Şeyh-mürit algoritması: Kim ne verir, karşılığında ne alır?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Son dönemde gündeme gelen “endişeli muhafazakârlar” önermesi esas olarak Erdoğan iktidarıyla özdeşlemiş olan bazı İslami cemaatlerin durumunu anlamada elverişli olabilir. Zira bu yapılar geleneksel algoritmayı bozup her şeyi siyasal iktidarla ilişkiye endekslediler.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Şimdi, bu başlık nereden çıktı diyebilirsiniz. Yani: “Şeyh-Mürit Algoritması: Kim Ne Verir, Karşılığında Ne Alır?” Bunu açıkçası ben de bilmiyorum. Bir ara aklıma geldi. Üzerinde çok çalıştığım bir konudur Türkiye’de cemaatler. Bu konu üzerinde çok spekülasyon yapılıyor, çok tartışılıyor, daha da tartışılacağa benziyor. Aslında bunun daha çok, bu son dönemde çok gündemde olan “endişeli muhafazakârlar” meselesiyle alâkası var — ki bu konuyu bu akşam saat 20:00’de “Adını Koyalım”da Burak Bilgehan Özpek, Kemal Can ve Ayşe Çavdar’la konuşacağız. Orada çok daha geniş bir şekilde ele alınacak. 

Burada, endişeli birileri varsa, önce tabii ki cemaatler endişeli. Cemaat derken, çok geniş bir coğrafya. Başlığa “şeyh-mürit” dedim, ama şeyh-mürit ilişkisi esas olarak tasavvufta, yani tarikatlarda vardır; ama Türkiye’de, İslâmî cemaatlerin bir kısmı –mesela Nurculuk, Süleymancılık gibi–, bunlar tam tarikat olarak görülemezler; ben bunlara daha çok “İslâmî ekol” demeyi uygun buluyorum. Orada şeyh-mürit yok, ama yöneticiler var. Bazılarında bir heyet olabiliyor, bazılarında tek kişi oluyor. Her neyse; bütün bu cemaat yapılarında bir taban ve tavan olayı var ve şimdi, şu anda en çok endişeli olan varsa, onlar da esas olarak cemaatler. En çok onlar, Erdoğan giderse ne olacak diye ciddi bir şekilde endişeleniyorlar. Burada yaşam tarzıyla ilgili bir endişe yok. Var gibi yapılıyor, ama yok. Yani iktidara muhalefetin bir şekilde gelmesi, Cumhurbaşkanı’nın ya da Başkan’ın kim olacağı bir yerden sonra önemli değil; Türkiye’de kimse kalkıp bu tarikatları, cemaatleri yasaklayacak değil, onların faaliyetlerini yasaklayacak değil, vakıflarını kapatacak, derneklerini kapatacak değil; ama ne olacak? En büyük gelir kaynakları büyük ölçüde kuruyacak. 

Dolayısıyla burada, yaşam tarzından ziyade birtakım ayrıcalıkların ellerinden gitmesi endişesi var. Bu ayrıcalıklar da tabii ki devlet tarafından, siyasî iktidar tarafından kendilerine sağlanan ayrıcalıklar. Bu, kimi zaman bürokraside kadro imkânı oluyor, kimi zaman birtakım indirimler, vergi indirimi ya da affı olabiliyor, çok büyük ihâleler olabiliyor; birtakım şeylere göz yumulması –ki bu söylediğim göz yummaların hepsi daha çok mâlî anlamda, parasal anlamda–; birtakım ucuza tahsis edilen arsalar, binalar vs.. 

Çok ciddi bir endişe var. Bu endişenin ne kadar gerçek olduğunu büyükşehirlerden sonra gördük. Yani 31 Mart seçimlerinde İstanbul, Ankara başta olmak üzere birçok büyükşehir belediyesinin CHP’ye geçmesiyle beraber, bazı cemaat yapıları çok ciddi sorunlar yaşadılar, daha da yaşayacağa benziyorlar. Bunların kimisi açıkça ortaya çıktı, kimisi de pek görünmüyor, fazla dillendirilmek istenmiyor. Sorun şu — benim bu yayını yapmadaki esas düşüncem şu: Normal şartlarda cemaat yapıları aslında devlete bu kadar bağımlı değillerdi. Devletle, siyasî iktidarla hep bir ilişkileri olmuştu; ama bu ilişki genellikle siyasî iktidarlara –ki Cumhuriyet tarihinden bahsediyoruz, özellikle çok parti dönemlerinden–, “Bana dokunmayın” demek olmuştur. Öncelikle en önemli mesele kendilerine dokunulmaması meselesidir. Bunun karşılığında iktidarlara verilen birtakım tavizler ya da sözler vardır. Nedir? Mesela “Seçimlerde sizin partinize oy vereceğiz” sözüdür ya da ihtiyaç olduğunda onlara birtakım kadroların sunulmasıdır. Buradaki en temel mesele, öncelikle kendilerine dokunulmamasıydı. Kendilerine dokunulmamasının ardından bir diğer husus, tabii ki kendilerine birtakım imkânların sağlanmasıydı; fakat esas olarak cemaatler uzun bir süre Türkiye’de kendi öz kaynaklarıyla giden yapılardı. 

Bu öz kaynağın da tabii birbirinden farklı yolları var. Genellikle şöyle bir algoritma olur, benim gördüğüm, 80’li yıllarda gözlediğim kadarıyla: Bazı varlıklı kişiler, dindar kişiler, iş insanları vs., bunlar birtakım cemaatlere para verirler, imkân sağlarlar, bedava yer verirler ve bu cemaatler de bu imkânları kullanarak esas olarak eğitim alanında daha çok yoksul ailelerin çocuklarına eğitim verirler –burada tercih esas olarak tabii ki dindar aile çocuklarıdır–; zaten cemaatlerin okullarına, Kur’an kurslarına ya da pansiyonlarına vs. çocuklarını yollayanlar da esas olarak dindar ailelerdir. Kimi durumda tamamen ihtiyaç sahibi olup ilk buldukları imkânı değerlendirenler de var tabii ki; çok dindar olmasalar bile yoksulluk nedeniyle gidenler de var. Dolayısıyla işin başında bir kaynak aktaranlar var; bunlar zenginler diyelim. Bundan sonra, bu zenginlerden gelen paraların, özellikle eğitim alanında birtakım yatırımlara, okullara, pansiyonlara, burslara aktarılması. Burada daha çok dindar ve yoksul aile çocuklarının eğitimlerine katkıda bulunması, sonra bu çocukların içerisinden hepsi değilse bile bir kısmının belli bir hayata atılıp para kazanmaya başladıklarından sonra, başlamalarının ardından onların da tekrar cemaate katkıda bulunması şeklinde yürüyen bir mekanizma. Büyük ölçüde böyle yürüyen bir mekanizma. 

Tabii bu arada cemaatlerin tepesinde olan şeyhler –ki genellikle bunların etrafında çok ciddi sayıda aile fertleri vardır; çocuklar, damatlar vs. ve bunlar tabii ki bu gelen kaynakların bir kısmını doğrudan kendilerine harcarlar, ki bu da aşağıdakiler tarafından kabullenilmiş bir şeydir, bunu hak ettiklerini düşünürler–, burada olay sadece para verilip oradan bir hizmetin sunulması olayı değil. Aynı zamanda tabii ki çok ciddi bir kolektif kimlik sunar cemaatler insanlara, böyle bir arayış içerisinde olan insanlara. Herkes böyle bir arayış içerisinde olmayabilir; ama bunlara kolektif bir kimlik sunar, bir yere ait olma imkânı sunar ve aynı zamanda da bu cemaatin ilişkileriyle birtakım işlerini kolaylaştırma imkânı sunar. Bazı yerlerde daha kolay iş bulma ya da kendisi esnafsa müşteri bulma konularında cemaatlerin böyle bir fonksiyonu da vardır. Dolayısıyla siz bir şeyler verdiğiniz bu cemaatlerden, karşılığında başka şeyler de alırsınız. Tabii ki tamamen iyi niyetli bir şekilde girip, çok verip az almayı düşünenler de vardır; ama az verip çok almayı düşünenlerin sayısının hiç de az olmadığını özellikle vurgulamak lâzım. 

Bir diğer husus da bazı cemaat yöneticilerinin, şeyhlerin ya da şeyh çocuklarının vs. arslan payını kendilerine ayırmaya çok özel dikkat göstermeleridir; bayağı buradan geçinen aileler var, silsile şeklinde devam eden aileler var. Gazetecilik hayatımda çok sayıda birbirinden farklı cemaatleri izleme imkânım oldu. Kimileriyle bizzat görüşerek, kimileriyle bilenlerden aldığım bilgilerle ya da yayınlarını takip ederek… en çok benim ilgimi 80’li yıllarda İskender Paşa Dergâhı, yani Nakşibendîliğin İskenderpaşa kolu çekmişti. Âyet ve Slogan’da da ilk bölümü onlara ayırmıştım hatta. Prof. Mahmut Esad Coşan vardı başında. Daha sonra Avustralya’da –ki 28 Şubat nedeniyle oraya gitmeyi tercih etmişti–, orada hayatını kaybetti. Yerine daha sonra oğlu geçti. Oğlu artık onun kadar popüler değil. Orada, onların dergilerini izlediğimde, İslâm Mecmuası vardı, bayağı etkiliydi 80’li yılların ortasında; orada adım adım şirket haberleri görmeye başladım ve bu şirketler cemaatin şirketleriydi. Şimdi normalde, yayıncılık faaliyeti yaptıkları için bunların birtakım şirketleri vardı, o bir yere kadar anlaşılır bir şeydi; ama daha sonra özellikle turizm alanına girdiler, başka alanlara da girdiler ve Esad Coşan başyazı yazardı Halil Necatioğlu imzasıyla. Orada, şirketlerin reklamını da yapmaya başlamıştı ve bu cemaatlerin kapitalist sistem içerisinde nasıl dönüştüklerinin bir örneği olarak çok dikkatimi çekmişti ve bunun altını özel olarak çizmiştim; ama artık günümüzde bu tamamen sıradanlaşmış bir olay haline geldi. Bugün herhangi bir cemaatin –tarikat ya da değil–, şirketlerinin olması –eskiden sadece vakıfları olurdu–, şirketlerinin olması tamamen sıradan bir olay, normal bir olay olarak görülüyor ve sorgulama ihtiyacı bile hissedilmiyor. Dışarıdan bakınca, belki biz fazla –benim gibi insanlar fazla bir şey atfettiğimiz için belki– şaşkınlıkla bunları böyle değerlendiriyorduk; ama içeride bunların çok normal bir şekilde yaşandığını görüyoruz; fakat siz cemaat işlerini şirket işleriyle bir araya getirdiğiniz zaman, o zaman karşınızdaki insanlar ya da yanınızdaki insanlar, cemaatinizi oluşturan insanlar, hem mürit hem de müşteri haline geliyorlar. Kimi durumda pazarlamacı haline geliyorlar. 

Bunun iki tane çarpıcı örneği vardı, hâlâ aynı şekilde sürüyor mu bilmiyorum, aslında artık çok da ilgilenmiyorum. Bunlardan birisi Haydar Baş’tı; kendisi bir Kadirî şeyhiydi, sonra Bağımsız Türkiye Partisi’ni kurdu ve koronavirüsten hayatını kaybetti, partinin başına da oğlu geçti biliyorsunuz. Özellikle zamanında cemaate bağlı insanların ürettiği ya da onun şirketinin ürettiği tencereleri pazarlaması olayı vardı 80’li yıllarda; ama en büyük olay tabii ki Enver Ören’in İhlas Holding’idir. İhlas Pazarlama’yla başlayan ve burada da Enver Ören, zamanında kayınpederi Hüseyin Hilmi Işık’tan devraldığı bir Nakşibendî cemaat yapısını, bir şirketin Türkiye çapındaki dağıtım ağına dönüştürmüştü ve oradan sonra, biliyorsunuz medyaya da girdiler, başka yerlere de girdiler, inşaat işine de girdiler, finans işine de girdiler, girmedikleri iş kalmadı ve olayın dışarıdan baktığımız zaman dinî hiçbir şeyini göremez olduk. Bir tek adındaki İhlas kelimesi var; ama ortada Enver Ören, ama esas olarak da onun ölümünden sonra işlerin başına geçen oğlu Mücahit Ören’e baktığımız zaman, karşımızda bir İslâmî figür görmüyoruz. İşte buralarda ilginç olan, kaynağı dışarıdan, birtakım iş adamlarından bulmaktan ziyade –belki oralardan da bir şeyler geliyordur, ama esas olarak– kendi cemaatinin insanlarının üretiminden; kimi zaman onların emeklerinden, vakitlerinden alarak bir sermaye birikimi yoluna gitmiş yapılar var. Tabii bütün bunları toplarken yine en büyük payı baştakiler alıyor ve alttakilere de belli şeyler, “hizmet olarak” dağıtılıyor. 

Burada insanların tabii bağlılığı esas olarak alınıyor. İnsanlar oraya bir cemaate bağlı olmak için gidiyorlar, bir şeyhe bağlı olmak için gidiyorlar, bir öğretinin peşinden gidiyorlar ve fedakârlık etmek, başlangıçta en azından fedakârlık için gidenlerin sayısı hayli yüksek. Yani, bir şeye ulaşabilmek için, bir cemaat kolektif kimliğine ulaşabilmek için gerekirse zamanından ve maddî imkânlarından ferâgat edebilecek insanlar gidiyor farklı farklı yerlere ve bunların iyi kötü bir gidişâtı vardı. Kimi zaman iyi yönetilen cemaat şirketleri daha başarılı olurken, kimileri de çok ciddi krizler yaşadılar. Aslında bir yerden sonra işletmecilik literatürüyle değerlendirilebilecek olaylar yaşandı birçok yerde; İskenderpaşa’da da yaşandı, başka yerlerde de yaşandı; artık onlar İslâm tarihine ya da birtakım tasavvufî öğretilere vs. bakılarak değil, işlerin neden iyi yürütülüp yürütülemediği –ki işlerden kastım, tamamen ticarî faaliyetler–, bunların neden yürütülüp yürütülemediğiyle ilgili meseleler haline geldi. 

Bu noktada en çarpıcı örneklerden birisi tabii ki Menzil’dir. Adıyaman’ın Menzil köyündeki, merkezi orası olan Nakşibendî kolu, gerek Türkiye’de gerek yurtdışında yaşayan Türkler içerisinde çok güçlü, çok örgütlü bir yapı ve bu yapının da, baktığımız zaman, içinde çok ciddi bir ekonomik faaliyet, ticarî faaliyet olduğunu görürüz ve özellikle de Erol ailesi, yani bu işi kontrol eden şeyh ve onun çocukları, yeğenleri gibi çok geniş bir kesimin bu işleri büyük ölçüde döndürdüklerini görürüz. Tabii burada insanlar, şöyle söyleyelim, manevi olarak bir şeyler alırken maddi olarak bir şeyler veriyorlar; ama hatırı sayılır ölçüde maddi olarak bir şeyler alanlar da var. İşte bu, cemaatlerdeki altın denge başarısı, cemaat yöneticilerinin başarısı, burada sorunsuz bir şekilde bunları çevirip çevirememe meselesinden kaynaklanıyor. 

Kaynaklanıyordu diyelim; çünkü Erdoğan’la beraber işin rengi büyük ölçüde değişti. Erdoğan özellikle Fethullahçılar’la yaşadığı acı deneyimden sonra, bütün bu cemaat yapılarını olabildiğince, hepsini olmasa bile, kendine bağlamaya çalıştı. Büyük ölçüde bunu başardı. Bunu yaparken onlara birtakım imkânlar verdi; imkânlar derken, tabii ki esas olarak maddi imkânları kastediyorum — bu, iş olabilir, başka şeyler olabilir, doğrudan para olabilir, kredi olabilir. Bunları verdi ve karşılığında kendisine kayıtsız şartsız bir itaati dayattı. Bu olay, AKP iktidarıyla içine girilen ve yaklaşık 20 yıldır devam eden bu olay, tabii ki bu cemaat yapılarının çok hoşuna gitti. Daha doğrusu Erdoğan’la birlikte hareket etmeye razı olanların çok hoşuna gitti; çünkü bütün o süreçler –iş insanlarını bulacaksın, onlardan para alacaksın vs. – bayağı meşakkatli işlerdi. Şimdi, bunları yapmak yerine doğrudan her şey, kaynaklar, kat kat fazla kaynaklar devlet üzerinden, bakanlıklar ya da belediye başkanlıkları üzerinden kendilerine geldi. Hemen hemen hiçbir denetim yok; hemen hemen diyorum, bildiğim kadarıyla hiçbir denetim yok ve buralarda çok ciddi bir şekilde hormonlu bir büyüme yaşadılar. Bu hormonlu büyüme esas olarak bu yapıların tavanlarında yaşandı. 

Şimdi alttan bir halı çekilmek üzere, belediyelerle beraber çekildi; artık bu yapıların önünde çok ciddi bir mesele var. Bu al-ver ilişkisini, daha önce cemaat yöneticileriyle cemaat üyeleri arasındaki al-ver algoritmasının yerine kurulmuş olan, cemaatle devlet arasında, siyasî iktidar arasındaki al-ver ilişkisini yeni iktidar döneminde sürdürebilecekler mi? Sanmıyorum; bu olmayacaktır, en azından bugünkü gibi olmayacaktır. Diğer soru: Bu olmayacaksa –ki büyük ölçüde olmayacağa benziyor– tekrar eskiye dönebilecekler mi? Eski yapıya, bu işi öz kaynaklarıyla yapmaya dönebilecekler mi? O kadar hormonlu büyüme ve o kadar hantallık yaşandı ki, bu kolay kolay başarabilecekleri bir husus değil bence. Hele, bu yaşanan büyük teknolojik gelişmelerden sonra, sosyal medyanın bu kadar etkili bir şekilde gündemde olmasıyla beraber, insanların artık birilerine bağlanmak vs. gibi arayışları pekâlâ olmayabilir. Pekâlâ bir genç, oturduğu yerden sırf cep telefonuyla kendine tasavvufî bir hayat inşâ edebilir, çünkü her istediği yere, her türlü videoya vs. ulaşabiliyor, istediği şeyhe ya da din insanına ulaşabiliyor. Bu aslında, bir şekilde AKP iktidarından sonra –yani Erdoğan iktidarı demek buna daha doğru olur–, işte bu bozulan algoritmanın tekrar eski hale gelip gelemeyeceği meselesi önümüzde ve göreceğiz. 

Şimdiden, birtakım cemaat yapılarının Erdoğan sonrası döneme kendilerini hazırlamak için bayağı bir çaba içerisine girdikleri ve bu yüzden de Erdoğan tarafından mimlendiklerini duyuyorum. İsimlerini zikretmek şu anda çok doğru olmaz, teyitli olmadığı için söylemek istemiyorum; birincisi, böyle bir şey var. İkincisi de en çok sesini çıkartanlar; bunlara baktığınız zaman en çok ortaya çıkanlar, gerçekten Erdoğan sonrası dönemde en çok zorlanacak olanlar, özellikle de tabii burada İsmailağa Cemaati, Cübbeli ve diğerleri özellikle dikkat çekiyor; ama başkalarının da böyle ciddi bir sorunla karşı karşıya kalacakları kanısındayım. Bunu, bir şekilde kendi sorunlarını, kendi maddi imtiyazlarının –dünyevî diyelim hadi, İslâmî terminolojiyle–, dünyevî imtiyazlarının gidecek olması ihtimâliyle duydukları endişeyi, tüm Türkiye’de dindarların, kendi halindeki dindarların da endişesiymiş gibi göstermeye, onların hayat tarzlarına müdahale edilecekmiş gibi, ileriye yönelik kötü birtakım rövanşizm senaryoları yazmaya çalışıyorlar. Halbuki buradaki mesele aslında, gelecek olan iktidarın onlara yapabileceği tek şey bence, eskiye dönmelerini sağlamak olacaktır. Bu aslında onlar için fena da bir şey değil; ama hazıra alışmış oldukları için, çok emek vermeden devlet eliyle palazlanmaya, büyümeye alışmış oldukları için buna kolay kolay razı olmayacaklardır; ama ellerinden çok fazla bir şey geleceğini sanmıyorum, çünkü iktidarla bu kadar iç içe geçmek, kendilerini onlara bu kadar tâbi kılmak onların özgül ağırlığını –ne kadar varsa– iyice yok etti. Artık büyük bir kısmı, hepsi böyle olmadı ama, Erdoğan iktidarının sonu onların da bir anlamda sonu olmasa bile çok ciddi bir şekilde, –nasıl söyleyeyim?– hezîmetleri anlamına gelecek ve belki de tekrar eskiye dönmek için çaba sarf edecekler; kimileri de bence, eskiye dönme imkânı da olmadığı için zamanla etkilerini kaybedip tarihe karışacaklar. 

Evet, bu akşam “Adını Koyalım”da tam da bu rövanşizm meselelerini, endişeli muhafazakârlar meselelerini konuşacağız. Arada bir de “Transatlantik” var, “Transatlantik”i zaten takipçileri biliyorlar; bugün saat 17.00’de Ömer ve Gönül’le daha çok Amerika Birleşik Devletleri’ni ve biraz da Afganistan’ı konuşacağız. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus