Melih Gökçek’in FETÖ kapsamında ifade vermesinin anlamı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, belediyenin yeni yönetiminin hakkında ne zamandır yaptığı suç duyuruları kapsamında geçen cuma günü savcılıkta iki saate yakın ifade verdi. “Terör örgütüne imar rantı sağlamak” ile suçlanan Gökçek’in başına ne geleceği belli değil ama böyle bir dönemde ifadeye çağrılması bile fazlasıyla anlamlı.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Ankara Büyükşehir eski belediye başkanı Melih Gökçek cuma günü savcılıkta ifade verdi. Yaklaşık iki saat sürdüğü söyleniyor; Fethullahçılıkla ilgili, ya da devletin ağzıyla söyleyecek olursak, “FETÖ/PDY”, Fethullahçı Terör Örgütü Paralel Devlet Yapılanması. Bu örgüte imar rantı sağladığı iddiasıyla ifade verdi. Şimdi, bunun anlamı üzerine bir şeyler söylemek istiyorum, ama öncelikle şunu vurgulamama izin verin: Melih Gökçek hakkında yayın yapmak bir gazeteci için çok akıl kârı bir şey değil; çünkü kendisinin nasıl bir konumda olduğunu biliyoruz, nasıl bir üslûbu olduğunu da biliyoruz. Benim derdim burada Melih Gökçek’in kendisiyle ilgili değil; ama burada ifade vermesinin çok anlamlı olduğu kanısındayım, birçok açıdan bunları ele almak istiyorum, değerlendirmek istiyorum. Bunun birçok şeyi gösterdiği ve göstereceği kanısındayım. Kendisiyle ilgili çok da bir şey söylemeye gerek yok zaten. Bildiğimiz gibi 1994’te Mart ayında belediye başkanı seçildi Refah Partisi’nden, sonra, 28 Ekim 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zorlamasıyla, istemeye istemeye istifa etti. O zamandan beri de herhangi bir görevi, şu haliyle yok. 

Kendisi hakkında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Mansur Yavaş’ın başkan olmasından sonra defalarca suç duyurusunda bulundu. Bu suç duyuruları hakkında bir şey yapılmadı; ama nihayet cuma günü, “Terör örgütüne imar rantı sağladığı” iddiasıyla yapılan suç duyurularından hareketle savcı ifadesini aldı. Sohbet ettiği söyleniyor; kendisi öyle aktarıyor, ama sonuçta iki saate yakın sohbet, bir adliye binasında çok akıl kârı bir şey değil. Ne kadar kibar davranılmış olursa olsun, bir ifade alınma olayı söz konusu. Bu arada bir not düşmek lâzım: Cumhuriyet gazetesinde genç meslektaşımız Sarp Sağkal bir süredir bu konuyla ilgili çok iyi haberler yazıyor, kaleme alıyor, önemli haberler. Örneğin, Ankara Ticaret Odası eski başkanı Salih Bezci’nin Terörle Mücadele Şubesi’nde verdiği ifadeyi bulmuş, onu yayınlamış. Orada da Melih Gökçek’le ilgili, Salih Bezci’nin Fethullahçılık konusunda iddiaları var. Bunlar ilginç iddialar diyelim, değerlendirilip değerlendirilmeyeceğini göreceğiz. 

Zaten Melih Gökçek ve Fethullahçılık deyince akla da Bülent Arınç geliyor. Bülent Arınç o sırada hükümet sözcüsüydü, Mart 2015’te. Melih Gökçek kendisine bir şekilde sataşınca o da şöyle demişti; “Melih Gökçek bu yapıya”, yani Fethullahçılara, “Ankara’yı parsel parsel satmıştır, zengin iş adamlarına okul yaptırmıştır, yurt, yer sağlamıştır” diye söylemişti, ama kimse onun üzerine gitmedi. Bülent Arınç da daha fazla sürdürmedi bu olayı. 2015’teki bu çıkışın ardından bir şeyler gelmesini bekleyenler oldu; ama bu beklentinin saflık olduğu anlaşılıyordu o tarihte, ama şimdi Melih Gökçek’in ifadesi alınıyor. Bir kere açık söyleyelim: Türkiye’de bağımsız, tarafsız bir yargı söz konusu değil. Yargı tamamen siyasetle iç içe geçmiş durumda; bunu defalarca gördük ve daha da göreceğiz, öyle anlaşılıyor. AKP iktidarında kaldığımız müddetçe, daha doğrusu Erdoğan iktidarı sürdüğü müddetçe bu durum devam edecek, bunu anlıyoruz; yapılan atamalardan, görevden almalardan, hepsinden anlıyoruz. Bakıyoruz, yargının yapıp yapmadıklarına bakarak siyasetin tercihini de anlıyoruz. Bu anlamda Anayasa Mahkemesi’nin belli ölçülerde istisna olduğu görülüyor ve zaten Devlet Bahçeli’nin de Anayasa Mahkemesi’ni sistemli bir şekilde karşısına almasının bir nedeni bu; ama Melih Gökçek gibi bir isim hakkında, ne olursa olsun Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından görevden alınan, istifaya zorlanmış olsa da sonuçta adı bu iktidarla özdeşleşmiş bir ismin iki saate yakın bir süreyle savcılıkta ifade vermesi gerçekten önemli bir olaydır. Bunun üzerine çok fazla bir şey konuşulup edildiğini görmedim ya da ben kaçırıyorum; ama sanmıyorum, yani olsaydı herhalde görürdük diye düşünüyorum. İzleyicilerden varsa, beni uyarabilirler daha sonra. 

Bu bir kere, her şeyden önce, böyle bir dönemde, böyle bir günde Melih Gökçek’in ifade vermesi siyasî bir olay. Nasıl şu âna kadar vermemesi siyasî bir olaysa, vermesi de siyasî bir olay. Türkiye’de bir savcının, Ankara’nın göbeğinde bir savcının Melih Gökçek gibi bir ismi kendi başına, sırf hakkında suç duyurusu var diye ifadeye çağırabilmesini benim aklım almıyor. Büyük bir ihtimalle bu olayın değerlendirilmesinin uygun olduğunu bir şekilde anlamış, öğrenmiştir; adını da görmüyoruz, haberlerde geçmiyor adı ve bu ifade verilmiş. Dolayısıyla bir kere, Melih Gökçek’in o kadar insan hakkında o kadar suç duyurusu varken ya da suç duyurusu yapmaya gerek yok; Sedat Peker’in açıklamalarının üzerine bunların her birinin, hukukçular öyle söylüyorlar, her birinin savcılar suç duyurusu olarak kabul edip bu konuda soruşturma açmaları gerekirken hiçbir şey açılmıyor. Dile getirilen onlarca, yüzlerce, belki de binlerce suç duyurusu var siyasetçilere yönelik olarak, AKP yöneticilerine ya da bürokratlarına yönelik olarak, bunlar hakkında bir şey yapılmıyor ve Melih Gökçek hakkında, sonuçta ne çıkacağını bilmiyoruz ama ifadesinin alınmasının bile –yani bakın ne duruma geldik–, bir belediye tarafından, Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan, defalarca yapılan suç duyurularının nihayet değerlendiriliyor olmasını bile hayretle karşılar haldeyiz; ama böyle — bu yapıldıysa, burada siyâseten bir şey var. 

Nitekim Melih Gökçek ne diyor? “Türkiye’de, özellikle FETÖ’cülükten suçlanacak son iki kişiden biriyim. Birincisi sayın Cumhurbaşkanım, ikincisi de ben.” Bu aslında, ben –tabii te’vil olacak, ama bu bir mesaj– yani Melih Gökçek orada ifade veriyorsa, dolayısıyla bir anlamda bir kalkanın, koruyuculuğun kalkmış olduğunu, en azından geçici de olsa kalkmış olduğunu görüyoruz ve o da diyor ki, “İki kişi var: birisi Cumhurbaşkanı, birisi ben.” Yani, “Ben FETÖ’cülükle suçlanırsam Cumhurbaşkanı da suçlanır” sonucunu buradan çıkartmak bence çok basit bir mantık işlemi olur; ama “Ellerinde imkân olsa, beni bir kaşık suda boğarlar” diyor. Buradaki “boğarlar”ı, “kendisini boğarlar”ı daha genişletmek gerekiyor. Yani kendisine yönelik olayı genelleştirme eğilimi var ve bunda da haksız sayılmaz. Şöyle ki, Melih Gökçek’e atfedilen, zamanında Fethullahçılara birtakım imtiyazlar sağladığı, onlara arsalar verdiği ya da yurtlar yaptırdığı şu, bu iddiaları, gerçek anlamıyla, doğru, yanlış bilmiyorum; ama doğru olma ihtimalini ciddiye almak lâzım, Bülent Arınç tarafından bile dile getirildi, bunu yapan sadece Melih Gökçek midir? Şu anda, döneminde…, mesela Kadir Topbaş hakkında da çok söylendi –ki kendisinin ailesinden de bu konuda, Fethullahçılarla ilişkisi olanlar, damatlar vs. çıktı, gözaltına alındılar, tutuklandılar– şu oldu, bu oldu; ama o tarihlerde, 2000’li yıllar, 2010 falan, o tarihlerde, yani MİT krizine kadar, belki dershane krizine kadar, o süreçte Fethullahçılarla iyi geçinmeyen AKP’li belediye başkanı yoktu. Sevdiklerinden, sevmediklerinden, hiç önemli değil, bu zaten AKP’li olmanın bir gereğiydi ve Fethullahçılar da bunu alabildiğine kullandılar, Belediyelerden her türlü imtiyazı, AKP belediyelerinden –başka partilerden de almış olabilirler ama esas olarak AKP belediyelerinden de– her türlü imtiyazı elde ettiler, bayağı bir elde ettiler ve palazlanmalarına bunun çok ciddi katkısı oldu; ama sadece belediyeler değil, değişik devlet birimlerinde, bürokrasinin değişik alanlarında çok ciddi örgütlendiler ve bu örgütlenme iktidarın göz yumduğu, hatta teşvik ettiği bu örgütlenme sayesinde de işin maddi yönü ve siyasi yönünde giderek güçlendiler. Diyelim ki vergi dairelerindeki Fethullahçı örgütlenme birçok iş insanını tehdit ederek, açık ya da dolaylı tehdit ederek onların Fethullahçıların vakıflarına, şunlarına bunlarına, şirketlerine, medya kuruluşlarına para aktarmalarının önünü açtılar, bunun örnekleri çoğaltılabilir. Mesela çok ilginç, Ankara Ticaret Odası eski başkanı Salih Bezci, ifadesinde Fethullahçıların ATO yani Ankara Ticaret Odası imamı olduğunu söylüyor. Ankara Ticaret Odası imamı; demek ki önde gelen illerde ticaret odalarına, sanayi odalarına imam atamış bir yapıdan bahsediyoruz. 

Bu yapıya bir yığın şey devlet eliyle, iktidarın teşvikiyle, onayıyla, teşvikiyle, en azından göz yummasıyla peşkeş çekildi ve darbe girişiminin ardından, bunlardan sadece kendilerinden olmayan, kendilerine mesafeli olanlar hakkında soruşturmalar açıldı, çok sayıda şirkete el konuldu; tabii ki dernek, vakıf kapatmaları ayrıca ele almak lâzım, ama devletin içerisinden olan ve Fethullahçılara yardım eden kişilerin içerisinden tamamen siyasî bir ayıklama yapıldı ve çok sayıda kişiyi KHK’larla görevden aldılar vs. ama birçok kişiye dokunmadılar. Fethullahçılığın siyasî ayağı konusu hep muallakta kaldı, hiçbir şekilde üzerine gidilmedi. İşte, bence Melih Gökçek’in şu ifadesinin alınmasının böyle bir anlamı var; eğer bugün Türkiye’de Melih Gökçek’in ifadesi alınabiliyorsa, başkalarının da pekâlâ alınabilir; ama daha önemlisi, bu iktidar gittikten sonra –ki bence gidecek, artık bunu ısrarla söylüyorum, ama söyleyenlerin sayısı her geçen gün artıyor–, bu iktidar gittikten sonra her ne olursa olsun bu olay bir örnek teşkil edip bunun bir yığın devamı pekâlâ gelebilir. Yani şu haliyle değişik cumhuriyet savcılarına gitmiş çok sayıda suç ihbarı olduğunu tahmin edebiliriz, Fethullahçılıkla ilişki ve siyasetçiler hakkında. Eğer bunun mümkün olduğu anlaşılırsa, bu bir zincirleme halinde gidebilir ve çok sayıda insanın ifade kuyruğunda olduğunu görebiliriz; hatta gözaltılar, tutuklamalar bile olabilir. Bunun, cuma günkü ifadenin böyle bir anlamı olduğu kanısındayım. Yani şunu söylemiyorum; AKP iktidarında olacak bir iş değil ama, AKP iktidarının son günlerinde Melih Gökçek gibi bir isme bile bu yapılabiliyorsa, artık bu geri dönülemez bir yere doğru gitmiştir. Buradan çıkan bir başka husus da şu — diyor ki Melih Gökçek: “Ben FETÖ’cülerden birine rant verdiysem… 117 dosya var, bunlardan FETÖ’cü olarak adlandırılanların sayısı sadece 3” diyor. Kendini böyle detaylarla savunmaya çalışıyor. 

Şu haliyle baktığımız zaman, Melih Gökçek ya da başka bir belediye başkanı ya da başka bir siyasetçinin Fethullahçılıkla ilişkileri gözler önüne serildiği zaman, eğer savcılar gerçekten özgür bir şekilde, bağımsız bir şekilde doğrudan tanıkları dinleyerek bu konuda araştırmalar yaparlarsa, bunların söyleyebilecekleri hiçbir şekilde bir şey kaldığını sanmıyorum. En fazla söylenebilecek olan şudur: Belli bir tarihe kadar milat olarak alacaklar, kimileri bunu 17-25 Aralık olarak alıyor, kimileri 15 Temmuz olarak alıyor. Şu anda bu milat AKP iktidarının işine geldiği zaman kullandığı bir milat; ama eğer Fethullahçılık gerçekten bir terör örgütü olarak görülecekse, bundan sonraki dönemde hâlâ FETÖ tanımı kalacaksa, artık bunun miladı falan olmaz. Yani bu milat tamamen uydurma bir şey, kendi işbirliklerini örtmek için olan bir şey ve yarın öbür gün bu milat da pekâlâ kalkabilir ya da şöyle bir şey olur: Bu olaylardan tamamıyla vazgeçilir. Çok ilginç bir aşamaya doğru gidiyoruz; Fethullahçılıkla hesaplaşma meselesinde devletin kafası karışık gibi görünüyordu, ama hiç de karışık değildi. Çok açık bir şey vardı: AKP iktidarı FETÖ potasına beğenmediklerini atıp, beğendiklerini ayırdı. Bu arada, birileri borsa kurarak, devlet içerisindeki ilişkilerini kullanarak bu potadan birtakım insanları çıkartarak bayağı bir para kazandılar, bayağı bir rant elde ettiler; ya da birileri, Fethullahçıların olduğu gerekçesiyle el konulan yerlere kayyum atanarak, şu olarak, bu olarak oradan acayip bir şekilde rantlar elde ettiler; bir yığın kurumun, şirketin vs. içini boşalttılar ve ceplerini doldurdular. Bu aslında kuralı tamamen belli olan bir şeydi. İşine yaradığı zaman kullanmak, kendinle iyi geçinebileceğini düşündüğün kişileri kayırmak, ama bazılarını gözden çıkarmak. 

İsim vermeyelim, ama birtakım çok meşhur Fethullahçı futbolcular vardı, Fethullah Gülen’le hep yan yana olan. Bunların içerisinden mesela, onun adını söylemekte artık sakınca yok, Hakan Şükür tercihini Fethullah Gülen’den yana açık bir şekilde yaptı ve ülkeden kaçtı, Amerika Birleşik Devletleri’nde çok da halinden memnun olmadığı anlaşılan birtakım paylaşımlar görüyoruz. Hakan Şükür kaçtı; ama bazıları, onların isimlerini vermeyelim ama Fethullahçı olduğunu hepimiz biliyoruz, son âna kadar top oynamaya devam ettiler, Erdoğan’la yan yana fotoğraf çektirdiler ve hatta, tabii ki 15 Temmuz’dan sonra darbeye karşı direnişe katılmak gibi birtakım artistlikler vs. yaptılar ve bayağı da göklere çıkarıldılar. Sonuçta o kişilerin yaptıklarıyla Hakan Şükür’ün yaptıkları arasında pek bir fark yoktu, ama şöyle bir fark oluştu: Belli bir aşamadan sonra Hakan Şükür gitti, ötekiler kaldı. Ya da gazetelerde böyle insanlar vardı, Fethullahçıların gazetelerinde yazıp çizenlerden bir kısmı kaldı 17-25 Aralık’tan sonra oralarda, bir kısmı ayrıldı. Ayrılanlar AKP tarafından ödüllendirildi, bayağı iyi ödüllendirildiler. Ayrılmayanlar hapisle cezalandırıldılar. Yani buradaki kriter, hukukî bir kriter, evrensel ölçülerde olan bir kriter değildi.

Melih Gökçek olayıyla beraber işin değişebileceğini ve en azından bu iktidarda olmasa bile önümüzdeki dönemde gerçekten hukukun bir ölçüde bağımsızlaşabileceği, özgürleşebileceği bir ortamda hukukî kriterlerle, evrensel hukuk normlarına uygun kriterlerle Fethullahçılık hesaplaşması yapılırsa, Türkiye’de ifadesi alınmamış siyasetçi vs. kalmayabilir, üst düzey bürokrat kalmayabilir, bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Melih Gökçek, sonuçta çoktan vermesi gereken ifadeyi şimdi verebildi, verdi. Buradan bir şey çıkacağını açıkçası sanmıyorum; ama pekâlâ bugün ifadesi alındıktan sonra yarın öbür gün, bugün ifadesinin alınmasının zemini varsa yarın öbür gün bunun devamının gelme zemini de olabilir pekâlâ diye bir not düşelim; ama bu bizim derdimiz değil, Melih Gökçek’in derdi. O, herhalde nasıl belediye başkanlığından alınmasını istifa –o da ilginç bir olaydı, hatırlanacaktır, istifası istendi; istifa etmemek için bayağı bir uğraştı, sonunda Cumhurbaşkanı’nı ikna edemeyince istifasını verdi– şimdi de herhalde bunun devamının gelmemesi için uğraşıyordur, uğraşacaktır; ama bu onun kişisel bir meselesi. Daha genel bir mesele olarak baktığımızda, Türkiye’nin Fethullahçılıkla hesaplaşması olayı hâlâ çok ciddi bir şekilde önümüzde duruyor. Yargının siyasallıktan arınması halinde daha yapılacak çok şey, daha açılacak çok dosya, daha alınacak çok ifade var ve burada tekrar söylüyorum, özellikle siyasetçilerden, iktidar siyasetçilerinden, iktidar partisinde görev yapmış –kimileri ayrılmış olabilir daha sonra AKP’den–, siyasetçilerin ve bürokratların bayağı bir savcılar önünde kuyruk olma ihtimalini hiç yabana atmamak gerekiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus