Muhalefetin durumu: Yol var mı haritası olsun?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Alpgiray Selim

Merhaba, iyi günler. Başlığımız, “Muhalefetin durumu: Yol var mı haritası olsun?” Mâlûm, “yol haritası” diye bir lâf var, “Muhalefet bir an önce yol haritasını açıklasın” diye bir lâf var, ama harita hâlâ ortada yok. Aslında, ortada gidilen bir yol var mı yok mu o da şüpheli. Bugün bunları konuşacağım. Aslında daha önce değişik vesilelerle konuştuğumuz bir şeyi daha derli toplu dile getirmek istiyorum. Biliyorum ki, bazı izleyiciler muhalefetin eleştirilmesinden hoşlanmıyorlar. Ama bir yerde artık, muhalefeti eleştirmeyip de ne yapmalı onu açıkçası kestirmek mümkün değil. Şöyle ki, bugün iki tane önemli olay yaşandı. Önce Merkez Bankası’nın faiz indirimi, faiz indirimini bekleyen piyasalar ona göre pozisyon aldılar ve Türk lirası, dolar ve yabancı paralar karşısında iyice geriledi, dolar 15 lirayı aştı. Nitekim Merkez Bankası göstere göstere faizi indirdi. Bütün ekonomistlerin, konunun uzmanlarının uyarılarına rağmen bunu yaptı ve kimse de şaşırmadı açıkçası. Böyle bir olay oldu. Nihayet asgarî ücret tespit edildi. Biraz önce Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu bizzat açıkladı. Bizzat Cumhurbaşkanı’nın açıklayacağını Anadolu Ajansı verince, “herhalde iyi bir para açıklanacak” diye bekledik. Normal şartlarda 4 bin lira civarı bekleniyordu, Cumhurbaşkanı 4 bin 250 lira olarak açıkladı. Aslında en düşük asgarî ücretin net değeri 3.800 lira. 450 lirasını devlet vergi gelirinden feragat ediyor. Yani 3800 + 450. Devlet vergi gelirinden 450 lira feragat ediyor, yani “Devletin kasasından çıkıyor” diyelim, ama bu kasa nasıl doluyor? Yeni asgarî ücret alan ve ağırlıkla diğer ücretli çalışanların gelirlerinden, harcamalarından, içtiği sigaradan, içkiden vs.’den, şundan bundan alıyor. Yani bir yerden verip bir yerden alıyor, yine aynı kişilerden alıyor ve bunu Erdoğan büyük bir başarı gibi sundu. Hatta öyle bir sundu ki, bazı ilk tepkilerde, “Herhalde erken seçim geliyor” şeklinde yorumlar da yapıldı. Ben, biliyorsunuz erken seçimin olacağını hep söylüyorum. Yanlış çıkmamak için bile olsa seçimin olmasını, erken seçim olmasını da isterim açıkçası. Ama bu rakam erken seçime gidilecek bir rakam değil. Nitekim hızlı bir hesaplamayla baktığınız zaman, geçen seneki asgarî ücretin dolar karşılığıyla bu yılki asgarî ücretin, yani 2022 için saptananın dolar karşılığı arasında çalışanlar aleyhine çok ciddî bir değişiklik, bir gerileme var. Aslında insanların alım gücü düşüyor. Her ne kadar Erdoğan, “Vatandaşı enflasyona ezdirmiyoruz” dese de, vatandaş eziliyor, daha da ezileceğe benziyor; çünkü bu ekonomi politikasıyla bu böyle gidecek. Peki bütün bunlar olurken, böyle bir günde muhalefet ne yapıyor? Kemal Kılıçdaroğlu, Temel Karamollaoğlu’nu ziyaret etti. Oradan bir şeyler söylediler mi söylemediler mi çok emin değilim. Bir diğeri de, Meclis’te bugün birtakım muhalefet partilerinin ekonomi kurmayları bir araya geldi. Ne söylediler, söyleyecekler bilmiyoruz. Açıkçası çok fazla ilgi uyandıracağını da sanmıyorum. Normal şartlarda bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın asgarî ücret açıklamasını bizzat yapmaya cesaret edememesi lâzımdı.

Çünkü 4 bin 250 lira, Türkiye’nin gerçeklerinde çalışanların aleyhine bir rakam. Bunu bir şekilde muhalefet de başından beri söylüyor. Birtakım rakamlar, en aşağı 5 bin lira filan diyorlar. Ama bugün Erdoğan bunu bir başarıymış gibi, bir lütufmuş gibi sunabiliyor. O komisyonun arasına oturup, bizzat son dakikada, “Ben söyleyeceğim” diyor. Bir müjde verir gibi bunu söylüyor ve bir siyasî yatırım olarak kullanıyor. Halbuki yapamaması lâzım. Neden yapıyor? Çünkü muhalefet bu konuyu, bu kadar hayatî bir konuyu, asgarî ücret gibi milyonlarca insanı ilgilendiren bir konuyu gerçek anlamda gündeme getiremedi. Bu konuda gerçek bir duruş sergileyemedi. İktidarı gerçekten sıkıştıramadı. Ya da Merkez Bankası fâiz indirimini bu kadar göz göre göre nasıl yapıyor? Tamam anladık, onlar göz göre göre yapıyorlar; ama ülkede ne zamandan beri yaşanan bu yanlış politikalara karşı bir muhalefet olsaydı, bu o kadar kolay yapılamayacaktır ya da yapıldığında çok güçlü birtakım itirazlar gelecektir. Ne oldu? Hep olduğu gibi, insanlar beklediler, “Ya,” dediler, “belki sabit tutar, ama galiba indirecek.” —Neden indirecek? “Bir şey deniyor?” Tutarsa tutacak, tutmazsa üzülecekler. Zaten gece de birtakım bakan yardımcıları görevden alındı, yerlerine yenileri atandı, hiç adlarını bilmediğimiz –kimisi gömlek üreticisi, kimisi başka bir şey– kişilerle Türkiye ekonomisi “düze çıkacak”. Bu kadar elverişli bir ortamda muhalefet iktidarı köşeye sıkıştıramıyor. İktidarın her yaptığı yanına bir anlamda kâr kalmıyor tabii. Sonuçta bunun bedelini hep birlikte tüm Türkiye ödüyor ve iktidar da bir şekilde ödeyecek; çünkü oyları eriyor, ama burada muhalefetin bir şeyleri hızlandırabilmesi lâzım. Yoksa, “Nasıl olsa bu ekonomiyle, bu ekonomik krizle Erdoğan’ın, Cumhur İttifakı’nın bir kez daha kazanması mümkün değildir” yaklaşımıyla siyaset yapmanın çok bir anlamı yok. Ben gazeteci olarak bunu söyleyebilirim, bir başkası ekonomist olarak bunu söyleyebilir, bir siyasetbilimci bunu söyleyebilir. Böyle bir yorum yapabilir, başkası itiraz eder, vs.. Ama siyasetçiler bu denli ağır ekonomik sorunlar karşısında, ekonomik sorunların dışında bir dizi dış politikayla ilgili, hukuk devletiyle ilgili bir dizi sorun var, bunlara karşı bir mobilizasyonu, bir hareketlenmeyi hayata geçiremiyor. Şimdi yol haritasına gelelim. Yol haritası derken neyi kastediyoruz? Bence iki tane husus var. Bir, seçime kadar gidilecek yol, bir de seçimden sonra gidilecek yol. İkisinin bir arada telaffuzu da mümkün olabilir, ama ayrı ayrı da sunulabilir. Yani “Seçime şöyle giriyoruz. Seçimden sonra da kazanırsak, kazanacağız, şunları yapacağız, şöyle yapacağız ve şunlarla yapacağız, şu kişilerle yapacağız.” Şu âna kadar belli olan nedir? Bir, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş konusunda HDP dışındaki partilerin katıldığı bir komisyon çalışmalarını tamamlamak üzere; oradan bu yıl sonunda bir şeyler çıkacak. Tamam birtakım şeyler dile getirildi, bir ortak anlayış olduğu söyleniyor, eyvallah. Ama olay sadece güçlendirilmiş parlamenter sistem değil. Bir de bu ortaya çıkacak olan şeyin kimler tarafından nasıl sunulacağı meselesi de var. Kim bu taahhüdün altına girecek? Şimdi siz dersiniz ki: “Tamam, biz bunda anlaştık.” Peki nasıl yapacaksınız, hangi güçle yapacaksınız ya da o güce nasıl ulaşacaksınız? Dolayısıyla burada öncelikle seçime kadarki yol haritasının belli olması gerekiyor.

Hep sorulan soru, artık herkes bıktı, kimileri diyor ki: “Yanlış, açıklamaya gerek yok.” Benim de dahil olduğum bazıları diyor ki bir an önce ittifakın, muhalefet ittifakının adayının kim olduğunun belli olması lâzım. Ama isimler var. Kılıçdaroğlu’nun adı geçiyor, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş vs.. “Sürpriz isim olur mu olmaz mı?” derken, aylar geçti hâlâ ortada bir isim yok. Deniyor ki isim açıklanınca yıpranır, ama ismin açıklanmamış hâliyle beraber muhalefet bayağı ciddî bir şekilde yıpranmakta bana göre. Ama daha önemlisi: İttifakta kimlerin olacağı ve olmayacağı. Şu âna kadar net olan tek şey, bu ittifaka adıyla HDP^nin katılmayacağı. HDP olmayacak. HDP olmayacak, ama HDP tabanının da özellikle cumhurbaşkanlığı seçiminde ittifakın adayına, Millet İttifakı’nın adayına oy vermesi bekleniyor, umuluyor. Kimileri garanti olarak görüyor. Onun dışında İYİ Parti var, CHP var, Demokrat Parti de var. Ama Saadet, Gelecek, DEVA olacak mı? Ya da yeni kurulan partiler Memleket Partisi… öteki neydi? Türkiye Değişim Partisi, hatta Ümit Özdağ’ın Zafer Partisi, onların ne derece ağırlığı var o ayrı bir tartışma konusu, ama esas olarak Gelecek ve DEVA olacak mı? Ali Babacan en son “Cumhur İttifakı’na kesin katılmayız” diye bir açıklama yaptı. Açıkçası insan şaşırıyor. Böyle bir şey söz konusu değil zaten. Yani “Cumhur İttifakı’na katılmayız” diye bir açıklama yapmasının nasıl bir anlamı var? Millet İttifakı’na katılıp katılmayacağını insanlar merak ediyor. Şunu söylüyor: “Tamam, Cumhur İttifakı’na katılmayacağız, diğeri belirsiz”; ama kimsenin kendisini çağırmadığı bir ittifaka. Çünkü Erdoğan çağırmıyor, Gelecek Partisi’ni de çağırmıyor. Onların kalkıp, “Biz buna katılmayız” demesinin çok da fazla bir anlamı yok. Bir kere ittifakta kimin olacağı belli değil. İttifak’ın adayının kim olacağı belli değil ve nasıl bir ekip oluşacak? Cumhurbaşkanı adayı diyelim ki A kişisi olacak, başkan yardımcıları, cumhurbaşkanı yardımcıları kim olacak? Ve ondan sonraki aşamaya geçiyoruz. Seçimden sonra ne olacak? Ekonomiyi kim alacak, kim devralacak? Bunu bilmiyoruz. En önemli sorun bu. Şu anda muhalefetin iktidarı iyice zorlayabileceği yer ekonomi. “İnsanlar zaten ekonomi konusunda şikâyetçi” diyerek, ekonomide alternatif olduğunuzu ve geldiğinizde sorunları çözeceğinizi söyleyemezsiniz. Yani şöyle bir mantık var: “Bundan kötüsü olmaz. Kim gelse daha iyisini yapar.” Olabilir, insanlar bunu düşünebilir, ama onun ötesinde bir şeyler söyleyebilmeniz lâzım. Bir şeyler söyleyebilmeniz ve kadrolar gösterebilmeniz lâzım. Erdoğan’ın en zayıf yerlerinden birisi — artık çok zayıf yeri var, şu anda mesela ekonomiyi kime teslim ettiğinin artık hiçbir önemi yok. Gerek Merkez Bankası Başkanı, gerek ekonomiden sorumlu bakan, bunların artık hiçbir ağırlığı yok. İsimleri de yok. Ne Türkiye’de ne uluslararası câmiada isimleri yok. Mesela muhalefet burada çıkıp ağırlıklı isimlerle, hem Türkiye’de hem uluslararası alanda bilinen isimlerle çıkıp, “Biz ekonomiyi bu kişilerle tekrar rayına oturtacağız” deme şansını… kaçırıyor mu diyeyim, erteliyor mu diyeyim? Belki de yoktur öyle isimleri, bilemiyoruz. Var da gizliyorlar mı? Ya da var olan isimlerden birilerinin öne çıkıp bir şekilde, “Muhalefetin ekonomisi, ekonomik politikaları bu kişiye emanet edilecek” diye herhangi bir şey çıkmıyor. Ve bu arada tabii bütün bu fırsatlar kaçırılıyor ve insanların beklentileri karşılanmıyor. Şimdi tekrar oraya dönecek olursak: “Nasıl olsa Erdoğan kazanamaz.” Eyvallah, kazanamadı diyelim; peki kim kazanacak? Şimdi, dünyanın dört bir tarafında –en son Irak’taki seçimde, Bulgaristan’daki seçimde gördük–, dünyanın her tarafındaki seçimlerin birçoğunda seçime katılım oranı düşüyor. İnsanların siyasete ilgileri azalıyor. Bunun en önemli nedeni siyasî partilerin ve liderlerinin içlerinin iyice boşalması ve bir umut, bir beklenti yaratamamaları. Özellikle genç kuşak için bunu vurgulamak lâzım. Türkiye’de bugün yapılacak olan bir seçimde, seçime katılım oranının düşmesinin en çok Erdoğan’ın işine yarayacağına inanıyorum. Şöyle ki, Erdoğan’ı sevip de, onun iktidarda kalmasını isteyip de sandığa gitmeyecek çok az insan çıkar; çünkü Erdoğan’ın zor durumda olduğunu biliyorlar, kazanma şansının iyice azaldığını biliyorlar ve dolayısıyla seçimde ne yapıp ne edip –tabii ki gitmeyen yine olur ama– tabii ki birçoğu gidecektir. Ama öte yandan, Erdoğan’dan memnun olmayan, bu yönetimden memnun olmayan insanların sandık başına gitmesi, sonra da sandıklara sahip çıkabilmesi için birtakım motivasyonlar gerekiyor. Bu motivasyon, tek başına Erdoğan iktidarının ülkeyi kötü yönetmesi olamaz. Gelecek olan isimlerin iyi yönetebileceğinin ve insanlara birtakım umutlar verebileceğinin işaretlerinin gelmesi lâzım. Muhalefetin seçmene bu kadar yük yüklemesi çok büyük bir haksızlık. Kendini göstermesi, kendisini pazarlaması lâzım. Ama hâlâ, görüyoruz ki muhalefette o onu ziyaret ediyor, bu bunu ziyaret ediyor; A partisi B partisine, B partisi C partisine gidiyor, iki lider birlikte fotoğraf veriyor. En fazla, yanlarında –mesela en son Ankara’da büyükşehir belediyesinin otobüs lansmanında olduğu gibi– İYİ Parti, CHP ve Demokrat Parti oluyor. Onun dışında –“çok taktı” diyeceksiniz ama–, kim bu muhalefet? Kimlerden oluşuyor? Bir taahhüt altına girmiyorlar; hâlâ bir pazarlık sürüyor. Pazarlık anlaşılır bir şey, siyaset zaten başlı başına pazarlık meselesi; ama önce anlaşıp sonra pazarlık yapmaları gerekirken, şöyle bir şeye bağlandı: “İttifak seçim ittifakıdır, seçim olmadan herhangi bir şey yapmanın anlamı yoktur”. Ortada dolayısıyla bir yol yok, yol olmayınca da haritası yok. Ve ondan sonra Kılıçdaroğlu’nun bir yerde söylediği iki cümle üzerinden bir yığın fırtına kopuyor. Özellikle iktidar yanlısı medya bunları alabildiğine tahrif ederek çarpıtıp, sürekli birtakım propagandalar yapmaya çalışıyor. Bakıyoruz, iktidarda olmayan partiler, birtakım muhalif bilinen televizyon kanallarına çıkıp çıkıp… ne denir… yine kendi tabanlarına hitap ediyorlar. Başka bir tâbirle, iktidara meyilli çevrelerinin ilgisini çekebilecek çıkışlar yerine, daha çok, zaten muhalefette olan kesimlere yönelik birtakım çıkışlar yapıyorlar. İşte röportajlar… açık oturum yapmıyorlar tabii ki. Bazen karşılarına birkaç gazeteci çıkıyor. En son Kılıçdaroğlu Ankara’da, Habertürk’te öyle çıkmıştı. Bunlarla günler geçip duruyor; arada istisnalar muhakkak var, örneğin Kılıçdaroğlu’nun evinden yaptığı o kısa videolar gerçekten gündemi belirleme anlamında, el koyma anlamında önemliydi, ama bunu kolektif bir şekilde muhalefetin yapması… Mesela Meral Akşener’in kimi yurt gezilerinin, özellikle orada iktidar yanlılarının kendisine saldırdığı gezilerin bir anlamı vardı. Şu haliyle bakıldığı zaman muhalefetin elinde çok zengin bir malzeme var, kamuoyunda çok büyük bir hoşnutsuzluk var, çok büyük bir sıkıntı var, doğrudan ceplerindeki para azalıyor, alım güçleri azalıyor, sürekli etiketler yükseliyor vs.. Ve böyle bir yerde, böyle elverişli bir yerde, muhalefetin büyük bir toplumsal hareketlilik yaratması, gündeme el koyması, dolayısıyla Merkez Bankası fâiz indirirken ya da iktidar asgarî ücret belirlerken bu kadar rahat, vurdumduymaz hareket edememesi gerekirken, hâlâ bir şekilde iktidarın –bugün itibariyle örneğin– belirlediği bir gündemle, ve insanların da kaderlerine şükrettikleri ya da şükretmeseler bile, “Ne yapalım işte? İndirdiler, yanlış yaptılar ama indirdiler.” Ya da “Aslında 4250 fena değil sanki” falanla geçiştirilen önemli bir günü geride bırakıyoruz. Halbuki bugün, pekâlâ iktidarın artık hiçbir şeyi hiçbir şekilde yönetemediğinin tam tescilli günü olabilirdi; ama muhalefet böyle olduğu müddetçe, bir yol yürünemediği müddetçe, daha buna benzer çok günler yaşayacağız gibi gözüküyor. Kendimi iyimser olarak tanımlardım, kötümser bir yayın yaptım farkındayım, eğriye eğri doğruya doğru. Sabah toplantıda bunu konuştuk, haber toplantısında bütün editör arkadaşlarla beraber muhalefet… “Muhalefetin adayı kim olsun?” hep aynı şeyleri dönüp dönüp dolaşırız ve hepsi havanda su dövmek oluyor. “Acaba Karamollaoğlu-Kılıçdaroğlu görüşmesinden ne çıkacak?” Ama ne oluyor? Gündemi fâiz indirimi ve Erdoğan’ın çok büyük bir lütufmuş gibi açıkladığı, aslında çalışanların, emekçilerin haklarının gaspının bir kere daha tescili olan 4250 lirayla Türkiye bir günü kapatıyor. Şimdi bundan sonra muhalefet, “En aşağı 5000 olmalıydı” gibi şeyler söylecekler, ayrı ayrı sesler çıkacak; ama Erdoğan bunu uzun bir süre pazarlayacak. Şimdiden başladılar zaten. “Enflasyona vatandaşını ezdirmeyen sayın Cumhurbaşkanımız” çıkışlarıyla devam ediyor; halbuki “enflasyonda ezilmeyen” diye bir şey yok, herkes aynen enflasyonun altında çoktan kalmış durumda. Tabii ki bu rakam daha da az olabilirdi, demin de söylediğim gibi, 450 lirası devlet destekli bir şekilde, 3800 + 450 devlet desteğiyle bir yılı daha kapatmış oldu. Ama Türkiye’de özellikle çalışanların 2022 yılında nasıl bir yıl yaşayacakları çok belirsiz ve bir umut ışığı yok. “Ya tutarsa” politikasıyla bu işin düzelebileceğine ihtimal veren çok fazla ekonomist yok. Her neyse, umarım tutar, umarım insanlar birazcık rahatlarlar; ama şu haliyle bakıldığı zaman, ne iktidar insanların dertlerine derman olabiliyor –yanlışta ısrar ediyor–, ne de muhalefet yanlışı iyice teşhir edip kendi doğrularını öne çıkarabiliyor… her ne ise o doğrular, herhalde o doğruları araştırmakla meşguller. Bu arada son bir şey: Bazıları muhalefetin bunu bilinçli olarak yaptığını sanıyor, yani bu geciktirmeleri bilinçli olarak yaptığını sanıyor. Hiç sanmıyorum, öyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Olmuyor, olmuyor. Herkesin kendi bagajları var, herkes büyük oynuyor, herkesin büyük beklentileri var ve böyle bir ortamda fedakârlığa yatkın olan birkaç kişiyle olacak gibi görünmüyor. Belki daha sonra toparlarlar; ama bu haliyle bakıldığı zaman, sanki bu yoksullaşma vs. Türkiye’nin zaten kaderiymiş gibi bir noktaya doğru savruluyor. Evet, kötümser bir yayın oldu, özür dilerim; ama söylemezsem olmazdı diyeceğim. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus