müdâhale etmediklerini/etmeyeceklerini söylüyorlar. Yani şunu söylemedi hiçbir zaman Erdoğan: “Tabii ki gerekirse hayat tarzlarına da müdâhale ederiz” demedi. Bu açıklamasından sonra da muhtemelen diyecektir ki bunun hayat tarzına müdâhaleyle hiçbir ilgisi yok. Nitekim İletişim Başkanlığı’ndan bu yönde birtakım açıklamalar yapıldı, ama hiçbir inandırıcılığı yok. 

Burada çok bâriz bir hata yaptıkları kanısındayım. Hata şu anlamda: Zaten kötü bir şey, yanlış bir şey; ama kendilerinin de hesaplamadıkları bir şey yaptıkları kanısındayım. Türkiye’nin bu kadar kritik bir dönemde böyle bir gündemi taşıyabilmesinin zaten imkânı yok. Üstelik Türkiye’nin ülke olarak bunu taşıyabilmesinin imkânı yok; ama esas olarak Erdoğan yönetiminin hiç yok. Zaten insanların, ülkedeki seçmenin kendisinden koptuğu, her geçen gün iyice koptuğu, MHP ile işbirliğinin hiçbir şeye yetmediği, topluma somut olarak hiçbir vizyon sunamayan bir iktidardan bahsediyoruz. Ekonomik bir kriz yaşayan ve dolayısıyla ekonomik kriz bağlamında özellikle Batı’yla ilişkilerini geliştirip iyileştirmek zorunda olan ve bu bağlamda da imajının her geçen gün daha da önem arz ettiği bir dönemden bahsediyoruz. Yani şu perspektifi Erdoğan bir süre yapabiliyordu: “Siz bana karışmayın, ben burada istediğimi yaparım; ama sizin çıkarlarınızı da gözeten ilişkileri kurarım”. Böyle bir perspektif Trump döneminde belki olabilirdi. Belli ölçülerde oldu, ama orada da çok sert olaylar yaşandı. Biliyorsunuz Rahip Brunson olayı başlı başına bir… –nasıl söyleyeyim?– herhalde yıllar sonra onun detayları ortaya çıkacaktır. Türkiye için ne kadar utanç verici bir dönem olduğu ortaya çıkacaktır. Ve Trump’ın o mektubuna Erdoğan’ın herhangi bir cevap verememiş olması da herhalde bir şekilde netleşecektir. Tarihi bugün olmasa bile yarın birileri muhakkak yazacaktır. Şu hâliyle Erdoğan Türkiye’de istediğini istediği gibi yapabilecek bir lider değil. Ve Türkiye’nin her geçen gün erittiği soft power denen yumuşak gücünü iyice dibe vurdurarak kendi iktidarını sağlama alabilecek bir durumda hiç değil. Bu soft power dediğimiz hususun en önemli yönlerinden birisi, Türkiye’nin her zaman Batı’yla iç içe olan bir ülke olması. Hem halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman, ama aynı zamanda evrensel değerlere sahip çıkan ve Batı’yla ilişkilerini her şeyin önüne koyan ve batılılaşmayı, çağdaş uygarlık seviyesine yakalamayı her zaman önceleyen bir ülke olarak bilinmesi. Eğer Türkiye… şimdi dilimin ucuna geldi, söyleyeyim: Uyduruk bir şekilde tam ne olduğu anlaşılmayan, şeriat mı değil mi anlaşılmayan; devlet eliyle, devletin sopasıyla insanların gündelik hayatına müdâhale edilen, onların yaşam biçimlerini şekillendirmeye çalışan bir ülke olursa, bunun bedeli –zaten birçok şeyden dolayı sürekli bedel ödüyoruz, bunun farkındayım, ama bunun bedeli– çok çok ağır olur. Bunu ayrıca vurgulamak istiyorum.

“Türkiye Malezya olur mu?” sorusu sorulurken de, ve bugün “Türkiye Malezya mı oluyor?” diye gündeme getirirken de, buradaki temel espri şu: Aşağıdan yukarı giden bir İslâmîleşme değil yukarıdan aşağıya bir “İslâmîleşme” — bunu da tırnak içine almak lâzım. Çünkü Erdoğan’ın “Gece saat 24.00’ten sonra müzik yasak” demesinin İslâm’la ne ilgisi olduğunu açıkçası ben bilmiyorum. Dindar insanlar bunun cevabını biliyorlardır ya da kendini Müslüman olarak tanımlayan herkesin böyle konularda ortak görüşte olduklarını da hiçbir şekilde sanmıyorum. Burada temel mesele, devletin bir şeyi dayatması, yukarından aşağıya dayatması. İnsanların aşağıdan yukarıya gelen, kendilerinin dindarlaşması ve İslâmîleşmesiyle beraber kurumları da İslâmîleştirmesinden bahsetmiyoruz. Tam tersine, çökmekte olan, kaybetmekte olan bir iktidarın kaybını geciktirmeyi, ertelemeyi, ya da giderayak nasıl olsa kaybedeceğini düşünerek yukarıdan aşağıya toplumu şekillendirmeye çalışmasını kastediyoruz. Böyle bir çabanın içerisine Erdoğan giriyor. Bunun karşılığında ne kazanıyor? Diyelim ki oy için bunu yapıyor olsa, kimden bunun için oy olacak? Şimdi bir tane AKP yöneticisinin sosyal medyada bir paylaşımını gördüm. Şöyle diyor: “Yazlıkçılar çok memnun, gürültüden çok şikâyet ediyorlardı.” Bunların tamamen bir te’vil olduğunu söylemek lâzım. Zorlama yorumlar ve konuyu değiştirmeye çalışmalar… Aslında bu tür açıklamalar, Erdoğan’ın söylediğinin yanlış olduğunun kendi tabanında da, kendi kadrolarında da görülmesinden. 

Aslında İletişim Başkanı’nın yaptığı açıklamada… daha önce çok örneğini gördük ve birini Ünsal Ünlü demişti galiba, “Aslında Öyle Demek İstemedi Başkanlığı” diye. İletişim Başkanlığı’nın adını öyle değiştirmişti. Öyle bir çabayla, yani Erdoğan’ın söylediğinin aslında yaşam tarzına müdâhale olmadığını söylüyor — ki tam da o. Bu artık te’vil edilebilecek bir şey değil. Burada bazı kesimlerin hatanın bir şekilde farkına vardığını görüyoruz. Peki bütün bunlar sonuçta kayda geçiyor; Türkiye’de böyle bir yasağı Erdoğan Türkiye’ye dayattı. İnsanlar feryat ediyor; özellikle müzik sektöründe yer alan insanlar feryat ediyor. Zaten salgın döneminde, genel olarak kültür özel olarak müzik dünyası çok kötü darbeler yedi. Ve buna karşılık hiçbir şey söylemiyorlar; “Bu kadar!” deyip kestirip atıyorlar. Bence bu Türkiye’de yürüyebilecek bir şey değil; çok kısa zaman içerisinde buradan dönmek zorunda kalacaklardır. Dönmek zorunda kalmasalar bile, Türkiye Erdoğan iktidarının ilk seçimlerde sonlanmasından itibaren yapacağı yara sarma süreçlerinde, yara sarma operasyonlarında buna da bir yer ayırmak zorunda kalacak.

Dolayısıyla soruya tekrar dönecek olursak: “Türkiye Malezya mı oluyor?” Bence olmuyor. Türkiye’den Malezya falan çıkartılamaz. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, kim ne yaparsa yapsın, böyle bir şeyin olma imkânı yok. Ama Erdoğan’ın bu yaptıklarının –daha önce yaptıklarının da– yukarıdan aşağıya bir İslâmîleşme çabası olduğunu da özellikle vurgulamak lâzım. Bunun tabii ki kendi bindiği dalı kesmek olduğunu da görmüyor olmasını özellikle not etmek lâzım. Zaten Erdoğan, son dönemde iktidarını kaybetmenin verdiği telâşla –ki aslında bunun gerçek milâdı 7 Haziran 2015’tir– o telâşla hayatında yapmadığı hataları peş peşe yapıyor. Buradaki sorun onun bu hataları yapıyor olması değil — hadi diyelim ki kendisi hata yapıyor kendisi kaybediyor. Sorun bu değil. Kendisi bir şey kaybediyor olabilir, ama esas olarak Türkiye’ye çok ciddi şekilde kaybettiriyor. Şu müzik meselesi başlı başına Türkiye’de bir arada yaşama, barış içerisinde farklı yaşam tarzlarına tolerans, hoşgörü geleneğini –ki bu gelenekte hep sorunlar olagelmiştir ama–, bu geleneği iyice zehirlemekten başka bir hayrı olmadı. Ve bu anlamda daha önce yaptığı birçok şey gibi bu yaptığı da Türkiye için çok büyük bir kötülük. Türkiye’ye çok ciddi bir zarar veriyor, ama Türkiye’nin bu zararı ve benzeri zararları telâfî edebilecek kadar güçlü bir ülke olduğunu düşünüyorum, buna inanıyorum. Fakat keşke bunlar hiç yaşanmasaydı. Bunlara bu kadar enerji ve kaynak aktarmak zorunda kalmasaydık. Yani bozulanı tekrar yapmak gibi bir şeyle karşı karşıyayız — ki bunların sayısı her geçen gün artıyor.

Bugün, dün yapamadığımız “Transatlantik”i saat 17:00’de Gönül Tol ile yapacağız. Orada da Sezgin Baran Korkmaz olayının ABD’de nasıl görüldüğünü, İran seçimlerinde neyin nasıl değişebileceğini ya da değişip değişmeyeceğini ve tabii ki Erdoğan-Biden görüşmesini Gönül Tol ile konuşacağız. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus