Nerede kalmıştık: Büyük resmi görüp büyük oyunu bozanlar diyarı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Orman yangınları, uzun bir süredir dile getirdiğim “siyasi iktidarın yönetememe krizi“nin kendini bariz bir şekilde göstermesine neden oldu. İktidar yanlıları sorumluluğu tabii ki üstlenmeyerek“büyük resmi görmek” ve“büyük oyunu bozmak” iddiasıyla bir kere daha hakikatleri tahrif etmeye çalışıyor. Ama başarılı olmaları artık mümkün gözükmüyor.

Ahmet Hulusi Bulut

Bu yayın, kemik kanseri nedeniyle 22 yaşında hayatını kaybeden, Medyascope destekçisi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisi Ahmet Hulusi Bulut’a ithaf edilmiştir. Nur içinde yatsın.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Evet, nerede kalmıştık? Kısa bir aradan sonra tekrar karşınızdayım. Bu zaten öngörülmüş bir araydı, tatildi. Önceden hazırlıklarımızı yapmıştık Müge’yle beraber; ama mâlûm, bayram sırasında başlayan Medyascope’a yönelik dört koldan saldırılarla tam da iyi uydu ve bir anlamda kendimizi detoks kampına aldık diyelim. Bu arada, bu süreçte, birbirinden siyâseten farklı olma iddiasındaki kesimlerin Medyascope’a yönelik saldırıda nasıl birleştiğini de hep beraber gördük ve “Ya sev ya terk et!” çığlıkları atanlar oldu. Meslektaşlarımızdan da oldu biliyorsunuz. Biz de terk ettik, ama çok da uzağa gitmedik. Yavru vatana gittik. Girne’ye gittik ve her sefer yaptığımız gibi Girne’nin en güzel yerinde Dome Otel’e — ki Dome Otel’in bir özelliği, 2008 yılından beri doğrudan çalışanları tarafından işletiliyor olması. Yani çok hoş bir tatil, çok sıcaktı ama çok güzel bir tatil yaptık, kafamızı dinledik. Türkiye’de olanları ve sosyal medyada yazılanları pek görmemeye çalıştık, olabildiğince uzak durmaya çalıştık; ama tabii ki Türkiye’deki yaşanan ve halen süren orman yangınları olayından bîhaber olamadık, kalamadık. Onun acısını orada da hissettik, burada da hissetmeye devam ediyoruz. 

Burada yaşananlar, yaşanmakta olanların üzerinde çok, söylenecek çok şey var ve yarınki “Adını Koyalım”da –ona da ara vermiştik biliyorsunuz– Burak Bilgehan, Ayşe ve Kemal’le bu konuyu uzun uzun konuşacağız. Orman yangınlarının gösterdiklerini konuşacağız; ama şimdiden şunu söyleyeyim: Tam bir fiyasko bu. İnsanlar benim daha önce, uzun zamandır söylediğim, AKP iktidarının, Erdoğan iktidarının yönetememe krizi –ki çok dalga geçen de oldu; bıktılar ama– bunun tam bir örneğini yaşadık, yaşıyoruz. Benzer bir şeyi salgında da yaşamıştık; ama orman yangınları bunu bize tam olarak gösterdi: kaderine terk edilmiş gibi insanlar, kalkmayan uçaklar ve bir belirsizlik hâli, bir umutsuzluk hâli… 

İnsanların artık şikâyet etmeye bile kalkmadığı bir ortamdayız. Böyle bir umutsuzluk hâli ve çaresizlik hâli var ve buradan ne çıkıyor? Tabii ki yine bu yayının başlığına koyduğum gibi: “büyük resim, büyük oyun”. Bu büyük resim meselesi ne zaman gündeme geliyor? İktidarın çok bâriz hatalar yaptığı zamanlarda, köşeye sıkıştığı, çaresizliğini gösterdiği, yönetememe hâlinin alenileştiği zamanlarda, hemen bir “büyük resim ve büyük oyun” söylemi dolaşıma sokuluyor. Burada sorumluluk kesinlikle ve kesinlikle iktidarın değil ve birtakım sorumlular aranıyor. Şimdi, iklim değişikliği gibi coğrafî nedenler, doğal nedenlere sorumluluk yüklenecek olursa, belki bir ölçüde rahatlanır; ama o zaman da, “Niye yeterince tedbir alınmadı?” sorusu, “Bu konu ne zamandır konuşuluyor, neden hazırlıklı değildik?” sorusu gündeme gelir. Onun için sabotaj iddiaları çok ciddi bir şekilde ortaya atılıyor. Halbuki biliyoruz, dünyanın dört bir tarafında bu olaylar değişik çaplarda yaşanıyor. Amerika kıtasının, Avrupa kıtasının birçok yerinde orman yangınları yaşanıyor; tıpkı koronavirüs salgını gibi ve buralara her ülke değişik değişik şekillerde müdahil oluyor; ama burada, Türkiye’de yaşanan orman yangınlarına karşı devletin pek bir şey yapamaması, Bakan’ın yaptığı acayip açıklamalar vs. üzerine, bütün bunları örtmek için bir “büyük resim”den bahsediliyor. Her zaman olduğu gibi bir büyük resim var, büyük oyun var, dış güçler var, dış güçlerin içerideki uzantıları var, şunlar var, bunlar var ve bir şekilde insanların gerçeklerle yüzleşmesi, gerçeklerle buluşması engellenmeye çalışılıyor. 

Dün evde, oğlum Ali Deniz bana, “Şu post-truth nedir?” diye bir şey sordu. Bu post-truth meselesi, yani “hakikat sonrası” meselesi uzun zamandır dünyanın gündeminde. Biz de çok ele aldık, ben de bunun üzerine çok yayın yaptım. Ali Deniz bana şunu sordu: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Marmaris’te çay dağıtması ya da fırlatması bir post-truth örneği midir” diye. Değil. Burada, hakikatten uzaklaşma örneği var. Yani, Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi, kariyerini, özellikle daha ilk Refah Partisi, hatta Milli Selamet Partisi yıllarından itibaren, kariyerini hep halkla iç içe olmak, onlara ulaşabilmek, onlara dokunabilmekle inşa etmiş bir liderin uzun zamandan beri yaşadığı bir kopmanın örneği. Yani Marmaris’te o atılan çaylar, Erdoğan’ın gerçekten kopuşunun örneği. Bunu post-truth yani “hakikat sonrası” olarak tanımlamak mümkün değil. Hakikat dışılık olarak tanımlamak mümkün. 

Peki, hakikat ötesi ya da hakikat sonrası ne? Burada post-truth ne? Mesela nedir? İşte: Bu büyük oyun, büyük resim. Gerçeklerle buluşmak yerine, insanların gerçeklerle karşı karşıya kalmasını engellemek için üretilen birtakım komplo teorileri, birtakım yalan haberler, birtakım uydurmalar ya da bazı şeyleri abartmalar; bazı şeyleri –bu hep öyle olur– hak etmediği kadar abartıp, bazılarını müstahak olmadığı kadar küçümseyerek, böyle bir tablo çizmeler ya da mesela ciddi ciddi, “dünyanın Türkiye’yi kıskandığı”nı söylemeler, “orman yangınlarına karşı mücadelesinde kıskandığı” gibi söylemler… İşte, tam anlamıyla burada devreye giriyor ve burada hakikat sonrası üzerinden, insanların yaşanan çaresizliği, yaşanan sorunları görmesi engellenmek isteniyor. Bunda başarılı olunuyor mu? Sanmıyorum. Artık kimseyi tatmin eden bir şey değil; ama en azından bunu böyle otomatiğe bağlanmış bir şekilde yaparak gerçeklerin alabildiğine unutulması ya da göz ardı edilmesi isteniyor. 

Biraz önce gördüm; RTÜK başkanı televizyon kanallarına –bir özel hat varmış–, televizyon kanalları yöneticilerine yangın görüntülerini yayınlamamalarını dayatmış, telkin etmiş — artık her ne derseniz deyin. Şimdi siz yangını göstermediğiniz zaman, yangın olmuyor. İşte bu nedenle, iktidar özellikle sosyal medyadan bu kadar rahatsız. Çünkü büyük, ana akım diye bilinen, ama artık o özelliği de kalmamış olan medya kuruluşları birçok şekilde, finansal yönden ya da RTÜK üzerinden ya da başka yollarla çok sıkı bir şekilde denetim altında. Orada istenmeyen görüntüler yayınlanmıyor. Bunu Gezi’de çok görmüştük. O “penguen” belgeseli zaten bunun sembolü olmuştu; ama Gezi’de ne olmuştu? Sosyal medya üzerinden insanlar birbirlerini haberdar edebilmişlerdi, birbirleriyle iletişim kurabilmişlerdi ve Gezi’de, ilk olarak sosyal medyanın, o büyük medyanın yerini alışının ilk ânıydı. 

O zamandan bu zamana çok gelişti, çok sayıda platform eklendi; bazı platformlar yok oldu, bazıları öne çıktı vs.. Mesela Gezi’yle beraber ortaya çıkan Periscope uygulaması –ki Periscope’u bulanlar, Gezi’den ilhamla yapmışlardı bunu ABD’de–, daha sonra Twitter tarafından satın alınmıştı –ki Medyascope’un temeli de Periscope’tur; sonundaki Scope’u da Periscope’tan mülhem olarak aldık adımıza–; ama sonra ne oldu? Periscope kendi kendini lağvetti, Twitter’ın içerisinde bir uygulama olarak sürüyor; ama eskisi gibi devam etmiyor. Bunun yerine, Youtube’un canlı yayınları, Facebook’un canlı yayınları, Instagram gibi şeyler ve başkaları da var; TikTok, şu bu — çoğu benim yaşım nedeniyle pek bilmediğim, ama gençlerin çok kullandığı birçok uygulamayla artık bilgiler, yorumlar –tabii doğruyla beraber yalanlar da– hep birlikte akıyor ve iktidarlar, otoriter yönetimler en çok bu akıştan tedirgin oluyorlar. Bu yüzden buraları da denetim altına almaya çalışıyorlar; buralarda troller istihdam ediyorlar kontrol edebilmek için vs. Ama yine de akacak su yolunu buluyor ve gerçeklerden insanlar bir şekilde haberdar oluyor. Tabii bunun şöyle bir riski var: Gerçeğin yanında çok sayıda sahte bilgi, sahte görüntü de yayınlanıyor, bunu da biliyoruz. Evet, burada, hakikat sonrası bu işte — devletin, iktidarın denetimindeki medya üzerinden kurulmak istenen; sanki ülkede  hiçbir yer yanmıyormuş ya da yangınlar kontrol altındaymış, her şey yolundaymış görüntüsü sosyal medya üzerinden, internet üzerinden bozuluyor ve bu nedenle de bizim gibi bağımsız ve özgür yayın yapan mecraların önüne bir yığın yalanla, dolanla, tahrif edilen bilgiyle, iftirayla yükleniliyor; ama buna rağmen her şekilde kervan yoluna devam ediyor, devam edecek ve dolayısıyla, “Nerede kalmıştık?” diye sormaya devam ediyoruz. 

Bu konuda söylenecek çok şey var. Salgın üzerine de söylenecek çok şey var; rakamların yeniden 20 000’leri aşmış olması; ölü sayılarının yine 100’e yaklaşmış olması üzerine de söylenecek çok şey var; ama bunun özeti: Yönetenlerin yönetememe krizi. Bunun alabildiğine netleşmesi ve buna bağlı olarak da 1) iktidar içerisindeki çatışmaların, iktidar kavgalarının, köşe kapmacaların alabildiğine artması; 2) bu iktidarın kaybetmesini engellemek ya da geciktirmek için, hacmi ne olursa olsun, gücü ne olursa olsun, etkisi ne olursa olsun, her türlü alanın tutulmak istenmesi… Böyle bir olayla karşı karşıyayız. 

Çok uzatmak istemiyorum ve ilk kez bir şey yapacağım: Bu yayını birisine ithaf edeceğim. Kendisiyle hiç karşılaşmadım, tanışmadım; ama belli ki o beni ve Medyascope’u izleyen birisiymiş. Yirmi iki yaşında kemik kanserinden hayatını kaybeden Ahmet Hulusi Bulut. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin dördüncü sınıf öğrencisi: Ahmet Hulusi Bulut. Pırıl pırıl bir genç, görüyorsunuz. 2018’de hastalığa kapılmış ve belli bir süreden itibaren yürümede zorluk çeken bir genç arkadaşımız. Bu arkadaşımız vefatından kısa bir süre önce, Twitter üzerinden bir ilaç ihtiyacını dile getiriyor “Cometriq” diye. Diyor ki: “Bu ilaca ihtiyacım var, elinde bu ilaçtan bulunan varsa ücreti ile alabilirim. Lütfen yardımcı olun”. Daha sonra, Almanya’nın Köln şehrinde bir ecza deposunda olduğu saptanıyor. Oradan getirmek için birtakım çalışmalar yapılırken, evet, “En yakın zamanda Köln’den İstanbul’a gelecek birisi varsa, ecza deposundan ilacı alıp gelebilir mi?” diyor 29 Temmuz’da ve sonra hayatını kaybetti Ahmet Hulusi. 

Ahmet Hulusi Bulut; ismi de bana Ahmet Hulusi’yi hatırlattı, belki bilenler bilir. Türkiye’de ilginç bir kişidir. Ahmet Hulusi, din ile bilimi birleştirme iddiasındaki, belli bir takipçisi olan, uzun bir süredir de Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan birisi; çok ilginç bir şahıstır. Kendisiyle Amerika Birleşik Devletleri’nde, evinde buluşmuş ve uzun uzun sohbet etmiştik; çok hoş bir sohbetti. Belki de rahmetli genç arkadaşımızın babası ya da annesi ondan mülhem de koymuş olabilir; ama sonuçta Ahmet Hulusi Bulut… Ahmet Hulusi’nin –bir izleyicimiz söyledi–, orada, tam bizim Medyascope’un başına çoraplar örülmek istenirken yaptığı bir sosyal medya paylaşımı var; onu da göstermek istiyorum. 

Bu aslında, bize söylenen, “Hadi cevap verin, cevap verin” şeylerine, Ahmet Hulusi 21 Temmuz’da, en cafcaflı dönemleri diyelim, en sert, her dört koldan saldırıya uğradığımız bir dönemde, şöyle bir paylaşım yapmış. Ne diyor: “Medyascope’un STK’lardan fon sağladığı zaten açıklanmıştı. 5 yıl için hibe edilen bu miktar, 10 bin Euro dahi etmiyor. Gayet şeffaflar. Bir başka fonlarından birini de ben ‘ifşa’ edeyim: Birkaç aydır ben de 15 lira veriyorum.” Yani Youtube’da katıl butonundan Medyascope’a, o, kendi hayat mücadelesi içerisinde destek veren bir arkadaşımızmış. Kendisiyle tanışmayı çok isterdim, Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın. Yani bu, böyle birisinin, eğer varsa ki var olmasını temenni ediyorum; cennette olacağına eminim ve şunu da özellikle vurgulamak istiyorum: Altı yıldır sürdürdüğümüz bir macera bu Medyascope. Ruşen Çakır’dan ibaret değil. Başında belki Ruşen Çakır vardı, ama şu anda 50’ye yakın kadrolu çalışanıyla, onlarca dışarıdan destek vereniyle; telifli ya da gönüllü destek vereniyle bir kurumuz ve bu kurum Ahmet Hulusi gibi genç, Türkiye’nin iyiliğini isteyen, Türkiye’nin daha iyi bir ülke olmasını isteyen insanlar için ve insanların sayesinde bugüne geldi; bu kervan böyle yol aldı ve bu insanlar sayesinde de yolumuza aynen ve daha başarılı bir şekilde devam edeceğiz. 

Ahmet Hulusi’ye, o zor dönemde, gerçek dostların da ortaya çıktığı o zor dönemlerde bize böyle bir destek vermiş olduğu için kendisine minnettar olduğumuzu Medyascope olarak vurgulamak istiyorum. Yakınları, ailesi, arkadaşları bundan haberdar olursa da mutlu oluruz. Gerçekten yaptığımız işin hiç de boşuna olmadığını, bütün bu çektiğimiz –çile demeyeyim hadi, “ağlak” diyecekler vardır– zorlukların diyelim, hiç de boşuna olmadığını bize göstermiş olduğu için Ahmet Hulusi Bulut’a, 22 yaşında aramızdan ayrılan Ahmet Hulusi Bulut’a çok çok teşekkür ediyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus