Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (77): Altındağ saldırısının düşündürdükleri & orman yangınları ve sel felaketlerinde Erdoğan’ın kriz yönetimi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir 

Ruşen Çakır: Merhaba. İyi günler. “Haftaya Bakış”ta karşınızdayız. Kemal Can’la yine haftanın öne çıkan konularını konuşacağız ve bunu stüdyoda, baş başa yapacağız. Kemal, hoşgeldin.

Kemal Can: Hoşbulduk. 

Ruşen Çakır: Gündemde aslında çok da fazla bir şey yok, ama var olanlar da çok ağır konular. Önce orman yangınlarıyla cebelleşti Türkiye ve büyük ölçüde bitti artık, kapandı gibi gözüküyor. Ama yaraları sarılmış değil. Üstüne, Batı Karadeniz’deki sel felâketleri geldi — Sinop’ta, Kastamonu’da ve Bartın’da. Şu anda Kastamonu’dan çok kötü haberler geliyor ve hâlâ tam olarak hasar tespit edilemedi. Ulaşılamayan insanlar olduğu söyleniyor. Rakamlar artıyor. Cumhurbaşkanı da bugün oradaydı. Cumhurbaşkanı’nın neler konuştuğuna baktığımda, biraz önce burada Bekir’le konuştuğumuz şeylerin bir tekrarını gördük. Bekir, orman yangınları üzerine iktidarın kriz yönetimi, daha doğrusu yönetememesinde yaptığı en önemli şeylerden birisinin; algı yönetimi çalışması olduğunu; orman yangınlarının kendisini, neden hazırlıksız yakaladığını ve müdahalede neden sorunlar olduğunu vs. konuşmaktan ziyade, “Birileri bunu kullanıyor, istismar ediyor” gibi şeylerin çok öne çıkartıldığını ve gerçeklerle yüzleşilmediğini söyledi. Şimdi Erdoğan da yine, “Kalkıyorlar, konuşuyorlar, tüm dünyada oluyor kardeşim” vs. gibi şeyler söyledi. Tabii ki daha yeni Almanya’da da oldu. Ama burada, iktidarın bir kriz yönetememe olayı olduğu çok bâriz. İkisinde de çok bâriz… Doğal âfet ve orman yangını da bir anlamda iklim krizi ile alâkalı olarak düşünülüyor, ama mesela Türk Hava Kurumu uçağı olmaması, herhangi bir uçağın olmaması, herhangi bir hazırlığın olmaması, bütün bunlara rağmen belediyelerin işin içerisine katılmak istenmemesi, ama sorumluluk atfedilmek istendiğinde yine belediyelerin akla gelmesi gibi bir olay var. Ama çok açık… Peş peşe gelen iki olay da herhalde çok net bir şekilde, o yönetememe krizi lâfının artık hafif kaçtığı bir olayı bize gösterdi. Burada Bekir çok iyi özetledi. Bir, bunu gördük; iki, bunu aşmak yolunda yaratmaya çalıştığı, elindeki medya imkânlarıyla vs. ile yaratmaya çalıştığı bir şey var. Bir diğer husus da tabii –o da çok önemli–, bir iktidarın bu kadar zaaf içerisinde olduğu, yetersiz olduğu, toplumun beklentilerini karşılamaktan uzak olduğu bir yerde, muhalefetin gerekli müdahaleyi yapmaması… İktidar eleştirmenin ötesinde, pozisyon almak, alternatif birtakım şeyler yapmak… Öyledir mesela; koordinasyon merkezlerine CHP belediyeleri sokulmadı. Tamam… O zaman muhalefet, kendi koordinasyon merkezlerini kurabilirdi vs.. 

Kemal Can: Evet, söylediğin gibi… Bu iktidarın, her türlü krizde…  bunu daha önce İzmir depremi olayında gördük, daha önceki bazı yine heyelan, sel benzeri ve başka deprem hâdiselerinde gördük. Hatta sadece doğal felâketler değil; tren kazası ve benzeri olaylarda gördük. Yine bu AKP iktidarı döneminde, birkaç tane büyük, açık ihmal içeren ve aslında politik ihmal içeren, yani sadece oradaki görevlilerin yanlışından ibâret olmayan, bayağı politik ihmal içeren felâketlerde aynı şeyi gördük. Şimdi, orman yangını ve tekrar yeni yaşanan selde de görüyoruz. İşte, Bekir Ağırdır’ın “algı yönetimi” dediği şey, aslında şöyle bir şey: Bir tür, iktidarın kendi yapabildiğini ya da bu tür felâketlerde hemen cevap vererek o durumu yatıştırmak, yaraları sarmak, ihtiyacı olanların yanında olmak ve bunu göstermekle ilgili bir algı yönetimi değil de, gündemi biraz karıştıran, daha saldırgan bir üslûpla bağlamını değiştiren… işte, kimi zaman nifakla suçlayarak muhalefete dönen, kimi zaman basına yönelen, daha saldırgan bir üslûbu tercih ettiğini görüyoruz. Aslında hiçbir krizde, ne krizin kendisiyle ilgili sonuçları yatıştırmaya ne de bununla ilgili kendisine dönen eleştirileri cevaplayıp, belki biraz daha kendi eksiğini kabullenmese bile, hiç olmazsa açıklamaya çalıştığına, bu konuda bir çaba içinde olduğunu gösterdiğine tanık olmuyoruz. Tam tersi bir yere hızla çekilip, aslında gündemi daha çok ısıtan, o sorunu daha çok köpürten, ama o gerilimi kendi kullanabileceği bir hâle soktuğunu görüyoruz hep. Ama bir ölçüde bunu başarabildiğini de görüyoruz. Çünkü bunun için devam ediyor zaten. Çünkü tersi pek mümkün değil. Pek çok nedenle… Burada defalarca konuştuğumuz gibi, krizlere cevap verme, sorunlara çözüm üretebilme kapasitesi hem politik olarak yok, hem artık idarî olarak da kurumların çoğu tahrip edildiği için, artık yok. Dolayısıyla, Bekir Ağırdır’ın söylediği şey, bir tercihten çok bir mecburiyet bir yandan. O yüzden de sonuçları telâfi etmeye yönelemediği için, sonuçların kendisine zarar vermesini engellemek için, o tepkiyi başka yerlere taşımaya çalışıyor. 

Ruşen Çakır: Orada mesela şöyle bir… Ne deniyor ona? Aritmetik mi işliyor, deniyor ya… Mesela ne diyor Erdoğan? Bugün de demiş… “Bunu, Erdoğan’ı yemek için kullanıyorsunuz. Tam milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde, siz bunu siyasîleştiriyorsunuz.” Bu, orman yangınında da böyle oldu, Gara operasyonunda da böyle oldu, orada yaşanan büyük olayda da böyle oldu. Birçok olayda böyle oldu. Başaramadığı yerlerde, eleştiriyi çok aleni bir şekilde hak ettiği yerlerde, olayı tamamen o millilik şeyine çekip, dış politikada hep bunu yapıyor zaten… Orada da genellikle muhalefet o tuzağa düşüyor. İşin ilginç tarafı da bu. Bunun tuzak olduğunu bile bile, Erdoğan’ın bu söylemi, bu argümanı, kendi hatalarının tartışılmasını engellemek için kullanıldığını bile bile genelde imtinâ ediyorlar. Mesela bence, bu orman yangınında da şu sel baskınında da iktidara gelen eleştiriler, çok mutedildi. Yaşanan vahâmete, yaşanan büyük fiyaskoya kıyasla… Muhalefet, tamam, uçak konusunu vs.’yi dile getirdiler, ama bence olaya karşı hâlâ bir ürkeklik var sanki. Ben mi yanılıyorum? Yani, “Şimdi bunun üzerine çok gidersek, millet der ki; acımız var…”

Kemal Can: Evet, burada bir şey var. Burada bir tedirginlik oluşuyor ve biraz daha mesafeli davranmaya çalışıyorlar. Yani o “yıkıcı muhalefet” etiketini yememek ve daha olumlu ve yapıcı bir tutum almak konusunda bir alana zorlanıyorlar. Ama bu şey sayesinde oluyor işte; yani işi tırmandıran iktidar, kendi yarattığı veya kendi beceriksizliğinin açığa çıktığı hiçbir krizde, geri çekilip savunma pozisyonunda olmayıp, tam tersi saldırıya geçiyor. Yarattığı atmosfer, yani bu tabii medya gücü ve etkisiyle de sağlanan bir şey, birdenbire o alana girmeyi ve o alanda bir tartışma açmayı neredeyse tehlikeli hâle getiriyor politik olarak. Böyle bir şey yaratıyor. Değil ki siyasî aktörleri, muhalefet aktörlerini; uzmanları bile hedefe koyabiliyorlar. Yani “Yanlış konut politikası yüzünden bunlar oldu” diyen bir uzman veya iklim kriziyle bunun arasında bağ kurmaya kalkan biri ya da salgın yönetimi konusunda konuşan biri ya da bir deprem uzmanı birdenbire nifak unsuru haline getirilebiliyor, linçe uğrayabiliyor. Değil ki politik aktör… İktidar, “Bunlar politik meseleler değil, burada politik oyun oynanıyor, beni yıpratmak için kullanıyorlar” filan diyor. Ama mesela bir gün önce ya da iki gün önce televizyon yayınına çıkıp; “Türk Hava Kurumu’nda uçakların uçamaz hâle gelmesi, CHP zihniyeti yüzünden oldu” diyebiliyor. Bu köpürtme, bu krizi derinleştirme… Aslında krizi oluşturan nedenlerin doğrudan sorumlusu, krize cevap verilememesinin doğrudan muhâtabı; ama aynı zamanda krizi istismar eden, en çok istismar edebilen odak hâline dönüşüyor ve birdenbire, krizlerin sonunda gündemde kalan şey; o çıkartılan, iktidar tarafından yönetilen gürültü ve onun etrafındaki tartışmalar. Yani pek çok meselede, işte Marmara’daki müsilaj meselesinde de, İzmir’deki deprem meselesinde de, hatta son olarak orman yangınlarında bile, “Belediyeler sorumlu!” deyip çıkılması ve birdenbire muhalefetin sanki bu krizlerde kendini savunması gerekiyormuş gibi bir atmosfer yaratılmasını bu şekilde sağlıyor. Yani krizin kendisini çözmekle ilgili değil; algısını yeni bir krize dönüştürerek, istismar edilebilecek bir zemin yaratıyor. 

Ruşen Çakır: Arada bir parantez içinde, az önce bahsettiğin televizyon yayınına bir değinelim. Daha önce ATV ve A Haber vs. ortak yayınına çıktı. Şimdi de arayı çok açmadan, Kanal D, CNN Türk ortak yayınına çıktı ve iki yayın da bence, Erdoğan’ın siyasî kariyerindeki en kötü yayınlardandı. Ama sonuçta, mesela en sonuncuda prompter göründü, sufle meselesi filan ve akılda kalıcı, doğru dürüst başlığa çıkarılacak bir lâf bile söylemiyor. Ama şimdi niye bunu yapıyor? Düşünüyorum, düşünüyorum… En fazla şey gibi sanki: “Tamam, ben hâlâ her soruya cevap verebilirim” diye bir şey yaratmak için yapıyor herhalde. Yoksa bu söyledikleri, verdiği cevaplar, okuduğu rakamlar, arada konan videolar vs. ile, hani “zihin inşası” derler ya? Chomsky filan… Onları yapmanın mümkün olduğunu sanmıyorum. Şu anlamda sanmıyorum; beni ikna etmesi değil, daha genel kamuoyunu da ikna edebilecek, mesela bir popülist bir dil de yok ya da bir hamaset de yok. Böyle çok klişe vs. hususlar… Bir cevap veriyor, ama kendi tabanını harekete geçirecek, “İşte bu; Başkan her şeyi anlattı, Reis her şeyi anlattı” denilebilecek bir şey yok. Yani şöyle söyleyeyim; akşam ben bunu izleyeceğim, ertesi gün kahvede CHP’li bilmem kim bana lâf ettiğinde, ben o lâfı alıp ona söyleyeceğim ve susturacağım. Öyle bir materyel de yok. 

Kemal Can: Evet, böyle bir durum var ve bu aslında saçma geliyor. Yani tam tersine, kendisine yönelmiş eleştirilere doğru dürüst cevaplar vermesinin, politik bir aktör için daha   elverişli olduğu düşünülüyor. Ama buldukları anahtar bence şu ve çok uzun zamandır ısrarla bunu kullanıyorlar. Bu artık aleyhe işlemeye başladı, insanlar bundan rahatsız oluyorlar ve bu yüzden de ciddi bir destek erimesi yaşıyor. Ama hâlâ, bunun yerine koyabileceği bir şey olmadığı için bunda ısrarda devam ediyor. O anahtar da şu: “Biz cevap verme mevkiinde değiliz; kimseye cevap vermek ya da bir şeye ikna etmek zorunda değiliz”. Hatırla mesela, başka bir örnek: Süleyman Soylu, dehşet verici iddialar serisine, televizyon yayınlarına çıktı ve aslında cevap olmayan bir şeyler söyledi. O zaman da tartıştık bunu. “Neye cevap verdi şimdi?” diye… Ama ne kaldı geriye? Yani şunu söylüyorum, buna zaten tepki veren insanlar için, kafadaki sorular aynı yerinde duruyor. Veya Erdoğan, 128 milyar için al, deprem felâketi için al, sel için al, dış politika sorunları için al, tren kazası için al… Ne için alırsan al.  Aslında 2004’ten itibaren, Pamukova tren kazasından itibaren, çok sistemli biçimde bu iktidarın kendi yaptığı ya da kendi yapamadıklarıyla ilgili bir sorumluluk alıp, muhalefetin ve genel olarak toplumun denetimine açık bir aktör olmaktan çekildiğini ve bütün stratejisini de böyle kurduğunu görüyoruz. O, soru sorulacak ve cevap alınacak bir yer değil. Bu sistematikle sürdürüyor bütün ilişkisini. Kamuoyuyla ilişkisini böyle sürdürüyor. Dolayısıyla, çıkıp televizyonlara, hiçbir zaman gerçek sorunları hakkında, gerçekten ne düşündüğünü söylemiyor. Birtakım şey hikâyeleri anlatıyor, işte, “Şu kadar yol yaptık, bu kadar vs. herkes bizi kıskanıyor” filan… Onlar standart… Hatta onların bir listesi var. Her konuşmanın içinde, ortasında, sonunda söyleniyor. Ama sahici bir sorun karşısında, doğrudan bir yönetim sorumluluğu ve politik sorumluluğuna dâir asla cevap vermiyor. Çünkü temel mesele; cevap veren durumunda olmamak. Artık soru soran insanların karşısında televizyona çıkmamak, başkalarıyla tartışmaya… Bunu çok iyi hatırlarsın. Yani bu dediğim strateji işlemeye başladığında, rakipleriyle yayına çıkmama sistematiği de başladı. Çünkü şöyle kuruyor olayı: “Ben yapıyorum, ama bununla ilgili bana bir sorumluluk ya da bana soru tevdi edecek herhangi bir aktör yok karşımda ve ben bu yüzden de cevap vermiyorum”. Bunun medya ayağı da böyle; artık medyanın tamamı da kendisine soru soran ya da sorgulayan bir yer değil. Muhalefet aktörlerini de bu denkliğin dışına iterek davranıyor. Ayrıca da bu senin söylediğin, “Niye yapıyor bunu?” dediğin şeyleri yaparak, kamuoyu nezdinde de bir şeylere kendi eksiğini anlatmaya çalışan zayıflığı asla göstermiyor. 

Ruşen Çakır: Bu dediklerin, gözlemlerin doğru da… Şöyle de bir husus var: Toplumda arttığını düşündüğümüz bir memnuniyetsizlik var. Bir muhalefet var ve bu muhalefetin sonuçta yapması gereken, siyaseti oyunun eski kurallarına çekmek. Yani sorular sormak ve o soruların cevaplarını alana kadar bastırmak, oradan yürümek vs.. Bu aslında çok kolay bozulabilecek bir oyun Kemal…

Kemal Can: Zaman zaman da bozuluyor. Bunu daha önce birkaç kere konuştuk. Sâhiden cevap verme noktasına gelindiğinde karışıyor zaten işler. Yani biraz balans bozuluyor. 

Ruşen Çakır: 128 milyar olayında…

Kemal Can: Mesela 128 milyar olayında çok bâriz… İşte zaten neden cevap vermemeyi seçiyor? Dediğim gibi; bunun stratejik bir seçim tarafı var, ama bir nedeni de verilecek cevaplar yok aslında. Problem o…

Ruşen Çakır: Ya da verilecek cevap sakat…

Kemal Can: Şimdi, “Niye cevap vermiyor?” diyorsun. Çünkü eğer cevap vermeye kalkarsa, birincisi, “karizma”dan kaybediyor, bu strateji çöküyor. İkinci tarafı, vereceği cevaplar kimseyi ikna etmiyor. “Bakın, bunun cevabı bu” dediğinde, kimseyi ikna edebilmesi mümkün değil. Bundan zarar gördüğü doğru… Bundan destek kaybına uğradığı ve özellikle de aslında kendi tabanı… Çünkü o sorular artık… Ekonomik krizde de böyleydi, bu felâketlerde de böyle… İşte mesela mülteci krizinde de böyle… Çünkü artık kendi tabanı açısından da cevabı gereken sorular. Bir zaman önce çok önemli olmayabiliyordu. Bu, muhalefet tarafından sorulan sorulardı. Ama artık, doğrudan kendi tabanının da cevap beklediği sorular var. Onlara da aynı biçimde davranmak zorunda kalıyor. Ekonomik krizde bunun en çarpıcısını gördük. Krizi inkâr ederek davrandı. “Yok, kriz yok.” Yani neredeyse nankörlük, krizden bahsedeni nankör ilân etti. 

Ruşen Çakır: Ama insanlar yaşadığı için biliyor. 

Kemal Can: Şimdi bundan bir zarar görüyor. Ama şimdi tartıya koyduğunda, bu zararı telâfi etmek için cevap vermeye kalkmasının daha fazla zarara yol açacağını düşündüğü için, yine eski stratejisinde devam ediyor. 

Ruşen Çakır: Dün geceki Cumhurbaşkanlığı kararı; artık âfetler için yardım kampanyaları yapılacak ve bunları sadece AFAD yapacak kararı… Mesela bununla ilgili şöyle savunma yapılıyor: “Tabii ki tek elden yapılması iyi olur”. İktidar yanlıları içerisinde bu şekilde savunmaya çalışanlar var, ama burada çok ciddi bir olay var. Yine salgının başlangıcında olan ve o şokta, insanların aslında çok da fazla kurcalamak istemediği, hani devletin vatandaşa IBAN vermesi olayı… Aslında bu çok büyük… Bütün o anlattığı, hani her konuşmanın içerisine koyduğunu söylediğimiz; “Bu kadar yol yaptık, dünya bizi kıskanıyor, 2023 vizyonu vs.” diyorsun; ondan sonra da, “Ben bunları yapacağım da, bana şuraya para yollayın” diyorsun yani. Zaten sen o vatandaş, yani o insan sayesinde varsın. Onların vergileriyle varsın ve o vergilerin yetmediğini kabul ediyorsun. Tam da o vergilerin en çok lâzım olduğu dönemde… Nedir o? İşte salgın, afet vs.. Yani bu devlet salgın zamanında, âfet zamanında zaten kendi imkânlarıyla buna cevap vermiyorsa, veremiyorsa; o zaman nerede ve ne zaman yapacak? Yani bu aslında o klasik, kendi tabanındaki –hatta MHP tabanı için de bence geçerli bu–, o “kutsal devlet” anlayışını da çok ciddi zedeleyen bir şey. Hem bir taraftan krizi yok sayıyorsun, hem bir taraftan devlete acayip büyük şeyler atfediyorsun. İktidara büyük şeyler atfediyorsun. Ondan sonra insanlardan para istiyorsun sonuçta ve istediğin insanların da çok ciddi ekonomik sorunları olduğu realitesi de ayrı bir yerde. Bence aslında salgında da şok yaşandı bir ölçüde, ama şimdi bunu çok yüksek sesle söylemiyorlar. Kazara yine gazetelere tam sayfa ilan verirlerse, “Kastamonu’na yardım için şunu yapın vs.”, bunu büyük bir kampanyaya dönüştürürlerse, bu zaten var olan birtakım çok ciddi kırılmalara eklenebilecek bir şey olur. Yani nasıl söyleyeyim? Eksikleri kapatmak için attığı hamleler… Diyorsun ya: Soruya cevap vermiyor. Kriz mi var? Cevap vermiyor. “Ne krizi?” diyor ya da reddediyor. Ama ondan sonra böyle bir kampanya açarak, aslında vermediği cevapların hepsini vermiş oluyor. Öyle değil mi?

Kemal Can: Evet, böyle bir durum var. Ama bence burada da yürütmeye çalıştığı akıl şöyle bir şey. Aslında bunu daha önce, “Adını Koyalım”da da iki hafta önce filan konuştuk. Bu seferberlik, yani otoriter iktidarların kendi tabanları ve destek çevreleri için seferberlik üretebilme kabiliyetleri ve bunu canlı tutmaları önemli bir şey. Bu tür IBAN hamleleri, tam olarak oradan gelecek paranın ötesinde, işte, “Hepimiz aynı gemideyiz biz”, yani bunun bir politik sorumlusu olarak, bütün vatandaşı kendi karşısında, onun yapacağı, tam da aldığı vergilerle yapacağı hizmeti sorguladığı bir yerden çıkartıp; kendi tarafına çeken ve ortak bir seferberliğe, yani hep beraber… Şimdi mâliyet söz konusu olduğunda, “Hepimiz aynı gemideyiz”; nimet söz konusu olduğunda, “Onlara ben karar veririm”. Bu ilişki aslında, işte, “Salgından kendiniz kendinizi koruyarak atlatabilirsiniz” demenin, her şeyde IBAN istemenin, sonunda da üzerlerine çay paketi fırlatmanın, ortak bir paket olduğunu görmemiz lâzım. Bu aslında siyasetle, iktidarın kendi destekçisi ve toplumun bütünüyle kurduğu ilişkinin bir tezâhürü. 

Ruşen Çakır: Seferberlik meselesi iyi de, başarılı olamıyor. 

Kemal Can: Olamıyor. Salgındaki kampanya da yürümedi. Hatta belediyelerinkine el koydu, çünkü onlar daha hızlı biçimde ve daha sonuç alıcı biçimde davrandı.

Ruşen Çakır: Bu da büyük bir ihtimalle öyle olacak. 

Kemal Can: Ama şunu yapmış oluyor. Sonuçta bunu dolar işinde de yaptı hatırlıyorsan. Yani dolar krizini, vatandaşın elindeki dolarları bozdurarak çözme çabası… Ama burada şunu yaratıyor: Siyasî iktidarın, vatandaşlar tarafından icraatları dolayısıyla sorgulanan bir şey olmaktan, kendi destekçilerini, yaptığı bütün politikaların, fiilî olarak, sadece siyasî destek olarak değil; fiilî olarak da içinde olmaya iten bir pozisyon yaratıyor. Bu başarılı olmuyor. Bundan büyük bir seferberlik çıkmıyor, ama kendi pozisyonunun altını çizmiş oluyor. Burada şimdi hep şuna bakıyoruz, biraz önce konuştuğumuzda da… İşine yaramıyor, evet; bundan zarar da görmeye başladı, evet; ama her türlü meselede olduğu gibi bu meselede de şu geçerli: İşine yaramıyor olsa bile, yerine koyabileceğin başka bir şey olmadığında, büyük ölçüde stratejini devam ettirirsin. 

Ruşen Çakır: Tamam da… Sürekli bu tür şeyleri tüketiyor olmasının, yani yangında ilk başvurulacak şeylerin hepsini böyle hızlı hızlı tüketiyor olmasının, işte, Ayasofya’yı açması, İstanbul Sözleşmesi… Seferberlik de böyle bir şey. Gerçekten seferberliğe ihtiyaç olduğu zaman insanları seferber edemeyecek. Şu hâliyle baktığın zaman, burada bir seferberlik ihtiyacı yok aslında. Burada, yani şu sel felâketinde seferberlik ihtiyacı yok. Birazcık kurumları doğru dürüst işletse, birazcık liyâkat olsa, bir şekilde bunun yaralarını sarabilir. Yani bir anlamda işin kolayına kaçıyor — seferberlikte. Bunlar da sonuç alıcı olmadığı için, bu sefer sadece söylenen, ortaya atılan bir şey olarak kalıyor. Şunu söylemeye çalışıyorum: Giderek, toplumla kurduğu o devlet-toplum ilişkisi ya da tek parti devleti ise, tek partinin kendi tabanıyla kurduğu ilişkiyi de çok ciddi bir şekilde artık –ne diyeyim?– o katılığından acayip gevşetiyor. Bağlılık da artık eskisi gibi değil… ve bir gün gelecek, mesela daha kritik anlar gelecek ve daha ciddi bağlılık ve daha ciddi seferberlik isteyecek. Birçok insan kılını kıpırdatmayacak. 

Kemal Can: Zaten adım adım bunu görüyoruz. Hani o düzenli erime, iktidar tabanındaki gevşeme tüm bunlar yüzünden. Çünkü o ilişkiyi bu şekilde devam ettirip zorladığı için, o şey zayıflıyor. Çünkü birtakım beklentileri de var. Ama şu temel şeyi aynı tutmaya çalışıyor; bu işte hani bazı krizlerde ya da bazı önemli sorunlarda, “Bunu hepimiz birlikte yaptık…” Bazen mesela şöyle şaşırtıcı şeyler duyuyoruz ya? Erdoğan çıkıp, “Bu dikey mimari mahvetti İstanbul’u, bu kente ihanet ettik…” diyor. Bu aslında bir özeleştiri değil. Bu, herkesi dahil ederek sorumluluktan kaçma hâli… IBAN da bunun tersi, yani bunun simetriği… Yani IBAN vererek, aslında bununla ilgili sorumluluğun herkese ait olduğunu anlatmış oluyorsun. Seferberlik yaratamasan bile, aslında kendi sorumluluğunu… Çünkü normal bir –normal tartışmalı bir şey ama– normal bir devlet algısında nedir? İşte, vergisini veren vatandaş, senin de dediğin gibi, felaket ânında ya da ihtiyaç duyduğu anda, o vergilerden oluşmuş kaynaklarla bunların telâfi edilmesini ister. Bunu yapamayan siyasî iktidar da bundan sorumlu tutulur ve bunun için eleştirilir. Bu denklemi nasıl bozarsın? Problemleri, bazen kendinden öncekilere bazen de herkese teşmil ederek sorumluluğundan atarsın. Bunu çözme yükümlülüğünü de yine herkese yükleyerek… Yani sonuçta her şeye yetkili, bunu daha önce defalarca konuştuk, ama hiçbir şeyden sorumsuz olan bir yönetim modeli…

Ruşen Çakır: O zaman diğer en sert konuya geçelim ve tam da burada, şimdi diyorsun ya: “Bunu hepimiz yaptık… dikey mimari…” Kim yaptı İstanbul’a? 25 yıl Erdoğan ve arkadaşları yönetti. Varsa onlar yaptı. Şimdi önümüzde çok ciddi bir sığınmacı sorunu var. Bu giderek daha ciddi bir sorun hâlini alıyor ve Altındağ’da yaşananlar da bunu gösterdi. Şimdi, şu anda bakıldığı zaman şöyle bir hava var: İktidar bu olayı sahiplendi. Hepimiz biliyoruz, öykü bu. Yani Suriye’de iç savaşa yatırım yaptı. İç savaştaki yatırımına bağlı olarak belli bir miktar da sığınmacıyı aldı. Hatta teşvik etti. Özellikle Batı müdahalesini sağlamak için… O zaman böyle acayip rakamlar vardı, hatırlıyor musun? “300 bini aşarsa” vs.. ABD müdahale edecek. Sırbistan’a yaptığı gibi filan… Hiçbirisi olmadı. Sonra 3-4 milyon, burada doğan çocuklar filan derken 5 milyon gibi rakamlardan bahsediliyor. Sırf Suriyeliler’den… Onun dışında başka yerlerden gelenler de var. Bu aslında, büyük ölçüde baktığımız zaman, iktidarın açık kapı politikası ve kimi zaman teşvikle yaptığı bir şeydi. Ama büyük bir ihtimalle, önümüzdeki günlerde –biraz önce Bekir’le sohbet ederken de bu geçtiği için söylüyorum, yani benim düşüncem değil, ortak bir düşünce – Erdoğan, pekâlâ, “Bu sorunu beraber yarattık” diyebilir. Hatta dikey mimari örneğinde olduğu gibi ve kamuoyunda, değişik kesimlerde, şu ya da bu nedenle; ekonomik, sosyal, kültürel, güvenlik kaygısı vs. o var olan hassasiyeti ya da tedirginliği, kendine çevirmeye pekâlâ çalışabilir. Yani bir bakarız ki birden, bunun da sorumlusu CHP zihniyeti olmuş olabilir. 

Kemal Can: Bence bunu yaptığı örneklerde gördük. Birdenbire kendi oluşturduğu zeminleri imha edip, sonra da bambaşka… Mesela cemaat olayında gördük, çözüm süreci olayında gördük, Ergenekon sürecinde gördük. Sanki onları hiç o yapmamış gibi davranarak; bazıları için “Aldatılmışım” deyip geçerek, ama tam zıddı bir politik alana kolayca geçebildiğini gördük. Bugün de mesela Bahçeli, “Bu bir işgal girişimidir” diye grup toplantısında herkese söylüyor, ama bir gün öncesinde Erdoğan’la zaten baş başa evinde görüşmüş. “Ona niye söylemiyor?” gibi bir şey var. Burada şöyle bir mesele var. Yani o yaşananlarla ilgili tartışmanın ötesinde, senin söylediğin noktayla ilgili şu var: Bu, az önce konuştuğumuz, yaptıklarından sorumsuz olmak ve bunu herkese IBAN vererek yüklemeye çalışmanın bir benzerini aslında bu sorunda da yaşıyoruz. Senin de söylediğin gibi… Sadece yaşanan soruna müdahale beceriksizliği ya da isteksizliğinden ibaâet değil, bu iktidarın mülteci sorunundaki rolü. Senin de söylediğin gibi, bunun oluşmasının en başından itibaren, birinci derecedeki sorumlu aktörlerinden biri…Batı’nın Batı’yla birlikte, yani bunu ilk tezkere sürecine kadar, Irak tezkeresi sürecine kadar geri götürebiliriz. Yani, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, Amerikan Savunma Bakanı’nın, herkesin bildiği yalanları gerekçe olarak koyduğu Ortadoğu’ya müdahale stratejisinin en önemli destekçilerinden ve bunun yaratacağı mülteci krizinin de absorbe edicisi olarak pazarlık masasında olan bir aktördü Türkiye. Dolayısıyla da en baş noktadan itibaren, Türkiye şu anda oluşan krize müdahale edemeyen bir iktidardan değil; bu krizin bizzat oluşmasında, teşvik edilmesinde ve bu işin kullanışlı bir enstrüman olarak süreklileştirilmesinde birinci derecede aktör. Bugün gelinen noktada, şimdi olayı yine diğer felâketlerde olduğu gibi, bir tür vatandaşa çözdürme hamlesi yaptığını görüyoruz. Oluşan bu reaksiyonları bir yandan istismar ediyor. Yani o reaksiyonların içindeki muhalefet aktörlerini suçlayarak bir yandan o istismarı devam ettiriyor. Özellikle medyasıyla birlikte böyle bir süreç işletiyor, ama bir yandan da kendi yarattığı sorunla ilgili sorumluluğundan yine uzaklaşıyor. Tepkinin de kendi dışındaki aktörlere, yani kendinden sıçrayarak mültecilere, kendinden sıçrayarak Batı’ya yönelmesi… Yani bunun iki ayağı şu: Şu anda mülteciler üzerine yoğunlaşan ve mülteci karşıtlığı biçiminde kristalize olan, yani iktidarın politikasına muhalefetten giderek mülteci karşıtlığına doğru evrilmesi, işin o tarafa doğru itilmesi çabasına örtülü veya açık destek veriyor. Belki biraz sonra konuşacağız; Altındağ meselesinde bu açıdan son derece karanlık noktalar var. En azından şüphe uyandırıcı pek çok iddia ve görüntü söz konusu. Ama bunları bir kenara bıraksak bile, bu konudaki gayretinin böyle olduğunu görüyoruz. İkinci bir tarafı, biraz önce örneğini verdiğim; Bahçeli’nin “Bu işgal girişimidir” demesi. Şimdi işgal girişimi ise ve bu politikayı yürüten iktidar ise, bu işgal girişiminin içerisinde iktidarın payı nedir? Ve iktidarın ortağı bunu söylerken neyi ifade etmektedir? Bu son derece tartışmalı bir şey. Biraz önce konuştuğumuz gibi, diğer krizlerde gösterdiği reaksiyonun aynısını burada da gösteriyor. Bu krizi de kendisi için avantajlı bir şeye dönüştürüyor. Kendi yarattığı büyük bir problemi, yani ekonomide böyle, ekonomik kriz böyle yaşandı, diğer dış politika sorunları böyle yaşandı; âfet yönetimi, her türlü kriz yönetiminde bunu yaşıyoruz. Kendi yarattığı krizin köpürtülerek politik istismarını, yine iktidarın yaptığını görüyoruz. 

Ruşen Çakır: Kemal, buradaki mesele… Ben dün yaptığım yayında da bu konuyu olabildiğince kendimi frenleyerek ya da sakin cümleler kurmaya çalışarak anlatmaya çalıştım. Ama çok tehlikeli bir oyun bu. Rakam diyelim ki 5 milyona yakın… 5 milyon olması da şart değil. 10 bin olsa da 100 bin olsa da… Ama milyonlarca ve Türkiye’nin her yerine dağılmış insanlar var ve hâlâ Afgan örneğinde gördüğümüz gibi, gelen insanlar var. Şu ya da bu nedenle de birtakım rahatsızlıklar var. Bu rahatsızlıkların hepsi anlaşılabilir, konuşulabilir ve bir ihtimal de çözülebilir rahatsızlıklar. Ama bu rahatsızlıkların, kamusal alanda konuşulup, tartışılıp, çözüm yolları aranması yerine; bunun krize dönüşme potansiyellerini kaşırsa – ki bunu bilerek yapanlar da var biliyorsun. Birtakım siyasetçiler, parti kurma yolunda buradan yürüyenler ya da kurdukları küçük partilerin birazcık popüler olması için bunu uluorta kullananlar da var. Ama bir de iktidarın, bunu Türkiye’nin tekrar bir istikrarsızlık…, o klasik formül var ya? İstikrarsızlık olacak, dolayısıyla insanlar güvenlik arayışı içerisine girecek. Güvenlik arayışı içerisine girince de ne yapacak? Devlete sarılacak. Bu 2015 Haziran-Kasım arasında yaşadığımızın bir başka versiyonu… Ama 2015 Haziran-Kasım arasında, ülke çok ciddi bir eşikten döndü biliyorsun. Yani gerçekten çok vahim… Orada daha çok terör eylemleri vardı. Şimdi, burada daha farklı bir konjonktür, çok daha farklı aktörler var. Burada serinkanlı bir şekilde olayı toparlamak, her türlü provokasyon arayışı içinde olanın önünü açmak ya da görmezden gelmek ya da önemsememek filan çok sakat bir şey. Hâlâ kelime bulmakta zorlanıyorum. Yani bu öyle böyle bir olay değil. Sonuçta bir coğrafyadasın, söz konusu olan insanlar hemen yanı başında ve dünyanın gözü önünde… Şimdi Altındağ olayı mesela. Bunu Bekir’le de konuştuk. Bakıyoruz işte, sâbıkalı insanlar. Belli ki bir örgütlenme var. Bunun yanında bir de zaten kendiliğinden gelişen, yönlendirilebilecek tepkiler de var. Bir de bunların organize bir şekilde, birileri tarafından tezgâhlanıyor olması vs.. “Aslında insanlar tekrar bizim değerimizi anlarlar belki” diyerek de göz yumuluyor olması filan… Çok vahim yani. 

Kemal Can: Elbette. Aslında bütün bu tür meselelerde hep yaşadığımız bir şey. Böyle birkaç katman halinde parçaları var olayların. Bazı tartışmalar da hep olur ya hani. “Dış mihraklar bizi bölmek istiyor, nifak sokuyorlar” filan… Ama hep bu tartışmalarda şu argüman öne sürülür: Eğer sahici bir sorun yoksa, bir nifak sınırlı bir etki yaratabilir. Yani sıfır, hiçbir şey ortada yokken, bir provokasyon, bir nifakla büyük etkiler yaratamazsın. Eğer provokasyon ve nifakla sonuç almak istiyorsan, orada sahici bir mesele, sahici bir sorun olması lâzım. Şimdi burada bir sahici sorun var, demin de konuştuğumuz gibi. Bu sahici sorun, üstelik böyle bugün oluşmuş, yani son bir ayda birdenbire oluşmuş değil. Yıllardır üretilmiş böyle bir şey var.

Ruşen Çakır: Sorumlusu iktidar olan bir şey… 

Kemal Can: Bunun yarattığı katmanlı pek çok iç sorun var. Bunun yarattığı iktisadî sorunlar var. Bunun yarattığı sosyolojik sorunlar var. Bunun yarattığı ideolojik sorunlar var — katman katman… Çünkü bu büyüklükteki bir şeyin, tek bir sorun yaratması mümkün değil zaten. Bu katman katman sorunlar yaratıyor. Bu sorunların da birikmesinden kaynaklanan…, çünkü bu sorunlar diğer pek çok sorun gibi çözülerek gitmiyor ya da çözülmeye çalışılarak gitmiyor. Yok sayılarak, hatta hafif kullanılarak, hatta hafif istismar edilerek… Üstelik bu Ensar vs. demagojisini aslında bozan araçsal bir şey var. Yani oradaki sorunun kaynağı olan mülteciler de araçsallaştırılıyor. Kimi zaman otobüse bindirip batı sınırına taşınarak, bir pazarlığın aracı oluyor; kimi zaman, şimdi Altındağ’da yaşandığı gibi bir saldırının odağında bırakılıyor. O saldırı da yine aynı iktidar tarafından engellenmiyor, hatta hafif tertip böyle görünür olmasının önü açılıyor. Yani birtakım görüntüler, eğer aksi söylenmediyse, en azından güvenlik güçlerinin bunu engellemeye, buraya varmasını durdurmaya yönelik çaba harcamadığını görüyoruz. Şimdi tekrar edersem, işin bir gerçek tarafı var, burada yaşanan bir şey var. İkinci boyutu, bunun yaratabileceği, bunun açtığı o katmanlı yan sorunlarla birlikte yayılabileceği, başkalaşabileceği, bağlamı daha tehlikeli sorunlara yol açabilecek… İşte bu yabancı düşmanlığı, linç, yağma, başka çatışma zeminleri ve benzeri alanlar var. Bunlara ilişkin bir şey var. Bir de bu zemini ve bu potansiyeli kullanarak, bundan politik bir sonuç elde etme hesabı gündeme geliyor. Bunlar bazen üst üste biniyor, bazen birbiriyle çelişiyor. Yani bir tarafıyla, bu diğer bütün sorunlar gibi iktidarın yarattığı bir sorun. “Eğer bunu yeterince şey yaparsak, yani biraz diline, biçimine dikkat etmeden yeterince köpürtürsek, bu öfke, iktidara da bir vâdede yönelir ve bundan zarar görür” diye bir politik öngörü var. Ama aynı biçimde, biraz önce konuştuğun gibi, iktidarın da bu oluşan tepkiyi, sadece sorunu değil, yani mültecileri araç olarak kullandı ya hani… Daha çok fon alabilmek için, daha çok para temin edebilmek için ya da sadece parayla da açıklanabilir bir şey değil. Aslında kendi iktidarına desteğin devamı için de… Yani bunun politik getirisi de var. Sadece alabildiği şeyle… Yani bu işin kârı… “Mültecilerin bu iktidara ne faydası var?” meselesini sadece alınan parayla ölçmek de doğru değil. Çünkü şunu biliyoruz ki, Batı’dan yapılan açıklamaların hepsinde de bu var; Türkiye’nin bu hizmeti sadece parasal olarak değil; siyasî olarak da bedeli ödenen bir şey. Yani bu pazarlığın içerisinde bu da var. 

Ruşen Çakır: Tabii her şey bir yana, en azından şöyle bir şey var: “Ben sizin mülteci meselelerinizi hallederim, ama beni başka yerlerde rahatsız etmeyin,” diyor yani. Çok basit… 

Kemal Can: Evet. Bunun çok açık olarak cereyan ettiğini görüyoruz yani.

Ruşen Çakır: Özellikle Merkel bunu çok yaptı.

Kemal Can: Dolayısıyla şu anda, mesela senin dediğin spekülasyona dönersek, kolaylıkla şu yaşanan atmosferi kendisi için faydalı şeye dönüştürme hamlesine iktidarın gidebileceğini hiç de şaşırtıcı bulmam. Birincisi, zaten şu anda da olduğu gibi, muhalefetin ayarını bozmaya yarıyor. Çünkü kendisi de kışkırtıyor bu tartışmaları ve bu tartışmaların içerisine girerek… Bahçeli, CHP’yi ırkçılıkla suçladı grup toplantısında mesela. Türkiye’nin işgal altında olduğunu söyledi; ama iktidarın ortağı olmaya devam ederken bunları yaptı. Şimdi bunların yapılabildiği, yaratılan sorunu tartışmadan, bu yaratılan sorunun ikincil etkilerini muhalefete ihale ederek, bir şey yaratmaya çalışıyor ve bu muhalefetin kendi iç dengesini de bozuyor. Yani işte bir belediye başkanı bir şey diyor, bir hamle yapıyor; diğer belediye başkanlarının yapmıyor olmasından doğan bir iç gerilim yaşanabiliyor mesela. İşin bir böyle bir tarafı var. Bunu bir faydaya çeviriyor. İkinci bir fayda; bugün Batı kaynaklarının çoğundan gelen demeçlerden anlıyoruz ki, Türkiye’nin bu hizmetine devam etmesini sağlamak için, yeni imkânlar üretebilmesi için de pazarlık şansını artırıyor. Ne oluyor? İşte, Afganistan meselesinden başlayarak, kendi içindeki mülteci sorununun büyüklüğünü göstererek, çeşitli zeminlerde masadaki elini yükseltmiş oluyor. Birincisi bu… İkincisi de, senin biraz önce söylediğin spekülasyona gelirsek, hatta bugün CHP milletvekili İlhan Cihaner de yazısında değinmiş, aynı 2015’te olduğu gibi birdenbire ters köşeye geçip, çok basit iki-üç hamleyle, mesela Batı’dan aldığı yeni fonlarla, Suriye sınırında bir tampon bölgedeki TOKİ inşaatlarına birkaç otobüs mülteci taşıyıp, tıpkı Batı sınırına gümrüğe götürüp, İçişleri Bakanlığı şu kadar geçti, bu kadar geçti şeklinde listeleri verdiği günlerde olduğu gibi, yine “Mülteci sorununu ben çözerim” deyip; hatta Suriye’deki varlığını kalıcılaştıran, Amerika ve Rusya’yla Afganistan pazarlığı açısından bunu sonuçlandırabilir. 

Ruşen Çakır: O biraz…

Kemal Can: Bu spekülasyon… Bunu söylüyorum; ama bu krizin, diğer krizlerde olduğu gibi sadece kendisini yiyip bitiren bir şey değil; kendisinin kullanabildiği… Bu iktidarın, 20 yıldır becerdiği işlerden biri bu aslında. Yani krizlerini kendi yarattığı ve çözemediği krizleri dolaylı faydalar haline dönüştürebilmesi. Mesela ekonomik krizde de böyle oldu. Nasıl yaşadık ekonomik krizi? İş geldi geldi, sürekli çözülmeyen ve tekrar eden kriz dış saldırı olarak kodlandı ve birdenbire onun kullandığı bir şeye dönüştü. 

Ruşen Çakır: Burada yavaş yavaş toparlayalım. Ben şu son dönemde, bu mülteci krizinin şikâyetinin seyrini –ki bu biliyorsun, Medyascope’a ve bana yönelik de bir şeyin parçası oldu, önemli başlatıcısı oldu hatta– orada yer alan aktörlere vs. baktığım zaman ve olayın seyrine baktığım zaman, şu haliyle dile getirilen itirazlar, şikâyetler vs. –zaten umurunda mıdır değil midir bilmiyorum ama– Erdoğan’a doğrudan yönelik pek bir şey yok. Erdoğan’a zaten hani… Birileri kendini muhalif olarak tanımlıyor. Erdoğan’a değil ama kime sataşıyorlar daha çok? “Bir dakika, bu insanlar bu olayın sorumlusu değil. Niye sığınmacıları hedef alıyorsunuz?” demeye çalışanlara yönelik bir şey var aslında. Bu tam Erdoğan’ın, iktidarın istediği bir şey. Şu haliyle, senin de az önce dediğin gibi, 10 bin kişiyi, 50 bin kişiyi, birtakım çadır evleri ya da TOKİ evlerini sınırda, şurada burada yerleştirdiği zaman, “Pekâlâ sorunu çözüyor”u da oynayabilir. Erdoğan diyelim ki –yapmadı ama– “Ya, bu nedir? Dikey mimari!” deyip, iki tane gökdeleni tıraşlayarak, birilerinin yaptığını düzeltiyormuş havası verebilir. Şimdi burada da böyle bir şeyler yapabilir. Zaten burada, bu son dönem bana şunu çok ciddi bir şekilde gösterdi şahsen: Böyle muhalif, bilmem ne, iktidar yanlısı vs. filan, bir yerden sonra hepsi hikâye olabiliyor. Partileri kastetmiyorum, bireyleri filan kastediyorum. Bu sığınmacılar meselesine baktığın zaman; kim, neci, hangi partiden filan, karman çorman yani… Orada çok basit bir şey söylüyorsun. İşte deminden beri konuştuğumuz… Kardeşim, bu adım adım nasıl oldu? Bu insanların sayısı nasıl böyle milyonlara çıktı? Ne yapıldı? Ne edildi? Tamamen siyasî bir sorun… Ama kökeninde siyasî olan bu sorunun birçok boyutu var. İnsanî boyutu vs. gibi… O siyasî sorunu görmeden, konuşmadan ya da konuşmaya ihtiyaç hissetmeden… Şöyle de bir şey var mesela: “Biliyoruz zaten canım, tamam Erdoğan yaptı,” deyip; hemen ondan sonra başka bir yere çekmeye çalışıyorlar. Halbuki değil. Erdoğan’dan bu çok ciddi sorunun hesabı sorulmadı, sorulmuyor. Onun da zaten hiç rahatsız olduğunu gördün mü mesela? Bu kadar sorun yaşanıyor, Erdoğan’ın kalkıp bu konuda… Hani deminden beri söylüyoruz ya, birtakım ciddi sorunları görmezden geliyor, geçiştiriyor ya da ters çeviriyor filan… Yapmıyor bile. Yani ortada çok ciddi bir şekilde gündemde olan bir sığınmacı meselesi var. Erdoğan’a değen, hedef alan herhangi bir şey yok ki zaten. Bir Allah’ın kulu da çıkıp, diyelim ki –ben öyle söylemiyorum ama– “Ey Erdoğan! Bunları sen bizim başımıza belâ ettin” diyen yok.

Kemal Can: Mesela bu Altındağ meselesiyle ilgili… AKP trolleri ve medyası, yoğun biçimde muhalefete saldırıp, “Bakın siz neden oldunuz böyle bir şeye” havası yapıyor. Ama mesela ülkenin çok önemli meselesi ve bir şehrinde böyle bir sorun yaşanmış. Tıpkı diğer sorunlarda olduğu gibi, hani Cumhurbaşkanı’nın çıkıp bu konu üzerine, “yatıştırıcı” varsayalım…

Ruşen Çakır: İtidal çağrısı…

Kemal Can: Hani şey ya… Ensar mensarsa, hani insanî bakıyorsa, oradan… Yok ondan değil de ülkenin dirliği açısından bakıyorsa oradan… Neyse… Böyle bir şey yaptığını görüyor musun? Görmüyorsun. Tam tersine, kendi yine bir sessizlik içerisinde, ama aşağıdan bunun yatışması değil. Yani normalde, sorunlu bir mülteci politikası yürüten iktidar, alanda kendisine dönük, hatta böyle krizli patlamalar haline dönüşebilecek bir sorun varken nasıl davranır? Normalde bu politikayı devam ettirmek istiyorsa ve sakinken düşünmesi…

Ruşen Çakır: Sakinleştirmek için…

Kemal Can: Ama şu anda görüyor muyuz biz? İktidarın bunu, tam tersine birtakım yan sözcüler filan, son derece provokatif çıkışlar yapıyorlar, lâflar söylüyorlar. Bazen ekonomik gerekçelerle… Yani tıpkı bu tarafta nasıl, mültecilerle ilgili ekonomik meseleler nasıl yüksek iddialarla manipüle ediliyorsa; öbür tarafta da aynı şekilde. Yani “Bunlar sayesinde ekonomi dönüyor” gibi bir lâf edebiliyorlar, ya da “O zaman Türkler gitsin” gibi bir şey söyleyebiliyor televizyon yayınında birisi. Şimdi bunları yaparken, bunun tırmandırıcı etkisini bilmiyorlar mı? Yani televizyona çıkacak her adamın, söyleyeceği her lâfının kontrol edildiği bir yerde, iktidar medyasının, neyi köpürtüp neyi köpürtmediğine baktığımızda, bunun arkasındaki aklı görmüyor muyuz? Bunun rastlantısal olduğunu düşünebilir miyiz? Kaç kere burada konuştuk. Bazen, bazı olaylar oluyor ve uzun süre, medya ne yapacağını bilmediği için sessizliğe bürünüyor. Mesela istifalar olayında gördük. Haftalarca…

Ruşen Çakır: İstifa değil; affını istedi. Hadi bitirelim, biz de affımızı isteyelim.

Kemal Can: Ama bu olayda neyi görüyoruz? Sürekli benzinin oradan pompalandığını görüyoruz. Bunun anlatacağı bir şey olmalı. Dolayısıyla bu işin böyle tek taraflı bir politik rüzgâr olduğunu düşünenler varsa eğer muhalefet cephesinde, şu sadece bir aylık sürecin, aslında nasıl da onların tahayyülüne göre gitmediği, çok suçladıkları, uyarıları yapan insanların dediklerini bir kez daha düşünmeye nasıl ihtiyaç olduğunu belki düşündürür. Bu iş sadece hümanizm, vicdan meselesi filan değil. Çok kolayca bunu buraya itip… Şunu söyleyeyim: Bu iktidar mültecisever filan değil. Bu iktidarın göçmen politikası hümanist filan değil. Çok araçsal ve hatta hümanizmin bayağı dışında bir şey. Dolayısıyla bununla ilgili tartışmayı, bir vicdan meselesi üzerinden değil; politik bir mesele… Senin söylediğin gibi sorun politik ve politik tartışmak gerekir. Bunu şeye indirgeyerek; yok vicdan, yok ütopya, yok severlik, yok güzelleme filan… Böyle bir şey değil. 

Ruşen Çakır: Bir de her şey bir yana, insan sevmek kötü bir şey değil. 

Kemal Can: Tabii ki…

Ruşen Çakır: Hadi bitiriyoruz. Evet, süremiz doldu. “Haftaya Bakış”ı burada noktalıyoruz Kemal ile beraber. Sizlere bizi izlediğiniz için teşekkürler… Haftaya tekrar buluşmak üzere…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus