Barcelona’daki teknik direktör geleneği: Rinus Michels’ten Johan Cruyff’a, Cruyff’tan Josep Guardiola’ya, Guardiola’dan Xavi Hernandez’e…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Son yıllardaki yanlış yönetim tarzı ve transfer politikaları nedeniyle gerileme dönemine giren Barcelona, soluğu eski futbolcusu Xavier Hernandez’in yanında aldı. Al-Sadd ile Katar’da harikalar yaratan 41 yaşındaki teknik direktör, ”motorları yeniden maviliklere sürebilmek” için çocukluk aşkının başına geçti. Ve böylelikle Rinus Michels’in Johan Cruyff’a, Cruyff’un ise Josep Guardiola’ya emanet ettiği Barcelona, biraz gecikmeli de olsa Xavi’sine kavuşmuş oldu. Kısacası ‘’total futbol’’, Amsterdam’dan sonraki ikinci evinde sahipsiz kalmadı.

Devrim, Amsterdam’da başlıyor: Rinus Michels

Rinus Michels

Rinus Michels, namı diğer ”General”… Michels, tarihler 9 Şubat 1928’i gösterdiğinde Amsterdam Olimpiyat Stadı yakınlarındaki bir evde dünyaya gözlerini açar. Yeşil sahanın kokusunu aldığında henüz dokuz yaşındadır. Doğum gününde kendisine Amsterdam’ın Avrupa futboluna açılan kapısı Ajax’ın forması hediye edilmiştir… Bir çift de futbol ayakkabısı. Babası Piet Michels, çocuğunun hayatını belki de bilmeden şekillendirmeye başlamıştır bile. Ancak Michels’in tozpembe hayalleri, 2. Dünya Savaşı ile birlikte sekteye uğrayacaktır…

12 yaşlarında babasının teşvik etmesi ile Ajax altyapısına giren Rinus Michels’in Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle başlayacak 2. Dünya Savaşı’nın ne gibi sıkıntılara yol açacağından haberi yoktur. Henüz çocuktur… Meşin yuvarlağın peşinden koşmayı sevmektedir… Hayalleri vardır… Ancak Adolf Hitler’in de kendisine göre hayalleri vardır. Ve bu hayaller, yalnızca Michels’in değil tüm insanlığın yaşantısını yerle yeksan edecektir. Savaş, doğal olarak Rinus Michels’in bir süreliğine futboldan kopmasına neden olur. Dünyanın üstünde kol gezen kara bulutlar, Amsterdamlı bu çocuğun da karakterini şekillendirir. Michels’in top peşinde koşarken gülümseyen gözleri, artık eskisine göre etrafına daha ciddi bakıyordur.

Jack Reynolds, Ajax’ın gidişatına yön verdi

Jack Reynolds

2. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte hayat yavaş yavaş normale dönmeye başlar. Rinus Michels de çok sevdiği futbol topuna ve gönülden bağlı olduğu renklere kavuşur. Ajax ise o sıralar Musevi asıllı bir İngiliz tarafından yönetilmektedir. Bu kişi, şimdikilerin adını nedense anmayı unuttuğu Jack Reynolds’tan başkası değildir. Ajax ile tarihi başarıların altına imza atan Reynolds, yalnızca kupalar ile yetinmeyerek kendi mantalitesini oyunculara aktarmaya çalışır. İngiliz teknik direktör, henüz 18 yaşındaki Rinus Michels’e ilk forma şansını da veren isimdir. Ve böylelikle 9 Haziran 1946’da ilk kez Ajax formasını sırtına geçiren Michels, kırmızı-beyazlıların ADO Den Haag karşısında 8-3 kazandığı maçta herkesin gözdesi haline gelir. 1 metre 86 santimlik santrfor, karşılaşmada attığı beş gol ile Amsterdam temsilcisine ”Merhaba!” der. 

Rinus Michels

Rinus Michels, pek de yetenekli bir futbolcu değildir. Ancak hava toplarında rakiplerine kurduğu üstünlük, Hollandalı futbolseverler tarafından ayakta alkışlanmasına yeter. Öte yandan Jack Reynolds’ın Ajax’ı, 1947 yılında 14. şampiyonluğuna ulaşır. Bu şampiyonluk, Reynolds’ın kırmızı-beyazlılarda kazandığı 20 yıldaki sekizinci şampiyonluk olarak kayıtlara geçer. Zafere giden yolda büyük katkılar veren Michels ise idolünden ayrı düşmek için gün saymaktadır. Jack Reynolds, efsanesi olduğu Ajax’a veda eder. Ancak İngiliz teknik direktör, futbol aklını çoktan Michels’e emanet etmiştir. Sadece kimse bunun farkında değildir…

1946’dan 1958’e kadar Ajax formasını 264 kez terleten Rinus Michels, attığı 122 gol ile kulüp tarihindeki yerini alır. Hırslı, kaybetmeyi sevmeyen, işler yolunda gitmediğinde futbol topunu ısırıp kopartabilecek kadar sinirlidir… Michels’in 12 yıllık kariyeri, bu sıfatlar ile özetlenebilir. Tek şampiyonluğunu Jack Reynolds yönetiminde kazanması ise kaderin belki de bir cilvesidir. Öte yandan Ajax’ın çocuğu, Hollanda Milli Takımı’nda beklentileri bir türlü karşılayamaz. Döneminin en iyi golcüleri Faas Wilkes ve Abe Lenstra’nın gölgesinde kalan Michels, turuncu formayı beş kez sırtına geçirebilir. Futbol kariyeri ise geçirdiği bir sakatlığın ardından sona erer. Ancak henüz hiçbir şey bitmez…

Rinus Michels, çocukluk aşkının başına geçti

Rinus Michels

Futbolculuk kariyerine son veren Michels, sağır ve dilsizler için bir okulda beden eğitimi öğretmenliğine başlar. Henüz dokuz yaşında kokusunu aldığı yeşil saha ise burnunda tütüyordur. Michels, iki yıllık aranın ardından 1960 yılında Hollanda Futbol Federasyonu’nun açtığı antrenörlük kurslarına katılarak teknik direktörlük lisansı alır. Artık hikâyede yeni bir sayfa açılmıştır. Amatör takımlarda antrenörlük yaşantısına başlar. Ne olduğunu anlamadığı bir süre içinde çocukluk aşkı ile buluşur. Evet… Michels, 1965 yılında Ajax’ın teknik direktörlük koltuğuna oturmuştur. Amsterdam temsilcisi, o günlerde eski başarılarından oldukça uzaktır. Michels’in takımın başına geçmeden hemen önce küme düşmeme mücadelesi veren Ajax, tarihler 13 Aralık 1964’ü gösterdiğinde ise ezeli rakibi Feyenoord’a 9-4’lük skor ile mağlup olmuştur. Tüm bunlar Rinus Michels’in umrunda bile değildir. O, kendisini futbol dünyasına armağan eden kulübünü özlediği başarılara taşıyacağına inanmaktadır. Bu inancın temelinde ise ”Sarı Fare” lakaplı bir oyuncu yatmaktadır.

Devrim, Hollanda’da emekleme döneminde: Johan Cruyff

Johan Cruyff, 25 Nisan 1947 tarihinde maddi durumları iyi olmayan manav baba ve ev hanımı bir annenin çocukları olarak dünyaya gelir. Cruyff da bir yönden Rinus Michels’e benzemektedir. O da Ajax’ın stadyumuna oldukça yakın bir mahallede büyür. Belki de kaderin cilvesi olarak iki isim de futbolun kalbinde dünyaya gözlerini açmıştır… Ancak Johan Cruyff, 2. Dünya Savaşı’nı görmemiş olsa da henüz 12 yaşında büyük bir acıyı tatmak zorunda kalır. Futbola olan tutkusunu harmanlayan, canından çok sevdiği babası Hermanus Cornelis, 45 yaşında hayatını kaybeder. Kalp krizine yenik düşmüştür. Babasının kaybı, Cruyff’ta asla kapanmayacak yaralar açacaktır. ”Babam ben sadece 12 yaşındayken öldü ve o 45 yaşındaydı. O günden sonra babam ile aynı yaşta öleceğimi hissettim ve 45 yaşına geldiğimde ciddi kalp problemlerim olduğunu düşündüm.” Johan Cruyff, bu sözleri 50. yaş gününde söyler. Öte yandan Cruyff, babasının ölmesi ile birlikte daha olgun bir insana dönüşür. Kısacası hayatın sillesini çocukken yemiştir…

12 yaşında babasını kaybeden Johan Cruyff, annesi Petronella Bernarda Draaijer ile daha çok zaman geçirmeye başlar. Ancak ev hanımı olan Draaijer’in omzundaki yük artık eskisine nazaran daha fazladır. İş hayatına atılmalı ve eve ekmek getirmelidir. Bu noktada aile dostu Henk Angel çıkagelir. Ajax’ta saha müdürü olan Angel, Draaijer’e kulüpte iş verir -ki daha sonra da evleneceklerdir… Cruyff’un annesi, Ajax’ın stadyumunda temizlik işleri ile ilgilenir ve aynı zamanda kulüp antrenörlerinin evlerine temizliğe gider. Johan Cruyff da kendisini bir anda Ajax’ın kalbinde bulur. Futbolcuların kramponlarını temizleyen küçük çocuk, bir gün o sahada tarih yazacağını nereden bilebilir ki? 

Ajax altyapısına yazılan Cruyff, kısa süre içerisinde adından söz ettirmeyi başarır. Çünkü herkesten farklı bir dünya görüşü vardır. Belki de babasının ölümü bu durumda etkilidir. Johan Cruyff, çevresindeki çocuklar gibi tatile gidemez, istediği kıyafetleri alamaz, futbol topuna daha sert vuracak kramponları ayaklarına geçiremez… Çünkü ailesinin maddi durumu yeterli değildir. Ancak Cruyff, bu şartlar altında bile gelecek yıllarda dünya futbolunu değiştireceğinin ilk işaretlerini verir… Yaz aylarında mahallesinden çıkacak parası olmayan küçük çocuk, futbol antrenmanlarının yanı sıra beyzbol antrenmanlarına da çıkmaya başlar. Johan Cruyff, beyzbolda hem atıcı hem de tutucu olarak görev yapar. Futbola bakış açısı, bu zaman diliminde değişir. Tutucunun tüm sahayı rahatlıkla görebildiğini fark eden Cruyff, böylelikle gelecek yıllarda farklı spor dallarını futbola entegre edebileceğini anlar. Sarı Fare, bir dâhidir… Öte yandan Johan Cruyff, 15 yaşında beyzboldan koparak kendisini tamamen futbola adar. Ve futbol, sadece futbol olmaktan çıkar.

Rinus Michels ile Johan Cruyff, Ajax’ta buluştu

Rinus Michels ve Johan Cruyff

Rinus Michels ile Johan Cruyff’un birlikteliğine çok az bir zaman kalmıştır. Bu zamanı kısaltan ise birisi vardır: Vic Buckingham. 1964-1965 sezonunda Ajax’ın başına geçen Buckingham, takımı ile felaket bir sezon geçirir. O sezon ezeli rakibi Feyenoord’a 9-4’lük skor ile mağlup Amsterdam temsilcisi, ligi de 13. sırada tamamlayarak tarihinin en kötü derecesini elde eder. Ancak İngiliz teknik direktör, o kötü sezonda Ajax’ın tarihini değiştirecek bir olayın altına imzasını atar. Vic Buckingham, Ajax altyapısında parıldayan 17 yaşındaki Johan Cruyff’u A takıma çıkarır. Buckingham ile yollar ayrıldığında ise Michels-Cruyff birlikteliği başlar. Tarihe altın harfler ile geçecek bir hikaye başlamaya artık hazırdır…

En kötü zamanlarını yaşayan Ajax’a total futbol anlayışını uygulayarak, 1965-66, 1966-67, 1967-68 ve 1969-70 sezonlarında dört kez Hollanda Ligi, 1966-67, 1969-70 ve 1970-71 sezonlarında ise üç kez Hollanda Kupası şampiyonluğu yaşatır. 1969’da AC Milan’a karşı kaybedilen Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğu unvanını ise 1971’de Panathinaikos’u yenerek eline geçirir.

Total futbol anlayışı, Ajax ile kupalara ambargo koydu

Rinus Michels ve Johan Cruyff

2. Dünya Savaşı’nın tüm olumsuzluklarını görmüş biridir… ”General”, tarihinin en kötü günlerinden geçen Ajax’ı bir komutan edasıyla eski günlerine döndürmeye ant içmiştir. Çok disiplinlidir ve kuralları vardır. En önemlisi kurallarına uymayanlar asla kapıdan içeri giremez. Rinus Michels, Vic Buckingham’ın henüz 17 yaşında ilk 11’e yerleştirdiği Johan Cruyff’u ilk gördüğünde anlar. Takımın çehresini değiştirecek isim, bu çocuktan başkası değildir. Cruyff’un etrafında bir sistem inşa eden Michels, böylelikle total futbolun da temellerini atmış olur. ”Toplu savunma, toplu hücum..” Defans ve hücum oyuncuları, artık beraber hareket etmektedir. Takımdaki bütün futbolcular, her mevkide görev yapabilmelidir. Öyle ki orta saha çizgisini geçmekten korkan bir futbolcu, Michels’in sisteminde top ile birlikte rakip ceza sahasına koşular atmak zorundadır. Stoperlerden birisi topu aldığında korkmadan ileriye gidebilmelidir. Tempolu ve hızlı oyun… İşte tüm mesele budur.

Rinus Michels’in Ajax’ı, göze hoş gelen futbolunun yanı sıra Avrupa futboluna da damgasını vurur. Johan Cruyff etrafında şekillenen kadrosu ile Ajax, 1965-66, 1966-67, 1967-68 ve 1969-70 sezonlarında dört kez Hollanda Ligi, 1966-67, 1969-70 ve 1970-71 sezonlarında ise üç kez Hollanda Kupası şampiyonluğu yaşar. Total futbol, ortalığı kasıp kavurmaktadır. Ancak Michels’in futbol anlayışının tam zıddı İtalyanlar tarafından oynanmaktaydı: Catenaccio, ”kapı cıvatası”… İtalya’nın Avrupa futboluna sunduğu bu sistemde gol yememek her şeyden önemlidir. Sahadaki futbolcular, savunmadan güç alır. Ve bu sistem İtalya’nın tarih boyunca en iyi stoper ve kalecileri yetiştirmesini sağlar. Total futbol ile Catenaccio, ilk olarak 1969 Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde karşı karşıya gelir. Bir tarafta Michels ve Cruyff’un Ajax’ı, diğer tarafta ise Nereo Rocco ve Gianni Rivera’nın Milan’ı… Ve tabii ki kökleri daha geçmişe dayalı sistem kazanır. Catenaccio, total futbolu 4-1’lik skor ile geçer. Ancak devranın dönmesine çok ama çok az kalmıştır…

Johan Cruyff, Rinus Michel’siz Avrupa’nın en büyüğü oldu

Johan Cruyff

Ajax, her geçen gün futbolunda gelişme kaydeder. Hedef bellidir… Şampiyon Kulüpler Kupası kazanılacak ve hikâye yarım kalmayacaktır. Hollanda temsilcisi, yalnızca iki sene sonra hedefine ulaşır. Panathinaikos’u 2-0 yenen Ajax, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda şampiyon olur. Total futbol, futbol arenasında artık ”Ben de varım!” demiştir. Şampiyonluğun ardından Michels ile Cruyff, bir süreliğine birbirlerinden uzak kalacaktır. ”General” Rinus Michels, General Francisco Franco’nun Real Madrid’ini devirmeye gider. Barcelona’nın başına geçen Michels, ilk yıllarında istediği oyunu takımına empoze etmekte zorlanır. Eksik bir parça vardır. O da bunun farkındadır. Ancak o eksik parça, Ajax ile harikalar yaratmaya devam etmektedir. Sarı Fare, Stefan Kovacs yönetiminde Şampiyon Kulüpler Kupası’na ambargo koymuştur. Üst üste üç defa Avrupa’nın en büyüğü olan Ajax, özellikle 31 Mayıs 1972 tarihinde alınan zaferi asla unutamayacaktır… Çünkü total futbol, Catenaccio’yu sahaya gömmüştür. Inter’i adeta sürklase eden Ajax, Johan Cruyff’un golleri ile rakibini 2-0 yenerek mutlu sona ulaşır. Savunma futbolu, total futbol karşısında direnememiştir…

Ajax-Panathinaikos karşılaşmasının özet görüntüleri:

Devrim, İspanya’da devam ediyor: Barcelona

Rinus Michels ve Johan Cruyff

Barcelona ile ağır aksak ilerleyen Rinus Michels, sahadaki aklını 1973-1974 sezonunda İspanya’ya getirir. Johan Cruyff, artık İspanya’ya daha doğrusu Katalonya’ya ayak basmıştır… Çocukluğundan bu yana pek çok zorluk ile başa çıkmayı başaran Sarı Fare, yeni durağında Katalonya’nın en büyük temsilcisi olacaktır. Öte yandan Michels de aradığını bulmuştur. Barcelona hazırdır… General ile Sarı Fare, bordo-mavililere tarihindeki dokuzuncu şampiyonluğu getirir. Sezon içinde ise hafızalardan uzun yıllar silinmesi mümkün olmayan bir maç oynanır. Takvimler, 17 Şubat 1974’ü gösterdiğinde Real Madrid ile Barcelona kozlarını paylaşır. General Franco’nun takımı, sahasında Katalonya’nın gözbebeği Barça’yı konuk eder. Rinus Michels’in öğrencileri, Real Madrid’i sahadan siler ve Johan Cruyff’un da fileleri sarstığı karşılaşmada rakibini 5-0 mağlup eder. Sarı Fare, maçtan kısa süre sonra ise çocuğunu eline alır. Cruyff, yeni doğan oğluna Katalanca bir isim olan “Jordi” ismini vermiştir. Katalonya, tabiri caizse Cryuff’u mitolojik bir kahraman olarak görmeye başlamıştır… Öte yandan Cruyff, dört sene içinde üçüncü kez Ballon d’or’u kazanırken Michels ise 1974 FIFA Dünya Kupası için Hollanda’nın başına geçer. 

Barcelona’nın Real Madrid’i 5-0 yendiği karşılaşmanın özet görüntüleri:

General ve Sarı Fare, Hollanda Milli Takımı’nı finale taşıdı

Johan Cruyff

1974 FIFA Dünya Kupası’na Batı Almanya ev sahipliği yapmaktadır. Hollanda, turnuvanın en büyük favorilerinden biridir. Total futbolun Dünya Kupası’nda zafere ulaşacağından çoğu kişinin şüphesi yoktur. Tahminler, bir yere kadar da yanılmaz… Portakallar, Arjantin’i beş, Doğu Almanya ve Brezilya’yı ise ikişer gol atıp eleyerek namağlup bir şekilde finale yükselir. Rakip, ev sahibidir. Hollanda, maçın hemen başında Johan Neeskens’in penaltı golü ile öne geçer. Ancak Hollanda’da Johan Cruyff varsa; Batı Almanya’da da Gerd Müller vardır. Panzerler, 1-0 yenik durumda olduğu karşılaşmada Müller’in önderliğinde geri döner ve kupaya uzanır. Maç sonunda ise Michels’in ağzından tarihe geçen şu sözler dökülür: ”Profesyonel futbol savaş gibidir, kim gereğinden fazla düzgün oynarsa kaybeder.” General, bu cümlesinde hem karşılaşmada Batı Almanya lehine verilen penaltıya hem de 2. Dünya Savaşı’na gönderme yapmıştır. Peki, her şey böyle mi bitecektir? Tabii ki hayır. Ancak 14 numara, son kez büyük bir turnuvada boy göstermiştir… 

Hollanda-Batı Almanya karşılaşmasının özet görüntüleri:

https://www.youtube.com/watch?v=B2AY6kOZbAk

Barcelona, Michels ile Cruyff birlikteliğinde çok kupa kazanamaz. Tek lig şampiyonluklarını 1973-1974 sezonunda yaşayan ikili, 1978 senesinde ise Las Palmas engelini aşarak Kral Kupası sevinci yaşar. Ancak her şey kupa demek değildir. Total futbol, “Bir kulüpten çok daha fazlası” olarak kendisini tanımlayan Barcelona’nın iliklerine Michels ve Cruyff ile birlikte işlemiştir. Johan Cruyff’un futbolculuk kariyeri, 1978 yılından itibaren düşüşe geçer. Yine de önünde 1978 FIFA Dünya Kupası vardır. Belki de milli takım ile bir kupa kazanıp kariyerine nokta koyabilecektir. Taraflı veya tarafsız çoğu kişi de bunu arzulamaktadır… Ancak işler yolunda gitmez… Johan Cruyff, yıllar sonra turnuvaya neden katılmadığını açıklar. Kendisi ve ailesi, turnuvadan bir yıl önce Barselona’da kaçırılma girişimine maruz kalmıştır. Yaşanan bu sancılı süreç, Cruyff’un milli takıma veda etmesiyle noktalanır. Öte yandan Portakallar, Arjantin’de düzenlenen 1978 FIFA Dünya Kupası’nda ev sahibine 3-1’lik skor ile boyun eğerek bir kez daha ikincilik ile yetinir. 

İspanya’nın köklü ekiplerinden Barcelona, hemen hemen aynı zaman diliminde iki efsanesine veda eder. Cruyff futbolculuk kariyerinin son demlerini yaşarken Rinus Michels, “Son bir şarkı”‘ diyerek Hollanda Milli Takımı’nın başına geçer. Portakallar, 1982 FIFA Dünya Kupası ve 1984 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılım hakkı elde edemez. Acaba Sarı Fare yokken total futbol işlemiyor mu? Bu söylentilerin gerçeği yansıtmadığını en iyi bilen kişi Michels’ten başkası değildir. General, 1986 yılında yeniden Hollanda’nın teknik direktörü olur. Rinus Michels’in öğrencileri, 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinde yalnızca bir gol yer ve namağlup şekilde şampiyonaya katılmaya hak kazanır. Ruud Gullit, Frank Rijkaard, Erwin Koeman ve tabii ki Marco van Basten… Hollanda, 1988’e çok iddialı gelmektedir.

Rinus Michels, ülkesine tarihinin ilk ve tek şampiyonluğunu kazandırdı

Hollanda; SSCB, İngiltere ve İrlanda ile mücadele ettiği B grubundan ikinci sırada çıkar ve yarı finalde Batı Almanya ile eşleşir. Rövanş vakti kapıya dayanmıştır. ”Futbol bir savaşsa” artık kazanma sırası Hollanda’ya çoktan geçmiştir. Portakallar, rakibini Marco van Basten’in 88. dakikada attığı gol ile 2-1 yenip adını finale yazdırır. Rövanş alınır. Ancak hikâye henüz bitmemiştir. Michels’in öğrencilerinin finaldeki rakibi, grup aşamasında 1-0 mağlup oldukları Sovyetler Birliği’dir. 32’de Ruud Gullit skoru 1-0’a getirir. Sovyetlerin fişini ise Marco van Basten çeker. Meşin yuvarlağın gelişine akıl almaz bir vuruş yaparak ülkesini 2-0 öne geçiren Marco van Basten, böylelikle total futbolun General’ine de bir kupa hediye etmiş olur. Rinus Michels, Hollanda’ya tarihindeki ilk ve tek uluslararası kupasını kazandırır. Johan Cruyff, Michels’in zaferini uzaktan takip eder ama şampiyonlukta en az Van Basten kadar payı vardır… 1985 senesinde Ajax’ın teknik direktörü olan Cruyff, Michels’e Gullit, Rijkaard ve Blind gibi genç isimleri armağan etmiştir. Öte yandan Rinus Michels, kendisini 1992 senesinde bir kez daha Hollanda’nın başında bulur. Portakallar, İsveç’te düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Danimarka’ya yarı finalde kaybeder. Yıllar sonra belgesellere konu olacak Danimarka ise finalde Almanya’yı 2-0 ile geçerek şampiyonluğa ulaşır. General, bu turnuvanın ardından teknik direktörlük kariyerine nokta koyar. Entelektüel kimliği ile futbolda çığır açan Richus Michels, 1999 yılında FIFA tarafından “Yüzyılın Teknik Direktörü” seçilir. Cruyff’un fikir babası, 2005 yılında hayata gözlerini yumar… Michels’in mirası, devam edebilecek midir?

Hollanda-Sovyetler Birliği karşılaşmasının özet görüntüleri:

https://www.youtube.com/watch?v=gVZdz0fbdcg

Önce Ajax sonra Barcelona: Karşınızda Kramponlu Pisagor

Johan Cruyff

6 Haziran 1985… Johan Cruyff’un Ajax’a imzası… Cruyff, Rinus Michels’ten öğrendiklerini kısa süre içerisinde takımına empoze etmeye başlar. Ancak bir farkla: ”Kramponlu Pisagor”, General’den aldığı bayrağı çok daha ileriye taşıyacaktır. Ajax ile iki Hollanda Kupası kazanan Johan Cruyff, takımı ile 1986-1987 sezonunda Avrupa’nın 2 numaralı kupasında da mutlu sona ulaşır. Genç teknik direktör, Ajax’ı 3-4-3 formasyonu ile sahaya dizmektedir. Kadrodaki her futbolcunun top ile olan ilişkisi mükemmele yakın olmalıdır. Total futbol, bunu gerektirmektedir ve gelişimini sürdürmek zorundadır. Ajax, Cruyff’un emaneti ile 1995 yılında UEFA Şampiyonlar Ligi’ni kazanır. Ancak Kramponlu Pisagor’un dokunuşuna muhtaç olan bir kulübe yardım etmesi gerekmektedir. Rota, 1988 yılında yeniden İspanya’ya çevrilir…

Johan Cruyff, Barcelona’ya imza attığında futbol devrimi hız kazanır. Tabii ki hiçbir şey göründüğü kadar kolay olmaz. Cruyff, Katalan temsilcisinde göreve başladığında ilk olarak sistemine uymayan Gary Lineker gibi isimler ile yolları ayırır. Bir zamanların Sarı Fare’si kafayı yemiş olmalıdır! Takımdaki önemli isimler, birer birer evlerine döner… İlk seneler böyle geçer. Johan Cruyff, ilk önemli adımını ise 1989-1990 sezonunda atar. Barcelona, Cruyff’un sistemine tamamen uygun Ronald Koeman, Michael Laudrup ve Hristo Stoichkov’u kadrosuna katar. 4-4-2, çoktan tarih olurken İspanya futbolu 4-3-3 ile tanışmıştır. Altı yıllık şampiyonluk hasretine 1990-1991 sezonunda son veren Barcelona, artık rakiplerine korku salan bir takım olmuştur.

“1988’de göreve başladığımda Katalan zihniyeti, hâlâ Franco yıllarından kalma izler taşıyordu. İhtiyatlı ve çalışkan olmak gerekiyordu; özgür olmak istenmiyordu. O zamanların moda rengi denizci mavisiydi. Sizi diğer takımlardan ayrıştırmayan bir renk… Ben de tam tersini uygulamak istedim: Floresan turuncusu veya neon sarısı renginde ikinci bir forma. Karanlıktan kurtulacak, ayırt edilecek ve öncü olacaktık. Bütün mantaliteyi değiştirdik. Sadece Barca’nın değil, tüm Katalonya’nın.”

Bu cümleler ile hayata nasıl baktığını anlayabileceğiniz Johan Cruyff, takıma henüz sihirli dokunuşunu yapmamıştır. Ve bu durumun da kimse farkında değildir. Kramponlu Pisagor, A takıma yeni yükselen Josep Guardiola’yı 1991-1992 sezonunda savunma çizgisinin hemen önüne yerleştirir. Cruyff, daha o zaman görmüştür, 19 yaşındaki bu çocuk, Barcelona’nın geleceğidir…

Johan Cruyff’un veliahtı: Josep Guardiola

Josep Guardiola

Rinus Michels’ten Johan Cruyff’a, Cruyff’tan ise Barselona’da doğan ”O” çocuğa…

Josep ”Pep” Guardiola, 1971’in 18 Ocak’ında dünyaya gözlerini açar. Babası Valenti bir duvar ustası, annesi Dolors ise bir satış elemanıdır. Katalonya’da doğan çoğu çocuk gibi futbol bağımlısıdır. Sokaklarında bulunan toprak sahada top koşturmak için sürekli evden kaçıp durur. ”Noel’de Josep’i mutlu etmenin kesin bir yolu vardı. O’na hediye olarak bir futbol topu verdiğinizde her şey iyiye giderdi.” Valenti, yıllar sonra verdiği röportajda oğlunun futbola duyduğu aşkı bu cümleler ile anlatacaktır. Baba ve oğul arasında gelecek yıllarda anlaşılacak bir benzerlik de vardır: İkisi de hayatlarına işkolik olarak devam eder… Futbolu çok seven Guardiola, 13 yaşında Gimnastic de Manresa’dan La Masia’ya katılır. La Masia, evet. Barcelona’nın dillere destan altyapı akademisidir… Ancak La Masia, o dönemlerde sıradan bir yerdir. Cruyff, tarihin belki de en iyi futbol akademisi olacak La Masia’ya henüz el atmamıştır.

Josep Guardiola, yaklaşık altı sene boyunca La Masia’da eğitim alır. Orta sahanın sağında forma giymektedir. Akranlarına göre oyun görüşü çok öndedir. Günlerden bir gün Barcelona’nın rezerv takımı Barcelona B tarafından kullanılan Mini Estadi’nin bir ziyaretçisi vardır. Bu ziyaretten kimsenin haberi yoktur. Johan Cruyff, ilk yarıyı tribünden takip eder. Guardiola’dan ilk görüşte etkilenmiştir. Devre arasında B takımının teknik direktörü Carles Rexach’ın yanına gider. ”Sağ kanatta oynayan çocuğun adı ne?” diye sorar. Rexach, ”Guardiola” der. ‘‘Kendisi çok iyi futbolcu” diye de ekler. Cruyff, oralı bile olmaz ve Rexach’a ikinci yarıda Barça’nın gelecek yıllarını şekillendirecek bir öneride bulunur: “O çocuğu, savunma çizgisinin hemen önüne koy.” Guardiola, sağ kanatta başladığı karşılaşmayı defansif libero olarak tamamlar. Ancak diğer liberolardan farklı olduğu hemen anlaşılır. Top keser, rakibi durdurur ve en önemlisi takımını atağa çıkartır. Cruyff için bulunmaz Hint kumaşıdır… Kramponlu Pisagor, genç dâhiyi 19 yaşında A takıma çıkarır. Böylelikle Barcelona’daki futbol devrimi hız kazanır. Hikâyemizin son durağı olacak Xavier Hernandez de Guardiola’nın A takıma girdiği dönem, La Masia’ya katılır. Kader ağlarını örmektedir.

Johan Cruyff ve Josep Guardiola işbirliği

Johan Cruyff – Josep Guardiola

4-4-2’yi terk ederek 4-3-3 dizilimine geçen Johan Cruyff, 1991-1992 sezonunda Josep Guardiola’yı savunmanın merkezine yerleştirir. Guardiola, Michael Laudrup ile orta sahanın bel kemiği olur. Bu ikili, Barcelona’nın hem hücumda hem de savunmadaki harika oyunun en büyük sebeplerindendir. Danimarkalı hücumu organize ederken İspanyol, savunmayı bir şef edasıyla yönetir. “‘Rüya Takım”, Avrupa futbolunda modern bir sayfa daha açmıştır. Zubizarreta’sından Koeman’ına, Stoichkov’undan Eusebio’suna, Ferrer’inden Guardiola’sına… Johan Cruyff, Barcelona’yı ilmek ilmek işler. Takımdaşlığa her şeyden çok önem vermektedir. Öyle ki Cruyff, Hollanda ekolünün tüm inceliklerini öğretmesi için Ronald Koeman ile Josep Guardiola’yı oda arkadaşı bile yapmıştır. Bu genç çocuk, Koeman tarafından gelecek yıllara hazırlanmaktadır. Barcelona ise tarihinin en iyi günlerinden geçmektedir. LaLiga’da durdurulamayan Barca, gözünü Şampiyon Kulüpler Kupası’na diker. Cruyff’un öğrencileri, finalde İtalya futbolunun yükselen değerlerinden Sampdoria ile karşılaşır. 70 bin 827 kişi, dev finali Wembley’de takip etmektedir. Gianluca Pagliuca, Gianluca Vialli ve Roberto Mancini gibi İtalyan yıldızlara sahip Sampdoria, 90 dakika boyunca total futbolun yeni sahiplerini çok zorlar. Normal süre, golsüz eşitlikle sona erer. Uzatmalarda ise sahne Ronald Koeman’ındır. Tarihin en iyi serbest vuruş ustalarından Koeman, çok sert bir şut ile fileleri sarsar ve Barcelona’ya kupayı getirir.

Barça, tarihinde ilk kez Avrupa’nın en büyüğü olmuştur. Kramponlu Pisagor, Katalonya’ya bir kupa daha getirmiştir… Barcelona, 1992-1993 ve 1993-1994 sezonlarında LaLiga şampiyonluğunu korumaya devam eder. ”Rüya Takım”, bir kez daha tarihe geçmiştir… İlk kez dört sene üst üste mutlu sona ulaşılır. Barcelona, İspanya’daki hegemonyasını Avrupa’da bir final ile daha süsler. Şampiyon Kulüpler Kupası, isim değişikliğine giderek UEFA Şampiyonlar Ligi olmuştur. Yeni isminin altında bir kupa daha kazanmak hiç de fena olmaz. Ancak bu sefer işler beklenildiği gibi gitmez. Barcelona, doyuma ulaşmıştı belki de. Romario transferi ile güçlenen ”Rüya Takım”ın rakibi, Fabio Capello’nun efsane Milan’ıdır. Düz beyaz forması ile Atina Olimpiyat Stadyumu’nda yerini alan Milan, Barcelona’yı 4-0 ile geçerek kupaya uzanır. Johan Cruyff’un harikalar yaratan takımı, bir İtalyan taktik dehasının dokunuşları ile sahadan silinmiştir….

Barcelona-Sampdoria karşılaşmasının özet görüntüleri:

4-4-2’den 4-3-3’e geçen; bu formasyon değişikliği ile de yetinmeyip 3-4-3 ile Barcelona’yı zirveye taşıyan Johan Cruyff, İspanya futboluna çok önemli izler bırakır. ”Her zaman yediğinden bir gol fazlasını at.” ”Oyuncular değil top koşmalı.” ”Ben, 3-0 kazanacak bir takım yaratıyorum. Kusursuzluk diye bir şey yok. Ancak benim işim kusursuzluğa olabildiğince yaklaşmak.” İşte Cruyff felsefesini özetleyen üç cümle… Tabii ki sadece bu cümleler ile özetlenemez. Kramponlu Pisagor, Genaral’inden öğrendiklerini çok daha ileri taşımayı başarır. Futbolseverlerin en büyük hayallerinden birisi ise gerçekleşmez. 1995-1996 sezonun ardından Barcelona’ya veda eden Johan Cruyff, Hollanda Milli Takımı’nı hiç çalıştırmaz. 1994 FIFA Dünya Kupası öncesinde milli takımın başına geçeceği çok konuşulur. Ancak Cruyff’un yerine Dick Advocaat tercih edilir. Federasyon, Johan Cruyff’un karizması altında ezileceğini düşünmüştür… 13 yıl boyunca herhangi bir takımı çalıştırmayan Cruyff, 2009 senesinde Katalonya Milli Takımı ile saha içine döner. Ancak bu görev, biraz da semboliktir. Her zaman ve her koşulda Katalan halkının haklarını savunan Johan Cruyff, kendisini sevenlere bir jest yapmak istemiştir. 

Johan Cruyff’un hayalleri gerçek oldu: La Masia

Lionel Messi – Andreas Iniesta – Xavi Hernandez

La Masia… Johan Cruyff’un Barcelona ve İspanya futboluna en büyük mirası… La Masia, Cruyff’un Barcelona’nın başına geçmesinden önce kurulmuştur ancak herhangi bir futbol akademisinden hiçbir farkı yoktur. ”Yetenekli futbolcular zaten kendisini gösterir; bizlik pek de bir şey yok” felsefesi, 1988 yılının ardından tarihin tozlu sayfalarına karışır. Çünkü Johan Cruyff, Katalonya’ya adımını atmıştır… Cruyff, hocası Rinus Michels ve Ajax’tan öğrendiklerini, birer birer La Masia’ya aktarmaya başlar. Genç futbolcu adaylarına yalnızca taktikler öğretilmez. İyi insan olmanın önemi de anlatılır. Belki yeteneklerin Josep Guardiola, Xavier Hernandez veya Lionel Messi kadar olabilir ancak La Masia’dan çıkacaksan önce ”insani değerler”e sahip olmalısın… Johan Cruyff’un Barcelona’ya armağan ettiği La Masia, İspanya futbolunun sayısız kupalar kazanmasına olanak tanır. Ve tanımaya da devam eder. Kramponlu Pisagor, temeli sağlam atmıştır. Cruyff’un gözbebeği Josep Guardiola’nın ise zamanı yaklaşmaktadır.

Johan Cruyff’un Barcelona’ya vedasının ardından takımın başına Bobby Robson getirilir. İngiltere’de kraliyet ailesi tarafından ”Sir’ unvanı ile onurlandırılan Robson, büyük bir karakterdir. Johan Cruyff’un ayrılması ile oluşabilecek boşluğu doldurabilecek yetkinliktedir. Porto’da harikalar yaratan Robson, Barcelona’ya Portekizli bir isim ile gelmiştir: Jose Mourinho… Bu isim, hem tercümanlık hem de yardımcı antrenörlük görevlerini yapmaktadır. Ve bu isim, seneler sonra Josep Guardiola’nın saha içinde en büyük düşmanlarından olacaktır…. Bobby Robson, hücum futboluna; Jose Mourinho ise savunma futboluna önem verir. İkili güçlerini birleştirdiğinde ise Barcelona mükemmele yakın bir sezon geçirir. Mourinho’nun tabiriyle ”Diego Maradona’dan sonra gördüğüm en iyi futbolcu” dediği Ronaldo, o sezon Avrupa futbolunu domine eder. ”El Fenomeno”, sezon boyunca fileleri 47 kez sarsar (Cristiano Ronaldo ve Lionel Messi, futbol sahnesine ayak basmadan önce bu rakam akıl almaz seviyedeydi). Barcelona, 1996-1997 sezonunda Kral Kupası, İspanya Süper Kupası ve Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı müzesine götürür. Avrupa Kupası finalinde Josep Guardiola da sahadadır. Pep’e dönemin ikonik yıldızları Luis Figo ve Ronaldo da eşlik etmiştir. 

La Masia’dan çıkan Josep Guardiola, 1997 yılında takım kaptanlığına getirilir. Bobby Robson, sportif direktör olurken Louis Van Gaal ise teknik direktör koltuğuna oturur. Ancak ”Kaptan”, sezon boyunca baldır sakatlığı ile uğraşır. Bu sakatlık, Guardiola’nın kariyerinde önlenemeyecek bir düşüşe yol açacaktır. Rivaldo ve Luís Figo’nun sırtladığı Barcelona kupalar kazanmaya devam eder. Guardiola ise yavaş yavaş saha içinden kopmaya başlamıştır.

Sakatlıkların yakasını bir türlü bırakmadığı Guardiola, 14 Haziran 2001’de Barcelona’ya veda eder. 12 sezon, 479 maç ve 16 kupa. Barcelona tarihe altın harfler ile kazınmıştır. Kulübe döndüğünde ise yarım kalan işlerini tamamlayacaktır… Xavier Hernandez, Andres Iniesta, Cesc Fabregas gibi La Masia ürünleri, Pep’in arkasından bayrağı devralacak ve futbol tarihinin en iyi takımını, Pep ile birlikte oluşturacaktır… Xavier Hernandez ise bu isimlerin ilk sahne alanıdır. Pep’in sakatlığı en çok ona yarar.

Xavier Hernandez futbol sahnesinde

Josep Guardiola – Xavi Hernandez

Tarihler 25 Ocak 1980’i gösterdiğinde Katalonya bölgesinin şehri olan Terrassa’da bir futbol ikonu dünyaya gelir. Xavier Hernandez… Xavi’nin babası Joaquim, bir futbolcudur. Orta sahada forma giymektedir ve İspanya 2. Ligi’nde şans bulmayı bile başarmıştır. Kısacası Xavi, salonda futboldan başka bir şey konuşulmayan bir evde dünyaya gözlerini açar. İngiltere Ligi’nden maçlar izler ve İngiliz orta saha oyuncuları John Barnes, Paul Gascoigne ve Matt Le Tissier’e büyük hayranlık duyar. Henüz çocukken dahi futbola dair yetenekleri ile akranlarından farklı olduğunu hissettirir. 11 yaşında kendisini La Masia’da bulur. Johan Cruyff ile yeni bir sayfa açan La Masia, Xavi’nin gelişiminde büyük rol oynar. “Barcelona ahlakına göre yetiştirildiğim için şanslıyım’‘ diye o günleri yâd eder, “Bay Profesör.” Kısa süre içinde yükselir. 5 Mayıs 1998’de kutsal formayı sırtına geçirir. Louis van Gaal, kendisine forma şansı verdiğinde henüz çok gençtir. Ancak Xavi’nin pırıltısı, Avrupa’nın devlerinin de iştahını kabartmıştır. O günlerde kendisinden yaşça büyük Josep Guardiola’ya saha içinde taktikler veren Xavi, Milan’ın görüş alanına girer. 19 yaşındadır ve İtalya’ya gitmeye sıcak bakmaktadır. Babası Joaquim de oğlu ile aynı fikirdedir. Ancak belki de Barcelona’nın gelecek yıllarını şekillendiren kararını annesi Maria Merce Creus verir. Anne Creus, “Bu transfer gerçekleşirse senden boşanırım” diyerek eşine resti çeker. Aile saadeti, Xavi’nin Çizme’ye olan seyahatinin önüne geçmiştir. Xavi, Barcelona’da kalır ve kulübün en büyük efsaneleri arasına girer… İlk sezonunda 26 maçta forma giyen Bay Profesör, İspanya Ligi’ni kazanan takımın bir parçası olur. 1999-2000 sezonunda ise Josep Guardiola’nın sakatlığının ardından Barcelona orta sahasının değişilmez ismi olmayı başarır.

Josep Guardiola’nın Barcelona’ya vedası, kulüpte işlerin bir müddet yolunda gitmeyeceğinin bir işareti niteliğindedir. Barcelona, 2000 ile 2005 yılları arasında fetret devrine girer. Real Madrid’in efsane başkanı Florentino Perez ise adım adım Los Galacticos’u oluşturmaktadır. Dünya üzerinde parlayan neredeyse her futbolcu, kralın takımında forma giymektedir. Figo, Zidane, Raul, Ronaldo, Beckham ve Roberto Carlos… Listeye her sene birisi eklenir. Perez, etrafa para saçarken Barcelona’da önemli bir değişim yaşar. Joan Laporta, 16 Haziran 2003 tarihinde Barcelona’nın yeni başkanı olur. Genç başkanın hedefi kulübünü köklerine geri döndürmektir. Lorenzo Serra Ferrer, Louis van Gaal (2. dönem), Carles Rexach, Radomir Antic. Bu antrenörlerin Barça ile kimyası tutmaz. Yeni bir isim lazımdır. Total futbolu bilen ve en önemlisi Johan Cruyff’un tedrisatından geçmiş birisi… Laporta, bu şartları sağlayan Hollanda futbolunun efsane ismi Frank Rijkaard’ı takımın başına getirir. Rijkaard ise gözünü La Masia’ya çevirir. Carles Puyol, Andres Iniesta, Xavi ve Victor Valdes’in Katalonya’yı temsil ettiği takımda Ronaldinho, Deco, Henrik Larsson, Ludovic Giuly, Samuel Eto’o, Rafael Marquez ve Edgar Davids gibi dünya yıldızları da vardır. Her şey tamamdır. O yıllarda kimsenin bilmediği bir ”Uzaylı” ise kısa süre içinde yeryüzüne inip takıma katılacaktır…

Eskiye dönüşün ilk simgesi: Frank Rijkaard

Xavi Hernandez – Frank Rijkaard – Ronaldinho – Carles Puyol

Frank Rijkaard’ın Barcelona’sı, 2004-2005 sezonunda özlediği şampiyonluğa ulaşır. Samuel Eto’o gol kralı olurken Ronaldinho ise Ballon d’Or’u kazanır. Öte yandan 16 Ekim 2004, dünya futbolunun asla unutamayacağı bir tarih olarak zihinlere kazınacaktır.

Tıklım tıklım dolu Camp Nou’da rakip, Espanyol’dur. Dakikalar 82’yi gösterirken, saha kenarında kısa boylu biri belirir. Maçtaki tek golü atan Deco, alkışlar eşliğinde tarihin en iyisi olacak Arjantinli’ye yerini bırakır. Lionel Messi, oyundadır… Barcelona’nın önlenemeyecek zirve yürüyüşü, böylelikle başlamış olur. Frank Rijkaard’ın öğrencileri, 2005-2006 sezonunda da şampiyonluğa ulaşır. Takım, akışkan bir oyun anlayışına sahiptir. Özellikle sonraki yıllarda ‘‘Antepli ev arkadaşım memleketten getirdiği fıstığı sadece Ronaldinholu Barcelona maçlarında zuladan çıkarırdı. Ronaldinho öyle topçuydu” şeklinde efsane bir tweete konu olacak Brezilyalı, taraflı tarafsız herkesin sempatisini kazanmıştır. Ezeli rakip Real Madrid’in taraftarları da bu listeye dahildir…

Tarihler 19 Kasım 2005’i gösterdiğinde Barcelona, Real Madrid’e konuk olur. Santiago Bernabeu’daki taraftarlar, 90 dakika boyunca Ronaldinho’nun gövde gösterisini izler. Barcelona, rakibini Brezilyalı yıldızının iki gol attığı maçta 3-0 yener. Real Madrid’e gönül veren taraftarlar, maçın skorunu bir kenara bırakıp Ronaldinho’nun olağanüstü performansını alkışlamak ile meşguldür… Barcelona, o yıl UEFA Şampiyonlar Ligi’nde de mutlu sona ulaşır. Arsenal’i 2-1 deviren Barca, 14 yıllık aranın ardından Avrupa’da kupa kazanır. Frank Rijkaard, çok iyi bir takım yaratmıştır.

Barcelona’nın Real Madrid’i 3-0 yendiği karşılaşmanın özet görüntüleri:

2006-2007 sezonu, Barcelona’nın saha dışı sorunlarla mücadele ettiği bir dönem olur. Samuel Eto’o, takımın yıldızları Ronaldinho ve Lionel Messi’yi bencil olmak ile suçlamaktadır. Ronaldinho, fiziksel olarak düşüşe geçmiştir. Barcelona, her şeye rağmen ligi Real Madrid ile aynı puanda tamamlamayı başarır. Ancak ikili averaj, Real Madrid’in elindedir ve başkent temsilcisi şampiyon olur. Barca, sezonu kupasız tamamlanmıştır. Barcelona taraftarlarının tek tesellisi, sezon içerisinde atılan bir goldür… Futbolseverler, Messi’nin potansiyelinin hangi boyutta olduğunun farkında değildir. 19 yaşındaki Messi’nin ise kaybedecek zamanı yoktur. Her geçen gün dikkatleri üzerine çeken Arjantinli, 18 Nisan 2007 tarihinde attığı gol ile futbol kamuoyunun gündemine tam anlamıyla oturmayı başarır. Bu çocuk, diğer herkesten farklıdır… Barcelona, İspanya Kral Kupası yarı finalinde Camp Nou’da Getafe’yi ağırlar. Xavi’nin golü ile rakibi karşısında 1-0 öne geçen ev sahibi, skoru artırmak için ataklarına devam eder. 19 numaralı forması ile 19 yaşındaki Messi ise tam bu dakikalarda sahne alır. Orta saha çizgisinde top ile buluşan Messi, beş Getafeli futbolcuyu çalımlayarak topu ağlara gönderir ve tribünleri ayağa kaldırır. Ancak bu golün Arjantinli genç için başka bir önemi daha vardır. Lionel Messi’nin Getafe filelerini sarstığı inanılmaz gol, Diego Armando Maradona’nın 1986 Dünya Kupası’nda İngiltere’ye karşı Arjantin formasıyla attığı gole çok benzemektedir. Kısacası futbol, Maradona’dan sonra bir olağanüstü yetenek daha kazanmıştır. Öte yandan 2007-2008 sezonu da kötü geçer. Barça, ligi üçüncü sırada tamamlar. Joan Laporta, başarısızlığın faturasını Frank Rijkaard’a keser. Ve bu karar belki de Laporta’nın kariyerindeki en doğru karardır. Çünkü Josep Guardiola dönemi başlamaktadır.

Devrim, en mükemmel haline ulaşıyor: Josep Guardiola

Johan Cruyff’un Rinus Michels’ten devraldığı bayrak, artık Josep Guardiola’nın ellerindedir. Frank Rijkaard’ın ayrılmasının ardından takımın başına geçen Guardiola, aynı zamanda ilk kez teknik direktörlük koltuğunda oturacaktır. Pep’in zaman kaybetmeye niyeti yoktur. Ronaldinho ve Deco satılır. La Masia, kadronun temel yapıtaşını oluşturacaktır. Victor Valdes, Carles Puyol, Gerard Pique, Sergio Busquets, Andres Iniesta, Xavi, Pedro ve Lionel Messi, Katalonya temsilcisinin kahramanları olmaya hazırdır. Cruyff’un total futbolu ise Guardiola’nın gözetiminde kusursuz bir hal alacaktır. Pas, pas, pas, pas ve pas. Barcelona, topu rakiplerine göstermez. Futbolseverler, daha önce böyle futbol oynayan bir takım izlememiştir. La Liga, Real Madrid’in 11 puan önünde şampiyonluk ile noktalanır. Kral Kupası, Athletic Bilbao’yu 4-1 yenerek kazanılır. UEFA Şampiyonlar Ligi, Manchester United’ı 2-0 ile geçerek müzeye götürülür. Bir İspanyol kulübü, ilk kez ”Büyük Üçlü’yü” tamamlamıştır: La Liga, Kral Kupası ve Devler Ligi. Sezon ise Real Madrid’e karşı alınan tarihi zaferle hatırlanır… Barcelona, 2 Mayıs 2009 tarihinde Real Madrid’i 6-2 gibi tarihi bir skor ile mağlup eder. Santiago Bernabeu’daki taraftarların çilesi bitmemiştir.

Barcelona’nın Real Madrid’i 6-2 yendiği karşılaşmanın özet görüntüleri:

Josep Guardiola, Barcelona ile 2009-2010 sezonunda üst üste ikinci lig şampiyonluğunu kazanır. Ancak Pep, Jose Mourinho ile olan savaşı kaybetmiştir. Barcelona, UEFA Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Mourinho’nun kale önüne çektiği otobüsü aşmayı başaramaz ve elenir. Inter, finalde Bayern Münih’i yenerek şampiyonluğa ulaşır. Florentino Perez, sonraki sezon ”The Special One” (Özel biri) lakaplı Mourinho’yu Real Madrid’in başına getirir. Kılıçlar çekilmiştir. Pep’in tiki-taka’sı, Mou’nun geçiş hücumlarına karşı mücadele verecektir… Ve Guardiola, 2010-2011 sezonunda futbol tarihinin en iyi takımını ortaya çıkarır. Öncesinde ise La Masia’dan yetişen altı futbolcunun ilk 11’inde forma giydiği İspanya Milli Takımı, 2008’in ardından bir büyük turnuvada daha zafere ulaşır.

2010 FIFA Dünya Kupası Finali’nde İspanya, Hollanda’yı Andres Iniesta’nın golü ile geçer ve tarihinde ilk kez Dünya’nın en büyüğü olur. Öte yandan 2010 FIFA Ballon d’Or töreninde inanılmaz bir tablo vardır. La Masia’dan yetişen Lionel Messi, Iniesta ve Xavi, kürsünün ilk üç sırasını oluşturur… Kısacası tarihin en iyi takımında en iyi futbolcular forma giyer. Barcelona, ligi ve UEFA Şampiyonlar Ligi’ni süpürür. Guardiola da Mourinho’ya hoşgeldin hediyesi vermeyi ihmal etmez. Barcelona, Nou Camp’ta oynanan mücadelede rakibini 5-0 yener. Mourinho’ya bir hediye de Lionel Messi vermiştir…

Pep Guardiola’nın öğrencileri, UEFA Şampiyonlar Ligi yarı final ilk maçında Santiago Bernabeu Stadyumu’nda ezeli rakibinin konuğu olur. Mücadelenin büyük bölümü, eflatun-beyazlıların teknik direktörü Jose Mourinho’nun istediği gibi gider. Ancak Lionel Messi, 76. dakikadan itibaren Real Madrid taraftarlarını bir kez daha üzmeye başlar. Arjantinli yıldız, dakikalar 76’yı gösterdiğinde Barcelona’yı 1-0 öne geçiren golü kaydeder. Real Madrid, beklemediği bu gol karşısında demoralize olur. Lionel Messi’nin ise söyleyecekleri henüz bitmemiştir. 87. dakikada Sergio Busquets’in tek dokunuşu ile orta saha çizgisinde topu kontrol eden Messi, önüne gelen her rakibi çalımlayarak akıllara durgunluk veren bir golün altına imzasını atar.

Barcelona’nın Real Madrid’i 5-0 yendiği karşılaşmanın özet görüntüleri:

Lionel Messi’nin UEFA Şampiyonlar Ligi yarı final maçında Real Madrid filelerine yolladığı ikinci gol:

Barcelona, 2011-2012 sezonunda ilk tökezlemesini yaşar. Josep Guardiola’nın öğrencileri, şampiyonluğu Jose Mourinho’nun Real Madrid’ine kaybeder. Ancak en büyük hayal kırıklığı, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde yaşanır. Roberto Di Matteo‘nun çalıştırdığı Chelsea, Josep Guardiola’nın Barcelona’sına yarı finalde rakip olur. Turun mutlak favorisi Barcelona’dır. Ancak Chelsea, sahasında oynadığı ilk maçı 1-0 kazanarak İspanya’ya umutlu gitmeyi başarır fakat Camp Nou’da oynanan maç, Maviler için çok sıkıntılı anlara sahne olacaktır.

Dolu tribünler önünde oynanan karşılaşmada Barcelona, 35. dakikada Sergio Busquets’in golü ile öne geçer. Bu golden yaklaşık iki dakika sonra ise Chelsea kaptanı John Terry, mücadelenin hakemi Cüneyt Çakır tarafından kırmızı kart ile dışarı atılır. İngiltere temsilcisi için henüz felaket senaryoları bitmemiştir. İlk yarının sonlarına doğru sahne alan Andre Iniesta, Barcelona’nın final kapısını ardına kadar aralayan golü kaydeder. Turnuvaya veda etmesine kesin gözüyle bakılan Chelsea’de Ramires’in 45+2. dakikada attığı gol, Maviler’in biraz da olsa umutlanmasını sağlar. Soyunma odasına 2-1 önde gitmesine rağmen ev sahibine bir gol daha gerekmektedir. İkinci yarıya hızlı başlayan Barcelona, 49. dakikada Messi ile penaltı vuruşundan yararlanamaz. Chelsea kalecisi Petr Cech, ikinci yarı boyunca Barcelona ataklarına karşı adeta duvar örer. Tartışmalı golcü Fernando Torres ise 90+2. dakikada skoru 2-2’ye getiren golü atarak Chelsea’nin UEFA Şampiyonlar Ligi’nde finale yükselmesini sağlar. Chelsea’ye elenilmesinin ardından yoğun eleştirilere maruz kalan Guardiola, kısa süre sonra Barcelona’ya veda eder. Barca, Pep döneminde kazanılması muhtemel 19 kupanın 14’ünü müzesine götürmüştür… 

Messi’ye veda…

Katalonya temsilcisi, Josep Guardiola’nın ayrılığının ardından şampiyonluklar kazanmaya devam eder. Neymar, Luis Suarez, Lionel Messi, Xavi ve Iniesta’nın iskeletini oluşturduğu kadro, Tito Vilanova (25 Nisan 2014’te gırtlak kanserinden hayatını kaybetti), Luis Enrique ve Ernesto Valverde yönetimlerinde mutlu sonlara ulaşır. Bu süreçte Barcelona, Juventus’u 3-1 mağlup ederek beşinci kez UEFA Şampiyonlar Ligi’ni de müzesine götürür. Ancak kulüp, son yıllarda büyük bir krizin içine girer… La Masia’dan kopan Barcelona, transfer odaklı bir politika gütmeye başlar. Ousmane Dembele, Philippe Coutinho, Antoine Griezmann için 385 milyon euro harcayan ve bu oyunculardan verim alamayan Katalonya temsilcisi, ekonomik olarak iflasın eşiğine gelir.

2019-2020 sezonu UEFA Şampiyonlar Ligi çeyrek final maçında Bayern Münih’e karşı 8-2’lik hezimet yaşayan Barcelona, son darbeyi ise Lionel Messi’nin takımdan ayrılması ile yer. Barça, Messi’nin maaşını İspanya Futbol Federasyonu’nun ekonomik yaptırımları gereği ödeyememiştir… Arjantinli yıldız, sezon başında Fransa Ligi takımlarından Paris Saint-Germain’e transfer olur.  Barcelona’nın başarılarında en önemli pay sahibi olan Lionel Messi, kulübü ile dört UEFA Şampiyonlar Ligi, üç UEFA Süper Kupa, üç FIFA Kulüpler Dünya Kupası, 10 lig, altı İspanya Kral Kupası ve sekiz İspanya Süper Kupa’sını kazanarak toplam 34 kez mutlu sona ulaşmıştır. Yıldız futbolcu, bu dönem içinde altı kez de yılın futbolcusuna verilen Altın Top (Ballon d’Or) ödülünü kazanmayı başarır. Ancak asla unutulmayacak bir devir sona ermiştir…

Barcelona, La Masia’dan çıkan evladına emanet: Xavier Hernandez

Tarihinin belki de en kötü günlerinden geçen Barcelona, 27 Ekim Perşembe günü alınan Rayo Vallecano mağlubiyeti sonrası teknik direktör Ronald Koeman‘ın görevine son verir. 19 Ağustos 2020’den bu yana Barcelona’yı çalıştıran Hollandalı, takımı ile çıktığı 67 karşılaşmada 39 galibiyet, 12 beraberlik ve 16 mağlubiyet alır. Barcelona, Koeman yönetiminde yalnızca İspanya Kral Kupası’nı kazanır.

Peki ne yapılmalıdır? Messi’yi kaybettiği için eleştiri odaklarını üstüne çeviren Joan Laporta ne yapmalıdır? Çözüm aslında basittir…. Laporta, 2003 yılında olduğu gibi kulübü köklerine döndürmeye karar verir. Barcelona’nın efsane eski futbolcusu Xavi Hernandez, Al-Sadd kulübündeki performansının ardından 2,5 yıllık sözleşmeye imza atarak Katalonya temsilcisinin yeni teknik direktörü olur. Al-Sadd ile Katar Ligi’nde 34 maçlık yenilmezlik serisi yakalayan ve yedi kupa kazanan Xavi, Barcelona’yı eski güzel günlerine döndürmek için kollarını sıvar. Xavi’nin başarılı olup olamayacağını şimdiden kestirmek zor. Ancak La Masia’nın eskisi gibi üretken olacağına şüphemiz yok! Rinus Michels’ten Johan Cruyff’a, Cruyff’tan  Josep Guardiola’ya, Guardiola’dan ise Xavi’ye… Sizce de bu hikâye böyle tamamlansa çok güzel olmaz mı?

Al-Sadd’da yedi kupa kazanan Xavi, takımına Barcelona sayesinde herkesin tanıdığı tiki-taka futbolunu oynattı. Al-Sadd’ın bu anlayış ile attığı gollerden bir tanesi:

Yazan: Kubilayhan Kavrazlı

Editör: Doğa Üründül

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus