Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (72): Erdoğan’ın Kanal İstanbul inadı, SETA’da iktidar savaşları & Sezgin Baran Korkmaz ve gazeteciler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Kemal Can: Merhaba. İyi günler, iyi haftalar. Uzunca bir aradan sonra, bir yıldan daha uzun bir aradan sonra yüz yüze stüdyoda Ruşen’le beraberiz. Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: Merhaba Kemal. 

Kemal Can: İlk kez fizîken yüz yüze geliyoruz. Sürekli temastayız tabii ama…

Ruşen Çakır: Ama o şeyi getirseydin, televizyon muydu o neydi? Arkada duruyordu.

Kemal Can: Bir yayına da onu getiririm. Evdeki bazı malzemeleri de stüdyoya taşırım. Bugün yine Ruşen’le haftanın olaylarını değerlendireceğiz. Bu hafta yaptığın önemli bir söyleşi vardı: İmamoğlu ile yayın yaptınız. Orada konuştuklarını da soracağım, ama tabii ki bu hafta Kanal İstanbul iddiasıyla Tayyip Erdoğan bir temel atıyor ve bu inat devam ettiriliyor. Dolayısıyla oradan başlayalım. Hem geçen haftaki senin söyleşin dolayısıyla gündemiydi, hem önümüzdeki haftanın gündemi olacak. Onun için “Haftalara Bakış” olarak bu konuya bir değinelim. 

Ruşen Çakır: Aslında kaç yıllık hikâye bu. Ne zamandan beri Erdoğan bunu dile getiriyor.

Kemal Can: 2011 galiba, en ısrarla söylediği…

Ruşen Çakır: Evet, ama esas 2019 yerel seçim zamanında en büyük vaatlerinden birisiydi ve zaten İmamoğlu da onu söylüyor. Onun da en büyük iddiası bunu yaptırmamaktı. “Yaptırmayacağım” diyen kişi iki seçimi de kazandı ve belediye başkanı oldu. Ekrem İmamoğlu bu konuda çok dolu ve öfkeli aynı zamanda. Bir kere onlara hiçbir şey sorulmamış, edilmemiş, haber verilmemiş. Aslında onlara sorulmamış ama, hiç kimseye sorulmadı. Hiç kimseye bir şeyin haberi verilmedi. Diyor ki: “Ortada bir kesit filan yok”. Yani ne olacak, ne çıkacak ortaya? Onu da bilmiyoruz ve birçok şeyde itiraz var. İşte, çevre meselesi, su kaynakları meselesi, burada betonlaşma meselesi gibi bir yığın şey var. Olayın siyasî veçhesi beni daha çok ilgilendiriyor. Bu bizlerin anlayacağı şeyler değil. Ama biliyoruz ki bilim insanları –zaten Ekrem İmamoğlu da onu söylüyor–, konunun uzmanı herkes, değişik kollarda uzman olan herkes bunun bir fâcia olacağını söylüyor — ki ben aksini söyleyen pek kimse duymadım. Mesela en son ne dediler? “Bu deniz salyası kalkacak” dedi birileri.

Kemal Can: Galiba Bayındırlık Bakanı öyle bir şey söyledi.

Ruşen Çakır: En son yine bir bakan; “Buradan iş ve aş gelecek” filan dedi… Tabii nüfus çok artacak, zaten büyük bir şehir. Ama burada en önemli mesele, benim için en önemli mesele buradaki inat. Yani siyâseten niye böyle bir inatta? Bunu İmamoğlu’na da sordum. İmamoğlu da meâlen şöyle bir şey söyledi: “Çaresizlik bu” dedi. Yani beka üzerine kurulu bir şey var ve ekonomi bu durumda; yapa yapa yapabildiği şey: Kanal İstanbul. Şimdi galiba işin iki boyutu iç içe. Bir rant boyutu… Çok büyük bir rant söz konusu burada. Belli ki öteden beri yapılmış birtakım yatırımlar, kendilerinin, çevrelerinin, şunların bunların… Bir diğeri de siyâseten artık Erdoğan’ın ne zamandır söyleyebileceği hiçbir şey olmadığı için, büyük projeler vardı ya hani… “Projeniz ne?” gibi. Özal zamanında, hatırlarsın, “Projeniz ne?” diye sorardı. Birileri proje söylediği zaman, “Nereden kaynak bulacaksınız?” diye sorardı. Şimdi burada da aslında kaynak yok. İç ve dış kredilerle olacağı söyleniyor. Ama orada da hem Kılıçdaroğlu hem Meral Akşener ne diyor? “Biz iktidara gelir gelmez iptal edeceğiz, boşuna parayı buraya yatırmayın.” O zaman ne olması gerekecek? Hem bu yatırımı gerçekleştirecek insanları ikna edecek, hem de o insanları iktidarda kalacağına ikna edecek. Ama iktidarda kalacağına ikna edebilmesinin yolu yok. Kamuoyunda seçmen hareketliliği vs. için böyle birtakım projelere ihtiyacı olabilir. Ama benim gördüğüm kadarıyla –bilmiyorum katılır mısın?– “Kanal İstanbul yapılıyor, hey ne güzel…” diyen bir AK Parti seçmeni filan da yok. Yani şunu diyen tabii var: “Reis diyorsa iyidir, iş olacakmış, şu olacakmış…” Ama insanların gündeminde olan bir sorunun çözümü projesi değil. Yani mesela: “Türkiye’de şöyle bir deniz ulaşımı sorunu vardı, yıllardır bunu çekiyorduk, kanalı yapınca bunu çözeceğiz” gibi bir mesele de değil. Yani insanların etlerinde, kemiklerinde yaşadıkları bir sorunun çözümü de değil. Böyle birden gelmiş bir olay. Bence satamadı bunu. Satamadı, ama dönemiyor da. Buradan bakıldığı zaman, İmamoğlu’nun yarınki tören için söylediği: “Aslında Kanal İstanbul değil, bu üçüncü köprü ile alâkalı… Zaten bilmem kaç yılında projesi çizilmiş, yapılmış, edilmiş bir köprüdür,” diyor. O da aslında burada çok uyuşuyor. Çünkü İmamoğlu’nun dediği gibi, Kanal İstanbul’un kendine özgü bir temel atması söz konusu olmayabilir gerçekten. Sonuçta bana öyle geliyor, bu çok güçlü olan Erdoğan’ın bir de Türkiye’ye armağan ettiği dev proje, mega proje değil; gücünü kaybetmiş Erdoğan’ın gücünü toparlayabilmek için yapmaya çalıştığı, ama yapabileceğini sanmadığım bir girişim gibi geliyor bana. 

Kemal Can: Ben de benzer düşünüyorum. Senin söylediklerine katılıyorum; ama mesela şöyle bir taraf da var galiba: Genel olarak Erdoğan’ın bu inat siyâsetinde, bir tür çaresizlikle bazı konularda zaten başka bir seçeneği, başka alternatifi olmadığı için inat ederek vaziyet ediyor ve iktidarını bir tür öyle gösteriyor. Aslında çok kabalaştırırsak, bu, ekonomideki tavrında da böyle, artık birilerini rahat ettirerek bir güç gösteremediği için, birilerini rahatsız ederek güç göstermeye çalışıyor. Bunu işte saat 00.00’da müzik yasağında da görebiliyoruz, içki hikâyesinde de görebiliyoruz, birtakım hayat tarzı siyâseti tartışmalarında ya da dinî motifler üzerinden kurduğu İslâmîleştirme hamlelerinde de görüyoruz, bu tür projelerde de görüyoruz. Ama Erdoğan’ın bu tür inat projeleri –Taksim Topçu Kışlası, Kanal İstanbul filan–, daha önce bu üçüncü köprü, otoyollar hikâyelerinde de hep gördük; bunu hep “Eski Türkiye”nin bir tür tasfiyesinin siyâsî sembolleri olarak görüyor. Taksim’de cami, Çamlıca’ya cami gibi meselelerde de hep görüyoruz. Bu tür meseleleri, kendi iktidarının anıtlarını dikmek olarak kodluyor ve inat siyâseti buradan… Yani birilerine rağmen… Yani, “Geçti artık o eski Türkiye” ruh hâlini devam ettirebilecek şeyler olarak kurguluyor bu inat projelerini. 

Ruşen Çakır: Bu söylediğinden yola çıkarak… Hatırlıyor musun? Halime Kökçe bir paylaşım yapmıştı. Kendisi gazeteci, şu anda AK Parti’nin İstanbul İl Yönetimi’ne de girdi. Şimdi bir tarafta Ekrem İmamoğlu’nun süt vs. projeleri, bir diğer tarafta da Erdoğan’ın yaptığı Çamlıca’ya cami vs. ve bunu şu şekilde koymuştu: “Bak bunlar böyle nelerle uğraşıyor, biz bunları yapıyoruz” diyerek. Halbuki birisi doğrudan insana değen, insanların sorunlarını çözmeye yönelik birtakım sosyal projeler; diğeri ne işe yaradığı bilinmeyen, bir inadın sonucu ortaya çıkan kuleler, vs..

Kemal Can: Ama işte burada şöyle bir şey var — politik hamlelerin çoğunda da bunu görüyoruz, dış politika hamlelerin çoğunda da görüyoruz: Yaptığı işlerin hiçbirini çok rasyonel gerekçelere dayandırıp, açık hedefler koyarak yapmıyor. Yani bir tür, “Ben dedim oldu, ben öyle diyorsam öyledir…” Bunu özellikle yaptığını da düşünüyorum. Evet, şu anda böyle bir çaresizlikle, çok az seçenekle hareket edebildiği doğru, ama daha zengin seçenekleri olduğu zamanda da böyle yapmayı tercih etti. Dış politikada da bu tür bir inat siyâsetini yürüttü, ekonomide de… İşte, mâlûm fâiz hikâyesi hâlâ devam ettirdiği bir inat programı. Bu tür büyük projelerin hepsinde de bunu devam ettirdi. Bunu maksatlı biçimde yapıyor. Eskiden seçmende tam istediği amacı alabiliyordu belki. Yani işte muhalefeti kastederek, “Zaten bunlar her şeye itiraz ederler, biz söyleriz ve yaparız ve onlara rağmen yaparız. Onlar gerekçe sorsalar bile o gerekçelere cevap vermeden yaparız. Böyle olması daha doğru dediğimiz için yaparız.” Bu bir sonuç yaratabiliyordu. Çünkü aslında insanların bu kadar yakıcı olan gerçek sorunları yoktu. Şimdi İstanbul gibi bir metropolde, üstelik deniz salyası gibi çok açık bir çevre felâketinin fragmanının seyredildiği bir dönemde bu ısrar… İşin bir akçalı tarafı var muhtemelen. Satışa uygun, ucuz bir rant alanı üretmek ve oraya bir miktar para çekmekle ilgili bir tarafı var. Biraz sonra konuşacağız. Bu Sezgin Baran Korkmaz olayı… 2015 eşiğinde nasıl kara paranın iştahla içeri çağrıldığı hikâyesi aslında bütün patlayan. Şimdi de benzer bir ihtiyaç var ve döviz yüzünden ucuzlatılmış bir ülke var. Bunun satılacak rantlarla, içeriye kaynak çekebileceği birtakım projelere ihtiyacı var. İşin bir bu tarafı var. Ama senin de değindiğin gibi, siyâsî tarafında bence hâlâ o “rağmen” inadı… Ki şu anda gerçekte bir temel atma olmayan şeyi zorlayarak yapma ihtiyacı da bence buradan doğuyor. Yoksa tabanına büyük bir şey verdiği için değil. 

Ruşen Çakır: Orada mesela bir tepki olmasa bile heyecansızlık var. Bu bile bayağı önemli bir husus diye düşünüyorum. Mesela bugün, her yerde yazıyor: Şehir hastaneleri efsânesi, Erdoğan vs.. Şimdi, Rönesans Grup Danimarkalı bir şirkete satmış. Yozgat, Şanlıurfa, Elâzığ, İstanbul’da bir yer, beş yer daha…Şimdi insan şöyle düşünüyor: Danimarkalı bir grup Yozgat’ta niye hastane işletir? Belli ki toplu halde bir şey almışlar. Bir iddiaya göre de aslında başından itibaren olay öyle kotarılıyordu; ama Türkiye’de şehir hastanesi diye bir şey kurgularken, bunu baştan Danimarkalı ile yapmak yadırgatıcı olabilirdi. Şimdi bir bakıyorsun bir grup çekiliyor, Danimarka’dan birileri alıyor. Bunun bize aktarıldığıyla… Çünkü şehir hastanelerinin ideolojik, politik bir hikâyesi de vardı, biliyorsun. Ama ortaya çıktı ki, o da tamamen rant üzerine kurulu ve olmayan bir rant üzerine kurulu. Yani orada böyle çok büyük paralar dönüyor da kâr ediliyor değil. Para dönmüyor ve biz cebimizden oralara para veriyoruz. 

Kemal Can: İşte bu geçiş garantili köprüler, hasta garantili hastaneler ve benzeri projelerin hepsi –zamanında da çokça tartışıldı–, bunlar böyle liyâkatli insanların elinde olmadığı için yanlış kurgulanmış projeler, batık projeler değil. Zaten bu zarar baştan öngörülerek kurulmuş projeler. Yani şöyle bir şey değil: İyi planlama yapılamadı, dolayısıyla yanlış bir garanti verildi. Değil. Tam tersine, o garanti, satılmak için hazırlanmış bir şey zaten. Kaynak transferi için… Hem bunun için dışarıdan para getiriliyor, hem o ekonomik hareketliliği şişmiş biçimde, hormonlu biçimde devam ettirmiş oluyor. Yani o “Beşli Çete”nin sürdürdüğü ve garantiler aldığı ihâlelerin hepsi, aslında başka bir iktisâdî döngünün, doğrudan halktan gelen kamu kaynaklarıyla yapılması. Aslında buna, “Biz kamu kaynağı harcamadan yatırım yapıyoruz, büyük dev projeler yapıyoruz” hikâyesi anlatılıp, ama sonunda tam da herkese yaptığı gibi devleti borçlandırarak yapılmış, sonuçta da “Devletin kaynağıyla yapmadık” denilen, ama eski tâbirle sürekli “hortumlanan” bir kamu kaynağından bahsediyoruz. Bu hortumun dışarıdan kolay para akışıyla uzunca bir dönem devam ettiğini gördük. Şimdi orada bir sıkıntı var. Ama bu sıkıntıyı da yine bu verimli hortumların, dışarıya kolay para kazanma yolu olarak satılmasına dönebileceğini anlıyoruz. Yani bu projeler; şehir hastaneleri, havaalanları, otoyollar ve köprülerle ilgili yapılan şeyler de bir liyâkat meselesi değil. Bir siyâsî ve iktisâdî tercih meselesi. Dolayısıyla buna böyle bakmak lâzım. Böyle olsun diye yapılmış işler bunlar.

İstersen şeye girelim buradan. Şimdi bu tablo pek çok alanda, son dönemde Sedat Peker videolarında izlediğimiz gibi ifşâlar, tartışmalar, bu işin arkasındaki çürük yapı meselesi filan oldu. Ama artık siyâsî bazı çatlakların, kurumsal tezâhürlerini de görmeye başladık. Geçen haftanın yine önemli vakalarından biri SETA hâdisesiydi. Bu iktidarın ilk yıllarında çok önemli bir merkez gibi kurulmuş, hatta önce Davutoğlu daha çok belirleyici…

Ruşen Çakır: Abdullah Gül var.

Kemal Can: Gül, Davutoğlu… Yani o ekol… Çeşitli ekollerin zaman zaman değiştiği, ama artık iktidar içi kapışmanın da bir tür sahnesine dönüşen bir olay yaşadık geçen hafta. İstersen sen biraz oradan başla.

Ruşen Çakır: Evet, aslında çok ilginç. Yaklaşık bir ay olmuş; ama yeni ortaya çıktı. Biraz örtmüşler üzerini. Bugün Akif Beki de yazmış. Perinçek yüzünden oldu diyor ama… Yani olay şu: Perinçek bir yayında –biliyorsun, her yayına çıkıyor, o yayınlara aynı zamanda SETA’cılar da çıkıyor– SETA’nın bir direktörüyle Perinçek bayağı kavga ediyorlar.

Kemal Can: Daha önce Doğu Perinçek zaten “SETA’ya para vermek, Amerika’ya destek olmak” vs. dedi.

Ruşen Çakır: Önce mi sonra mı? Artık neyse… İşte böyle bir kavga oluyor ve o kavga ettiği kişinin de atılan ya da istifa edenlerden olduğu… Çünkü orada birileri atıldı, birileri de atılmaları protesto etmek için istifa etti. Kim atıldı, kim istifa etti çok da fark etmiyor. O kişilerden biri olunca, Akif öyle kabul etmiş, Doğu Perinçek diye. Aslında Doğu Perinçek boyutu bir şekilde vardır belki, ama olayın esas hikâyesi: İki tane figürün kapışması — öyle gözüküyor. Birisi Fahrettin Altun, İletişim Başkanı; birisi de Burhanettin Duran. Burhanettin Duran, şu anda SETA’nın Genel Koordinatörü; Fahrettin Altun da SETA’dan gelme, Erdoğan’ın İletişim Başkanı. Tabii bir de Fahrettin Altun’un dışında İbrahim Kalın var. Onun adı burada geçmiyor; ama bir şekilde onun da bir ilgisi vardır. Çünkü o SETA’nın daha önceki başkanı. Buradaki olayların bir yerinde de Serhat Albayrak var. Yani damadın ağabeyi mi kardeşi mi? Hangisi büyük, şimdi çok emin değilim. Serhat Albayrak’ın olması aslında Berat Albayrak’ın da olduğu anlamına geliyor. Şimdi burada işler karışmış. Açıkçası eskiden ben böyle şeyleri çok severdim. Hani AKP’de kim kimdir, kim kime yakın? Burada belli ki işleri onlar da karıştırmışlar. Çünkü Fahrettin Altun, Albayraklar’la yakın biliniyordu. İşte, Pelikan vs. filan… Şimdi burada ayrı düştükleri söyleniyor. Doğru ya da yanlış… Burhanettin Duran’ın şu anda SETA’da hâkim olduğu söyleniyor ve onun tasfiye ettiği İstanbul grubu denen grubun Fahrettin Altun’a yakın olduğu söyleniyor vs.. Bunların aslında çok fazla bir anlamı yok, biliyor musun? Hani Ali Veli’yi, Veli Ali’yi tasfiye etti, o gitti, o kaldı vs. “Kim niye gitti, kim niye kaldı?”nın bir önemi yok. Burada da liyâkat söz konusu değil. İşleri o iyi yapıyordu, o kötü yapıyordu, ya da şöyle söyleyelim: O daha fazla reisçiydi, o daha az reisçiydi gibi bir olay da yok. Çünkü atılanlar ya da gidenler, belli ki Erdoğan’ın onayıyla gittiler. Çünkü Erdoğan istemese onlar orada kalır. Ama gidenlerin hepsi ne diye gidiyor? “Sayın Cumhurbaşkanımızın gösterdiği…” Bunlar sanki asker gibi… Normalde araştırmacı, bilim insanı filan, ama hepsi Erdoğan’a sadâkat beyânıyla gidiyorlar. Aslında hepsi biliyorlar ki: Erdoğan istemeseydi onlar kalırdı. Şöyle bir olay oluyor: “Tamam, bir kavgaya girdik. Kavgada Reis Erdoğan öteki tarafı seçti. Biz gittik; ama yarın tekrar bizim güç kazanmamız pekâlâ mümkün olabilir.” Ayrıca bildiğim kadarıyla bir başka vakıf kurulmuş; ama daha yolun başında. Oraya doğru bir yöneliş olacak. Bakalım… Buradaki mesele şu tabii ki: İşin içerisinde para var. Mesela ben SETA’nın ilk yıllarını biliyorum. Şimdiki hâli kıyaslanamayacak kadar büyük — hani demin senin kullandığın “hormonlu büyüme”nin dikâlâsı olmuş bir yapı. Ne üretiyor? Orada üretilen bilgiler, şunlar bunlar; kamuoyunun yararlanacağı, ilgili kişilerin yararlanacağı şeyler değil. Var olan politikaları meşrulaştırıcı birtakım metinler üretiliyor. Halbuki, mesela Amerika Birleşik Devletleri’nde ben iki buçuk sene Washington’da kaldım, o düşünce kuruluşlarının merkezi. Hemen hemen her düşünce kuruluşunun hepsinin bir siyâsî eğilimi… Mesela “Demokrat Parti”, “Cumhuriyetçi Parti”, “Demokratlar’ın sol kanadı” vs. vardır; ama hepsi olmasa bile oradaki insanların büyük kısmının kariyerleri, araştırmacı kimlikleri, şunları bunları tartışılmaz. Yani şöyle yapmazlar onlar, bir parti onlara şunu demez: “Bana şunu doğrulayan bir şey yapın”. Genellikle şu oluyor mesela: “Irak politikası hakkında bir rapor hazırlayın” diyorlar. O raporda gelen politik önerileri, siyâsî parti ciddiye alıyor. Şimdi, burada üretilen önerilerin, SETA’da üretilen önerilerin, Erdoğan başta olmak üzere ülkeyi yöneten kişiler tarafından ciddiye alındığını sanmıyorum. Bakıldığını da sanmıyorum. Buradaki mesele ne? Bir şey yapılıyor. Pratiğin teorisini yazıyorlar burada. Şimdi bir şey olmuş ve ciddi bir kopuş olmuş. Bu SETA kamuoyunun önünde bir yer olduğu için görüyoruz. Kim bilir buna benzer ne biçim kavgalar yaşanıyor, ne biçim kopuşlar yaşanıyor? AK Parti’nin taşra teşkilatlarında, belediyelerinde belki de… Kim bilir? Hatta AK Parti’nin kendi merkez yönetimi içinde… Mesela birazcık bilen birisi herhalde, son kongrede “kim niye gitti, kim niye geldi?”yi kendilerince biliyorlardır. Bu anlamıyla baktığım zaman, bunu da o çözülmenin birebir yansıması olarak görmek lâzım. Normalde şudur: Çok büyük iktidar var ve iktidardan daha fazla pay almak var, ya da giden gemide en iyi kamaraya yerleşmek var. Bu ise aslında gitmeyen geminin içerisindeki bir kavga. Bence o anlamıyla çok daha ilgi çekici. Bana öyle geldi. Mesela, dört beş yıl önce SETA’da kavga olmasıyla, şimdi olması arasında çok büyük fark var. Yani şu anda SETA’nın bir anlamı kalmadı. Beş yıl önce iyi kötü hâlâ bir anlamı vardı.

Kemal Can: Hatta daha önceki yıllarda da SETA’daki ekipler değişti. Yani mesela Davutoğlu tasfiye edilince başka bir ekip geldi. Bir sürü ekip tasfiye edildi, etkinlik ve ağırlık değişti. 

Ruşen Çakır: Aslında hemen hemen bunların hepsi Davutoğlu’nun rahle-i tedrisinden geçmiş. Sonra bir kısmı Davutoğlu’yla beraber ayrıldı; önemli bir kısmı da kaldı. Yani çok kaba tâbiriyle: “Hoca’yı sattılar”.

Kemal Can: Dolayısıyla bu daha önce de oldu, ama böyle konuşulmuyordu. Sessiz sedasız oluyordu. Bir ekip gidiyor, bir ekip geliyor, birileri daha etkin oluyor filan. Ama şu anda bunun bir kapışma biçiminde yaşandığı ve ortalıkta böyle konuşulduğu bir durum var. Aslında burada demin senin söylediğin çok temel bir şey var: Buradaki kadro, senin Batı’daki örnekleriyle kıyasladığın gibi, bildiklerinden faydalanmak için değil; hizmetlerinden faydalanmak için oluşturulmuş yapılar. Yani birileri bir şeyler biliyorlar ve birtakım bilgiler yaratıyorlar; o bilgiden faydalanmak için böyle merkezler kuruluyor değil. Bu böyle bir merkez değil. Bu aslında dolayısıyla Fahrettin Altun’un ele geçirmesinin çok isâbetli olduğu bir şey. Çünkü yaptığı iş, aslında hizmet. İktidarın sözcülerinin ağzına argüman ya da lâf üretme işi. Yani burada bilgilerinden değil, hizmetlerinden faydalandıran bir yapı var. Ama burada şunu görüyoruz: Şimdi böyle iktidar çatlağı aylardır konuşuluyor ya? Hep MHP ile AKP arasındaki çatlak konuşuluyor, ama aslında daha fazla çatlak ve fay hattının AKP’nin kendi içinde ve AKP’nin kurduğu network’lerin içerisinde olduğu… Senin de söylediğin gibi; çok ele avuca gelir, çok net çerçeveleri çizilebilir, ekipler, kanatlar ve eğilimlerden bahsetmiyoruz. Bazen tek başına bir şahsın, bazen birlikte davranan ama sonra bir nedenle birbirine düşmüş ekiplerin mücadelesine yayılan bir çatlaklar serisi… Tâbir yerindeyse: İncelmiş buzun her üstüne baskı geldiğinde çıtır çıtır her tarafından çatlayarak, bazı yerlerinin çökerek, bazı yerlerinin içinden başka bilgilerin ve çürümenin dışarı taştığı bir seri görüyoruz. Hakikaten bunun iktidarın kendi içinde yaşadığı sorunlarla ilgisi var. Bir de bence hâlâ belirleyici olan, Erdoğan’ın merkezî rolüyle ilgisi var. Söylediğin gibi, gidenler de ona bağlılıklarını sunuyor; kalanlar da ona bağlı oldukları için bunu yapıyor. Bunu daha önce istifâlarda da gördük — Soylu’sundan Berat Albayrak’ına kadar… Başka olaylarda da gördük. Ne oluyor? İstifâ eden de bağlılık bildirerek ediyor; onun istifâsını isteyenler de aslında Erdoğan’ı korumak için bunun gerekli olduğunu iddia ediyorlar. Bu merkezî rolden dolayı aslında “sahici ekipler” oluşmuyor. Buna karşılık her cephede, bazen son derece irrasyonel ve dediğin gibi “Bunlar şucu, bunlar şunu talep ediyorlar”’ filan diye tarif edemeyeceğim; sadece yakın bir dönemdeki pozisyonda daha etkili bir rol alabilmek için… Yani bu iki kanadın hangisinin hangi çizgiyi savunduğuyla ilgili bir ayrım yapmaya çalışmak, bunu ideolojik olarak çerçevelemek hemen hemen imkânsız. Ama çok açık biçimde sürekli pozisyonlarını tahkim etmeye çalışan; bazen insanların, bazen küçük ekiplerin, bazen de ekiplerin kendi içinde çatışmalar cereyan ediyor. Erdoğan bunların bir kısmını yönetemediği için bunlar yaşanıyor. Bir kısmı da galiba tam da böyle istediği için yaşanıyor. Çünkü bir biçimde onun merkezî rolü hep devam ediyor. Bu işte, ekonomiden dış politikaya kadar hâlâ çok belirleyici bir merkezî rolde. Yani şimdi hep, “Erdoğan kuşatıldı, Erdoğan’ın etrafında kim var?” tartışmalarının hepsinde… Bir iktidarın en belirleyici iki rolü; ekonomi üzerindeki belirleyici etkisi, ekonomik kararlar –yani hâlâ telefonlarıyla beş müteahhitle günde üç kere temas halinde olduğu ve bütün ihâlelerin, hatta dışarıdan alınan ihâlelerin nasıl dağıtıldığını belirleyici rolde, bunu Azerbaycan gezisinde de gördük–; ikincisi de, yine Biden görüşmesinde ve Avrupa Birliği görüşmelerinde gördük: Bazılarında doğrudan devlet yetkilisinin bulunmadığı birtakım görüşmelerle yürütülen kişisel bir ilişki halinde sürüyor olması. Bunlar içeriye de bu şekilde yansıyor bence ve bunlar önümüzdeki günlerde artarak devam edecek. Yani SETA’da gördüğümüz şeyi belki daha sonra TRT’de, öbür gün Anadolu Ajansı’nda, öbür gün İstatistik Kurumu’nda filan göreceğiz.

Ruşen Çakır: Ekonomi dedin de… Görmüşsündür, kamu bankalarının en çok reklam dağıttığı medya kuruluşları diye, Gazete Duvar’da galiba yapılmış. Bak inan, hâlâ gazetenin adını…

Kemal Can: Türkgün.

Ruşen Çakır: Türkgün değil mi? 

Kemal Can: Evet. MHP’nin…

Ruşen Çakır: Hiç görmedim. Bir duymuşluğum var. En çok parayı o almış. O da MHP, değil mi?

Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Yani şimdi ekonomiyi kontrol etmek diyorsun ya… Kamu bankalarından, ne olduğunu bilmediğimiz –bilen biliyordur da…– en çok ilânı o alabiliyor. Demek ki ekonomide de bir etkileri var. Ama akıl alır gibi değil. 

Kemal Can: Ama mesela bence, o kadar da etkileri yok. Çünkü bu jest, şimdi RTÜK için de mesela AKP bir üyesini MHP’ye vermiş durumda. Bu tür şeyler sağlanıyor, ama temel olarak mesela cemaat döneminde yaşadığımız türden, pek çok akçalı mesele MHP üzerinden yürütülüyor denecek bir tablo yok. Daha çok örnek olarak neler veriliyor? Kadrolaşmada daha fazla yer istiyor; birtakım kilit yerlere atamalarda şey istiyor filan… Ama şunu görmüyoruz: “Bütün büyük ihâlelerde onun sözü geçiyor”u, görmüyoruz hiç. İşte, gazetesine daha fazla şey verilebilir. Genellikle verilen şeylerden, yani aldığı şeylerden değil de, verilen şeylerden bahsediliyor. O yüzden bence, orada hâlâ akçalı işler büyük ölçüde merkezî belirleyicilikten kopmuş değil. Şimdi buraya gelirsek, belki bir-iki haftanın önemli meselesi: Bu ekonomik işleyişin son derece karanlık bir yüzü ve onun da içine medyayı, iş dünyasını, dış dünyayı katan acayip bir hâdiseydi: Sezgin Baran Korkmaz hikâyesi. Sedat Peker ifşaatından başladı, ama daha sonra çok saçaklandı ve şu anda iyice uluslararası bir davaya dönüştü. Ama medya ayağı da birdenbire patladı. 

Ruşen Çakır: Evet. Geçen Yıldıray Oğur çok kapsamlı bir yazı yazmış. Bir de gazeteye koymuyorlar. Ben gazetede görmüyorum, internetten bakıyorum; ama gazeteye koysa herhalde iki tam sayfa falandır. Çünkü acayip materyeller var. Arşiv taraması bile… Artık arşiv taraması kolay. Google’a giriyorsun, birazcık da becerikliysen neler neler var. Ben ayrıca orada olmayan başka birtakım şeyler gördüm. Mesela ne yazılar yazılmış, neler… Şimdi hatırlıyorum, bu ismi biliyorduk, görüyorduk, genellikle de pozitif görüyorduk; yani “Batan şirketi kurtardı, bilmem ne kadar istihdam yarattı…” Daha doğrusu nasıl denir? “Yaratılan istihdamı korudu, ilaç fabrikası aldı, vs.” Bunu yapan da 30’lu yaşlarda –şimdi 40’ın başlarında olsa gerek– bir Karslı, tırnaklarıyla gelmiş bu günlere, parkta yatmış İstanbul’a ilk geldiğinde, ayakkabı boyamış filan… Böyle bir peri masalı… ya da ne denir ona? Bir tür Robin Hood, bir de yani yoksullara yardım eden… Ne kadar çok insan vardı bunu pazarlayan? Aslında hep aynı hikâye çıkıyor ortaya. Mesela Sedat Peker’e verilen ödüller, Reza Zarrab’a verilen ödüller, Sezgin Baran Korkmaz’a verilen ödüller… Bu ödülleri mesela ne için veriyorlar? Verenler karşıda bir şey elde ediyorlar; ama alan için çok önemli bu. Bunu alıyor ve bu bir meşruiyet sağlıyor ona. Bir bakıyorsun, diyelim ki genç bir adam geliyor, şirkete tâlip oluyor. “Kim bu?” filan diyorsun; diyorlar ki: “O adam geçen gün ‘bilmem ne gazetesi’ tarafından şu seçildi.” “A! İyi o zaman” diyebiliyorsun yani. Bence çok akıllı birisi. İmajı her şeyin önüne koymuş; ama o yayında izleyince görürsün ki, bir de çok küstah, konuşurken filan… Artık neye güveniyorsa? Kaçmışsın zaten, ertesi günü de aldılar, yani tutukladılar. Ama o küstahlığı ona veren, bütün bu süre içerisinde kurmuş olduğu ilişkiler. Her yeri aşmış. Ahmet Şık şöyle söylüyordu: En sıradan mahkemeden en üst düzeye kadar bir rüşvet çarkı, rüşvet şebekesi kurmuş. Herkese hak ettiği kadar ya da hak ettiğini düşündüğü kadar… Bunu yaparken de kendinden çok emin. “Ben kara para filan aklamadım, kredi aldım” diyor. Kimden almış? Utah’daki Mormon kardeşlerden almış. Onlar nereden almış? Onlar Amerikan Mâliyesi’ni dolandırmış. Yani şöyle demeye getiriyor: Ben onların nereden aldığını ne bileyim kardeşim? Ben onlardan yasal yollardan para aldım,” diyerek kendisine bir şey dokunmayacağını söylüyor. Şimdi olay sadece 3-5 gazeteci vb.’den ibaret olsaydı, ya da işte o efsânevî otelde ağırlanan birtakım emekli amiraller, şunlar bunlar olsaydı eyvallah. Ama bir bakıyoruz, adam Amerika Birleşik Devletleri’nde lobi faaliyeti düzenliyor. Şu an Amerikan Adliyesi’yle işbirliği yapan Mormonlar’dan Isaiah olanı yanında. O adam yanlarında, bir yanlarında da Erdoğan var. Yani şimdi böyle kolay bir şey olmaması gerekir. Öyle değil mi? Şimdi ne yapıyor? İşi biliyor. İş ne? Türkiye’nin lobisini yapıyorsun Amerika’da. Amerika’da Türk lobisi yapmanın hep bir değeri vardı. Hele son dönemde çok değerli. Çünkü artık Türkiye’nin tezlerine kimse îtibar etmiyor. Bir de Fethullahçılar’la işbirliği yaptıkları dönemde işleri kolaydı; şimdi Fethullahçılar’la düşman oldular. Fethullahçılar, zaten işi zor olan Türkiye’yi iyice zor durumda bıraktı. Bunlar Fethullahçılar’a rağmen Türkiye lobisi yapma iddiasıyla girdiler ve birtakım karışık işlerde de adları geçiyor. Böyle bir olay… Bir yayında da söyledim, şimdi insan bakar der ki: “Bu adam nasıl yapıyor bütün bunları? Bu şirketleri nasıl alıyor? Bu kadar şeyi nasıl yapıyor?” İngilizce bilmiyormuş. Gördün mü? İsmail avukata sormuş onu. Avusturya’da. “Yabancı dil bilmiyor. Nasıl anlaşıyor?” filan… Avukat, “O bulur bir yolunu” demiş. Yani şöyle demiyor: “Olur mu canım, tabii biliyor,” demiyor. “O bulur yolunu,” diyor. Böyle birtakım becerileri olan birisi, ama baştan itibaren, aslında daha o ilk adımını attığı andan itibaren, birilerinin şey demesi lâzım: “Hop kardeşim! Bir dakika! Ne yapıyorsun?” Vardı ya eski bir lâf: “Nereden buldun?” Değil mi? Bir ara Türkiye’de böyle bir lâf vardı. Ne zamandır hiç kimse söylemiyor.

Kemal Can: “Nereden buldun?” kaldırıldı zaten. Yani yasayla kaldırıldı. “Nereden buldun?” sorusunun sorulmaması sağlanacak bir hamle yapıldı. 

Ruşen Çakır: İşte bunu sonuna kadar kullanmış birisi. Yani baktığın zaman adam hakikaten haklı. 

Kemal Can: O yüzden Türkiye’de yargılanmak istiyor zaten. 

Ruşen Çakır: Tabii. 

Kemal Can: Şu anda Amerika’da ağır suç olan şeyin önemli bir kısmı, Türkiye’de ya hafif bir suç ya da aslında suç bile değil. 

Ruşen Çakır: Şimdi, o yakalanan kardeşler nasıl yakalandılar? Havaalanında, uçağa binerken… Nereye geliyorlardı? Türkiye’ye. Belli ki kıskaçlar daralmıştı kendileri için, tam Türkiye’ye gelecekken uçaktan alındılar. Hatta birisi aktarmalı gelmiş — kimlik kontrolü filan olmasın diye. Onu da almışlar uçağın içinden. Yani Türkiye bunlar için korunaklı. Bir de şöyle bir şey var: Biz “128 milyar dolar nerede?” diye sormuş ve cevap alamamış bir halk olarak; burada 500 milyon dolar filan millete az geliyor. Bir de açıkçası, birçok insan da şöyle bakıyor: “Ya, bizimle ne alâkası var? Adam Amerikan Mâliyesi’ni dolandırmış. Bize de bu yatırım olarak geliyor. Bunda ne var?” gibi bir rahatlık da var. Bütün bunların hepsini belli ki kullanmış. Burada en rahatsız edici hususlardan biri –rahatsız edici çok husus var da– tabii bizim mesleği ilgilendiren kısım. Bakıyorsun, birileri burada, nasıl birtakım bürokratlar, yargı mensupları vs. paylarını almak için üşüşmüşse etrafına; bizde de çok sayıda ve siyâsî yelpazenin birçok kanadından –yani böyle, hani sadece AK Partililer vs. değil–, insanlar bir şekilde… Bu arada Uğur Dündar’la Yılmaz Özdil barışmışlar. Çünkü o çok alâkasız bir olaydı. Yılmaz Özdil orada garip bir şey yaptı. Ne olduğunu kendisi de bilmiyor. Ama mesela şu da çok acayip: Sedat Peker bir şey ortaya atıyor. Sedat Peker bu Sezgin Baran Korkmaz olayını söylemeseydi, biz bunu konuşmuyorduk. Şimdi burada söylediği bir yığın şey var. Üstüne konulan oteller, çökülen oteller, şunlar bunlar var. İçişleri Bakanı’na yönelik doğrudan suçlamalar var. Ama biz şimdi geliyoruz, Sezgin Baran Korkmaz olayını konuşurken, üç gazeteci… Başka da bir şey konuşmuyoruz. Bugün mesela ne oldu? Israr ediyor Sedat Peker. Birisi haberini yaptı. Sezgin Baran Korkmaz’ın uçağını kullanmış Süleyman Soylu. Fatura gösterdi. Sedat Peker dedi ki: Fatura sahte. Ama biz yine bir yerinden gazeteci buluruz, onun üzerinden Sezgin Baran Korkmaz’ın… Ama öyle de çok varmış ki… Birçoğunu tanıyoruz yani. Yakından tanıdığım insanlar da var. Bakıyorum mesela, yazılarını görüyorum bir tanesinin. Şimdi adı lâzım değil… Neler yazmış yahu? 

Kemal Can: Yumurtayı tek küfeye koymamış, çok değişik küfelere yaymış.

Ruşen Çakır: Zaten en son İsmail’e yaptığı açıklamada diyor ya: “Ben milletine bağlı birisiyim. Türkiye’de yargılanmak istiyorum.” Tam milliyetçi-muhafazakâr bir söylemle… “Türkiye’de yargılanmak ister misin?” sorusunu oraya bağlıyor. Tabii bu arada Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı açıklamayı gördün mü?

Kemal Can: Gördüm. “Koz vermemek için Türkiye’de yargılanmalı” ve bir tür “Bunun uluslararası ayağı kesilmeli” diyen bir açıklama yapmış. 

Ruşen Çakır: Türkiye’ye zarar gelmesin.

Kemal Can: Evet, evet. Bu tür şeylerle yüzleşildiğinde mi Türkiye’ye zarar geliyor? Yoksa bu tür şeylerin üstü örtüldüğünde mi Türkiye’ye zarar geliyor ve Türkiye zarar görüyor? Yani zarar geliyor derken, sadece dışarıdan değil; aynı zamanda bu Türkiye’de olup bitenler açısından da bir zarar oluşturduğu için. Muhalefetin hâlâ pek çok konuda, dış politika meselelerinde, iktisatta böyle düşünmeye devam etmesi çok rahatsız edici. 

Ruşen Çakır: Ama Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde de var Sezgin Baran Korkmaz. Öyle bir boyutu var.

Kemal Can: Tabii canım. Zaten asıl Sezgin Baran Korkmaz’ın kendi anlatımından, parlayıp büyük paralar getirdiği dönem: 2015. Diyor ki: Haziran’la Kasım arasında birdenbire, “Ya, bu iktidar gidiyor” görüntüsü yüzünden, dışarıdan para gelişi kesilmişti, tam o sırada ben musluğu açtım. Yani tam da Davutoğlu’nun başbakanlığı dönemine tekabül ediyor. Davutoğlu, korku iklimi oluşmasına da cevap vermediği gibi –“Benimle alâkası yok” dedi ama– onun dönemine denk geliyor. Şimdi anlaşılan o ki, bu işte şöyle bir sistematik yürüyor: Daha önce açıklamalarında, o kendisinin yer aldığı fotoğraflarla ilgili Sedat Peker söyledi ya; o fotoğrafların kendisinin nasıl işine yaradığını anlattı ya… Şimdi bu tür çarkın birinci aşamasında en temel şey: Bu insanların öncelikle iktidardaki karar vericilere erişimlerinin olması, onlara ulaşabilmeleri… Bu ifadelerde ve iddianamede de var ya işte: Büyük babalar falan… Orada “dede” dendi, ama kastedilen “Büyük baba” yani “Asıl baba” anlamındaki baba bence o kavram. Orada söylenen anahtar şey şu: Bir yerlere ulaşabilme ve bir yerlerle temas edebilme imkânı olduğunu gösteriyor. Birinci aşama bu… Sonra bunu medya üzerinden kamusallaştırıyor. Kanıtlar yaratıyor. Sonra yine bu havayı kullanarak, çeşitli yargı mensupları, önemli bürokratlar filan üzerinde tazyik yaratabiliyor. Çünkü, “Ya, bu adamın hem dışarıda hem içeride çok önemli bağlantıları var; bunun işlerini halletmemiz gerekir” network’ü böyle oluşuyor. Bunun “güvence” ya da sıkıştığı zaman çözebilecek mafyatik ayakları da oluyor. Birdenbire böyle dört ayağı olan bir çark işlemeye başlıyor. Burada tabii kritik olan, medya iki türlü fonksiyon icra ediyor burada. Birincisi; bu çarkın işe yarar bir şey olduğunu gösterecek, buradaki aktörlere îtibar kazandıracak… Hani hep tersini konuşuyoruz ya; “îtibar suikastı” diye. Bu da “îtibar pompası’’ yani, medyanın îtibar pompası olarak çalışması. İkincisi: Bunlar ifşâ olmaya ya da ortaya çıkmaya başladığında, buna gerekçe üretmek ya da bunu kapatmakla ilgili bir fonksiyon. Üçüncü bir aşama da eklersek, işte Veyis örneğinde gördüğümüz gibi, bu çarkın içerisinde arabulucu, buluşturucu, komisyonlarla iş yürüten rollere kavuşmak. Yani dolayısıyla medya çok kritik bir fonksiyon. Medya değil, ama medyada bulunmaları vesilesiyle — ki bunların çoğunun da aslında bu işleri yaptıranları da bir tür dolandırdıklarını düşünebiliriz; çünkü bahse konu insanlar, bir kısmını biliyoruz, değil bu tür milyon dolarlık işleri yapması için paralar vermek; gidip bir yerden bir şey alması için bile güven duymayacağın insanlar bunlar. Yani liyâkat meselesi orada da var, ama…

Ruşen Çakır: Bu arada süremiz bitiyor.

Kemal Can: O yüzden burada medya, yani bir meslekî olarak problem olan medya, medya fonksiyonu açısından değil. Biraz önce SETA’da konuştuğumuz gibi, başka bir hizmet fonksiyonu. Yani medyanın temel hizmeti okuyucusuna, izleyicisine olmadığı zaman, başkalarına hizmet eden bir şeye dönüştüğü zaman bu kirlenme ve çürüme kaçınılmaz. Buradaki rollerin hepsinde de onu görüyoruz. Burada sistematik bir fonksiyon değişim var medya açısından. Bu çok kirleten bir şey. Tıpkı Marmara’ya bu kadar çok pislik akıttığında sonunda oranın çürüyüp ölmesi gibi.

Ruşen Çakır: Burada şunu söylememe izin ver. Geçen kazasız belasız bir yayın yaptık Ahmet’le biliyorsun. En son orada bu Sezgin Baran Korkmaz hikâyesini anlattı ve bu Veyis Ateş’in sözlerini, Süleyman Soylu meselesini bence bayağı tatminkâr bir şekilde anlattı. Hâlâ Ahmet’e gazetecilik öğretmeye çalışıyorlar. Yani şunu insanlar anlamıyor. Herkesle konuşursun, herkese ulaşmaya çalışırsın ve birtakım iddiaları muhataplarına sorarsın. Mesela o yazısı, Süleyman Soylu’nun istifası üzerine bir yazı. Şimdi şöyle bir şey duymuş: Erdoğan istedi. Bunu Süleyman Soylu’ya sormak kadar bir gazetecilik refleksi olmaz. Doğrudan kendisine soramıyorsan, aracıyla sorarsın filan. Tabii birtakım siyâsî, şu bu nedenler de olabilir. Bir diğer ilginç hikâye, bütün bu Sezgin Baran Korkmaz olayında gördüm; Sabah gazetesinde Dilek Güngör var. O mesela en kritik zamanlarda… BoraJet olayı var ya, bu davanın da en önemli ayaklarından birisi. Adam şikâyet ediyor. Diyor ki: “Bunlar beni FETÖ’cü gösterdiler.” Ucuza, bilâbedel almış. Mesela Dilek Güngör, zamanında o adamla çok kapsamlı bir röportaj yapmış. Ben bunu şirketin web sayfasında buldum. Sanırım ismi “Ayaslı Grup”. Çünkü “Sabah arşivinde bulunmuyor,” diyorlar. Aramadım, doğrudan öteki tarafta buldum. Belki de vardır. Mesela o tarihte çok kapsamlı, derli toplu, hakikaten sorulması gereken her şeyi sormuş. O sıralarda Sabah gazetesinde başkaları da bu adamın FETÖ’cü olduğunu yazmışlar. Yani SETA olayına tekrar dönecek olursak, aynı kurum içerisinde, kritik anlarda pekâlâ farklı duruşlar vs. olabiliyor. BoraJet olayı başlı başına gazetecilik açısından üstüne doktora tezi yazılabilir bir şey. Çünkü iddianamede görüyorsun. Adam diyor ki: “Benim hakkımda şu kişi, şurada, şunu yazdı ve çaresiz kaldım,” diyor. 

Kemal Can: Hani hep konuşuyoruz ya; bu iktidar medyası, bu kadar çok gazete, bu kadar çok televizyon, kamuoyu oluşturma konusunda da bir işe yaramıyor. Bu kadar şey niye besleniyor? Ne saçma bir şey. Bu kadar para aktarılıyor; ama karşılığı da yok. 

Ruşen Çakır: Neye yarıyor?

Kemal Can: İşte bu işlere yarıyor. 

Ruşen Çakır: Evet. Bizim o kadar paramız yok onun için. Ama bağımsız gazetecilik yapmak da böyle bir şey. Bunun öyle kolay olmadığı ortada. Bizlerden de bunun için hoşlanmıyorlar zaten. Şimdi bir daha söyleyelim. Neydi? Türkgün. Türkgün gazetesi kamu bankalarından reklamlar alıyor. Bize değil kamu bankası, özel sektör bile reklam vermiyor. Sırf iktidar yanlısı olmadığımız için vermiyorlar. Ama ona rağmen bağımsız ve özgür gazetecilik yapmak mümkün. 

Kemal Can: Hatta, Basın İlan Kurumu’nun basılı gazetelere sürekli yani iktidar yanlısı olmayan gazetecilere, gazetelere ilan gitmesini engellediği gibi, resmi basın-ilan şeylerini ceza olarak kesintiler yapıyor.

Ruşen Çakır: Evet. O zaman işte okuyucunun, izleyicinin, vatandaşın sahip çıkması gerekiyor. Çünkü belli bir kesime, ezici bir çoğunluğa; işte mesela devlet, iktidar, iktidarın yakınındaki iş çevreleri, kamu bankaları yardım ediyor. Bizlere sahip çıkacak tek kesim; vatandaşın kendisi.

Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Evet. Noktayı koyalım. 

Kemal Can: Bu hafta da o zaman böyle kapatalım. İyi haftalar diyelim ve “Söyleyeceklerimiz bu kadar” deyip kapatalım. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus