“Çok seviyorsan, al evine iki Afgan, besle”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Afganistan’dan Türkiye’ye yeni yasadışı göç dalgası zaten varolan yabancı karşıtlığını tırmandırdı ve göçmenlere karşı insani tavırları savunanların bir kez daha hedef alınmasına neden oldu. Devlet yerine, sivil toplumda zaten azınlıkta olan ve etkileri sınırlı olan kesimler neden hedef alınıyor?

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı 

Merhaba, iyi günler. İyi haftalar. Şu günlerde bana en çok sorulan soru, “Nasılsın?” sorusu — tahmin edersiniz. İyiyim, iyi olmaya çalışıyoruz, ben ve Medyascope olarak. Yıkılmadık ayaktayız diyoruz. Bir linç kampanyasının içerisinden geçiyoruz — bunun farkındasınızdır. Sessiz kalmayı tercih ediyoruz; çünkü linççilerle bir şeyi tartışmanın, onları herhangi bir şeye ikna etmenin imkânı yok. Birbirinden farklı dönemlerde yapılan, farklı kesimler tarafından yapılan ayrı ayrı linçlerin bir araya getirilmesiyle karşı karşıyayız. Olur böyle şeyler; çünkü burası Türkiye. Zor bir iş yaptığımızın farkındayız ve bu linçleri hak etmediğimizin, ama bir diğer yanıyla da hak ettiğimizin farkındayız; çünkü işimizi iyi yapıyoruz, açık yapıyoruz, şeffaf yapıyoruz ve Türkiye’de her şeye rağmen, her koşulda bağımsız ve özgür gazetecilik yapmanın mümkün olduğunu gösterdiğimiz için farklı kesimlerin çok ciddi bir şekilde bizden rahatsız olmasına neden oluyoruz. Onlara verdiğimiz rahatsızlık için de, açıkçası, özür falan dilemiyoruz. Bütün bunların detaylı bir şekilde açıklamalarını ağustos ayında –çünkü ağustos ayı Medyascope’un doğumu–, altıncı yaşımız ve her sene, izleyicilerimiz bilir, her sene ben, Sedat Pişirici ve diğer arkadaşlar, orada bir yılın değerlendirmesini yapar ve izleyicilerden gelen soruları cevaplandırırız, ağustos ayında da bunu yapacağız, şimdiden söyleyeyim. Ağustos ayının ilk hafta sonunda muhtemelen. Onu yakında duyururuz ve orada, gizli saklı hiçbir şeyimizin olmadığı, yasadışı hiçbir şey yapmadığımızı, sonuna kadar meşru bir yerden, yasal bir yerden ve evrensel insan haklarına, değerlerine sadık kalarak ve gazeteciliğin bütün ilkelerine, bütün ama bütün ilkelerine sadık kalarak bir gazetecilik yaptığımızı, tahmin ettiğimizin de ötesinde bir başarıya ulaştığımızı ve bu başarının da birilerini bir şekilde rahatsız ettiğini detaylarıyla konuşacağız. Onu oraya saklayalım, ama şunu söyleyeyim: Eşim Müge’yle beraber bayramda yarı bir tatil yapmaya niyetlendik; bir yandan, o da ben de yayınlarımızı yapacaktık, ama esas olarak kafamızı dinleyecektik; bayram tatilimizi zehir ettiler. Olabilir, bu ilk defa olan bir şey değil. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak birçok insanın hayatını kötü insanlar zehir ederler. Şahsen yaşadığım çok olay var, hepinizin yaşadığı çok olay var ve yaşayacağımız çok olay var; bunu biliyoruz. Zehir ettiler, ama tekrar söylüyorum: Yıkılmadık, yıkılmayız. Yani bu, en sert dönemlerde; Fethullahçılar’ın hedefi olduğum zamanlarda birçok kez doğrudan kendi yüzlerine: “Her kuşun eti yenmez!” demiştim. Her kuşun etini yiyemiyorlar, yemeye çalışıyorlar; birbiriyle kanlı bıçaklı olan insanlar bizim etimizi yemek için üşüşüyorlar, ama ortada yenecek bir et olmadığı için muhtemelen yakında birbirlerini yiyecekler. Ahmet Arif’in “Otuz Üç Kurşun” şiiri geliyor aklıma… Şimdi, benim solculuğuma da lâf etmeye çalışan çok kişi var; gülüp geçiyorum. Ahmet Arif, en çok sevdiğim şairlerden birisidir. “Otuz Üç Kurşun”da: “Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem!” sözleri… Yani, defalarca aklıma geldi; ama esas, “Ay Karanlık…” Bilir misiniz o şiiri bilmiyorum. Orada, en sonunda bir cümle var. O cümleyi okumayacağım devamını okuyacağım: “Dost yüzlü/Dost gülücüklü/Cigaramdan yanar/Alnımdan öper…” Evet, Ahmed Arif’i de saygıyla analım ve bugünkü konumuza gelelim. Aslında bugünkü konumuza, yani Afgan göçmenler konusuna gelmeden önce bir Tunus notu düşmek istiyorum: Tunus, Arap Baharı’nın başladığı yerdi ve sürdüğü tek yerdi. Onun dışında hepsi fiyaskoyla sonuçlanmıştı ve Tunus istisnaydı. Ben de bunu defalarca söyledim, ama dünya bunu biliyor. Tunus’ta bir sivil darbe oldu. Sivil de denemez; Cumhurbaşkanı bir darbe yaptı. Askeri de anladığım kadarıyla yanına almış ve Meclis’in fonksiyonlarını bayağı bir sıfırlamaya çalışıyor. O Meclis’e gitmiştim, gazeteci olarak, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, orada Meclis’i izlemiştim ve çok hoşuma gitmişti. Çok ciddi bir tartışma vardı; yine kapışmalar vardı, ama o çoğulculuğun izlerini orada görmüştüm. Çok yazık oluyor Tunus’a, aslında tüm İslam dünyasına, Arap dünyasına ve tabii ki Türkiye’ye çok yazık oluyor — bu notu düşeyim.

Şimdi, Afgan göçmenler… Neden Afgan göçmenler? Aslında ben geçen hafta bu konuyu yapmayı düşünüyordum; ama bu linç kampanyasının ortasında bir frene bastım; iyi de yapmışım. Şimdi şöyle düşündüm, açık söyleyeyim: Bu olayın, bize yönelik linç kampanyasının başlangıcı Afgan göçmenler üzerinden gitti, yasadışı yollarla Türkiye’ye giren Afganlar üzerinden. Çünkü, bize program yapan bazı arkadaşlara yönelik sosyal medya üzerinden birtakım hareketler oldu ve oradan hareketle de bana ve benden sonra da Medyascope’a yönelik çok büyük bir kampanya yürütüldü; olayın başlangıcı budur. Neden burada yapıyorlar? Daha önce Suriyeliler konusunda ben birçok yayın yapmıştım ve o yayınlara da belli kesimler tarafından çok ciddi tepkiler gelmişti; yani ben sabıkalıyım göçmenler konusunda. Sabıkalıyım. O zaman da bana; “Al Suriyelileri evinde besle” diyorlardı. Şimdi de “Al Afganlar’ı evinde besle…” Şimdi bir de başlığa çıkarttığım: Nedense “İki Afgan” diyorlar; üç değil, aile değil, tek değil, iki Afgan. Böyle de bir organizasyon var. Dedim ki kendime: “Ya, o kadar küfür işittik, o kadar hakarete uğradık yapmadığımız bir şeyden”. Buradan yürüdüler, oradan sonra niye bunu yapıyorlar? Çünkü Batı’dan fon alıyorlar. Batı’dan fon derken şu oldu bu oldu ve olay geldiğimiz noktaya geldi ve şimdi de başka bir yerden; sayfamızda buldukları başka şeylerden başka kampanyalar yürütüyorlar. Tam ne denebilir? Hem AKP iktidarına karşılar, ama milliyetçilikte yarışıyorlar vs.. Böyle bir grup var. Daha çok kentli orta sınıflar olsa gerek ve şöyle bir mantık yürütüyorlar: Evet, Türkiye’de demografi bozuluyor mültecilerle; önce Suriyeliler’di, şimdi Afganlar geliyor, bozuluyor. Neden bozuluyor? Kaçak göç oluyor. Tamam. Peki sonra ne oluyor? İşte bu mülteciler konusunda, daha doğrusu göçmenler konusunda –kavramlar da çok muhtelif biliyorsunuz– “Göçmenler konusunda birtakım naif insanlar var; akademisyen, gazeteci vs. hümanist takılıyorlar” — hümanizm kötü bir şeymiş gibi… Hümanist takılıyorlar ve onlara yükleniyorlar. Şimdi, biz Medyascope olarak iki arkadaşımızı Van’a yolladık bu bayram döneminde. Biz, kurum olarak linç yerken arkadaşlarımız orada gazetecilik yapıyorlardı; Fırat ve Sedat. Fırat’la da konuştum uzun uzun. Gerçekten bir kaçak Afgan göçmeni olgusu var. Van’da önce Başkale’de başlamış, sonra yukarıya doğru çıkmış; Özalp, Saray diye gidiyor ve belki de daha sonra daha yukarıya çıkacak. Çok büyük bir sektöre dönüşmüş; kaçakçılar çok büyük paralar kazanıyorlar. Günde yüzlerce insan giriş yapıyor; engellenmiyor ya da engellenemiyor, her neyse… Bunlar, kimisi parasına göre Tatvan’a kadar götürüyor, kimisi Van’a kadar götürüyor, kimisi sadece sınırdan geçirip bırakıyor. Bu, yasadışı bir göç ve bunu önlemesi gereken kurum Türkiye Cumhuriyeti Devleti — askeriyle, polisiyle, istihbarat servisiyle… Ve bunun da engellenmesi lâzım tabii ki; ama bir şekilde engellenmiyor ya da engellenemiyor — bunu tartışabilirsiniz. Ondan sonra, bu kişiler gelebildikleri yerlere kadar geliyorlar; kimisi İstanbul’a kadar, kimisi başka yerlerde değişik sektörlerde çalışıyorlar — ki büyük bir çoğunluğu genç erkekler. İddiaya göre, daha sonra, belli bir yere yerleştikten sonra, esas hedeflerinin Türkiye olmayıp daha batı, Avrupa olduğu söyleniyor. Yerleştikten sonra da ailelerini yanlarına getirmeye çalışacaklar. Bu, çok bilindik bir şey; aslında Afganistan’dan gelenler için de yeni bir olgu değil. Biz Suriyeliler’i daha çok bildiğimiz için, Afganistanlılar daha az biliniyordu; ama yıllardan beri olan bir olay ve böyle bir olay var, böyle bir olgu var ve bu bir sorun. Tabii ki birçok açıdan sorun: ekonomik, kültürel, sosyolojik açıdan. Birçok açıdan sorun; ama bu sorunun muhatabı sivil toplum ya da bu göç konusunda araştırma yapan kişiler vs. değil. Bu sorunun muhatabı ülkeyi yönetenler. Ülkeyi yönetenlere hiçbir şey söylemeyip ya da söyler gibi yapıp, ondan sonra bu sorun ortaya çıkıp insanî bir soruna dönüştükten sonra, Türkiye toprakları içerisinde bu konuda hassasiyet gösteren her türlü sivil kuruluşu, akademisyeni vs.’yi suçlayarak bu sorunu çözeceklerini sananlar var. O zaman da: Ayrılar ayrı yerde, aynılar aynı yerde… Bunun sadece Afganistan’dan gelen göçmenlerle ilgisi yok. Sadece Suriye’den gelen göçmenlerle ilgisi yok. Bu çok daha…, şu anda dünyanın küresel olarak yaşadığı, çok eskiden beri olan ama şimdi iyice ortaya çıkan bir sorun ve bu sorunun içerisinde farklı farklı konumlanışlar var: devletlerin konumlanışları, toplumsal-siyasî aktörlerin konumlanışları var. Burada, özellikle Batı’da, hem Kuzey Amerika’da hem de Avrupa’da bu göçmenler olgusu nedeniyle iyice güçlenen aşırı sağ var ve aşırı sağın güçlenmesini dengelemek için kendini onlara uydurmaya çalışan merkez siyasî güçler var. Alabildiğine bir yabancı karşıtlığı üzerine oluşan bir eğilim var; zaten yabancı karşıtlığı Batı’da başlayan bir eğilim ve şimdi de Türkiye’ye çok ciddi bir şekilde sirayet ediyor. Burada, sorunun kendisini serinkanlı bir şekilde tartışmak ve devleti bu konuda göreve çağırmak yerine, devletten korktukları için, tekrar ediyorum korktukları için, aslında karşı çıktıklarını söyledikleri siyasî iktidara gizli gizli hayranlık duydukları için, bu meseleyi onlarla çözmek yerine, kolay lokma olduğunu düşündükleri sivil odaklara, mesela gazetecilere, mesela akademisyenlere saldırarak rahatlamaya çalışıyorlar. Bu tartışma kolay kolay bitmeyecek. Bu tartışmada kullanılan dil; “Al evine besle”… iki tane, üç tane, beş tane… Yani, bunu söyleyenler… mesela görüyorum: “Onlarla aynı mahallede yaşarsan seni görürüm” vs. diyenler… Hayatta nerelerde neler yaşadığımı herkese uzun uzun anlatacak değilim. Mecbur kalırsam, başka bir yolu yoksa her ortamda yaşamaya çalışırım. Ayakta kalmaya çalışırım; geçmişten bugüne her insan bunu yapmaya çalışır ve ama bunu yapmaya çalışırken birtakım değerlerden, ilkelerden asla vazgeçmemek gerekir. Bunun da en önemlisi insanlık onuruna saygı göstermektir. Burada insanlık onuruna saygı göstermede de insanlar arasında hiçbir şekilde ayrım yapmamaktır. Hangi ülkeden, nereden, hangi sınıftan olduğuna bakmadan, her şeyin önüne insanın haysiyetini koymaktır. Dolayısıyla, “Al evine besle” diyenler bana hakaret ettiklerini sanıyorlar; ama esas olarak o insanlara hakaret ediyorlar, aslında çok açık bir şekilde kendilerini ele veriyorlar. Bu tür hikâyelerde pes etmek söz konusu olamaz. Bu tür hikâyelerde, bu tür insanî durumlarda –bunun adına ister naiflik deyin, ister hümanistlik oynamak deyin, ister çağın gerisinde kalmış enternasyonalizm deyin, deyin, hiç önemli değil– herkes duruşuyla yargılanır. Burada, bu konuda, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kabil Havaalanı’na gitmeye gönüllü olmasına tek kelime etmeyip, “Ne işimiz var Afganistan’da?” demeyip, ya da der gibi yaparak öylesine geçiştirip, bunun yerine, “Ne işi var Afganlar’ın burada?”ya saplanıp kalmak, gerçekten başlı başına çok ciddi bir istikrarsızlıktır. Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Afganistan’da ne aradığını sorgulamak gerekiyor. Yanlış; bunu çok defa dile getirdim, hatta tek başına bununla ilgili bir yayın da yaptım: “Ne İşimiz Var Afganistan’da?” diye. Tabii ki Afganistan’dan kaçanların akın akın Türkiye’ye gelmesi Türkiye için iyi bir şey değildir. Onlar için de iyi bir şey değildir; ama bu sorunun çözümünün geçtiği yer Ankara’dır; Medyascope stüdyoları değildir, Medyascope’a yayın yapan, her biri iyi niyetli, konunun uzmanı insanlar değildir. İnsanlar yanlış yerlerle uğraşmaktadır. Bu bir sorundur, bu sorunun muhatapları bellidir; o kişilere ısrarla bu sorunu çözmeleri dayatılmalıdır. Yıllardır Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Suriyeliler başta olmak üzere göçmenlerin Batı’ya gitmemesi konusunda Avrupa Birliği’yle çok ciddi pazarlıklar yapıyor. Öyle bir hâle geldi ki, Türkiye’nin Batı nezdinde, Avrupa nezdinde belki de tek kozu bu kaldı. Bunu sorgulamak lâzım. Niye Türkiye gibi bir ülke, tam üyelik müzakeresi almışken, şimdi Avrupa’nın gözünde sadece mültecilerin önünü kesen bir ülke olarak kalıyor ve bunun karşılığında para alıyor? Belli bir miktar para… Şimdi de Afgan akını karşısında, işte, Almanya’dan Avusturya’ya kadar birçok kişi, gerçekten varsa insanların “yerli ve milli” hassasiyetlerini son derece rencide eden çıkışlarla, kabaca “Parası neyse verelim, siz onları orada tutun” diyorlar. Buradaki muhatap, bundan rahatsızlık duyuluyorsa –ki duyulması lâzım, bu ülkenin vatandaşı olarak hepimizin duyması lâzım–, bizim, Türkiye’nin böyle bir yere indirgenmesi: Mültecilere bir tür kafes. “Aman bize gelmesinler de parası neyse verelim.”  Bunun pazarlığını yapma meselesi gerçekten rencide edici bir şey; ama bunun muhatabı, her türlü göçmenin de insan olduğunu ısrarla vurgulamaya çalışan iyi niyetli insanlar değil. Bunun muhatabı ülkeyi yönetenlerdir. “Al evine besle” lâfları –ki bunun değişik türevleri var; çok iğrenç, çok tiksindirici lâflara muhatap oldum, daha da olacağım herhalde–; şu yayından sonra da herhalde olacağım, olsun. Normal şartlarda, bu saatte “Transatlantik”i yapacaktık. “Transatlantik”i bu hafta yapmıyoruz. “Transatlantik”te yıllarca buraya, Medyascope’a ve Türkiye’ye katkıda bulunan Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a da bu linç kampanyası sırasında hak etmedikleri, tamamen yalana, dezenformasyona dayalı hakaretler, hedef göstermeler oldu. Ne diyeceğimi bilemiyorum açıkçası. Ömer’i, Gönül’ü yıllardır tanıyan, onlarla dost olan, onların iyi niyetini, ülke sevgisini yakından bilen birisi olarak bu yapılanlara ne diyeceğimi bilmiyorum; ama Türkiye’nin, ben yönettiğim için değil Ömer ve Gönül konuştuğu için, açık ara en iyi dış politika programı olan “Transatlantik” de aynı şekilde, o kervan, “Transatlantik” kervanı da yoluna devam edecek. Bu hafta yapmıyoruz, ama hiç önemli değil. Ben de izin verirseniz bir hafta, tatili bu sefer yapmaya çalışacağım Müge’yle birlikte. Hatta her türlü sosyal medya –ki şu anda Türkiye’deki sosyal medyanın en önemli özelliklerinden birisinin, tek değil tabii ama birisinin, Medyascope ve bizler olduğunun farkındayım– birazcık detoksa ihtiyacımız var; birazcık da değil, hatta fazlasıyla detoksa ihtiyacımız var, onun için bir hafta yokum. Bir hafta sonra, yani bugün bu yayını yaptıktan sonra tekrar burada stüdyoda olacağız. Medyascope’un doğumunu hep birlikte kutlayacağız. Bu süreç içerisinde bize yönelik ilginin çok daha fazla arttığını, bize desteklerin çok daha fazla arttığını sevinerek görüyoruz. Bu da Türkiye’de özgür ve bağımsız gazetecilik yapma düşüncemizi, inadımızı çok ciddi bir şekilde pekiştiriyor. Küfredenler, hakaret edenler, hedef gösterenler vs. olabilir. Şöyle bir olay var Türkiye’de: Dünyanın her yerinde de olabilir belki, ama özellikle Türkiye’de kötülük çok kolay organize oluyor; çok kolay, çok basit. Birisi, “Bunlar zaten Afgan sevici” diye başlıyor, ondan sonra benim Nokta dergisinin ilk yıllarındaki kapak fotoğrafıma, bilmem nereye, her yere gidiyor. Her önüne gelen bir taş kapıp atıyor, ama hiç kimse onlara, “İçinizdeki günahsız kim ise, o atsın taşı” demiyor, demedi; ama ağustos ayında döndüğümüz zaman onu –bugün bir girizgâh oldu–, onu çok daha net bir şekilde söyleyeceğiz. Kimseyle bir hesaplaşma vs., bireysel bir hesaplaşma derdimiz yok. Zaten sorsak ne olur, Allah sormuş zaten onlardan hesabı; öyle diyelim, Allah’a havale edelim; ama biz bağımsız, özgür gazeteciliğimizdeki ısrarımızı, inadımızı sizlerin desteğiyle; bizi izleyen, bizi önemseyen insanların desteğiyle sürdüreceğiz. “Neden Medyascope‘a bu kadar saldırılıyor?” sorusunun cevabı aslında şu: Çünkü Medyascope bağımsız ve özgür gazetecilik yapılabileceğini gösteriyor, biz bunu gösterdik. Bundan dolayı mutluyuz. Bunun faturasını bize kesmeye çalışıyorlar. O faturalarını ödemeyeceğiz, biz faturamızı izleyicilerimiz ve Türkiye toplumu nezdinde ödemekteyiz, yaptığımız iş budur. Evet, tekrar sıralayalım: Yıkılmadık, ayaktayız, yıkılmayacağız da. Bu kervan yoluna devam ediyor, devam edecek. İlk günden bir iPad ile başladığımız yolculuğun nerelere vardığını hepiniz gördünüz. Çok daha ilerilere doğru gideceğimize emin olun, her kuşun etinin yenmeyeceğini bir kere daha göstermekteyiz; bir kere daha özellikle altını çiziyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus