İyi ki ekonomist olmamışım!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ruşen Çakır, bugünkü yayınında ekonominin gidişatını ele aldı.

Yayına hazırlayan : Kubilayhan Kavrazlı

Merhaba, iyi günler. Bugün pek yapmadığım bir şeyi yapıp biraz kişisel konuşmak istiyorum. “Gomaşinen”de yaptığım gibi anılarımı anlattığım bir yayın olabilir. Başlıkta söylediğim “İyi ki ekonomist olmamışım!” lâfının bir karşılığı var. Ekonomistleri küçümsediğim için değil; tam tersine çok önemli bir işleri var ve tanıdığım çok sayıda ekonomist var; önem verdiğim, tanımadığım ama kendilerini çok ciddiye aldığım ekonomistler var. Ama şu an Türkiye’sinde ekonomist olmak çok akıllıca bir şey değil. Zira ortada yaşananların gösterdiği gibi, ekonominin en basit kurallarının bile kolaylıkla ihlâl edildiği ve ülkede zaten var olan ekonomik krizin göz göre göre iyice derinleşmesine neden olan bir ekonomi yönetimi var. Ekonomistlerin hepsinin, zaman zaman yaşanan bu şokların –ki şoklar artık neredeyse her gün yaşanır oldu– ardından, sosyal medyada yaptıkları paylaşımları görüyoruz ve önem verdiğimiz saygıdeğer isimler artık şaşkınlıklarını dile getirmekte bayağı zorlanıyorlar ve bir tür çaresizlik içerisindeler. Sözlerinin bir kıymeti olmamasının ve ülkenin göz göre böyle bir freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı gitmesinin verdiği ürpertiyi yaşıyorlar. 

“İyi ki ekonomist olmamışım!” dememin kişisel sebebi de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde öğrenciydim ben. Galatasaray Lisesi’nin son sınıfındayken cezaevine girdim, 12 Eylül döneminde. Askerî cezaevinde, üniversite sınavına içeride girdim. Ve birinci sıraya Boğaziçi Ekonomi yazdım. Boğaziçi Ekonomi yazmamın iki nedeni vardı. Bir, arkadaşlarım vardı liseden Boğaziçi’nde okuyan. Ama esas daha önemlisi, solcu, Marksist olduğumuz için “Her şeyi ekonomi belirler” diyerek ekonomiyi bilmenin iyi olacağını düşündüm. O tarihte bizim “Her şeyi ekonomi belirler” diyor olmamız, yaşamaktan çok okumaktan kaynaklanan bir şeydi. Öyle bir şeye inanıyorduk. Daha sonra hayatı yaşadıkça, bunun ne kadar sahici bir olay olduğunu gördüm, ama bu arada okulu okuyamadım; gazeteciliğe başladım. Eğer okulu bitirmiş olsaydım, okumuş olsaydım çünkü birinci sınıfın ötesine pek gidemedim vs. –neyse uzatmayayım–, okumuş olsaydım herhalde özel sektörde ekonomiyle ilgili bir yerde çalışıyordum veya muhtemelen, eğer biraz da derslere asılsaydım akademisyen olmuştum Boğaziçi’nde. Emekli olmadıysam o bahçede sırtını dönenlerden birisi olabilirdim pekâlâ.

Şimdi ekonomistlerin sözü geçmiyor; kimin geçiyor? Tabii ki “Ben ekonomiyi bilirim” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözü geçiyor. Ve de ülkenin ekonomisinin teslim edildiği isimlerin: Yeni bakan Nureddin Nebati ya da Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu. Ama biz bu iki ismi de –ve başkalarını da– en çok Erdoğan’a bağlılıkları ile biliyoruz. Ortada, Türkiye’de ekonominin kriteri, ekonominin evrensel birtakım önermelerini dikkate almak, gerçekleri dikkate almak, teoriyi dikkate almak değil; Türkiye’de önemli olan, Erdoğan’ın söylediklerini dikkate almak. Nitekim dünkü yayında Nureddin Nebati’nin Habertürk’ten Sevilay Yılman’a söylediklerini aktardığımda, orada altını çize çize, “Ben, Cumhurbaşkanımızın dediğinin dışında bir şey yapmam” diyor. Bunu çok açık ve net koyuyor. Dün uzun bir görüşme yaptılar. Merkez Bankası Başkanı, Ekonomi Bakanı, kamu bankalarının genel müdürleri yaklaşık beş saat ve belki de daha fazla süren bir görüşme yaptılar. Ve sonunda o dünkü yaşadığımız kur şoku hafifledi. O büyük tırmanış, bir günde yüzde 4-5 oranında devalüe olan Türk parası sonunda toparladı, hatta en sonunda dolar ya da yabancı paralar değer kaybetti. 

İlginç bir gündü dün. Baktık ki pekâlâ bir şeyler olabiliyor; ama ne yaptılar da oldu? Merkez Bankası müdahil olmuş tabii. Bir iddiaya göre piyasaya 4 milyar dolarlık müdahale olmuş, açıklamayı da yaptılar. Ama sonra ne oldu? Bu sabah tekrar kalktık baktık, tekrar dolar 14 lirayı geçti. Tabii ki ekonomi sadece kurlardan ibaret değil; ama diğer hususlara baktığımız zaman da hayat pahalılığı çok çarpıcı. İnsanların hayatları, insanların emekleri, alın terlerinin değeri ânında, durduğu yerde azalıyor ve burada hiçbir sorumlulukları yok. İnsanlar daha az çalıştıkları, daha az verimli oldukları için yaşanmıyor bu; Türkiye’yi yönetenlerin beceriksizliğiyle bu iş oluyor. 

Bir de çok açık bir şey var: Dünyada tabii ki koronavirüsle beraber dünya ekonomisinde, ülke ekonomilerinde çok inişler çıkışlar oluyor; ama bunu Türkiye gibi yaşayan çok fazla bir yer yok. Türkiye’ye özgü bir olay yaşıyoruz. Yani şimdi bakan “Türkiye modeli” diyorsa da, varsa öyle bir model, “Tutarsa tutar” modeli bu. Ortada bir model olduğunu açıkçası sanmıyorum… Türkiye’nin yaşadığı kriz çok Türkiye’ye özgü bir kriz. Bunu açıkça görmek lâzım — yani öteden beri benzer sıkıntılar yaşayan birtakım ülkelerin saymazsak. Dolayısıyla burada çok bâriz bir sorun var. Berat Albayrak’tı bir ara ekonominin patronu. Batılılar, buna “char” diyorlar. Bütün ekonomiyle ilgili şeylerin toplandığı kişi. Geride onun o kibirli halleri kaldı. “Maaşınızı dolarla mı alıyorsunuz?” sözleri kaldı ve Instagram üzerinden görevinden affını istemesi kaldı. O zamandan bu zamana, şimdiki bakanla –ki o tarihte bakan yardımcısıydı– bir mekândaki fotoğrafı, bir de camideki fotoğrafı dışında bir şey kalmadı. Berat Albayrak neden ülkenin ekonomisinin başına geçmişti ya da Erdoğan niye ona teslim etmişti? Çünkü ona güveniyordu. Onun ekonomi bilgisine mi güveniyordu, yoksa onun kendisine mi güveniyordu? Onun ekonomi bilgisine güvendiğini çok sanmıyorum; çünkü ekonomiyi çok bilmediğini anladık. Ama ona güveniyordu, çünkü damadıydı ve bu da zaten işin baştan ne kadar yanlış olduğunu ve başkanlık sisteminin de ne kadar yanlış olduğunu bize gösteren bir husustu. Tamam, ekonomiyle ilgili bir eğitim almış olabilir; ama Türkiye’nin ekonomi alanında yetiştirdiği isimlerle kıyaslanabilecek birisi değildi ya da kendisinden önceki mesela bir Mehmet Şimşek’le, hele Ali Babacan’la, daha da geriye gidelim Kemal Derviş’le hiçbir şekilde kıyaslanabilecek birisi değildi. Zaten yaşı da bu iş için çok erkendi. Eğitimi de belli bir sınırdaydı. 

Erdoğan böyle birisine ekonomiyi, sırf damadı olduğu için, gerçekten sırf damadı olduğu için –maalesef– teslim etti. Onun gitmesiyle beraber gelen Lütfi Elvan’ın bu işten birazcık anladığını düşünen, yani uluslararası standartlarda bir ekonomi bilgisine sahip olduğunu bilen güvenilir ekonomistler biraz umutlandılar açıkçası. Ama tabii ki orada Lütfi Elvan’ın kendisinin fonksiyonunun çok sınırlı olduğunu bildikleri için, Erdoğan’ın her işin patronu olduğunu bildikleri için, çok da fazla heyecan yapamadılar, zaten Lütfi Elvan da affını istedi; bu çözülmeye daha fazla dâhil olmak istemedi. Ve nihayet yeni bakanımız –dün uzun uzun bahsettik–, aslında ekonomist olmayan, siyaset bilimi okumuş, doktorasını AKP örgütlenmesi üzerine yapmış bir ekonomiden sorumlu bakanımız var. Ve söylediklerini tekrar olacak ama: “Ya bu model tutmazsa” sorusuna, “Üzülürüm” cevabını veriyor. Aslında çok naif bir cevap. İnsan ne diyeceğini açıkçası şaşırıyor. Ama sonuçta kocaman bir ülke var, insanların emekleri var, insanların verdiği vergiler var ve bütün çabalarına rağmen, bütün yaşadıkları mağduriyetlere rağmen ülkenin kalkınması için çabalayan, buna katkıda bulunmak isteyen insanlar var. Ve sonuçta işi de bu olmayan birisi bütün her şeyi teslim alıyor, bütün ülkenin ekonomik gidişatının başında ya da başında olmasa bile kaptan pilotun yanında duruyor ve bu soruya verdiği cevap “Üzülürüm” oluyor. 

Böyle bir olayla gerçekten ekonomist olmak hiç akıl kârı bir şey değil. Her şey çok çıplak. Ortada bir Japon yatırım bankasının raporu diye bir şeyler dolaşıyor; önce yalanlanıyor, sonra doğrulanıyor. Abes abes senaryolar var. Sonra bir bakıyorsunuz, bir ceza hukukçusu çıkıp, “Türkiye’de ekonomi nedeniyle OHAL ilan edilebilir” diyor. Onun üzerine muhalefet cevap yetiştirmeye çalışıyor vs.. Çok acı bir durumdayız açıkçası, acı bir durumdayız. Burada bakanın söylediği, “Bin çalışanım var, ben çok şey kaybederim. Onun için bu model başarıya ulaşacaktır” önermesi var. Şimdi çalışanlardan böyle bahsetmek… ya da birilerinin asgarî ücret tartışmalarındaki yaklaşımları… Burada, bu süreçte “en yüce değer” diye söylenen emeğin nasıl küçümsendiğini, dört bir koldan nasıl küçümsendiğini; insanların, sıradan insanların, kendi halinde insanların, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan insanların nasıl önemsizleştirildiği, onlar yokmuş gibi, gerçek aktör onlar değilmiş gibi yapıldığı bir dönemden geçiyoruz ve kötü bir dönemden geçiyoruz. Buradan etkilenmemek imkânsız. Mesela dün yaşadığımız olay: Bir günde doların ya da her türlü dövizin böyle inip çıkması. Burada çok kişi çok şey kaybetti; ama birileri kaybediyorsa birileri de kazandı. Burada da şu anda Türkiye’de yaşanan ekonomik çözülmeden çok kişi istifade ediyor, onu da unutmamak lâzım. 

Çok kişi derken, çoğunluk değil maalesef; az sayıda, azınlıktaki insanlar. Kimi zaman bu, Türkiye’deki malları ucuza kapatmaya gelen; malları ya da taşınmazları ucuza kapatmaya gelen birtakım yabancı uyruklular oluyor. Kimi zaman burada içeriden aldıkları birtakım bilgilerle vs. ile çok iyi para kaldıranlar ve istifleyenler oluyor. Paralarını yurtdışına kaçıranlar ve kaçırırken de bu arada insanlara, paralarını ekonomiye katmanlarını söyleyen birtakım iktidar yanlıları oluyor. Böyle bir yerden geçiyoruz ve böyle bir yerde bu gidişatın hiç iyi olmadığı çok bâriz. Bu hâliyle toparlanma imkânı, yapılan açıklamalar, bakanların söyledikleri ya da söylenmeyenlerle çok acı. Ve açıkçası biz de bunu seyrediyoruz. Aslında işin propaganda kısmına girecek, ama tam da solun kendini göstermesi gereken bir an, bir süreç. Bizim yıllarca –lise yıllarında diyelim en azından– hep bahsettiğimiz o krizin derinleşmesi, kesintisiz hâle gelmesi vs. bütün bunlar, çok büyük çelişkiler, yoksulların daha da yoksullaşması… Böyle bir ortamda solun da yeşeremediğini görüyoruz. Bu da işin bir acı yönü. Burada tabii ki 12 Eylül’den bu yana Türkiye’de inşa edilen sistemin ve bugün Erdoğan tarafından sürdürülen, sahiplenilip sürdürülen sistemin de çok büyük etkisi var. Evet, çok dağınık bir şey oldu. Farkındayım. 

“İyi ki ekonomist olmamışım!” Allah ekonomistlere sabır versin, dirâyet versin. Ve Türkiye umarım en kısa zamanda bu bâdireyi atlatır diyeceğim. Ama açıkçası bunun nasıl atlatılacağı konusunda herhangi bir şey söyleyebilecek halde değilim. Ekonomistlere sorarsak, güvendiğim insanlara sorarsak söyledikleri şeyler var; ama şu haliyle, bugünün Türkiye’sinde Erdoğan-Bahçeli ittifakıyla onların yapılabilmesi mümkün değil. Onların yerine gelecek olan iktidarda yapılıp yapılmayacağını ise bilemiyoruz. En fazla, böyle bir temennide bulunabiliyoruz. Bu iktidarla artık olamayacak bir şey. İlk fırsatta, olabildiğince hızlı bir şekilde iktidarın değişmesi durumunda, ülkeyi yönetmeye yeni geleceklerin daha aklî bir şekilde davranmalarını temenni etmekten başka söylenecek bir şey yok. İyi ki ekonomist olmamışım! 

Bu demek değil ki gazeteci olmaktan çok memnunum. Çünkü bu ülkede gazeteci olmak, hele bu şartlarda bugünün Türkiye’sinde gazeteci olmak da o kadar akıl kârı bir şey değil. Her önüne gelenin tekme attığı, birazcık düşer gibi olduğunuzda üzerinize bir yığın insanın saldırdığı bir durum — ki en son fon muhabbetinde bunu gördük: Birbirine düşman bir yığın insan bize saldırmak için garip bir ittifak yaptılar. Ama biz çok şükür hâlâ ayaktayız. Umarım bütün bu yalnızlaştırma çabalarına rağmen siz izleyicilerimizin, takipçilerimizin desteğiyle yolumuza devam edeceğiz diye umuyorum ve inanıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus