Adını Koyalım (26): Erdoğan ekonomi yüzünden mi kaybediyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Adını Koyalım’da Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can ile, Erdoğan iktidarının seçmen desteğinin azalmasında ekonomik krizin ne derece belirleyici olduğunu, muhalefetin iktidarı devralması durumunda ekonominin nasıl toparlanabileceğini tartıştık.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Adını Koyalım”la yine karşınızdayız. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’la yine bir konuyu ele alacağız. Bu haftaki sorumuz “Erdoğan’ın çözülmesinde ya da başarısızlığında ekonomi ne derecede önemli? Bu çözülmeyi ekonomi mi belirliyor?” Arkadaşlar, merhaba.

Çavdar-Özpek-Can: Merhaba. 

Ruşen Çakır: Aslında soru çok basit. “Türkiye’de ve dünyada seçmen, cebine bakar. Sandığı belirleyen ekonomidir” denilir. Bugün bu konu üzerinde konuşalım. Zaten enflasyon rakamları da açıklandı bugün. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tüketici fiyatları enflasyon artışını yüzde 20’nin biraz altında tutmayı başardı. Doğru yanlış tartışmasını yapmayalım, ama yüzde 20 bile çok önemli bir rakam. İnsanların alım gücünün düşmesi, hayat pahalılığı ve AKP’nin alt orta sınıftan oy aldığı gerçeği var. Yapılan kamuoyu yoklamalarında, AKP ve Erdoğan’ın oylarının azaldığı görülüyor. Dolayısıyla, bu soruyu ele alalım. Burak, seninle başlayalım. AKP ve iktidarın gerilemesinin esas nedeni ekonomi midir? Ne dersin?

Burak Bilgehan Özpek: Bana sorarsanız, ekonomi ve ekonomi yönetimindeki boşluk. Oy verme davranışında ekonomik göstergelerin etkisi mi daha fazladır, yoksa ideolojik veya kimliksel değişkenler mi daha etkili olur tartışması kadim bir tartışma. Biz Türkiye’de bunu test etme imkânı bulduk. Tayyip Bey 20 senede çok farklı pozisyonlar benimsedi. İlk senelerde daha sivilleşme yanlısı, daha liberal politikalar yürütürken, sonrasında, Arap Baharı ile birlikte, daha İslâmcı politikalar, akabinde de daha milliyetçi, güvenlikçi politikalar izledi. Fakat oy tabanını sabit tutabildi. Belirli ittifaklara girmek zorunda kaldı, ama neticede ortada bu dönüşümlere tepki veren bir seçmen grubu yok. Dolayısıyla bu insanları ekonomik olarak mutlu ettiğiniz sürece, ideolojik dönüşümlere çok tepki vermediklerini görüyoruz. 

Şu anda yeterli kaynak olmadığı için, AKP’ye dolaylı olarak oy veren, AKP’den dolaylı olarak kazanan, doğrudan bir iktisadî bağımlılık mekanizması ile değil de, onun yarattığı ekonomi politikalarıyla, istikrarla kazanan insanlar artık aradıklarını bulamıyorlar. Araştırma sonuçları bize AKP ve MHP’nin oylarının şu anda yüzde 40 civarında veya altında olduğunu gösteriyor. Bu oran, bir önceki 2018 seçiminden 14-15 puanlık bir düşüşe işaret ediyor. 2018 Ağustos’unda başlayan kur krizi hâlâ devam ediyor; onun önünü alamadılar. Önümüzdeki dönemde daha fazla düşüş bekliyoruz. İktisadî parametrelerin kötüleşmesi, bize çok fazla şey söylüyor: Hükümetin yönetim konusundaki beceriksizliği bir anlamda fâş oldu. Çünkü Tayyip Bey hem halkın bir parçası olarak görünen bir insan, aynı zamanda daha olağanüstülük ve beceriklilik atfedilen bir liderdi. Bu ikisini aynı anda becermek çok kolay değil. Ekonomideki başarılar sayesinde Anadolu şehirleri gayet iyi bir hayat yaşıyorlar ve bunu Tayyip Bey’in becerileriyle özdeşleştirdiler. Dolayısıyla bu iktisadî geri gidiş, bir anlamda oy verme davranışına da yansıyor. İkinci bir etken olarak da Berat Albayrak’ın görevden alınması var. Bence bu AKP için ve Tayyip Bey için büyük bir hata oldu. Çünkü iktisadî konularda “dayağı yiyen”, eleştirilere muhatap olan ve işin başındaki kişi Berat Albayrak’tı. Albayrak görevden el çektirildi, yerine Naci Ağbal atandı. Fakat o da otonom bir kurumsallık talebinde bulunduğu için, Tayyip Bey onunla da çalışamadı ve sonuçta bu noktalara geldi. Bugün dolar 10 TL civarında, ama Mart ayında 6TL civarındaydı. Tamam, ekonomi kötü yönetiliyor; ama doların da 10 TL olması absürt bir durum. Önemli ölçüde siyasî istikrarsızlıktan kaynaklanan risk primi var. Ben ekonomist değilim, büyük lâflar etmek istemiyorum, ama siyaseten bir kriz olduğu için, ekonomi alanında da böyle bir kriz yaşadığımızı düşünüyorum. 

Berat Albayrak görev başındayken, iyi ya da kötü birçok kurumu kontrol ediyor ve eleştirileri göğüslüyordu. Tayyip Bey de, bütün siyasî aktörlerin, bürokratların hepsinin üzerinde konumlanmayı becerebiliyordu. Albayrak’ın görevden alınmasıyla birlikte, hedef tahtası hâline geldi. Dikkat ederseniz, iki partinin oy oranının toplamı, Tayyip Bey’in kişisel popülaritesinden daha fazla çıkıyor. Tayyip Bey şu anda MHP seçmeninin yarısının oylarını alamıyor. O yüzden kişisel olarak bu sorumlulukları yüklenmek zorunda kaldığı için, oy oranları düşüyor. Niçin ekonomiyi kötü yönettiği, ekonomik kötü gidişin sorumluluğunun kimde olduğu meselesi başka konu. 

Ruşen Çakır: Sorulması gereken bir soru daha var, hepiniz cevaplayabilirsiniz. Mesela, “Asgari ücreti çok yükselterek, faizleri biraz düşürerek, ekonomide ‘geçici ve aldatıcı’ bir düzenleme yapacak ve bu şekilde erken seçime gidecek” gibi spekülasyonlar yapılıyor. Sence ekonomiyi düzeltebilecek mi? Biraz toparlama ihtimalini görüyor musun?

Burak Bilgehan Özpek: Toptan bir ekonomik programı olduğunu düşünmüyorum. Ekonomiye daha fazla dinamizm kazandıracak ve ekonominin bütün sektörlerini aynı şekilde olumlu etkileyecek bir projesi olduğu kanaatinde değilim. Sadece, mevcut krizi yönetmekle daha ilgili. Mevcut krizi yönetirken, mesela doğalgaz faturalarını hane halkına yansıtmayıp, sanayi tesislerine yansıtarak, memnuniyetsizliği birkaç ay erteleme gibi bir politikası var. Turizm, ihracat ve inşaat gibi sektörleri destekleme gibi bir politikası var; dolar kuru politikası bu sektörlerin işine yarıyor. Dolayısıyla, onun ahbap-çavuşlarının ve seçmeninin kaybetmeyeceği, taşradaki ana seçmen tabanına yansıtmayacağı bir ekonomi programı izleyeceğini öngörebiliriz. Böylece, ekonomik sektörlerin tamamını kapsayan, detaylı bir ekonomi politikasından ziyade, kendisini tekrar hayatta ve oyunda tutabilecek kadar bir başarı sağlamayı umuyor. Asgari ücret meselesinde ise, evet, böyle bir şey olabilir, hiç ihtimal dışı değil. Ama hesapsız kitapsız popülist hamleler, birkaç ay sonra bütün ulus üzerinde çok olumsuz etkiler yapıyor. O arada geçen zamana bir seçim sıkıştırabilir mi ondan emin değilim. Ama şu anda temel stratejisi, ekonomiye bütüncül bir strateji belirlemek yerine, kendisine lobi yapma imkânı bulan belirli sektörleri ayakta tutup, kendi geleneksel tabanının krizden en az etkilenecek şekilde bu süreci atlatmalarını sağlamak. 

Ruşen Çakır: İktidarın etkisinin azalmasında ekonomik durumun belirleyici olduğunu hepimiz kabul ediyoruz. Ama ne kadar belirleyici? Kemal, sen nasıl yorumlarsın?

Kemal Can: Bu soruya iki türlü cevap vermek mümkün. Birincisine güncel, AKP’nin özel durumu açısından, diğerine de Türkiye’deki seçmen davranışının karakteristiği açısından bakmak lâzım. Ekonomik oy verme davranışı açısından yapılmış birçok araştırma var. Geçmiş yıllar itibariyle bakıldığında, ekonomik verilerin, ekonominin özellikle gündelik hayatta hissedilme biçiminin, büyüme oranlarının, enflasyonun, işsizliğin oy davranışıyla ilişkisi konusunda, doğrudan bağ kuran çalışmalar var. Türkiye’de ekonomik oy verme davranışı oldukça yerleşik. Bu da Türkiye seçmeninin kimlik siyasetine veya kültürel kodlara dayalı siyasî aidiyetlerine rağmen kuvvetli bir pragmatik tarafı olduğunu, kimlik aidiyetlerinin, kültürel kodların, ideolojik taassubun bu aidiyetleri bir yere kadar tutabildiğini, ama belirli eşikte, bunu ekonomik veriler açısından dayanılmaz hâle getirdiğinde, davranış değiştirebildiğini gösteriyor. Fakat burada, Türkiye’deki siyasî biçimlenişin özelliğinden kaynaklanan, başka yerlerde olmadığı kadar diğer faktörlerin de ekonomik süreci etkileme yeteneği var. Gerçeklik duygusunu kaybetme, gerçeklikten uzaklaşma hükümete atfediliyor; ama aslında seçmen davranışının da zaman zaman benzer bir karakterde ortaya çıktığını görüyoruz; o da gerçeklik kaybını paylaşan tutumlar alabiliyor. 

Bence Türkiye’de yaşanan sorunda, güncel ekonomik tablonun iktidarın erimesindeki payı çok açık. Zaten ekonomik verilerdeki grafikle, iktidarın oy kaybındaki grafiğin ilişkili olduğunu gösteren paralellik çok kolayca kurulabiliyor. Ama ben, AKP’nin yaşadığı bu sorunun, sadece güncel ekonomik verilerle açıklanmasının eksik olduğunu düşünüyorum. Özellikle son bir iki yılda, bu ekonomik kriz konjonktürü, döviz dalgalanması, enflasyondaki tırmanma ve pandemi etkisi benzeri süreçlerle elbette ilişkisi var; ama bundan daha derin bir sorunu var. Bunun da, hem AKP’nin yapısal bir sorunu hem de genel olarak yıllardır sürmekte olan, Türkiye’nin özellikle sağından kaynaklanan, sağ merkezli politik ağırlığın süreklileşmiş kendi siyasî kriziyle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bunu geriye doğru alırsak, ekonomik verilerdeki bozulma, AKP’nin büyük bir destek sağlarken kullandığı birikim modelinin yapısal sorunları, son bir iki yılda çıkmış sorunlar değil. 2007’den itibaren ciddi bir şekilde teklemeye başlayan bir süreç. Dünya, 2008 krizinden sonra olağandışı bir parasal genişleme süreci yaşadığı için, “bol para dönemi” diye tarif edilen şey, 2011 ve 2012’ye kadar uzatılmış bir evreyi mümkün kıldı. Ama bu tarihten sonra, özellikle 2014’ten sonra, neredeyse son 7 yıldır, Türkiye, ihtiyaç duyduğu büyümenin sürekli altında kalarak, aslında küçülerek, daralarak, bugün “Elinde imkân kalmadı” dediğimiz iktidarı da sıkıştıran bir sürecin içerisinde. 2015’ten itibaren oy kayıplarına baktığımızda, 2015-2018 arasında yine iktidar blokunun, AKP-MHP oylarının yüzde 10 kadar azaldığını görüyoruz. Özellikle referandum kırılması bence burada kritik. 2018’den 2021’e kadar da, Burak’ın söylediği gibi, yüzde 15 kadar kaybetmiş durumda. Hani hep söylenen, yüzde 60-65’lere ulaşan sağın o büyük çoğunluğu vardı ya? Üstelik bir de referandum yapacaktı ve bu sarsılmaz bir çoğunluk tahakkümü yaratacaktı. Ama öyle işlemedi. Bunun nedeni, neredeyse altı yedi yıl içerisinde bir üç yıllık blokta yüzde 10, sonraki üç yıllık blokta da yüzde 15 oy kaybıyla, yüzde 65 seviyesinden yüzde 40’lar seviyesine düştü. Bunun içerisinde tabii ki güncel ekonomik tablonun etkisi var. Ama daha önemlisi, bu ekonomik tercihler bütününün, bu birikim modelinin kendi yapısal krizinin bir karşılığı var. Sadece liyâkat meselesi, Merkez Bankası başkanı ya da bakan değişmesinden bağımsız, bir yapısal kriz sorunu var. Bence bu daha belirleyici. Ama seçmen davranışında bu tablonun neredeyse hızlandıran bir etki yaratmasının asıl nedeni, bu iktidarın siyasî krizi. Hikâyesini kaybeden, kendi desteklediği toplumsal kesimlere sağlayabildiği ekonomik avantajları tercihleriyle tamamlamayan ilişki biçiminin bozulması. Bunu bozan şey de başkanlık rejiminin etrafındaki tartışma. 2015’ten sonra kendi krizini aşmak için bulduğu bu yolun, kendi sonunu getiren bir süreci başlatması. Ekonominin yaşadığı sorun, zaten bu sonuçları üretmeye başlayacaktı. Zaten, ekonomide kullanılan tercihlerin, çok geniş kesimleri uzun yıllar boyunca refah içinde tutması mümkün değildi. Hem ülkenin borçlanması, hem tek tek insanların borçlanması üzerine kurulu bir “saadet zinciri” imal edilme meselesiydi. Daha kriz çıkmadan önce, aklı başında ve ekonomi konusunda daha yetkin olduğuna inandığımız pek çok insan bunun sürdürülebilirliğinin olmadığını yazıp çizdi. Bu krizi çözebilmesinin yolu, siyasî bir formül üretmesine bağlıydı. Ama ürettiği formül, bu sorunu çözmeye yetmediği gibi, kendi krizini büyüttü. 

Aslında bu Türk sağının devrevî bir sorunu. Hep böyle yaşandı bu iş. Tercihler ve iddialar konusundaki makas hep böyle çalıştı. Önce, bol özgürlük ve bol ekmek getireceğini vaat eden, büyük ve yoksul kalabalıklara, kendini özgür hissetmeyen insanlara bir şey söyleyip, onların kuvvetli desteğini alıp, sonra bu desteği, seçtiği model itibarıyla zaten tıkanacağı belli olan sürecin zorlukları karşısında, tekrar dar ideolojik reflekslere, bazen beka davasına, bazen popülizme, bazen sert hamasete, bazen milliyetçiliğe veya İslâmcılığa sığınarak, burada bir konsolidasyon üretmeye çalışması ve bunun karşısında o tabanla ilişkisinin bozulması, o tabanın bu kimlik aidiyetlerini koruyan başka bir aktöre yönelmek istemesi ve sistemin kendini devamı için bu alternatifi hep yeniden üretmesi şeklinde dönen bir sürecin, sadece AKP için uzamış bir türü. Normalde, Türkiye’deki siyasî tabloda 10 yıllık periyotlarla çalışan bir şey; AKP’ninki 20 yıl sürdü. 

Ruşen Çakır: Politik ekonomi konuştuğumuz için olsa gerek, o sakallarla filan bugün tam Karl Marx’a benzemişsin Kemal. Her neyse. Burak’a sorduğum soruyu sana da sorayım. “Siyasî bir çözüm bulması lâzım” diyerek aslında cevabını da verdin. O spekülasyonları da göz önüne alırsak, Erdoğan hâlâ bir şeyler yapabilir mi? Kendi ömrünü uzatmak için bir nebze olsun, ekonomide “geçici ve aldatıcı” bir iyileşme sağlayabilir mi?

Kemal Can: Bence sağlamaya çalıştığı şey şu: Asgari ücreti artırmak, faizleri biraz düşürerek tekrar borçlanabilme imkânı üretmek ve biraz para yaratmak gibi birtakım formüller devreye sokmaya çalışıyor. Ama bunun nihaî bir çözüm olması, derde çare olması zor. Bence oynadığı şey, durumu düzeltmek, insanların kendini daha iyi hissetmesini sağlamak değil. Hep yaptığı gibi, idare edebildiğini göstermek. Şu anda bu kriz tablosu nedeniyle büyük bir toplumsal tepki oluşmuyor. Bunun gerekçesi, insanların duyarsız olması ya da sıkıntıları hissetmemesi değil. Başka gerekçeleri var. Emek örgütlenmesiyle, toplumsal dinamiklerin kendini ifade edebilme yetenekleri ve örgütlülüğüyle, muhalefetle de ilgisi var. 2001’de, atılan yazar kasa tablosu gibi, 90’lardaki birtakım özelleştirme karşıtı emek örgütlerinin son direniş çabaları gibi reaksiyonlar görmüyoruz. En muhalif organlar bile, “TÜSİAD ne sert bir çıkış yaptı” ya da “Bak gördün mü? Rıfat Hisarcıklıoğlu tweet atmış” sınırında. Sonuçta toplumsal muhalefet dediğin şey böyle bir sınırda. Sokak röportajlarında ya da muhalefet liderlerinin halk sohbetlerindeki şikâyetler üzerinden konuştuğumuz bir muhalefet dalgası var. Bunu idare edebilmesi üzerine kurulu bir şey. Ama “Biraz para basacak, biraz para dağıtacak ve hemen erken seçime koşacak” fikrini çok inandırıcı bulmuyorum. Çünkü o, döngüyü hızlandıracak bir şey. İnsanların birdenbire “Asgari ücretim 200 TL arttı. Tamam, artık AKP’yi yeniden desteklemeye başlayabilirim” diyeceğini düşünmüyorum. Ama insanların şöyle düşünmelerini istediklerini sanıyorum: “Tamam, bir sıkıntı var; ama kimse etrafımda bir şey yapmıyor. Bunun alternatifi olan bir şey de yok. Biraz bekleyelim, yeni bir durum oluşur mu?” diye ancak o kararsız blokunda kalanları orada kalmaya ikna edebilir. Yoksa ekonomik enstrümanlarla tersine çevirmesinin mümkün olduğu kanaatinde değilim. Ama daha önemlisi, kendisini kurtarmak için seçtiği formül yüzünden, siyasî olarak o ilişkiyi kopartmış ve yeniden bağlaması zor bir yere savrulmuş durumda.

Ruşen Çakır: Ayşe seninle devam edelim. Sen de Berlin’de olduğuna göre, sana da Rosa Luxemburg diyelim, hakkın kalmasın. 

Ayşe Çavdar: Sağolasın Ruşen. 

Ruşen Çakır: Ekonomi, Erdoğan ve Bahçeli iktidarının kötüye gitmesinin en belirleyici nedeni midir sence?

Ayşe Çavdar: Sadece ekonomi değil elbette. Ben, Burak ve Kemal’den farklı olarak, dünyada farklı bir yere yerleştirerek konuşmak istiyorum.  Bütün dünyaya baktığımız zaman, Erdoğan’ın bugüne kadar temsil ettiği siyaset neye tekabül ediyor ve çöken model nedir? “Neo-liberalizm” diyeceğim, ama dinleyiciler “Eh yeter ama!” diyecek. Gelişmiş ülkelerde bir neo-liberal model, Türkiye’de 80’den itibaren büyüme kriziyle gelen, 2013’e kadar güya refahmış gibi görünen, Kemal’in hep söylediği gibi krizleri sürekli geleceğe erteleyerek, geleceğe kaçarak krizlerin sonuçlarını çözüyormuş gibi görünen, ama aslında hiçbir şeyi de çözmeyen, sadece oraya buraya yara bantları yapıştıran ve kanamayı bu şekilde engellediğini zanneden, ama sürekli iç kanamalara sebep olan ekonomi-politik bir model. Peki, nasıl bir model bu? Devlet mümkün olduğu kadar özelleştirsin, piyasadan çekilsin, bir düzenleme de yapmasın. Zaten piyasa bu şekilde kendisini halleder. Ahalinin ahlâkı, birlikte olma hâli, aileye ve dine bırakılsın. Sosyal içerleme mekanizmaları da, hayır hasenat işleri yapan, devletin de oralara birtakım kaynaklar aktardığı bir şeyler üzerinden yapılsın. Piyasa her şeyi halletsin. Bence baştan sona saçma sapan bir model. Bunun en önemli dezavantajlarından bir tanesi, ne kadar kalabalık olursa olsun, seçmen kitleleriyle seçtikleri siyasî kesimler arasına sanayiciler, yatırımcılar gibi infuencer dediğimiz etkileyen bir ekip koyması. Yani ne kadar çok paranız varsa, iktidara o kadar yakınsınız. 

Bunu uluslararası alanda da görmek mümkün. Mesela, Glasgow’da düzenlenen 2021 BM İklim Değişikliği Krizi’nde, Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, Microsoft’un kurucusu Bill Gates de yer alıyor. Sanki devlet yöneticileriyle eş düzeydelermiş gibi orada temsil ediyorlar. Bu, neo-liberal model. Küresel neo-liberalizmin nasıl sahne aldığı, nasıl işini gördüğüyle ilgili bir örnek orası. Bizde nasıl peki? Zaten kendileri de “Holding gibi yöneteceğiz” demişlerdi. Kabine sistemimize bakıyoruz: Bir CEO var: Recep Tayyip Erdoğan. Cumhurbaşkanı kılığında oturuyor. Onu CEO olarak işe alan da seçmen. Bir de, onun çeşitli sektörlerdeki yatırımlarını temsil eden bakanlar var. O bakanların tamamı, birtakım sektörlerin önde gelen insanları. Dolayısıyla, kabinede onun yanında oturanlar ve en çok sözü geçenler. Geçen ay G20 Roma Zirvesi’nden sonra, birtakım uluslararası medya organları, Türkiye’deki diplomatların, siyasetçilerin, başka ülkelerden gelen meslektaşlarına, ‘Biz Erdoğan’ı hiçbir şeye ikna edemiyoruz. Bari siz söyleyin” dediklerini yazdı. Galiba Financial Times yazdı bunu. Bu demektir ki Erdoğan, bürokratlarından ya da diplomatlardan bilgileri almıyor. Peki, nereden alıyor bilgileri? Kabinesindeki sektör temsilcilerinden. Kabinesindeki sektör temsilcileri ona ne tür bilgiler veriyor? Muhtemelen, kendi sektörleri için en hayırlısı ne ise, siyaseti o şekilde yönlendirecek bilgileri veriyorlar. Bu model, ilk krizini 2005’te İspanya’da yaşadı. Orada inşaat sektörü çöktü. İspanya’ya ve Avrupa’ya bunun maliyeti çok büyük oldu. 2008’de benzer bir çöküşü ABD’de yaşadık. “Bizi teğet geçti” derken, aslında biz o modeli aynen uygulamaya devam ediyorduk. 

2002’de, Uluslararası Para Fonu (IMF), bu neo-liberal modeli Türkiye’ye dayattı. IMF eski başkanı Christine Lagarde, o dönemde “Neo-liberal model içerisinde özelleştirmeleri yapın. Çünkü işletmeler kamuda kaldığı zaman yolsuzluk oluyor” diyordu. Aynı Lagarde, 2019’da Avrupa Merkez Bankası Başkanı olduktan sonra, özellikle salgından sonra hükümetlere, “Delirdiniz mi siz? Biraz kamu yatırımı yapın, cimri olmayın” diyor. Bu, bir modelin sonuna geldiğimizi gösteriyor. Hatırlarsanız, bir ara “Türkiye modeli” diye bir şey vardı ve bütün bu küresel hikâyenin içinde, AKP güya o modelin siyasî temsilcisiydi. AKP, bu neo-liberal modeli, kendi kategorisinde, yani “gelişmiş olmayan ülkeler” kategorisinde –buna “gelişmekte olan” demeyeceğim, “gelişmemiş” de demeyeceğim– büyük bir hevesle ve neredeyse birebir şablona uyarak uygulayandı. Zaten elinde –benim “tarihsel bir kaza” dediğim–, 90’lardan itibaren İslâmcılığın kendini dönüştürme süreci de vardı. Ve bu çöküşü “en hevesle” yaşayan oldu. Bunu ironik olarak söylüyorum. 

Şimdi ekonomik kriz olarak görmüyoruz, ama bu modelin yarattığı sınıfsal adaletsizliği 2013’te Gezi’de çok net gördük. Gülçin Karabağ, Medyascope’taki “Sınıf Meselesi” programında dâimî konuklarıyla bunu tartıştı. Gezi’yle ilgili elimizde doğrudan veri var: Orada, beyaz yakalılar ve mahallesi yıkılanlar vardı. Çünkü o modelin 2013’te gelinen hâlinde, en çok yıkımı onlar yaşıyorlardı. Daha 2013’te, geleceksizlik, Batı’da, Almanya’da ve Hollanda’da, “esnek emek, esnek istihdam” diye pazarlanan, sizi sürekli bir işsizlik ihtimaliyle, bulunduğunuz şirkete veya kuruma bağımlı hâle getiren ve işinizi kaybettiğiniz anda her şeyinizi kaybettiğiniz, birkaç işte birden çalışmak zorunda kaldığınız, dolayısıyla size daha az hayatın kaldığı bir modeli, daha o zaman yaşıyorduk. Buna “prekaryalaşma” diyoruz. Yani geliriniz azalıyor, daha çok çalışıyorsunuz, işiniz esnek, ama geleceğiniz yok. Emekli olacak mısınız bilmiyorsunuz. Ne zaman istihdamın dışına atılacağınızı da bilmiyorsunuz. Müthiş bir endişeyle yaşıyorsunuz. Türkiye’de ikinci ayağı inşaat sektörüydü. Mahalleler yıkılıyordu. Nereye gideceğiniz belli değil. Mahallelerde birlikte üretilmiş yaşam deneyimi, dolayısıyla yaşam örüntülerini ortadan kaldırıyor. İlk orada patlak vermişti. 

Sonra AKP ne yaptı? O modeli devam ettirebilmek için, kendine daha radikal bir söylemi yüzde 50-50 yarattı. O modeli devam ettirmesi gerekiyordu; çünkü o model ona ve yakın çevresindeki halkasına kazandırıyordu. Hani hep “AKP zenginliği çok az kişiyle paylaşıyor” diyoruz ya? O çevrenin devam edebilmesi için, kendi etrafında –eskimiş, bayatlamış tâbirle– “konsolidasyon” yaratmaya çalışıyordu. Oradan itibaren, AKP’nin “yerli ve milli”, “beka” olarak tanımladığı her şey, az önce sözünü ettiğim, dünyada 2008’de –bana kalırsa 2004’te– iflas etmeye başlayan  paketi oldu. Senin bana sorduğun soru şu anlama geliyor: “AKP’nin, bu modeli satabilecek siyasî sermayesi kaldı mı?” Gerçekten kaldı mı diye oraya bakıyoruz. Bu model iflas etti. İflasın sonucu da şöyle: Avrupa İstatistik Ofisi Eurostat’ın verilerine göre, sadece 2020’de, Avrupa’da yoksulluk ve sosyal dışlanma riskinin en çok arttığı ülke Türkiye ve halkın yaklaşık üçte biri de yoksulluk sınırı altında. Sosyal dışlanmadan kasıt sadece yoksulluk değil. Devletin veya kurumların destekleriyle de herhangi bir şekilde varlığını sürdürememe hâli. Sosyal dışlanma yoksulluktan biraz daha derin. Hiçbir şekilde o desteğe erişemememe durumu; “derin yoksulluk” dediğimiz şey. Türkiye nüfusunun neredeyse üçte biri böyle bir risk altında. “AKP, bu insanlara din, Diyânet, yerli-milli, beka söylemleriyle ulaşabilir mi?” diye sormuş oluyorsun. Ulaşamaz. Çünkü dinleyecek halleri yok. Peki, başka kimse ulaşabilir mi? Bilmiyoruz. Ama bunu başka bir programda konuşabiliriz.

İkinci sorunun cevabına gelince: “Asgari ücreti artırıp oy kazanabilir mi?” diye sordun.  Ben ekonomiden pek anlamam, ama “128 milyar dolar nerede?” olur. Çünkü iktidarın böyle bir kaynağı olduğunu zannetmiyorum. Sadece onda değil, sermayenin böyle bir kaynağı, gücü var mı? Asgari ücret sadece devlette çalışanları ilgilendirmiyor ki. Böyle bir artış yaptığında, ortaya çıkacak işsizliğini karşılayabilecek durumda mı? Dediğim gibi ben ekonomiden pek anlamam; ama ortadaki manzara, hem böyle bir kaynağın olmadığını, hem de yaratacağı sonuçları kaldırabilecek bir durumun kalmadığını gösteriyor. 

Ruşen Çakır: İçini ferah tut Ayşe, hiçbirimiz ekonomiden anlamıyoruz. Biraz önce Kemal ikinci soruya cevap verirken, toplumsal muhalefetin güçlü olmadığından söz etti. Mesela “Arap Baharı”nda, Tunus’taki ayaklanma tamamen işsizlik, yoksullukla ilgili bir olayla patlamıştı. Birçok yerde bunun toplumsal patlamaya yol açtığını biliyoruz. Kemal, Türkiye’de bunun olmadığını ve çok basit şeyler üzerinden yürüdüğünü söyledi. İkinci tura şu soruyla başlayalım: İktidarın değişmesi durumunda, ekonomi nasıl düzelebilir? Şöyle yorumlar yapanlar var: “Babacan gelir, düzeltir. Erdoğan yönetimi gittikten sonra, uluslararası piyasalar zaten Türkiye’ye güvenir, sıcak para gelir.” Ama şu hâliyle baktığımız zaman, mesela Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı “Kara Kış programı” var, ama onun da pek yankı bulduğunu sanmıyorum. Olay sadece AKP ve Erdoğan’ın gitmesiyle hallolacak bir mesele mi? Sadece uluslararası piyasalara ve Türkiye’de sermaye sınıfına güven vermekle olacak bir şey mi? Ne dersin Burak?

Burak Bilgehan Özpek: Evet. Olay sadece Erdoğan’ın gitmesi. Çünkü Ayşe’den farklı olarak, meseleyi bir “neo-liberalizm krizi” olarak görmüyorum. Kaldı ki neo-liberalizm, Türkiye gibi ülkeleri açıklamak için kullanılırsa, başlı başına açıklama gücünü kaybeden bir kavram hâline dönüşür. Siz Türkiye’yi, Fransa ve İngiltere ile aynı ekonomik modelle yönetilen ülkeler olarak tanımlarsanız, orada kavramın kendisi çok fazla vakaya uyarlandığı ve esnetildiği için açıklama gücünü yitirir. Dolayısıyla biz neo-liberalizm yerine, crony capitalism gibi, ahbap-çavuş kapitalizmi gibi bir terim kullanmayı tercih ediyoruz. Çünkü neo-liberal ekonomik sistemlerde, devletin tüzel kişiliği piyasa ekonomisini ayakta tutmak için olabildiğince kurumsal işlemek zorunda. Merkez Bankası’nın bağımsız olması gerekiyor. Kamu bankalarının siyasî motivasyonlarla hareket etmemesi gerekiyor. Çok basit bir örnek vereyim: Mesela Ziraat Bankası’nın 270 milyar TL reklâm bütçesi var. Bu bütçenin neredeyse tamamı, hükümetin destek verdiği ya da hükümete destek veren kuruluşlara gidiyor. Mesela, 11 bin satışı olan Türkgün gazetesi Ziraat Bankası’ndan en çok reklâm alan gazete. Bunu neo-liberalizmle açıklayamazsınız. Çünkü neo-liberalizmin doğasında piyasa ekonomisi mantığı vardır. Bir firma, isminin daha fazla duyulmasını istediği için daha fazla okuyucuya ulaşmak ister, dolayısıyla kaynaklarını ona yönlendirir. Oysa burada, piyasa tarafından değil, tam aksine siyaset tarafından motive edilen bir kaynak kullanımı durumu var. Mesela kamu-özel projeleri, Varlık Fonu şirketleri Sayıştay denetiminin dışında. Yıllık raporları açıklanmıyor. Dolayısıyla, biz burada kendine ait bir tüzel kişiliği olan devlet yerine, bireylerin özel varlıklarıyla kamunun malı arasındaki ayrımın kaybolduğu, daha çok Tayyip Bey’in kendi aile şirketini yönetirmiş gibi yönettiği bir devlet yapısı görüyoruz. Dolayısıyla, Tayyip Bey’e yakın olanların zenginleştiği, daha çok ve daha iyi üreten, daha kaliteli hizmet veya mal üreten, daha yaratıcı fikirler ortaya çıkaran firmaların zengin olmasından değil, tam aksine, kişisel ilişkileri, tarikat ve cemaat bağları, hemşerilik bağları, vakıf bağları yüksek olan insanların para kazandığı bir sistem görüyoruz. 

Vakıf sistemi de Batı’daki gibi değil. Çok fazla para kazanan iş adamlarının, bir anlamda filantropi kültürüyle varlıklarının bir kısmını toplumdaki sorunları çözmek için kullandığı bir sistem yerine, insanların vakıf kurarak kamu parasına üşüştüğü ve kamu parası üzerinden servet edindiği, vakıf sisteminin de bunu maskelemek için kullanıldığı bir durum yaşıyoruz. Neo-liberalizm dünyadaki bütün sorunları çözer iddiasında değilim; ama yaşadığımız sistemle neo-liberal örnek ülkeleri karşılaştırdığımız zaman, çok temel meseleler ortaya çıkıyor. Üstelik bu ekonomi anlayışı AKP’ye yakın olduğu için zenginleşen sınıfları mutlu etmekle beraber, alt sınıfları da mutlu etme becerisine sahip. Bugün Türkiye’de 13 milyon insan doğrudan yardım alıyor. Anadolu şehirlerine gittiğiniz zaman, 20 sene önce yıkık vaziyette olan şehirlerin herhangi bir üretim teknolojisine sahip olmadan, bir yenilik yapmadan, inanılmaz derecede zenginleştiğini, bu illerde yaşayan insanların alternatif kaynaklardan düzenli gelir elde ettiğini ve şehirdeki hayatın lüksleştiğini göreceksiniz. Bu da, bir dönem alt sınıflar olarak değerlendirilen eğitimsiz, gelir düzeyi düşük sınıfların AKP’ye bağımlı hâle gelmesini beraberinde getiriyor. Bu, sistemli bir refah devleti anlayışının sonucu değil, bir bağımlılık mekanizmasının sonucu. Böylece, en alt sınıflarıyla en üst sınıfların AKP’ye bağımlı olduğu, bunun da orta sınıfların ürettiği değerler ve refah ile karşılandığı bir sistem yaşıyoruz. Üstelik kamu harcamalarının da arttığını görüyoruz. AKP döneminde ithalat çok yükseldi ve ithal edilen mallardan alınan vergiler kamu bütçesini çok genişletti. Dolayısıyla, kamu harcamalarının bu dönemde ciddi anlamda arttığını görüyoruz. 

Son olarak şunu söyleyeyim: Türkiye ekonomisinin önemli girdilerinden biri kara para; bunu inkâr edemeyiz. Bugün neo-liberal sistemlerle crony capitalist sistemleri ya da daha korsan sistemleri birbirinden ayıran en önemli göstergelerden bir tanesi bu. Türkiye yanı başında bir savaş yaşıyor ve savaş finansmanından para kazanan bir ülke. Irak Savaşı’nı da kattığımız zaman, savaştan kaçan insanların Türkiye’ye getirdiği varlıklar var. Bölgede yaşayan kriminal insanların Türkiye’ye para getirip güvende olduğunu düşünmeleri gibi bir durum var. Ayrıca, uyuşturucu trafiği Türkiye üzerinden dönüyor, bunun yarattığı bir para trafiği var. Hepsinden önemlisi, Türkiye ekonomisi, military industrial complex dediğimiz savaş meselesine çok bağımlı hâle gelmek üzere. Avusturyalı iktisatçı ve siyasetbilimciJoseph Schumpeter’den biliyoruz ki military industrial complex diğer sektörleri çok öldüren, sürekli olarak para talep eden ve paranın birkaç kişinin elinde toplanmasını sağlayan bir sektör. Dolayısıyla, neo-liberal bir yönetim de yok. Bunlar modern dünyaya ait kavramlar. Modern bir devlet olacak ki neo-liberal bir politika izlesin. Oysa Türkiye’deki sistemin patrimonyal olduğunu, çok kişiselleştiğini, kişisel ve keyfî bir sistemin ortaya çıktığını ve bir şekilde kaynakların bulunduğunu ve keyfî olarak dağıtıldığını gözlüyoruz. Bu, beraberinde bağımsız yargıyı, Sayıştay’ı, denetim mekanizmalarını ya da özgür medyayı öldürerek mümkün oldu. Bu durum, yönetimdeki keyfîliğin askıya alınmasıyla veya giderilmesiyle, yani Tayyip Bey’in bir şekilde iktidarını bırakmasıyla restore edilebilir. Çünkü sistemdeki diğer oyuncuların hayatta kalabilmesi için böyle bir yapıya ihtiyaç var. O yüzden bu yapıların kurulma ihtimalinin olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Biz yeniden ekonomimizi ayağa kaldırabiliriz. 

Ben Türkiye için umutsuz değilim. Göçmenlerle ve turistlerle yaklaşık 100 milyon insanın yaşadığı dinamik bir ekonomi var burada. Siyasî istikrarsızlık ve öngörülemezlik, kurumların çökmesi, devletin artık icra kapasitesini yitirmesi, Türkiye’nin çok fazla hak ettiği refahı alamamasını beraberinde getiriyor. Tayyip Bey iktidardan gittikten sonra, Türkiye ayakta kalan kurumlarını iyi kötü inşa ettikten sonra, çok hızlı bir şekilde zenginleşme potansiyeline sahip. Türkiye, Cumhuriyet döneminden bu yana, kendi çapında iyi yatırım yapmış bir ülke. Bugün yurtdışında birçok akademisyenimiz, mühendisimiz, doktorumuz var. 1923 senesinde, AK Parti Türkiye’nin kurucu partisi olsaydı, eminim ki bunlar zinhar gerçekleşmezdi. Böyle bir yatırım yapmazlardı; böyle bir refah üretmezler, insan kalitesini artırmaya yönelik bir seferberlik yapmazlardı. Çünkü AK Parti, var olan, başka insanlar tarafından yaratılan refahın nasıl dönüştürüleceğine dâir bir hikâye sunuyor. Refahın, değerlerin nasıl üretileceğine dâir bir hikâyesi yok. O yüzden biz bu yatırımları biraz daha artırarak, dünyadaki refahta hak ettiğimiz payı alabiliriz. Açık konuşmak gerekirse, ben tek ve öncelikli sorunun, Tayyip Bey’in kurduğu kişiselleşmiş yönetim olduğu kanaatindeyim.

Ruşen Çakır: Kemal, seninle devam edelim. İktidar değişince ekonomi ne olacak? Normal şartlarda, ekonomi seçmen davranışında çok belirleyici. Ama muhalefet bunu çok fazla kullanmıyor ya da kullanamıyor. Yarın öbür gün bir iktidar değişiminde ne olacak? Ekonomi hızlı bir şekilde toparlanabilecek mi?

Kemal Can: AKP iktidarının son döneminde, kendi krizinin ve seçtiği birikim modelinin krizinin çözümünü bulduğu siyasî formül üzerinden kronolojiyi kurmak, muhalefetin de en büyük sorunu. Galiba Burak’ın düştüğü yanılgı da bu. Çünkü şu anda yaşanana “neo-liberal sistemin ürettiği siyasî krizler” deyip işi formüle ederek milâdı oraya koyduğumuzda, Babacan dâhil bir sürü insanın da 2007 gibi süper zamanları koyduğu noktayı, bir şeylerin bozulduğu tarih olarak mı, krizin başladığı tarih olarak mı kodluyoruz? Çok farklı şeyler. Dolayısıyla, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada neo-liberal birikim modelinin içine girdiği ve tekrar tekrar süreklileşen kriz sürecine, herkes meşrebince ve elinde bulunan siyasî imkânlara göre cevaplar üretmeye çalıştı. AKP’nin ürettiği cevap da, bugün içinde yaşadığımız ekonomik ve siyasî krizi biçimledi. Babacan’ın anlatısı ya da başka anlatılarda olduğu gibi: “Her şey yolunda gidiyordu; hatta AKP bile her şeyin yolunda götürülmesi için gayet faydalı bir pozisyon almıştı; sonra, birdenbire Erdoğan’a bir şey oldu ya da bir şeyler devreye girdi ve liyâkatsiz birileri göreve başladı, iktidar daha dar bir çevreye sıkıştı, ondan sonra da işler bozuldu; oraya geri sararsak her şey yoluna girebilir, çünkü bu, aslında bununla ilgili bir sorun değil, geçici bir dışsal sorun.” Ama tabii ki problem böyle değil. Burak’ın haklı olduğu taraflar var. Neo-liberalizm eleştirisinin her şeyi açıklayan ve her olguyu doğrudan ilişkilendirerek konuşabileceğimiz bir şey olmaması doğru. Ama “Neo-liberalizmin bir sorunu yoktu da birtakım adamlar bu yoldan saptılar, o yüzden bunları yaşıyoruz” önermesi de doğru değil. Onun için bu kronolojiyi, tıpkı FETÖ meselesinde olduğu gibi, “2014’ten önce başka bir şeydi, birdenbire başka bir şey oldu” diye konuşamayız. 

İkincisi, bu tercihlerin siyasî desteğe çevrilmesinde şu temel motif var: En alttakilerle en üsttekileri tutmak. Sağ siyaset refleksinin en temel noktası, parayı, gücü, etkiyi elinde tutanlarla iyi olmaktır. Bu, bazen devlettir, bazen dış dünyadır, bazen ekonomik elitlerdir. Çoğunlukla hepsi birdendir. Onların size verdiği onayı ve desteği sağlam tutmak. Bu da, temel iktisadî tercihlerle olur. O iktisadî tercihleri biçimlendiren şey de, dünyada hâkim olan o dönemdeki en temel güç merkezleri tarafından çizilir. Onlarla iyi olduğunuz zaman, onların onayını ve desteğini aldığınız zaman, bu size hem bir güç sağlar hem de bir güç temin eder. Bunu taşıyacağınız şey de, bu modelden, bu tercihlerden, bu adamların istediklerinden zarar görecek büyük kalabalıkları çeşitli transfer imkânlarıyla bu politikaya razı etme yeteneğiniz de siyasî beceriniz olur. Matematik böyle çalışır. Büyük kalabalıklara, yoksullara, işsizlere, kendi aleyhlerine tercihleri, kendilerine faydalı bir şeymiş gibi göstermeyi becerebilirseniz, buna da siyasî beceri denir. Ama bu iki kesim arasındaki orta sınıf” diye târif edilen –bu, Özal’ın temel formülü ve neo-liberalizmin sihirli anahtarı– herkesin kendisini orta sınıf zannetmesini sağlayarak kendini sürdürür. 

AKP hikâyesinde, büyük kalabalıklar başından itibaren kendilerinin AKP ve Erdoğan’ın temsil ettikleri şeyin parçası hâline geleceklerine inandıkları için onu desteklediler. Bir kısım insan baştan itibaren, “Biz dışarıda bırakılacağız. Bu, çok dar bir çevrenin, dar bir ideolojik çerçevenin çıkarlarına göre kurgulanmış bir model” demiş olmasına rağmen, büyük bir kalabalık… Bugün Erdoğan’ın çevresinde birileri var. Çok dar bir çevreyle, şahsîleşmiş bir oligarşik yapı gibi tarif ediliyor; ama aslında bu siyasî desteği sağlayan şey, büyük kalabalıkların kendilerini sanki o çevreye dâhilmiş gibi hissediyor olabilmeleriydi. Bu, mümkün olabiliyordu. Bunu çeşitli yollarla; transfer imkânlarıyla, ideolojik ve siyasî argümanlarla, popülizmin araçlarıyla, birtakım tepkisellikleri kışkırtarak ya da milliyetçilik ve kimlik politikalarıyla sağlıyordu. Şimdi sorun, bu siyasî krizde “Artık biz onun çevresinden, onun fayda dağıtacağı çevreden değiliz galiba” fikri, onu destekleyenlere de sirayet etmeye başladı. O ne kadar orada enfekte oluyorsa, o kadar çok destek erimesi yaşıyor. Bunun henüz bütün yapıyı sarmış büyük bir krize dönüşmediğini düşündüğü için, hâlâ böyle geçici formüllerle sonuç üretebileceğini düşünüyor. Hakikaten de o hâle gelmiş değil. 3 yılda yüzde 10, sonraki 3 yılda da yüzde 15 oy kaybetmiş durumdayken, hâlâ birinci parti olmayı devam ettirebilen bir şeyden bahsediyoruz. Bunu tutabilen bir tarafını olduğunu düşünüyoruz. Burada anahtar şeylerden birisi, Erdoğan’ın şahsîleşmesi üzerine kurulu siyasî formülün zaaflarıydı. Sistem zaafları ayrı. Bir tarafıyla, kurumsal kapasiteyi ve bütün kurumsal zemini bozan bir şey. Bir tarafıyla da, Erdoğan’ın etrafında kurulan bu sihirli hâleyi de bozan bir şey. Çünkü bir adamı, bir temel karar vericiyi korumak için, “O iyi, çevresi kötü” diye onu koruyacağınız varsayımıyla bir anlatı kurarsanız, onu çok da abartırsanız, bir süre sonra insanlar, “Bu kadar çok sorun varsa, ‘o iyi, çevresi kötüyse’, galiba çevresi yönetiyor. Demek ki bir zaaf içerisinde” diye düşünür. Ya da tersi: “Bu anlatı çok doğru değil. Aslında her şeyi o yapıyor. O zaman bize anlattığı hikâye doğru değil.” Her iki durumda da bunu doğru biçimde kullanmazsanız, korumak için kurduğunuz hikâye çözülür. Büyük ölçüde, Erdoğan’ın yaşadığı paradoks bu. O yüzden, görev onayı da, toplumsal desteği de hızla eriyor. Bundan daha 4-5 sene önce Erdoğan, partisinin kat be kat oy desteğine sahipti. 2023 için adaylığı durumunda, zaten karşısına kimsenin çıkıp onun kadar oy alamayacağı bir lider olarak tarif edilebiliyordu. Ama üç yıl içerisinde denklem birdenbire değişti. Bu denklemi değiştiren şey tabii ki ekonomik gerekçeler. Ama biraz önce söylediğim siyasî akıl yürütmenin önünü açtığı için böyle oldu. Erdoğan, kendisiyle birlikte olanlar kalabalığını, kendi tercihleri dolayısıyla değiştirdi. 

Bir de, yoksul insanlara ya da daha sınırlı imkân sağlanarak elde tutulabilen insanlara yapılan muamelenin bir tür esârete dönüştürülmesi de var. Endişeli muhafazakârlar tartışmasında da, sürekli onlara beka görevi çıkartılmasında da, iktidarın korunmasının çok temel bir siyasî motivasyona dönüştürülmesinde de bu hataya düşüldü ve Ömer Seyfettin’in “Diyet” hikâyesindeki tabloya dönüştü Erdoğan’ın seçmenle ilişkisi. “Bizim adam bizi kolluyor” hâlinden, “Biz onu kollamak zorunda olanlarız” ilişkisine geçtiği anda kimya bozuldu. Bence bu siyasî kriz önemli ölçüde böyle yaşanıyor. Ekonomik kriz bu seviyeye varmasaydı, döviz fırlamasaydı da, AKP’nin erimesi bu döngüsel krize kaçınılmaz olarak girecekti. Biraz önce de ondan bahsettim. Türkiye’de defalarca, hemen hemen hepsi de yüzde 50’ler seviyesine yakın destekler temin etmiş, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi seviyesinde… Hani İYİ Parti’nin videosunda gördüğümüz döngü var ya: Geliyorlar, gidiyorlar. Biri geliyor, birinin alternatifi oluyor. Sonra kazanıyor. O gidiyor. Aslında o da çok faydalı bir şeymiş; onların hepsinin devamıymış hikâyesi, sağın yıllar süren hikâyesi. 

Burada üç temel mesele var: Birincisi, artık dünyaya cevap üretmek konusunda bir sıkıntı var. İkincisi, tercih ettikleri ya da mecbur oldukları ekonomik model, sürekli kriz üretip çare üretemeyen bir durum. Üçüncüsü, Türkiye toplumu çok önemli bir dönüşüm geçiriyor. Bununla ilişkilerini çok arkaik yöntemlerle sürdürüyorlar. Bu bir kısır döngü. Hem bunları çok önemli hâle getirip kullanışlı olmasını devam ettirmek istiyorlar, hem bunu devam ettirdikleri için onlar çok önemli oluyor. Bu, birbirini karşılıklı besleyen, aslında krizlerini çözmeyen, krizlerini süreklileştiren bir döngü yaratıyor. Toplumu anlamıyorlar. Ekonomik tercihleri sahici ve gerçekçi değil. Dünya, prekaryalaşmadan başlayarak, 40-50 yılını tamamlayan çok önemli bir yapısal krizin eşiğinde. Bütün dünya, bunu popülizmin patlamasıyla yaşadı. Türkiye’de sadece bizim yaşadığımız bir kriz olarak yaşanmadı. Amerika’da hâlâ devam etmekte olan bir Trump meselesi var. Son seçimlerde gördüğümüz üzere, Biden’ın, yalandan “Sadece biri gitsin, her şey halloluyor” meselesinin hallolmadığını gösteren çok temel bir durum var. Trump gitti ama öyle olmadı. Öyle olmayabileceği de hâlâ Amerika’nın önünde bir risk olarak duruyor.

Muhalefet tarafına girmiyorum; ama böyle tartışmadığında, “Yağ kaç lira biliyor musunuz?” güncelliğinde bir kriz tarifi, bu güncellikte bir siyasî popülerliğin ve “Bu adam gittiğinde her şey düzelecek. Sistem güzel güzel gidiyordu. Liyâkatsiz birileri geldi. Bunların işgalinden kurtardığımızda durum çözülecek” hikâyesinin, çok söyleyecek bir şeyi olduğu kanaatinde değilim. İnsanların çok fazla heyecan içerisinde olamamalarının sebebinin bu olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Ayşe, ikinci turu seninle tamamlayalım. Muhalefet nasıl çözecek? Çözebilecek mi? Mesela ilk akla gelen Ali Babacan. Ama Babacan hâlâ Millet İttifakı’nda olduğunu bile söylemiyor. Ya bir çekincesi var, ya da zamanı kolluyor. Senin deminki anlattıklarından hareketle bakarsak, muhalefet ekonomiyi çözebilecekmiş gibi durmuyor. Yanlış mı anlıyorum?

Ayşe Çavdar: Şöyle bir ihtimal var. Burak kusura bakmazsa eğer, şakayla devam edeceğim. Keşke, Burak’ın az önce yaptığı konuşmayı, zamanda bir yolculuk yapıp, “Bu model bize neden uygun değil?” diye 1980’de generallere, olmadı 2001’de Kemal Derviş ve ekibine dinletebilseydik. Ama geç değil. Şimdi muhalefete, “Bu devam etmek istediğiniz model, Türkiye böyle bir ülke olduğu için buraya uygun değil” diye dinletebiliriz. Çünkü neo-liberal model, bütün dünyada, özellikle salgının gösterdiği üzere –ki biz daha salgının ekonomik sonuçlarını tam olarak tecrübe etmedik–, ama sadece o da değil, çevre sorunlarının, bütün göç sorunlarının gösterdiği üzere, neo-liberal modelde bireysel ülke sonuçlarını söylemiyorum bile; onları Kemal söyledi. Bir tanesi ABD. Ama sadece o değil. İngiltere’de olup bitenlere baktığınız zaman, neo-liberal modelin ortaya çıktığı… Çıktığı demeyeyim, bu biraz karışık. Almanya’da 1945 ortamında tamama ermiş faşizmin bir daha olmaması için icat edilmiş. Sonra ABD’de birtakım okullarda tartışılmış. Ama ilk sonuçlarını İngiltere’de en yakından gördüğümüz bir model. Oralarda bile kuşak kuşak derinleşen, yurttaş güvencesi sorunlarına neden olmuş. Ekonomiyi sürekli büyütüyor, ona şüphe yok. Ama ekonominin paydaşları ve gelir adaletsizliği çok fena bir yere doğru gidiyor. Dolayısıyla, Burak’ın konuşmasını Babacan’a, hâlâ CHP’ye ve İYİ Parti’ye dinletmekte geç kalmış değiliz. 

Bu modelin Türkiye’de uygulandığının alâmet-i fârikalarından bir tanesi bağımsız kurullardır. İlki, 1981’de kurulmuş olan Sermaye Piyasası Kurulu. Arada, Huricihan İslamoğlu ile yaptığımız tarım araştırması dolayısıyla yakından tanıdığım iki kurul var: Şeker Kurumu ve Tütün Mamulleri Kurumu. Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BDDK) ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nu (TMSF) da buraya koyabilirsiniz. Hatta statüsü öyle olmasa bile, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nı (TOKİ) da bu kurumların içerisine koyarım. En önemlilerinden bir tanesi, Kamu İhâle Kurumu. Sonuncusu ise 2019’da kurulan Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu (SEDDK). Bu kurumların amaçları nedir? Burak’ın söylediğine itiraz etmiyorum, tamamlamak üzere anlatıyorum. Burak haklı. Neo-liberalizm, yarattığı sonuçlarla baş edebilecek kaynakları olan ülkelerde, hâlâ kısmen de olsa tedavi edilebilir bir problemler yığını olan bir model. Ama Türkiye gibi zaten kısıtlı kaynaklarla ve yeterince gelişkin olmayan siyasî kurumlarla giriştiğinizde, bu modeli satın almaya kalkıştığınızda, çok ağır ve yıkıcı sonuçları olan bir model. Bu kurullara bağlamanın sebebi, her birinde, IMF Stand-by Anlaşması ile icat edilmiş, önerilmiş ya da zorlanılmıştır. Sebebi, ekonominin sektörlerini siyasetten arındırmaktır. Peki, gerçekten arındırabilirler mi? Elbette hayır. Çünkü bu kurullarda da, birtakım çıkar grupları, devletin regülasyonu olmadan temsil edilmeye başlar. İyi zamanlarda iyi çalışırlar, kötü zamanda kötü çalışırlar. Biz ahbap-çavuş kapitalizminde, IMF’ye borç ödendiği andan itibaren, onun nasıl bir gösteriye döndüğüne tanık olduk. IMF’ye borç ödendi. Artık onlarla bağımızı bitirdik. Onların gözetimine ihtiyacımız yok. Hatta sonra “Mâlî Kural” hikâyesinde Ali Babacan, Erdoğan’ın, “Mâlî Kural getirirsek, kendi kendimize IMF gözetimi getirmiş oluruz. Bunu niye yapalım?” dediğini açıklamıştı. Bunu niye söylüyor? Bu kurullara ve devletin her tarafına gönül rahatlığıyla ahbap-çavuş hikâyesini sokabilmek için böyle bir tahayyül geliştiriyor. Çünkü bu kurulların yani o neo-liberal hikâyenin en erken izin verdiği, teşvik ettiği, ekonomi-politik olarak zorladığı yönelim bu zaten. Çok uzun bir hikâye.  

Bunu niye bu kadar uzattım? Sadece polemik olsun diye değil. Biliyorsunuz, Ali Babacan sürekli Daron Acemoğlu’na referans veriyor. Bu şu anlama geliyor: Biz bu modelin, eskiden “refah devleti” diye bildiğimiz ama artık kimsenin adını hiçbir şekilde anmak istemediği bu modelin ucundan azıcık damlatalım. Belki o zaman bunun krizlerini ortadan kaldırırız gibi, kulağa şık gelen, ama gerçekte neye tekabül edeceği, nasıl sağlanacağı belirsiz. Mesela liyâkat kelimesinin etrafındaki tartışma da öyle. Nasıl ölçeceksin liyâkati? Neye göre ölçeceksin? Muhalefetteki sağ partiler, piyasacı partiler, bundan taviz vermek istemiyorlarmış gibi görünüyorlar. Ama bir çözüm bulmaları mümkün değil. Yani tekrar ağır piyasacılıkla, ağır kalkınmacılıkla refah devletini gerçekten gözetmeyen, neyin eksik kaldığını, kimin ekonomiden nasıl dışlandığını gözetmeyen ve ekonomiden dışlanan kesimleri devletin aracılık ettiği başka kurumların hayır hasenatlarıyla tedavi etmeye, onları ekonomik refahın içinde tutmaya çalışan modellerin çalışması mümkün değil. Çünkü Türkiye’nin öyle kaynakları ve kurumları yok. Böyle düzenlemeler yapacak kadar güçlü siyasî aktörleri de olmayacak yakın zamanda. Buraya kamucu bakış açısı lâzım. Bu da yok. Umut ediyorum ki CHP birazcık sola yaslanırsa, eğer bir sol ittifak görülürse, bir sol muhalefet söz konusu olursa, hem şimdiden hem Meclis ortamında bunları halkın gündemine getirebilir. Bekir Ağırdır da sürekli bunları vurguluyor. Türkiye’de kimlik çatışması bir yere kadardı ve az önce söylediğim ekonomik modelin hem çıktısı hem de ambalaj kâğıdıydı. Sadece dindarlık, laiklik anlamında söylemiyorum bunu. Sadece Türkiye’de değil –Türkiye bu konularda yalnız değil– bütün bu kimlik söylemi, kimliklere sıkışmış siyaset, az önce sözünü ettiğim, Burak’ın “ahbap-çavuş kapitalizmi” dediği, ama sonunda ona dönen neo-liberal hikâyenin bütün dünyada da ambalajı olmaktan başka bir işlev görmüyordu. Marx’ın, “Din halkın afyonudur” dediği gibi, kimlik de, geçtiğimiz 40 yıl boyunca, ezilenleri bir tür yatıştıran bir işlev gördü. Şimdi oradan çıkıyoruz. Peki niye çıkıyoruz? İnsanlar kimliklerinden vazgeçtikleri ya da sıkıldıkları için değil. Sınıfsal çelişkiler o kadar görünür hâle geldi ki, insanların o kimlikleri düşünecek hâli kalmadı. 

Şimdi biz yine muhalefetimize bakıyoruz. O anlamda da muhalefet, AKP’nin sonra MHP’yi yanına alarak kaldığı yerden devam etme eğiliminde. Dolayısıyla, bu anlamda ortaya çıkan politik, ekonomik ve toplumsal talepleri görebilir durumda bile değil. Hatta belki de bunları görmemek için, bunları siyasetine dâhil etmemek için, AKP-MHP koalisyonunun kaldığı yerden o kimlik siyasetine devam etmek istiyordur. Açık söylemek gerekirse, pek de şansları olmaz. Çünkü zaten iflas etmiş bir ekonomi-politikten ve sınırı “yerli milli” olan, ona biçilmiş kimlik merkezli bir dondan bahsediyoruz. Bu zaten yıpranmış, eskimiş, artık hiçbir şeyi saklamayan, bütün o sınıfsal adaletsizlikleri görünür kılan bir don bu. Bunun içinden kimse bir şey çözmeyecek. Ama dediğim gibi, benim umudum bir sol muhalefetin şekillenmesi. Türkiye bunun için herhalde tarihinde en “bereketli” döneminde. Doğru kelimeyi bulamadığım için tırnak içinde kullanıyorum bereket sözcüğünü. Bu sözünü ettiğim sınıfsal umutsuzluklar ve adaletsizlikler yüzünden, bir sol muhalefetin, bir sol alternatifin şekillenmesi için en uygun zemini taşıyor. 

Eğer bir sol muhalefet şekillenirse, bütün bu birbirinin alternatifi olan piyasacı siyasete, az önce sözünü ettiğim neo-liberal alternatifin sınırlanacağı birtakım şeyleri de zorlayabilir. Ama böyle bir sol alternatifin yokluğunda, belli ki mevcut sağ alternatiflerin hayal güçleri ancak, AKP ile beraber ne kadar başarısız ve Türkiye’ye ne kadar kötü geldiği belli olan reçeteye bir iki güvenlik supabı ekleyerek, kaldığı yerden devam etmek şeklinde olacak. Bu da ne yazık ki kimseye çok parlak bir gelecek sunmuyor. 

Ruşen Çakır: Peki, toparlayalım. Burak en az sen konuştun. Eklemek istediğin bir şey varsa, ekle ve sonra bitirelim. 

Burak Bilgehan Özpek: Söylemek istediğim iki nokta var: Birincisi Kemal Can, Trump- Biden hâdisesinden bahsetti. Trump’ın ortada bıraktığı büyük bir ekonomik fâcia mîrası yok. Dolayısıyla, “Trump ekonomiyi kötü yönettiği için seçimi kaybetti” diyemeyiz. Ekonomi bağlamında konuşuyorsak, “Biden Trump’ın kötü yönettiği ekonomiyi aldı ve daha kötü yönetti” gibi bir noktaya ulaşamayız. İkincisi de, 2019 İngiltere örneğinden biraz ders çıkarmak lâzım. Mesela, James Corbyn’in adaylığı çok heyecan uyandırmıştı. İşçi Partisi sola çok yaslandı ama çok tarihî bir hezimetle karşılaştı. Bunu da akılda tutmak lâzım. 

Ruşen Çakır: Peki, programı noktalıyoruz. Bu hafta “Adını Koyalım”da siyasî iktidarın kaybetmesi, daha doğrusu oylarının azalmasında –“kaybetmesi” deyince seçim yapılmış da kaybetti gibi algılanmasın– ekonominin belirleyici olup olmadığını konuştuk. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’a çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. Haftaya buluşmak üzere. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus