DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

– Kur krizi, işsizlik, zamlar ve erken seçim tartışmaları

-DEVA Partisi Millet İttifakı’na katılacak mı?

– Ekonomik krizden nasıl çıkacağız?

-Metin Gürcan’ın gözaltına alınması DEVA Partisi’ne yönelik bir hamle mi?

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Medyascope‘a konuk olarak Ruşen Çakır‘ın sorularını yanıtladı.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan stüdyo konuğumuz. Kendisi ile çok şey konuşacağız, tabii ki ekonomi ağırlıkta olacak. Hoşgeldiniz. 

Ali Babacan: Hoşbulduk, teşekkürler. 

Ruşen Çakır: Sizinle çok yayın yaptık ve her biri de çok ilgi gördü. Hatta kuruluşunuzdan sonra, kurulduğunuz gün Ankara’dan yayın yapmıştık, sonra online olarak yaptık. Bayağı ilgi görmüştü ve şimdi ilk kez stüdyomuza gelebildiniz. Hoşgeldiniz öncelikle, çok teşekkürler. 

Ali Babacan: Hoşbulduk, hayırlı olsun stüdyonuz. 

Ruşen Çakır: Çok sağolun. 

Ali Babacan: Genç, dinamik bir ekip var. 

Ruşen Çakır: Evet. 

Ali Babacan: Gerçekten şaşırdım, takdir ettim. 

Ruşen Çakır: Çok sağolun. Benden yaşlı kimse yok. İşin dinamizmi oradan geliyor. Ali Bey, bugün İstanbul programınız vardı, önemli bir program, onu gerçekleştirdiniz. Ona geleceğiz, ama tabii öncelikle bugün basına da açıklama yaptınız, kurucu üyeniz Metin Gürcan’ın sabah erken saatlerde gözaltına alınma olayı yaşandı — kendisi eski asker ve güvenlik uzmanı; bizim de yayınlarımıza sık sık konuk ettiğimiz birisidir, saygın bir isimdir. Olay tam net değil galiba, ama tabii herkes önce bir “DEVA Partisi vs. acaba ne oluyor?” diye sordu. Kendisinin İstanbul’dan Ankara’ya yollandığını biliyoruz; oradaki bir soruşturma, 2020’deki bir soruşturma kapsamında. Bu olayın ne olduğu konusunda net bir bilginiz var mı? Siz de tam öğrenebilmiş değil misiniz? Nedir olay? 

Ali Babacan: Şu anda bu konuyla ilgili bizim elimizdeki bilgi çok çok sınırlı. Yani bildiğimiz, Ankara merkezli bir soruşturma olduğu ve gizli bir soruşturma olduğu; ikincisi, Metin Bey’in sabah saatlerinde evinde arama yapıldığı, daha sonra gözaltına alınarak Ankara’ya götürüldüğü. Bunun dışında bizde bir bilgi yok; ama avukatlarımız, partimizin hukukçuları meseleyi çok yakından takip ediyorlar. Metin Bey’in hemen yanında yakınında hukukçu arkadaşlarımız var. Bir yandan dosyanın detaylarını öğrenmeye çalışıyorlar, bir yandan da Metin Bey’in hukukî bir desteğe ihtiyaç duyduğu anda hemen yanında yer alıyorlar. Biz konunun çok yakından takipçisi olacağız ve bu işin hukuk sürecinde, sağlam bir hukukçu ekibimizle sonuna kadar yanında arkasında duracağız Metin Bey’in. 

Ruşen Çakır: Açık söylemek gerekirse, Türkiye’de hukuk deyince insan önce bir duruyor; çünkü siyasetle çok iç içe geçmiş bir olay ve Metin Bey de güvenlik uzmanı kimliğinin yanı sıra partinizin de kurucusu. Olayın bir siyasî boyutu olabilir mi? Böyle bir ihtimal aklınıza geliyor mu? 

Ali Babacan: Böyle bir ihtimal olabilir, ağırlıklı olarak siyasî olabilir, yani bunların hepsi ihtimal dâhilinde. Fazla bir bilgimiz olamadığı için bir şey söylememiz zor. Ama şu var ki bu tür iddialar, özellikle hani tırnak içinde şunu söylüyorum bu “siyasi casusluk”la ilgili iddialar son yıllarda çok sık gündeme gelen bir konu, çok sık bu suçlama yapılıyor; fakat bu suçlanan ve kamuoyunun takip ettiği davalarda ya da bu tür olaylarda, bakıyoruz işte yurtdışından gelen telefonlarla birden insanlar serbest bırakılıyor, birden ülkelerine dönebiliyor, yani bunu daha geçen hafta yaşadık, birkaç ay önce yaşadık, Brunson olayında yaşadık. Casusluk gerçekten çok ciddi bir suç. Yani bunu böyle çok ayağa düşürmemek lâzım. Yani çok ciddi suçsa gereğini yapmak lâzım. Yok, öyle affedilebilir, dışarıdan telefon gelince hemen çözülebilecek olaysa da, o zaman bir bakıma işi çok hafifletmiş oluyor ve Türkiye’nin gerçekten hukuk devleti olup olmadığıyla ilgili hem içeride hem dışarıda da şüpheleri sadece artırıyor. Sadece geçmişe dönük bir gözlem olarak ben bunu söylüyorum.  

Ruşen Çakır: Bir de tabii şöyle bir husus var: O telefonalar yurtdışından geliyor; Metin Bey ise, tıpkı Osman Kavala gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Bir devletin yetkilisinin onlar adına bir pazarlık ya da müzakere yapma durumu da yok — böyle acı bir durum var. 

Ali Babacan: Öyle, bugün tabii biliyorsunuz sayın Kavala’nın duruşmasının olduğu bir gün. Yani aynı güne böyle denk gelmesi tesadüf mü? Yoksa başka bir şey mi var? Onu da bilemiyoruz. Ama önemli olan Ruşen Bey, gerçekten bir ülkede yargıya olan güven. Bir ülkenin gerçek anlamda hukuk devleti olup olmaması. Meselenin tam da özünde bu var. Bugün Türkiye’de bu kadar büyük sorunlar yaşıyorsak, ülkemizde bu kadar güven ortamı bozulduysa, hatta ekonomi de bu kadar sorun yaşıyorsa, bunların tam da temelinde Türkiye’nin hukuk devleti niteliğini önemli ölçüde kaybetmiş olması var, hukukun üstünlüğü ilkesinin de sürekli ayak altına alınması var. Bu gerçekten çok ciddi bir sorun. Ama ben bugün sabahki basın toplantımızda da söyledim. Biz yola çıkarken DEVA Partisi olarak, DEVA kadroları olarak yola çıkarken, her türlü riski göze alıp yola çıktık. Dolayısıyla burada siyasî bir konu vardır, hedef olmak vardır, şudur budur, ne yaparlarsa yapsınlar bizi asla yıldıramazlar, bizi bu yoldan geri çeviremezler. Bunu çok açık bilmeleri lâzım. 

Ruşen Çakır: Peki! 

Ali Babacan: Biliyorsunuz şu da var: Bizim partimizin gittikçe görünürlüğü artıyor, etkimiz gittikçe artıyor. Partimize olan ilgi artıyor, destek artıyor. Yani vatandaşlarımızın en çok merak ettiği, en çok anlamaya çalıştığı partilerden birisi şu anda DEVA Partisi. Ve yani bir siyasî partiyiz, dolayısıyla burada başka niyetler olabilir, bilemiyoruz yani. Tabii dosyayı görmeden bilemiyoruz tam. Dosyayı görsek, şöyle bir incelesek, hukukçularımız bir baksa, bana rapor etse, deriz ki, “Ha, bu şudur” deriz yani. Bir o var. İkincisi, bir de biliyorsunuz Türkiye’de DEVA Partisi kuruluncaya kadar şöyle bir kronolojiye bakın: Dış politika ve dış güvenlik meselelerinde muhalefet eleştiri yapmazdı; yani muhalefet, “Ya, bu millî meseledir” derdi ve biraz geri dururdu bu işlerden. Bizim kurulmamızla beraber, Türkiye’de o gelenek de artık değişiyor biliyorsunuz. Yani dış politika ve dış güvenlik meselelerine de eleştiri getirme, ön alıcı bir şekilde hükümeti uyarma. Biz bunu yapıyoruz ve sık yapıyoruz. Metin Gürcan da biliyorsunuz bizim partimizde özellikle dış güvenlik ve dış politika meselelerinde en sivri dilli olan, en açık sert eleştiriler yapan bir arkadaşımız. Dolayasıyla bütün bunları bir resme bakıp koyduğumuzda, akla bin bir türlü senaryo geliyor kuşkusuz. Ama bizim şu andaki önceliğimiz, şu dosyayı bir okumak, dosyaya hâkim olmak. Dosyaya bir hâkim olalım, daha sonra söyleyeceğimiz çok şey de olacak.  

Ruşen Çakır: Doğru. Hukuk demişken; hukuk devleti, hukukun üstünlüğü demişken, hep yerli yabancı Türkiye’yi dert edinen insanların hepsinin sorduğu soru şu — size de hep bunu soruyorlardır: Tamam, Türkiye’de seçimle geliniyor seçimle gidiliyor ama, bu seçimle gelip seçimle gitme hukukun garantörlüğü altında yapılıyor ama, hukuka güvenin bu kadar sarsıldığı, hukuk devletine bu kadar şüphenin olduğu –ki siz de bunu paylaşıyorsunuz– bir ortamda seçim güvenliği konusunda, demokrasinin temeli olan seçimle gelip seçimle gitme meselesinin işleyebileceği konusunda çok ciddi sorular soruluyor, kaygılar var. “Burası Türkiye, Türkiye Kuzey Kore değil” falan diyoruz, ama bunu yerli yabancı çok kişi soruyor. Yabancı gazeteciler soruyor ya da vatandaş soruyor; mesela bir yorum yapıyoruz, diyoruz ki: “Erdoğan dönemi kapanıyor” diyoruz; hemen Youtube’da, “Öyle diyorsun, ama gitmez” diyor. Siz böyle sorulduğu zaman ne diyorsunuz? 

Ali Babacan: Şimdi enteresan, burada ciddi bir asimetri var, şöyle: Genelde, içeride bize en çok, “Erken seçim olacak mı? Ne zaman olacak?” diye soruluyor. Ama özellikle uluslararası yatırımcılar, böyle çokuluslu şirketler, Türkiye’de yatırım yapmış olan, Türkiye’ye istihdam sağlamış olan şirketlerin üst düzey yöneticilerinden de şu soruyu çok duyuyoruz: “Ya, 2023’ün Haziran’ında niye seçim yapsın ki?” diyorlar. 

Ruşen Çakır: Yapmayabilir! 

Ali Babacan: “Kaybedeceği bir seçime niye ülkeyi götürsün?” diyorlar. “Ya yapmazsa?” diyorlar. Benim cevabım şu oluyor; “Evet” diyorum, “demokrasimiz hasta, gerçekten ağır hasta, ama henüz ölmedi” diyorum. “Demokrasimiz nefes alıyor. Bu seçimlerde de yapılması gereken, seçimi açık farkla kazanmaya çalışmak. Ve sandıklara sahip olmak.” Ya, bu sandık güvenliği çok çok önemli olacak bu seçimde. Tek tek sandıkların kontrolü için, sandıkların tutanaklarının saatli bir şekilde tutulması için, o tutanakların merkeze bilgilerinin, verilerinin saatli bir şekilde iletilmesi için çok güzel bir yapı kurmak gerekecek. Ve bu konuda da partiler arası ortak bir mekanizmayı ben değerli buluyorum. Yani isteyen partilerin gönüllülük bazında bir bakıma rol ve görev paylaşımıyla seçim günü sandıklara sahip çıkması çok önemli olacak. Bir de tabii YSK var. Yani YSK’nın son üç dört yıldır tutumuna baktığımızda, oradan da biz şüpheliyiz doğrusu. 

Ruşen Çakır: İstanbul seçimi ortada mesela. 

Ali Babacan: Evet. Böyle fark az olduğu zaman ya da tartışmalı konularda YSK maalesef hükümetin etkisi altına girebiliyor ve hükümetin arzu ettiği yönde kararlar verebiliyor. Ve YSK’nın verdiği kararlar da anayasamız gereği nihâî karar. Yani şudur deyince iş bitiyor. Dolayısıyla burada yapılması gereken: 1) sandık güvenliğini sağlamak, 2) seçimi açık farkla kazanmak. Şimdi açık farkla seçimi kazanınca hiç kimse hiçbir şey diyemez ve o siyasî meşruiyet her türlü sandık oyununu, YSK üzerindeki her türlü baskıyı, hepsini alt üst eder; ama bu da zaten olacak, yani öyle görünüyor. Bu önümüzdeki seçimin ben çok açık farkla şu andaki iktidarın mağlubiyetiyle sonuçlanacağına inanıyorum. Çünkü niye inanıyorum? 70’ten fazla ile gittim, yüzlerce ilçeye gittim; her gün her an ben vatandaşlarımızla temas da ettim. Daha bugün işte buraya Tahtakale’den geliyorum, orada toptan altın piyasası, döviz piyasası, o telefonla alıp satan arkadaşlar, kuyumcular derneği, döviz bürolarıyla ilgili platformlar, şunlar bunlar hepsiyle böyle kısalı uzunlu sohbetler yaptık, oturduk çay içtik, o dar ara sokaklarda sohbet ettik. Artık hükümetin savunduğu argümanlarının rasyonalitesinin kalamadığının herkes farkında. Artık hükümetin inandırıcılığının kalamadığını da biliyorlar. Fakat ne var? Hani Anadolu’nun, Trakya’nın tümüne şöyle bakacak olursak, hâlâ o AK Parti ile ve Cumhurbaşkanı ile zamanında kuvvetli bir gönül bağı kurmuş olan insanlarda o gönül bağını koparmak biraz zor oluyor. Onu da görüyoruz, anlıyoruz. Özellikle bu gönül bağının içerisinde dinî inanç faktörünü de eklediğimizde, önemli bir hat olarak o bağın da durduğu bir kesim var. Artık rasyonel argümanlarla savunamıyorlar. “Bu hükümet bu ülkenin sorunlarını çözer” falan diyemiyor kimse. Ama ne diyorlar? “Ya evet! Sorunlar var ama, ya daha kötüsü olursa?” Ya da diyorlar ki: “Evet, sorunlar var, ama bağımsızlığımız için istiklalimiz için bu acıyı çekeceğiz, bu sıkıntıyı çekeceğiz. Çünkü Türkiye bir bağımsızlık savaşı veriyor, çünkü düşman çok, bu düşmana karşı bir savaş var. Savaşta tabii ki mağduriyet olur, savaşta tabii ki fakirlik olur; dolayısıyla biz fakirliğe razı olacağız, çünkü savaş var.” Yani buna inanan bir kesim de var; ama çok büyük bir kesim olmasa da, buna inanan bir kesim var. 

Ruşen Çakır: Peki! 

Ali Babacan: Çünkü bunların hepsiyle karşılaşıyoruz. Daha geçen hafta Çorum’daydım, Yozgat’taydım, Sivas’taydım, Tokat’taydım. Cadde sokak gittiğimiz her ilde mutlaka halkın arasına rahat karışıyoruz ve böyle yapabiliyoruz, çok şükür, çok önemli. Yani hükümetin böyle bir şey yapma imkânı yok. Bugün Tahtakale’de yürürken kaç kişi dedi; “Ya,” dediler, “hani sizin korumalar nerede? Nasıl böyle üç beş kişi girmişsiniz dolaşıyorsunuz rahat rahat falan?” Dedim “Biz rahatız. Çekinecek bir şeyimiz yok yani. Alnımız ak, başımız dik çok şükür.” 13 yıl hükümette bakanlık yapıp da, hem de şu anki sıkıntıların kaynağı olan bir yapının içinden geliyoruz, değil mi? Ama çok şükür en ufak bir sorunla karşı karşıya kalmıyoruz. Belki zamanında yaptığımız iyi şeyler ve vatandaşlarıma bıraktığımız iyi intiba taptaze orada duruyor, çok şükür yani. 

Ruşen Çakır: Şimdi, Erdoğan’ın kaybettiğini, iktidarın kaybettiğini söylüyorsunuz; ama ortada şöyle bir soru var: Kim kazanıyor, kim kazanacak? 

Ali Babacan: Bu güzel bir soru; çünkü vatandaşlarımız henüz kararını vermedi. Yani iktidar partilerinden önemli bir kopuş olduğunu görüyoruz, bu kopuş sadece rakamlarla değil, bir de nitelik de ölçmek gerekiyor. Çünkü bir partiye ya da iktidara olan desteğin bir niteliksel ölçümü var, bir de niceliksel ölçümü var. Şimdi genelde biz rakamlara, niceliklere bakıyoruz; halbuki onun biraz derinine inip niteliğe bakmak gerekiyor. Bu destek böyle gönülden coşkulu bir destek mi? Yoksa çaresizlikten seçeneksizlikten verilmiş bir destek mi? Bunu iyi anlamak gerekiyor — ki bizim şu anda sahada gördüğümüz, hâlâ AK Parti’ye veya MHP’ye oy verecek vatandaşlarımızın en az yarısı, aslında henüz gözlerine başka seçenek kestiremedikleri için, başka bir parti üzerinde henüz kendi kararlarını oluşturamadıkları için dönüyorlar. “Tekrar yarın seçim olsa gene ben AK Parti’ye MHP’ye oy veririm” diyorlar. Halbuki “Niye?” diye sorduğunuzda, çapraz sorularla deştiğinizde, aslında o desteğin niteliğinin çok bozulduğunu görüyorsunuz. Daha iyi bir Türkiye, sorunlarını çözmüş bir Türkiye için o desteği vermiyorlar. Destek vereceğim demelerinin sebebi: Daha kötüsünden korkuyorlar. “Acaba kazanımlarımız elden gider mi?” diyorlar; “Acaba ülkenin başına bir iş mi gelir?” diyorlar. Dolayısıyla burada bizim yapmamız gereken –diğer muhalefet partilerini bilemiyorum tabii herkesin kendi hesabı vardır, kendi çalışması vardır–, biz kendimizi iyi anlatmak zorundayız, hazırlıklarımızı vatandaşlarımıza iyi sunmak zorundayız, iyi bir iletişimle mümkün olduğunca çok sayıda insana ulaşmak zorundayız ki bizleri tanısınlar bilsinler, hazırlıklarımız anlasınlar ve gerçekten bu ülkenin alternatifsiz olmadığını, bu ülkenin çaresiz olmadığını, bu ülkenin çaresinin olduğunu ve şu anda ülkeyi bunlardan çok daha iyi yönetebilecek insanların ve kadroların olduğunu vatandaşlarımızın görmesi. Onu bir görseler, yani 1) “Evet, bunlar gerçekten yapar, iyi yönetir”; 2) “Gerçekten seçimi kazanırlar”. Şimdi bu iki güven oluşsa, yani: 1) iyi yönetirler, 2) seçimi kazanırlar… bu güven oluştuğu anda, inanın çok farklı bir yere gider bu seçim. Yani şu anda bakıyorum, hani anketleri de yapmanın zor olduğu bir dönem yani. Telefonla soruluyor: Telefonda insanlar konuşmaktan korkuyor, şu bu… Çok kararsız var, kararsızı neye göre nasıl dağıtacaksın falan bir sürü şey var, yani sıkıntı var. Ölçmenin çok kolay olduğu bir dönemde değiliz; ama bizim şu anda 670 ilçe başkanlığımız var. 670, yani Türkiye’deki 973 ilçeden 670’inde ilçe başkanlığımız var. 81 ilin 81’inde de il başkanı görevlendirmiş durumdayız. Sadece yönetim kurumlarında 12 bin arkadaşımız var. İllerde ya da ilçelerde sadece yönetim kurulu üyesi sıfatı taşıyan. Dolayısıyla bir anketlere bakın, şöyle işte nedir? 1500, 2000, 3000 gibi sayılarla yapılıyor değil mi? Bir şehirde örneğin diyelim ki Trabzon’da kaç kişiye telefon edebilirler bütün bu sayıda? 10, 15, 20, o kadar. Bir saat içinde Trabzon’da yüzlerce kişinin nabzını tutma imkânına sahibiz; çünkü Trabzon’un her ilçesinde bizim artık teşkilatımız var yani. Her an her yerin nabzını tutuyoruz; yani arkadaşlarımız şöyle bir kahvehanelere girip çıktıklarında, şöyle bir esnafla dertleştiklerinde, taksi duraklarına uğradıklarında, bir saatte bize rapor gelir. Yani herhangi bir kamuoyu araştırmasından çok daha iyi bir network’ü kurmuş durumdayız. Dolayısıyla oralardan da biliyoruz ki yani artık iktidarın seçimi kazanma şansı hemen hemen yok yani. Hemen hemen yok. Ama bunlar kaybedecekler de, nasıl bir şey çıkacak? Değil mi? İşte burada çok iyi bir hazırlık gerekiyor. Bu hazırlığın en önemli noktalarından bir tanesi parlamenter sistem. Kaldı ki bir parlamenter sistem çalışmamızı geçen sene Aralık’ta bitirmiştik, ama açıklamadık. Niye açıklamadık? Çünkü o gün itibariyle diğer siyasî partilerin henüz hazır değildi, bir partininki bitmişti; ama parlamenter sistem çalışan diğer partilerin hazırlığı bitmemişti, biz onları bekledik, onlar da bitirsin dedik ve biz bunu beraberce konuşalım dedik. Çünkü Anayasa değişikliği gerektiren bir hususun mutlaka siyasî mutabakat arayışıyla yapılması lâzım, toplumsal mutabakat anlayışıyla yapılması lâzım. Oturduk, işte altılı masada Türkiye için parlamenter sistemi ortak bir hedef içinde oluşturmaya çalışıyoruz ve bunu yaparsak çok kıymetli bir şey olacak. Çünkü ilk defa belki Türkiye’de iktidarın karşısında, alternatif, böyle sağlam mutabakat sağlanmış, üzerinde uzlaşma sağlanmış bir parlamenter sistem hedefi ortaya koymuş olacağız. 

Ruşen Çakır: Bu altı partinin lideri bir araya gelip ortak mı açıklayacaksınız? 

Ali Babacan: Ona henüz karar vermedik, ama olabilir, yani bizim açımızdan bir sakıncası yok. 

Ruşen Çakır: Çünkü açık söylemek gerekirse, siz yıllardır siyasetin içerisindesiniz, semboller çok önemli siyasette. Yani liderler, kıyafetler her şey, verilen fotoğraflar. Hâlâ insanlar muhalefet liderlerini bir arada görmedi. Biz mesela kolaj yapıyoruz. Yani muhalefet resmini yapmak istediğimiz zaman, sizin resminizi, Ahmet Bey’in resmini, Kemal Bey’in resmini falan alıp bunları arkadaşlar bir şeye…yani birlikte olduğunuz bir fotoğraf yok. Bir Erbakan anmasında birkaç kişinin beraber ayakta saygı duruşu fotoğrafı var. Onun dışında yok. O fotoğrafı mesela niye vermiyorsunuz? Yani burada yan yana durmak illâki ittifak yaptığınız anlamına gelmiyor; ama insanlar mesela şeyi görmek istiyor, bilmiyorum, muhalefette olan insanları… 

Ali Babacan: Şöyle. Yani bu yan yana bir fotoğraf verilecekse bunun sahici bir fotoğraf olması lâzım. Yani gerçekten en azından bir temada uzlaşmanın fotoğrafı olması lâzım; aksi halde vatandaşlarımıza çok doğru yansımış olmayabiliriz. Yani bu parlamenter sistem üzerine tam uzlaşı sağlanırsa, detaylarıyla beraber, işte o noktada — ki memleket için önemli bir konudur, yani o noktada altı partinin çalışması budur. Altı parti bu konuda mutabakat sağlamıştır. Bu ittifak değildir, koalisyon falan da değildir; ama altı parti artık parlamenter sistemli tek bir hedef ortaya koymuştur ve bununla ilgili de, “Eğer seçimlerden sonra vatandaşlarımız bize yetkiyi verirse, bizim hedefleyeceğimiz ve ulaşmak için çalışacağımız parlamenter sistem budur” diye bildirirse. Bizim bir çekincemiz olmaz bunda. Ama önce bir anlaşmamız lâzım. Yani anlaşamadan önce fotoğraf verip, sonra anlaşama ya da uzlaşma olmazsa, ya da arada sorun çıkarsa, o zaman biz vatandaşlarımızı biraz aldatmış oluruz diye de korkuyoruz yani. Eğer bir konuda birliktelik olacaksa, önce birlikteliğin netleşmesi lâzım, gerçekten birliktelik olması lâzım. Ondan sonra çıkıp bu birliktelik var dememiz lâzım. Bu da üç ay önce olmuş, üç ay sonra olmuş, çok önemli değil yani. 

Ruşen Çakır: Size hep sorulan bir soru, ama sormadan olmayacak. Bu ittifak meselesinde hâlâ şu anda Millet İttifakı ve Cumhur İttifakı var. Millet İttifakı’nda CHP ve İYİ Parti ve anladığım kadarıyla Demokrat Parti var. Onun dışındaki partilerin durumu hâlâ muallakta, belli değil. Şimdi buradaki mesele çok basit bir şekilde, seçim sath-ı mâiline girilsin o zaman belli olur mu? Yoksa sizlere, mesela DEVA Partisi olarak size, “Gelin siz de Millet İttifakı’nda yer alın” diye bir çağrı yapıldı da siz henüz buna olumlu cevap mı vermediniz? 

Ali Babacan: Şöyle: Biliyorsunuz bu ittifak öncelikle seçim ittifakı, yani hukuken baktığımızda, seçim olacağı zaman, seçim kararı alındığı anda partiler seçime ittifakı içerisine gireceğiz diye bildirimde bulunuyorlar ve seçim aritmetiği, sandıklar ona göre çalışıyor. Onun mevzuatı var; yeni mevzuat, çok eski değil bu. Ama seçim bittikten sonra, aslında ittifakın hukukî hiçbir niteliği kalmıyor. Çünkü ittifak protokolü diye bir şey yok. Yani ittifak partilerinin, “Biz şu şu şu konularda ortak politika izleyeceğiz” diye bir açıklamaları da yok. İşte, Almanya’da izlediniz, değil mi? Ne kadar uzun süre bir koalisyon görüşmesi yapıldı, yapıldı, yapıldı; bir koalisyon anlaşması yapıldı, bir kontrat yapıldı, bir akitleşme oldu, ondan sonra “Koalisyonu kurduk” diye çıkıp açıkladılar. Dolayısıyla ittifak sadece seçime giderken, seçim aritmetiğinin, işte barajların şunların bunların çalışmasıyla sınırlı bir konu aslında. Yoksa partiler ayrı ayrı partiler, her bir ayrı partinin ayrı politikası var, ayrı tezleri var. Zaten çok benzeseler herhalde ayrı parti olmazlar, aynı parti olurlar, tek partide buluşurlar, niye ayrı parti olsun? Demek ki ayrı ayrı duruşları var partilerin; yani ittifak konusu biraz böyle bir konu. İstisna: Cumhur İttifakı. Çünkü Cumhur İttifakı seçimden önce kuruldu, ama seçimden sonra da bir koalisyon olarak devam etti. Yani aslında seçimden sonraki niteliğine bakacak olursak, Meclis’te AK Parti ile MHP milletvekilleri ortak hareket ediyor. Dolayısıyla biraz eski koalisyonlara benziyor şu andaki Cumhur İttifakı. Yani hukuken ittifak seçimle ilgiliydi; ortak bir irade ortaya koydular, devam ediyorlar. Şimdi bize gelince, biz niye şu anda herhangi bir ittifakta yokuz? Çünkü biz yeni bir partiyiz. Yani bu adını saydığınız, Millet İttifakı’nda yer almış olan dört partinin birisi 100 seneye yaklaşmış kurulalı değil mi? Bir tanesi herhalde 50 yıllık falan — ben yuvarlayarak söylüyorum. Birisi 20 yıllık, Eh! Diğeri de herhalde 4-5 yıl oldu en azından parti kurulma aşaması, bunun duyulması falan. Ama biz henüz 1,5 yılı doldurduk. Dolayısıyla böyle yeni bir partinin öncelikle kendisini bir anlatması lâzım; kendisini münferiden bir tanıtması lâzım. Erken aşamada biz bir grubun içerine girersek, o zaman bizi münferiden tanımak için hiç uğraşmaz ki vatandaşlarımız. “Ya, onlar işte Millet İttifakı’nda bir parti” deyip, daha önce zihinlerindeki Millet İttifakı kodu neyse bizi o şekilde kodlarlar ve iş biter. Halbuki bizim özgün bir kimliğimiz var. Biz niye bir yeni parti kurduk ki? Yani mevcut partilerle böyle çok benzer şeyler düşünsek, giderdik onlardan bir tanesine yardımcı olurduk, değil mi? Niye yeni bir artı koyduk? Çünkü Türkiye’nin yepyeni bir partiye ihtiyacı olduğuna kesin kanaat getirdik ve kendi özgün politikalarımızla yola çıktık. Kendi değerlerimiz var, kendi ideallerimiz var, kendi ilkelerimiz var. Yepyeni bir kadro; işte, biraz önce genel başkan yardımcılarımızla tanıştınız. Onların hemen hemen hepsi daha önce hiç siyaset yapmamış arkadaşlar; ama kendi alanlarında çok çok başarılı, her birinin siyasete bizimle başlamalarının tek sebebi ülkemiz için bir şeyler yapma gayreti. Ülkedeki sorunları görmeleri ve ben bu sorunların çözümüne nasıl destek olabilirim, ne yapabilirim? Bunun en etkili yolu siyaset; onun için bizimle siyasete başlamış arkadaşlar. Ama şimdi bu arkadaşlarımızın tanınması lâzım, insanların bunları öğrenmesi lâzım; bunlar hep vakit isteyen şeyler. Biz şimdi erken aşamada böyle bir şey yaptığımız anda, kimse bize artık münferit bir parti olarak bakmaz yani. “O grubun içerisindeki birileri işte” derler.  

Ruşen Çakır: Şimdi, biliyorsunuz geçen bir tezkere oylaması oldu ve İYİ Parti ve CHP birbirinden farklı tutum aldı. Birçok konuda da, mesela helâlleşme çağrısı oldu, Meral Hanım biraz tereddütle yaklaştı; ama bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir açılışında beraberdiler. Şimdi bütün bu tartışmalar bir yana, yani ayrı partiler olduğu gözüküyor ama, bugün mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önemli bir açılışına beraber giderek bir fotoğraf veriyorlar. Ve o fotoğraf da, açık söylemek gerekirse, kendisini muhalefette hisseden insanlara güven veriyor. Yanılıyor muyum? 

Ali Babacan: Doğru, çünkü yani muhalefetteki partilerin “Biz yapabiliriz, başarabiliriz” iddialarını böyle somut bir şekilde vatandaşlarımızın önüne koymaları çok kıymetli bir şey; ama niye öyle bir tören yapıyorlar? Çünkü şu andaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı her iki partinin ortak adayıydı. Yani gayet doğal. O Büyükşehir Belediye Başkanı her iki partinin desteğiyle seçildi ve şu anda projelere de davet ediyorlar o genel başkanları, beraberce açılışları yapıyorlar, bu doğru. Yani kendileri açısından yaptıkları doğru; ama bizim açımızdan, bizim kendi kimliğimizin inşasına biraz daha devam etmemiz gerekiyor. Şu var bakın: Tema bazlı olur, mesela ne oldu? Bir parlamenter sistem masası kurulma fikri oluştu, biz kendi çalışmamızı, parlamenter sistem çalışmamızı özellikle açıklamadık, yoksa 74 maddelik kodifikasyonu tamamlanmış bir anayasa değiştirme metnimiz bizim bir yıldır hazır elimizde. Ama ne yaptık? “Diğerleri bitirsin, biz bunu tek başımıza çıkıp açıklamayalım, oturalım bir masada bu çalışmaları, farklı farklı çalışmaları aynı zemine taşıyalım; çünkü bu nitelikli çoğunluk gerektirecektir, normal bir yasa değil. Meclis’te nitelikli çoğunluk gerektireceğine göre tek bir partinin bunları yapması zaten mümkün değil; dolayısıyla partiler arasında bugünden mutabakat oluşursa, bunun seçimlerden sonra uygulaması hızlı olur ve ihtilaflara yol açmayacak şekilde olur” dedik ve o masaya oturduk. Yani tema bazında biz de yapıyoruz bunu; ama tema bazında, yani her konuda yapmayabiliriz. Parlamenter sistem konusunu önemsedik; baktık onun niteliği farklı, o masaya oturduk. Ama yarın bir başka masa derler, orada olmayabiliriz. Ya da üçüncü dördüncü masalar ortaya çıkar, bakarız, eğer uygun görürsek katılırız. Biz bir masa kurarız, diğerlerini davet ederiz, bizim kurduğumuz masaya gelenler olursa onlarla beraber de çalışırız. Dolayısıyla bu tema bazındaki işbirliği ayrı bir şey; ama ittifak, koalisyon apayrı bir şey. Hele hele o koalisyonun konusu olabilecek konular konusunda konuşuyor olmak… Tabii koalisyon biraz kader ortaklığı, ittifaktan da öte bir şey. Eğer bir kader ortaklığı olacaksa, ben iş dünyasından geliyorum biliyorsunuz, şirketlerde ortaklık için önce bir ortaklık akdi hazırlanır, bunun şartları olur, bunun müzakereleri olur; oturursunuz, imzaları atarsınız, “Ortak bir hedef için şu şu şu kişiler ya da şirketler bir araya gelmiştir ve bundan sonra ortak olarak bu iştedirler” denir ve hareket edilir. Ama sıhhatli olması için, böyle köklü demokrasilerde bu işin yazılı esaslara bağlanması lâzım, yazılı. Yani işte Almanya örneğini verdim. Şimdi Almanya’da sağlam koalisyon kontratları yapmasalar böyle hükümetler üç sene, dört sene gitmez; yani iki yılda dağılır, ikinci ayda dağılır. 

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir şey var biliyorsunuz: Türkiye’de başkanlık sistemine geçildi, Türk tipi başkanlık ve öncelikli olarak “Kim başkan seçilecek?” meselesi var ve ortada isimler dolaşıyor vs.. Şöyle de bir şey var: “Her kim olacaksa olsun, bir ekiple çıkmalı” deniyor ve bu ekibin içerisinde de, kişiler beraber, daha baştan, diyelim ki farzımuhal Kemal Kılıçdaroğlu aday olacaksa, Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak Meral Akşener bir yanda, sizin de adınız hep ekonomi için geçiyor yeni muhalif çevrelerde. Yani şöyle bir akıl yürütme var: “Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, bu ittifakın içerisinde DEVA da yer alırsa, herhalde ekonomiyi Ali Babacan üstlenir” diye. Bunlar çok mu spekülatif? 

Ali Babacan: Aşırı spekülatif bana göre. Niye? Çünkü bugün artık Türkiye’nin ekonomisi sadece ekonomi politikalarıyla asla düzeltilemez. Daha önce de ifade ettim; şu anda on tane Nobel Ödüllü iktisatçıyı getirin, Tayyip Bey yapabilir mesela, “Dünyanın en iyi iktisatçılarının on tanesini getirin” der, bir heyet kurar, der ki: “Vallahi billahi, ben artık karışmıyorum, zaten bilmediğimi de anladım. Bu arkadaşlara da emanet ediyorum ekonomiyi” der. Bu on tane Nobel Ödüllü iktisatçı bu ülkenin ekonomisini yine de düzeltemez. Niye? Çünkü ekonomi yönetimine koyduğunuz o iktisatçıların gidip de Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki saçmalıklarını düzeltecek hâli yok. Bu iktisatçıların gidip de Türkiye’nin yargı sistemiyle ilgili sorunları çözecek halleri yok, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesinin tamamen yerle bir edildiği böyle bir ortamda, gidip de hukuk konusunda, yargı konusunda reform yapacak halleri yok — onlar iktisatçı. Dolayısıyla Türkiye’nin sorunlarının çözülmesi ancak topyekûn bir bakışla mümkün. Şu anda Türkiye’nin bir dış politikası yok, Türkiye’nin bir güvenlik politikası yok, Türkiye’nin bir eğitim politikası yok, Türkiye’nin bir hukuk adalet politikası yok, Türkiye’nin bir ekonomi politikası yok. Dolayısıyla topyekûn bir bakış gerekiyor. Topyekûn bir bakış olmadan sadece ekonomi politikalarıyla bu ülkenin ekonomisi düzelmez. 

Ruşen Çakır: Benim de kastım o topyekûn bir fotoğrafın içerisinde ekonomi kısmını size mesela… 

Ali Babacan: Ama şimdi topyekûn fotoğrafın ne olduğunu bilmiyoruz. Bunlar çok önemli yani. Burada en önemli konu nedir? Parlamenter sistem çalışması sürüyor ya; şimdi parlamenter sistem çalışması bittikten sonra biz ne yapacağız? Bir ideal hedefi belirleyeceğiz, diyeceğiz ki: “Seçimlerden sonra çalışmaya başlayacağımız, ulaşmak için çalışmaya başlayacağımız ideal hedef budur parlamenter sistemde, detayları budur” diyeceğiz, değil mi? Ama seçimlerin olduğu günle hedefe ulaşma arasındaki süreç nasıl bir süreç olacak? Onun basamakları ne olacak? Ne kadarcık bir takvim var? Bu altı ay mı, bir yıl mı, üç yıl mı, ne kadar sürecek? O arada seçilecek cumhurbaşkanının görevi, rolü nasıl olacak? Tam yetkili cumhurbaşkanı seçildi, tam yetkili, ülkeyi parlamenter sisteme nasıl götürecek? Yoksa ayak mı direyecek? Ayak dirememesi için, ayak sürmemesi için, olayı geciktirmemesi için nasıl mekanizmalar kurmamız lâzım? Seçimlerden önce nasıl bir taahhüt setinde bulunmalıyız ki, seçilecek cumhurbaşkanı olsun, parlamenter sistem istiyorum diyen siyasî partilerin Meclis’teki  milletvekilleri olsun, bunlar ne yapacaklar? Uyum içerisinde nasıl beraber çalışacaklar? Ara geçiş sürecindeki denge kontrol mekanizmaları nasıl olacak? Tabii isimler çok câzip olduğu için, sansasyonel de olduğu için hemen isimler konuşuluyor; işte, şu şuraya gelsin, bu buraya gelsin, organizasyon şemaları çiziliyor falan bunların — çok erken. Ve bu kadar erken aşamada aradaki bütün o çalışmaları atlayarak bunlar konuşulmaya başlayınca, olacak iş olmaz hâle bile gelir yani. 

Ruşen Çakır: Burada Meral Akşener çıktı, dedi ki: “Ben başbakanlığa tâlibim”. Burada çok ilginç, hem bir kere cumhurbaşkanı adayı olmayacağını söylüyor, hem de parlamenter sisteme inancını söylüyor, hem de parlamenter sisteme geçildikten sonra da birinci parti olma iddiasını söylüyor – böyle bir şey. Siz de başbakanlığa mı adaysınız? 

Ali Babacan: Ben daha önce de söyledim; şu andaki başkanlık sisteminde her partinin genel başkanı zaten doğal bir cumhurbaşkanı adayı. Parlamenter sisteme geçildikten sonra da parlamenter sistemdeki her partinin genel başkanı zaten doğal başbakan adayı. Yani şimdi parlamenter sisteme geçtik, değil mi, DEVA Partisi’ne oy veren insanlar var, bizim parti teşkilatımız var. Şimdi oy veren insanlar herhalde gidip de bir başka partinin genel başkanının başbakan olmasını istemez herhalde, değil mi? Yoksa niye burada olsunlar? Yani her partiye oy veren insanlar ve o partinin teşkilatı için zaten o partinin genel başkanı doğal bir başbakan adayıdır. Seçimlerden sonraki tablo budur. 

Ruşen Çakır: Dolayısıyla siz hem cumhurbaşkanlığına hem başbakanlığa adayım diyorsunuz. 

Ali Babacan: Hayır, şöyle: Başkanlık Sistemi ise eğer, Başkanlık Sistemi’nde her partinin genel başkanı doğal cumhurbaşkanı adayıdır diyorum. Parlamenter sistemde de her partinin genel başkanı doğal bir başbakan adayıdır. Yoksa o parti niye var? Yani o çok iddiasız bir durum olur yani. Şimdi ancak istisnası nedir? Bu geçiş süreci var ya, bahsettiğim geçiş süreci, seçimle parlamenter sisteme geçiş arasındaki süreç, onun yol haritası da denebilir, geçiş süreci de denilebilir. İşte o süreç seçimlerden önce oturulup partiler arasında konuşulursa, oturulup partiler arasında seçimden önce bir mutabakat sağlanırsa, rol dağılımı, cumhurbaşkanının görevi, pozisyonu, geçiş sürecinin basamakları, bir de karşımıza çıkacak senaryolar, farklı senaryolara göre ne yapacağız? Şimdi örneğin bir senaryo: Şimdi cumhurbaşkanı seçildi, “Parlamenter sistem istiyorum” diyen partilerin bir tanesinin adayı veya ortak aday, ikisi de olabilir, cumhurbaşkanı seçildi. Ama Meclis’te “Parlamenter sistem istiyorum” diyen partilerin milletvekillerinin sayısı 300 ile 360 arasında kaldı. Ne yapacağız? 

Ruşen Çakır: Referanduma gideceksiniz. 

Ali Babacan: Hayır, referanduma bile götüremiyorsunuz. Çünkü 360 olamıyorsunuz. Yani parlamenter sistem değil, seçime girdik, cumhurbaşkanı da seçildi; ama topluyorsunuz: Sayı 360’ı bulmadı. Ne yapacağız? 

Ruşen Çakır: Cumhurbaşkanı, Başkanlık Sistemi ile ülke yönetecek. 

Ali Babacan: Ama işte bunun konuşulması lâzım ve bunun bugün konuşulması lâzım. Şimdi bunlar konuşulmadan, bunlar partiler arası istişâre edilmeden yapılan her bir açıklamayı biz münferit açıklama olarak görüyoruz, saygı duyuyoruz, diyeceğimiz bir şey yok. Ama o nedir? Münferittir, açıklamayı yapanları bağlar, biz de izleriz, o kadar. 

Ruşen Çakır: Seçim hususuna gelecek olursak, siz geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir faaliyete geldiniz ve akşam da biz gazetecilerle bir sohbet ettiniz ve ben size orada bir soru sordum: Erken seçim. Ben erken seçim olacak diyorum, benden başka diyen pek kalmadı ama. Şöyle bir akıl yürütüyorum: Diyorum ki ekonomi kötü gidiyor –sizin alanınız– ve daha da kötüye gidiyor. Dolayısıyla Erdoğan ne kadar erken yaparsa seçimi o kadar yüksek oy alır. Yani ben bunu dediğim tarihteki Erdoğan oyu ile şimdi geldiğimiz oyu arasında, kamuoyu araştırmalarına göre çok büyük bir fark var. Ve muhtemelen zamanında yapacağı zaman da herhalde bu fark iyice açılacak. Ama siz de dediniz ki: “Benim bildiğim Sayın Erdoğan hep bunları çözeceğini düşünür”. 

Ali Babacan: Aynen öyle. 

Ruşen Çakır: Yani o bunun çözümsüz olduğuna inanmaz; şimdi en son yeni bir ekonomik model deniyoruz, biliyorsunuz. Çok kabaca, neydi? Düşük fâiz, yüksek kur ve buradan Türkiye’nin düze çıkacağı söyleniyor ve hatta Milli Güvenlik Kurulu da karar aldı. Bunun teminatı oldu böyle bir şey. Tabii Milli Güvenlik Kurulu’nun bu konuyu konuşuyor olması da başlı başına ilginç bir olay. Nedir bu model? Var mı böyle bir model? 

Ali Babacan: Şimdi şöyle, ben bunu aynı şuna benzetiyorum: Hani Nasrettin Hoca’nın bir fıkrası vardır, giderken bineğinden düşmüş, millet bakıyor, “Ya, ne oldu Hoca? Bir şeyin var mı, sağın solun yaralandı mı?” falan diye. “Yok” demiş, “ben zaten inecektim” demiş. Şimdi olup bittikten sonra, yapılan bütün akıl dışı, rasyonalite dışı uygulamalara sonradan bir kılıf giydirme. Yani iş oluyor bitiyor, ondan daha sonra buna böyle teorik bir çerçeve dikmeye çalışmak, ben bunu sadece böyle görüyorum. Yani buna bir ekonomik model demek mümkün değil, niye değil? Bunun herhalde sonucunu şu son üç aydır gördük, niye? Buradaki iddia neydi? Sayın Erdoğan’ın iddiası, “Fâiz sebep, enflasyon sonuçtur” diyordu. Yani “Fâizi indirirsen arkasından enflasyon da inecek” diyordu, değil mi? Teorinin, bu yeni ekonomik modelin en önemli taşıyıcısı bu; taşıyıcı sütun bu yani. Üç aydır arka arkaya yaşıyoruz: Merkez Bankası fâizi indiriyor, kur hemen artıyor ve kur artışı da daha yüksek fiyatlar, daha yüksek enflasyon olarak vatandaşa yansıyor. Bunu ne zaman yaptılar? İlk Eylül’de denediler, değil mi? Eylül’de baktılar: Fâiz indi enflasyon arttı. Ekim’de bir daha denediler: Yine fâizi indirdiler, yine kur arttı, yine enflasyon arttı. Kasım ayında yine denendi: Yine kur attı, yine enflasyon arttı. Yani üç ay arka arkaya, fâizin düşünce enflasyonun artacağı deneyler sonucunda ortaya çıktı. Yani herhalde bir deneyin sonucunu görmek için bir, iki, üç, ama artık dört, beş, altı… bu başka bir şeye doğru gidiyor yani. Ben daha önce de söyledim: Yani “Bu ülke” dedim, “bir kişinin deneme tahtası değil, bu ülkenin vatandaşları da laboratuvar kobayı değil”. Yani siz neyi deniyorsunuz? İktisat ilminin tamamen dışında, akıl dışı, rasyonalite dışı bir şeyler yapıp, ondan sonra da olumlu sonuç bekliyorsanız bir hayal; ama ben biliyorum ki yani bu konuda başarılı olacağını zannediyor, onun için de ısrarcı oluyor. Dolayısıyla zamanın…, yani zaman var, ipuçları var, değil mi? Sayın Erdoğan, zihninde, “Haziran’a kadar yolu var” diyor — 2023 Haziran. Bahçeli’nin ne yapacağını bilemeyiz; çünkü yani şu andaki yöneten ittifakın anahtarı Bahçeli’nin elinde. Bahçeli “Ben artık yokum” dediği anda, ülke paldır küldür seçime gider. Çünkü iktidar Meclis çoğunluğunu kaybedince, Bahçeli desteği çekince, paldır küldür mecburen seçime gider. Ama Bahçeli ile Erdoğan arasındaki ortaklık devam ettiği sürece, son güne kadar Sayın Erdoğan’ın her şeyi deneyeceğini düşünüyorum ben. Yani “dene yanıl, dene yanıl, dene yanıl”. 

Ruşen Çakır: Ama bu arada ülke ne olacak? 

Ali Babacan: Eh, ülke, işte görüyoruz, ülke büyük bir zarar çekiyor, şu anda büyük bir krizin içerisindeyiz. Gittikçe yoksulluk artıyor, hayat pahalılığı var, hepsi var var var. Ama vatandaşlarımız da bunu görüyor herhalde. Zamanında AK Parti’ye gönül vermiş, zamanında AK Parti’ye destek vermiş vatandaşlarımız da bunu görüyor herhalde. Yani daha acaba bir çıkış var mı? Bir şans daha verelim, dur bakalım belki de çözer ya da belki de bir bildiği vardır, değil mi? Bu çok yaygındır yani; hani AK Parti’ye destek veren vatandaşlarımız arasında yıllardır oluşan, bizim de işin içinde olduğumuz dönemde o ortak akıl varken, istişâre varken, liyâkatli kadrolar varken gerçekten bazı alanlarda çok büyük başarı elde ettik. Ve bu başarı da genelde ne oldu? Sayın Erdoğan’ın güçlü liderliğine, o haneye yazıldı. Ama şimdi dönüyoruz bakıyoruz, şu andakinden daha fazla gücü hiçbir zaman elinde toplayamamıştı: Yargıya hükmedebiliyor, Meclis tamamen elinde. Yani bürokrasiden kendisini durdurabilecek, frenleyebilecek, engel olabilecek hiçbir şey yok yani. Merkez Bankası’na talimat veriyor, ertesi gün o talimat oluyor. Bütün gücü elinde topladı, güçlü liderlik; ama ne oluyor? Çözemiyor. Demek ki başarının sırrı güçlü liderlikte değilmiş, başarının sırrı güçlü kadrolardaymış, güçlü kurumlardaymış, istişâredeymiş, ortak akıldaymış, başarının sırrı oradaymış — onu görmüş oldu. Ama şu var ki, zamanla insanlar bunu anlayacak. Diyecekler ki: “Bir bildiği vardır, bir bildiği varmış, galiba bilmiyormuş, galiba bir bildiği yokmuş. Zaten ülkenin başına bunları da bilmediği için gelmiş, ama bildiğini zannettiği için gelmiş” diye herhalde insanlar bunu önümüzdeki süreçte daha iyi anlayacak. 

Ruşen Çakır: Bir spekülasyon da şöyle yapılıyor, siz de biliyorsunuzdur, ülke seçime havasına nasıl girer? Bahçeli’nin desteğini çekmesi dediniz. Bir diğer seçenek de AK Parti içerisinde milletvekillerinin, özellikle belki de teşkilatlarda çok ciddi kopuşlar olması ve burada da tabii adres olarak sizin partiniz, Gelecek Partisi ve Saadet Partisi, belki biraz da İYİ Parti’ye geçiş falan, böyle şeyler var mı? İhtimalle nabız yoklayanlar… 

Ali Babacan: Biz böyle bir şey gözlemlemiyoruz; ama son yıllarda artan oranda teşkilat yapısı ve Meclis gurubu öyle oluşturuldu ki, yani o çoğu insanın başka bir şeyi yok. Yani Tayyip Bey zaten büyük bir lütuf yaptı ve o görevlere geldiler; yani onların şimdi gidip de başka yerlerde kendilerine bir gelecek aramalarını ben biraz zor görüyorum. Zor görüyorum, çünkü profil çok farklı bir profil oldu, eskisi gibi değil. Mesela bizim o 22. Dönem Milletvekili grubuna bakalım, o 2002 seçimlerindeki mesela orada gerçekten münferiden çok güçlü karakterler vardı; yani kendi özgün fikri olan, duruşu olan çok sayıda insan vardı, 1 Mart tezkeresi geçmedi yani; hatırlayacak olursanız, 2003’ye geçmedi. Ama ne oldu? Öyle özgün duruşu olan, yani özgürce kendisini ifade edebilen, kendi koyduğu ilkelere bağlı olan insanlar yavaş yavaş sistem dışı bırakıldı ve tamamen şahsî sadâkat üzerinden bir kadro oluşturuldu — teşkilatlarda da Meclis’te de. Dolayısıyla yani ben erken aşamada öyle bir şey, bir kopuş pek beklemem; ama burada önemli olan teşkilattan kopuş ya da Meclis grubundan kopuş değil ki. Burada önemli olan seçmen tabanı, vatandaşlarımız, oy verecek insanlar. Asıl o kopuş oluyor şu anda yani. Ve seçim sonucunu belirleyecek de o kopuş; yoksa teşkilatlardaki kopuş, milletvekillerindeki kopuş seçim sonucunu belirlemez. Asıl seçim sonucu belirleyecek olan halkın kopuşu — ki o tabandaki kopuş sürekli devam ediyor; her gün, her saat devam ediyor. Bugün Tahtakale’de kaç kişi kulağıma eğildi: “Ben üç dönem oy verdim, artık mümkün değil” diyor, ama kısık sesle kulağıma fısıldıyor insanlar, korkuyor çünkü, bir başkası duymasın diye. Belki etrafında hâlâ o arkadaşlarımızı AK Partili zannediyor olabilirler, ama gönül kopuşu çoktan olmuş yani. 

Ruşen Çakır: Bu hep dünyada ve Türkiye’de çok tartışılan bir husus. Seçmen tercihlerinde en önemli belirleyenin ekonomi olduğu söyleniyor ve birçok muhalif kişi de, “Ya, bu ekonomik koşullarda hâlâ nasıl bu kadar oy alır?” diye bir şey söyledi. Siz başta biraz değindiniz, bağlılık vs. dediniz, ama bu yaşanan yoksullaşma –ki AK Parti’nin tabanında, seçmen tabanında çok ciddi bir dar gelirli vatandaş kesimi var– bu insanların Erdoğan sevgisi, bağlılığı ile kendi gelecekleri, ailelerin geleceği kaygısı arasındaki denge nasıl yürüyor? Ve tabii burada siz de başta bahsettiniz, buraya bir şeyin devreye girmesi gerekiyor değil mi? Birisinin bu işler iyi gitmiyor, ama şurada iyi gidebilir diyeceği bir şeyin. Yani olay bu mu şu anda? Yani seçenek mi? 

Ali Babacan: Ağırlıklı olarak öyle; ama nedir? Yani ben sadece çok takrîbî ve kendi şahsî tahmînî rakamımı söyleyeyim: Muhtemelen Türkiye’deki yüz seçmenin hâlâ 10-15’i Sayın Erdoğan’a o gönül bağını devam ettiriyor. Yani o şahsî gönül bağını devam ettiriyor diye ben görüyorum. Bunun bir kısmı dinî duygularla, bir kısmı “Ya, acaba ülkenin başına bir iş gelir mi? Acaba ülkede bir zâfiyet oluşur mu?” diyerek. Çünkü düşman çok; çünkü inanıyorlardı buna bazıları. Yani gerçekten Türkiye’nin çok sayıda düşmanı olduğuna, bütün dünyanın el ele verip Türkiye’yi böyle batırmak için uğraştığına falan inanıyorlar; çünkü hükümet bunu sürekli pompalıyor: Düşman çok, düşman çok, düşman çok. İşte ne diyor? “Ekonomik istiklâl savaşı veriyoruz”. Ya, kime karşı veriyorsun istiklâl savaşını, kime karşı? Şimdi ama hayâlî bir düşman üretildiği anda ona inanan bir kesim oluyor; yani %10-15 civarında, ben bunu tahmin ediyorum bugün itibariyle. Şimdi normal demokrasilerde dediğiniz doğru, yani eğer bir hükümet ekonomiyi yönetemiyorsa o hükümet gidiyor. Biz bunu yaşadık, 90’larda çok yaşadık, en son 2001 krizinde geldi, üçlü koalisyon vardı biliyorsunuz, 2002 seçimlerinde üç partinin hepsi de baraj altında kaldı. Yani üç partinin tamamı –MHP de dahil buna– Meclis dışı kaldılar. Ama bugün biraz daha özel bir durum var, özel durumu anlamak lâzım. Yani o duygusal bağın önemine bizim dikkat etmemiz lâzım. Onun için biz muhalefette tarzımıza çok dikkatliyiz. Onun için özellikle AK Parti seçmeninin korumacı bir refleksleri var yani, haklı korumacı refleksleri var. 

Ruşen Çakır: Endişeli muhafazakârlar konusundaki çıkışınız, o anlamda bayağı bir gündem oldu. Eleştiri de aldınız çok. 

Ali Babacan: Evet, yani oluyor; ama biz doğru bildiğimizi söylüyoruz, ne yapalım yani? Bazen böyle kabuller var, o kabullerin dışında bir şeyleri söylediğiniz zaman kızanlar oluyor, eleştirenler oluyor, ama biz doğru bildiğimizi konuşuyoruz.  

Ruşen Çakır: Sizin partinizin şöyle bir meselesi var sanki: Bir, siz başta olmak üzere birçok kadro AK Parti geleneğinden gelen kadrolar var, bir de demin tanıştığımız arkadaşlarınız gibi “sıfır kilometre” siyasetçiler var. Seçmen tabanında da belli ki eski AK Parti’ye oy vermişler var, ama bir de gençler, daha liberal düşünenler vs. var ve hepsinin beklentileri farklı. Ve o endişeli muhafazakârlar çıkışınızda, özellikle AK Parti geçmişi olmayan ve size ilgi duyan kesimlerde bir tedirginlik gözledim ben. 

Ali Babacan: Yani şöyle… 

Ruşen Çakır: Yani bir endişeyi dile getirirken başka bir endişeye mi yol açıyorsunuz? 

Ali Babacan: Yani şöyle, şimdi tabii şunu ben anlıyorum, yani uzun süre devam eden bir Erdoğan iktidarı, AK Parti demeyelim de Erdoğan iktidarı ve ülkenin içine düştüğü durum, bu özgürlüklerle ilgili sıkıntılar, en sonda da bu ekonomik kriz, gerçekten toplumumuzun belli kesimlerinde çok ciddi bir kızgınlık oluşturmuş durumda. Ama öyle bir kesim var ki, aslında sayıca çok değiller ama çok aktifler, sosyal medyada çok aktifler, ama sayıca çok değil, bir rövanşist his ve rövanşist uygulama havasına bugünden girmiş durumdalar. Yani: “Biz geliyoruz ve sizin de canınıza okuyacağız”. Sayıca çok değil, ben bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Yani böyle bir söylemin, böyle bir rövanşizm hissinin hiçbir şekilde sonuç getiremeyeceğini, bu söylemin sadece ve sadece AK Parti’ye gönül vermiş insanları daha fazla Sayın Erdoğan’ın etrafına konsolide edeceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Türkiye kısır bir döngüde oldu yıllarca, biliyorsunuz; hatta on yıllarca: Üste çıkan alttakini eziyor. İktidar gücünü eline geçiren ötekini bastırıyor, sindiriyor, uzaklaştırıyor, haksızlık yapıyor; yani bu da bitmeli diyoruz. Yani “dönüşümlü zorbalık” dedim ben buna, dönüşümlü zorbalık. Yani gücü eline geçirenin kendisi gibi düşünmeyenlere zulmetmesi, kendisi gibi düşünmeyenlerin haklarını sınırlaması, kendisi gibi düşünmeyenlere hayatı dar etmeye çalışması. Bu yanlış bir şey, yani bu bitmeli. Dolayısıyla şu anda muhalefette böyle, “Bir gelelim, canlarına okuyacağız. Bir gelelim, hıncımızı alacağız, öcümüzü alacağız, hesap soracağız, yakalarına yapışacağız”… Şimdi, bu hisler olabilir, tamam; ama bunu çok açık bir şekilde sosyal medyada, şurada, burada falan söyleyince, o zaman ne oluyor? AK Parti seçmeni de, “Kusura bakmayın, biz Erdoğan’ı size yedirmeyiz” diyorlar. Onun için burada sonuç almak önemli, sonuç almak. Herkesin hissi olabilir ve hukuk devleti demiyor muyuz? Hukuk devletinde öyle rövanş var mı? Hukuk devletinde devr-i sâbık var mı? Hukuk devletinde öyle, “Geleceğiz canınıza okuyacağız”, var mı öyle bir şey? Hukuk devleti hukuk içerisinde çalışır. Tabii ki seçimlerden sonra, önceki dönemlerle ilgili yargı denetimi tabii ki yapılır, Meclis denetimi tabii ki yapılır, idarî denetim tabii ki yapılır; ama bunların hepsinin hukuk çerçevesinde olması lâzım. Yani “Şu anda hukuksuzluk var ülkede, çivi çiviyi söker, biz geleceğiz biz de hukuksuzluk yapıp sizin canınıza okuyacağız”… Öyle bir şey yani; bu çok yanlış bir iş. Ben ona işaret ettim o dönemde. Kusura bakmasınlar, biz de ona izin vermeyiz öyle bir şeye. Öyle bir şey yok; eğer hukuk devleti varsa herkes hukuka saygılı olacak, iktidara gelen tek bir vatandaş dahi olsa, onun düşüncesine hayat tarzına saygılı olacak. Olduğu gibi onu kabul edecek yani. 

Ruşen Çakır: Bu bağlamda Kemal Kılıçdaroğlu’nun helâlleşme çağrısına ne diyorsunuz, nasıl buldunuz? 

Ali Babacan: Yani ben doğrusu bunun samîmî bir çağrı olduğunu varsayarak, gerçekten samîmî hislerle bir helâlleşme çağrısı olduğunu varsayarak, gayet olumlu karşıladım. Çünkü bir kere bizim kültürümüzde helâlleşme iyi bir şeydir yani, iyi bir şeydir. Helâlleşmek aynı zamanda, zamanında yapılmış haksızlıkların da bir kabulüdür, aynı zamanda bir özeleştiridir. Dolayısıyla yani samîmî bir helâlleşme çağrısını olumlu buldum.  

Ruşen Çakır: Son olarak, toparlıyoruz, partiniz ne durumda? Tabii samîmî bir şekilde parti liderine bunu sormak zor, ama ne durumda? İstediğiniz, beklediğiniz tempoda gidiyor musunuz? Hâlâ önünüzde engeller var mı? Dış engelleri kastediyorum. İçeride istediğiniz kıvamı yakalayabildiniz mi? 

Ali Babacan: Şimdi öncelikle bizim bu kadro yapımızı iyi anlamak gerekiyor DEVA Partisi’ni anlamak için. Çünkü partimiz ilkeler, değerler ve bir insan kaynağı yapısından oluşuyor. Bugün bizim üye veya gönüllülerimize baktığımızda, bu arkadaşlarımızın sadece %30’u daha önce AK Parti’ye oy vermiş insanlar, %20’si daha önce Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy vermiş insanlar, %10’u daha önce HDP’ye oy vermiş insanlar, %10 civarında MHP var, %10 civarında İYİ Parti var, %20 civarında da daha önce hiçbir partiye oy vermemiş, daha önce hiçbir partiye oy vermediği halde ilk defa siyasette bizimle olmak isteyen arkadaşlarımız var. Dolayısıyla çok renkli bir insan kaynağı yapımız var. Ve bizim partimizin insan kaynağını bir araya getirdiğimizde, aslında tüm Türkiye demek bu, tüm Türkiye. Bizim her il başkanlığımız, il yönetimimiz o ilin sosyal dokusunu aynen yansıtıyor. Her ilçe yönetimimiz o ilçenin sosyal dokusunu aynen yansıtıyor. Dolayısıyla bizim partimizin çatısı altında temsil edilmeyen bir toplum kesimi yok. Yani aklınıza kim gelirse gelsin, en küçük yüzdede olduğunu düşündüğünüz bir toplum kesimi olsun, sorun bana, diyeceğim şu teşkilatımız, şurada, bu arkadaşımız şu anda görevde. Ve bunların çoğu kendileri geldiler. Yani bizim örgüt yapımız internet üzerinden bize başvuran arkadaşlarımızın çoğunlukta olduğu bir örgüt yapısı. Bizim il başkanlarımızın çoğu bize internetten ulaşmış arkadaşlar, daha önce bildiğimiz insanlar değil. Ve bunların çoğu daha önce hiç siyaset yapmamış insanlar. Başka partide gidip oy kullanmış, ama daha önce siyaset yapmamış arkadaşlar. Ve bu Türkiye için çok yeni bir kavram. Yani bugün gidip de diyelim ki Giresun’un Bulancak ilçesinde vatandaşlarımızın gayet güler yüzü ve ilgisiyle karşılanıp, aynı zamanda Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde aynı ilgiyle güler yüzle karşılanan bir başka siyasî parti yok şu anda. Çünkü siyasî partiler, dikkat edin, belli hedef kitleler üzerinde yoğunlaşıyorlar ve o hedef kitlelerden aldıkları oy ile iktidar olmaya hazırlanıyorlar. Oysa bizim hedef kitlemiz coğrafya bazında, etnik köken bazında ya da mezhep bazında bir hedef kitle değil, bizim hedef kitlemiz ilkeler, değerler bazında. Toplumu yatay kesen sorunlara bakıyoruz, toplumu yatay kesen çözümler üzerinde çalışıyoruz. Ne diyoruz mesela? Özgürlükler diyoruz. Şunlar için, şunlar için, şunlar için özgürlük demiyoruz, herkes için özgürlük. Bakıyoruz gençlerimizin en önemli sorunu özgürlük, bir numaralı konu o, dertleri o. Ve işsizliği de çözeceksek, işsizlik herkes için işsizlik; demokrasi diyorsak herkes için demokrasi, hukuk diyorsak herkes için hukuk. Dolayısıyla bizim parti kimliğimiz çok farklı; ama bunu vatandaşlarımızın anlaması, vatandaşlarımızın bizi tanımlaması ve kendi zihinlerinde bir kimlik oluşturabilmeleri biraz vakit istiyor. Bütün bunlara rağmen çok şükür bizim vatandaşlarımızla olan münasebetimizde ve vatandaşlarımızın desteğinde coğrafya farkı yok. Yani bugün gittiğimizde, mesela bizim diyelim ki İzmir teşkilatımız değil mi? Normalde bizim İzmir’de bazı partiler, diyelim ki hani AK Parti’nin güçlü olduğu ilçelere giremezler, diğer partiler de Cumhuriyet Halk Partisi’nin güçlü olduğu ilçelere giremezler mesela, şey olur, tepki olur falan. Ama bizim teşkilatımız her ilçeye rahat girip çıkıyor. Ve her ilçeden benzer seviyede ilgi ve destek görüyoruz. Biz bugüne kadar genel merkez olarak para verip de hiçbir kamuoyu yoklaması yapmadık. Ama ne yapıyoruz? Kamuoyu yoklamalarına bakıyoruz. Fakat kamuoyu yoklamalarının da hem çoğunun telefonla yapıldığının ve vatandaşlarımızın kendi düşüncelerini, tercihlerini rahat ifade edemedikleri bir ortamda yapıldığının da farkındayız. Hele hele bu kararsız kitleyle ilgili o matematiksel dağıtmalar var ya? O konularda bizim ciddi tereddütlerimiz var. İkincisi, hâlâ iktidar partilerine destek vereceklerini telefonda ifade eden vatandaşlarımızın da gerçekten seçim günü geldiğinde bu kadar rahat bir destek vereceklerini biz zannetmiyoruz, mutlaka kopuşlar olacaktır. Bu neye bağlı? Bizim, iddialı olan siyasî partilerimizin kendilerini gerçekçi bir seçenek olarak, güçlü bir şekilde ortaya koyup koyamadıklarına bağlı. Biz genel anlamda baktığımızda çok şükür çok çok memnunuz. Yani ben her sabah öyle mesaiye başlarken, çalışmaya başlarken iyi ki DEVA Partisi’ni kurmuşuz diyorum, iyi ki bu işe başlamışız. 

Ruşen Çakır: Pişman değilsiniz o zaman. 

Ali Babacan: Pişmanlıktan öte, yani iyi ki yapmışız diyorum. Yani şu anda Türkiye’de DEVA Partisi diye bir parti olmasaydı bir düşünün, yani DEVA Partisi diye bir şey yok, bir düşünün bir hayal edin. Artık şu anda biz Türkiye’deki siyasetin çok önemli, çok merak edilen insanların ilgiyle dinleyip takip etmeye çalıştığı bir siyasî parti olduk. Ve bunu özgün bir insan kaynağıyla yaptık; ama özgün insan kaynağı yapısı derken, nedir? Her kesimi kucaklayan bir yapı bu; ama her kesimi kucakladığımız için de toplumdaki bütün fay hatları, bütün mayınlı araziyi de olduğu gibi içimize taşımış olduk. Bunun artıları var, ama yönetimle ilgili de zorlukları var. 

Ruşen Çakır: Vaktimiz olsaydı onları da konuşacaktık ama. 

Ali Babacan: Ama bu gerçekten yepyeni bir şey; eğer bu ülkenin bekasından, birlik beraberliğinden bahsediyorsak, gerçekten hiç ötekileştirme yapmadan, hiçbir kesimi dışlamadan, herkesle rahatça oturup konuşabilen siyasî partiyiz biz. Türkiye’nin asıl ihtiyacının da bu olduğunu düşünüyoruz. Yani Türkiye’nin bekası için, birlik beraberliği için, toprak bütünlüğü için, ayrıştırıp ötekileştiren değil, belli kesimleri hedefleyip öbürlerini dışlayarak düşmanlaştıran değil, tam tersine bütün ülkeyi kucaklayan, ama demokrasiyle, hukukla, adaletle, refahla, iyi bir ekonomiyle kucaklayan bir tutum içerisindeyiz ve iyi ki bunu yapıyoruz diyoruz — başkasını yapamayız zaten. Çünkü biz inandığımızı yapıyoruz. İnandığını yapmanın verdiği mutluluk ve tatmin duygusu çok yüksek.  

Ruşen Çakır: Ali Bey, çok sağolun, artık birazdan Haber Bülteni’miz başlayacak. Bir dahaki sefere daha uzun bir zamanda yapalım, çok soru vardı kafamda; ama bayağı verimli bir sohbet oldu, çok sağolun, tekrar ayağınıza sağlık. 

Ali Babacan: Ben teşekkür ediyorum, tekrar yeni mekânınız hayırlı uğurlu olsun, başarılar diliyorum. Böyle genç dinamik bir ekiple çalışmanın sonuçlarını mutlaka alırsınız; çünkü biz alıyoruz partimiz olarak, siz de alırsınız inşallah. 

Ruşen Çakır: Evet, Ali Babacan, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan konuğumuzdu, kendisine çok teşekkür ediyoruz; sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.  

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus