İSTANBUL (Medyascope) – Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Ruşen Çakır ve Kemal Can, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan okul saldırılarını konuştu. Ayrıca programda Macaristan’da değişen iktidar üzerinden ise Türkiye-Macaristan’ın tartışmalı benzerliği değerlendirildi.
Video özeti
- Ruşen Çakır ve Kemal Can, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul saldırılarını ve bunların sorumluluğunu tartıştı.
- Çakır, Milli Eğitim Bakanlığı’nın saldırılardaki sorumluluğunu vurguladı, yetersiz devlet açıklamaları eleştirildi.
- Kemal Can, okul saldırılarını sadece bireysel nedenlere değil, daha geniş toplumsal dinamiklere bağladı.
- Macaristan’daki iktidar değişimi üzerinden Türkiye-Macaristan benzerlikleri değerlendirildi, ancak her iki ülkenin koşulları farklı değerlendirildi.
- Can, muhalefetin daha aktif bir strateji izlediğini ve bu durumun seçim sonuçlarına olumlu etkisi olabileceğini belirtti.
Bilmeniz gerekenler

Okul saldırılarında sorumluluk kimde?
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Medyascope yorumcusu Kemal Can, son günlerde yaşanan okul saldırıları üzerinden hem güvenlik hem de siyasi sorumluluk tartışmalarını değerlendirdi. Ruşen Çakır, Kahramanmaraş’taki okul saldırısına ilişkin devlet yetkililerinden yeterli açıklama gelmediğini belirterek, “Şu ana kadar devlet adına, siyasi iktidar adına yetkili insanlardan hiçbir dişe dokunur açıklama görmedim” dedi. Çakır, okullarda yaşanan saldırıların Milli Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğunda olduğunun altını çizdi.
Siyasi sorumluluğun yalnızca doğrudan fail olmak anlamına gelmediğini vurgulayan Kemal Can, yaşananların çok boyutlu değerlendirilmesi gerektiğini belirterek olayların yalnızca bireysel nedenlere indirgenmesini doğru bulmadığını ifade etti. Can, bu tür olaylarda kamuoyunun hızlı ve basit açıklamalara yöneldiğini ifade ederek, “En basit cevabı bulan, en kıymetli tespiti yapmış gibi görülüyor,” dedi. Bu yaklaşımın tehlikeli olduğunu vurgulayan Can, “Bu tür olayları sadece saldırıyı yapan kişinin özellikleriyle açıklamak problem,” diye konuştu. Okul saldırılarının küresel bir olgu haline geldiğini söyleyen Kemal Can, “Bu Türkiye’de yeni bir durum ama dünyada, özellikle Amerika’da örnekleri var” dedi. Can, bu olayların münferit değil, daha geniş toplumsal dinamiklerin sonucu olduğunu belirtti.
Güvenlik önlemlerine ilişkin tartışmaları da değerlendiren Can, “Okulun önüne polis koymak, dedektör koymak gibi önlemler düşünülebilir ama bu olayların sadece güvenlik eksikliğinden kaynaklandığını söylemek yeterli değil” dedi.
Macaristan Türkiye’ye benziyor mu?
Orbán’ın iktidarı kaybetmesinin olumsuz bir sonuç olmadığını ifade eden Çakır; Putin, Trump, Erdoğan gibi siyasi isimlerin desteklediği bir başkanın, genç bir isme kaybettiğinin altını çizdi. Ruşen Çakır, “Birileri kapanan deftere bakıyor, birileri açılan deftere bakıyor” diyerek Orbán tartışmalarının yanı sıra Péter Magyar’ın gelişi hakkında da şimdiden şüpheler olduğunu söyledi.

Kemal Can, seçim sonucunun küresel ölçekte önemli olduğunu belirterek, “Yerinden oynatılamaz denilen bir otokrat demokratik yöntemlerle yenildi. Bu pozitif bir şeydir” dedi. Ancak yeni liderle ilgili belirsizliklerin sürdüğünü söyleyen Can, “Kazanan için çok sevinilecek neden bulunamıyor. Çünkü çok büyük bir ideolojik kopuş yok” diye konuştu.
Kemal Can, muhalefetin önceki seçimlere kıyasla farklı bir strateji izlediğini belirterek bu sefer seçmene aktif rol öneren bir kampanya yürütüldüğünü söyledi.
- “Kürt Gençler 2020: Benzerlikler, Farklar ve Değişimler” raporu yayımlandı: “HDP’li gençlerin yarısı CHP’yi ikinci partileri olarak görüyor”
- Açık Oturum (425) – Siyasette 50+1 tartışması: Sistemin krizi mi, Erdoğan’ın krizi mi?
- İmamoğlu: “Ben CHP’liyim, her CHP’linin adayı ailesinin lideri olan Kemal Kılıçdaroğlu’dur”
- Hafta Başı (78): Mansur Yavaş da hedefte | Macaristan dersleri
- Altılı masada geçiş dönemi tartışması: Süre kısa olursa cumhurbaşkanı adayı parti liderlerinden biri olmayabilir
Videonun deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, normalde Macaristan’la başlardık. Sen salı günü ‘5 Soru 10 Cevap’ta Macaristan’daki iktidar değişimi ile ilgili bir yayın yaptın, ama beraber de tartışalım. Fakat öncelikle şu okullar meselesini konuşalım. En son gördüğüm, Kahramanmaraş’taki okul boşaltılmış ve öğrenciler başka bir okula nakledilmiş. Bir iddiaya göre okulun yıkılacağı da söyleniyor. Bu olayın birçok boyutu var tabii de, hikâyesi çok ilginç. Şanlıurfa Siverek’te okula saldıran çocuk 19 yaşındaymış. O saldırganla ilgili çok fazla bir şey gündeme gelmedi. Yani adı nedir, ne iş yapar, sosyal medya hesabı vesaire. Maraş’ta 10 kişi öldü; tabii çok daha vahim bir olay. On dört yaşındaki saldırgan çocuk hakkında bir yığın şey çıktı ve şöyle bir tablo çizildi ortaya: ‘‘Zaten psikolojik sorunlu. Zaten babası ve annesi yeterince bir şey yapmıyor’’ deyip olay bir yere bağlandı. Ben bu sabahki yayında da söyledim; esela çocuğun atış poligonundaki videosunu iktidar yanlısı Sabah gazetesi aldı, yayınladı. Bir yandan yayın yasağı haberleri var biliyorsun, ama o saldırgan çocukla ilgili birçok şey faş edildi. Sonuçta olay bir şekilde, bir çocuğun ruhsal bunalımına kilitleniyor. Ama olayın bir gün öncesinde, Siverek’teki okula saldırı olmuş olması, daha önce bir öğretmenin öldürülmüş olması realiteleri bir yana, klasik bir ‘’bu olay münferit’’ fikrine doğru gidiyoruz. Mesela bugün baktım, Rektör Erhan Afyoncu, tam ezbere, herkesin söyleyeceği, ‘Şuna da dikkat edilmesi lazım, psikolojik destek…’ vesaire gibi birtakım çözüm önerileri sıralamış. Hani bildik “Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur” lafı gibi bir olay. Tam bir fiyasko yani.
Bir de, bu olayın Maraş’ta olmasının da benim açımdan en azından, sembolik bir anlamı var. Senin de iyi bildiğin gibi, Maraş Türkiye’de bambaşka bir yer. Çocuğun babasının Emniyet Müdürü olması… Evde beş silah var. Beş silah, yedi şarjör alıp bunlarla insanları öldürebiliyor; öyle de bir şey var. Çocuk atış poligonuna gitmiş filan ama, silah kullanmak öyle kolay bir şey değil. Sonuçta, 14 yaşındaki bir çocuğun silah kullanması… Mesela Siverek’teki olayda çocuk av tüfeğiyle gitmiş. İnsanları yaraladı, kendisini öldürdü. Bu olayda ise bayağı etkili bir şekilde katliam yaptı çocuk sonuçta. İlginçtir, ben Meclisteydim. Olay AKP grubu sırasında ya da grup toplantısı biter bitmez olmuş herhâlde. Erdoğan grup toplantısı odasının karşısındaki bir odada vatandaşın taleplerini dinliyor biliyorsun. Önce, bakanların odayı terk ettiklerini gördük. On dakika kadar sonra geri geldiler. Belli ki orada haber gelmiş, bunları geri yolladılar. Ve şu âna kadar, siyasi iktidar adına, devlet adına yetkili insanlardan dişe dokunur hiçbir açıklama görmedim. Sen gördün mü?
Kemal Can: Yok, görmedim. Yani kaçırmış olamayız.
Ruşen Çakır: Birtakım bilgi vermenin dışında, ‘’bu nedir? Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?’’ diyen olmadı. Tamam, çok acı bir olay. Herkese başsağlığı dilediler, hastaneyi ziyaret ettiler filan. Ama mesela doğrudan Milli Eğitim Bakanı’nın sorumluluğunda değil mi bu olay? Bakan, “Ülkede şu kadar okul var. Hepsini ben nasıl kontrol edeyim?” diyebilir mi? Diyemez.
Kemal Can: Siyasi sorumluluk öyle bir şey değil ki. Siyasi sorumluluk, olayın faili olmak değil. Olayın oluşmasıyla ilgili zemini sorun etmeyi, onun önlemlerini almayı ya da ortaya çıkan sorunlar karşısındaki sorumluluğu işaret eder. Yoksa, ‘’Benim ne alakam var? Orada biri bir şey yapmış’’ dersen, o zaman herkes her türlü üst görevi yapar ve hiçbir sorumluluk almaz. Dolayısıyla, bu siyasi sorumluluk meselesi çok acayip anlaşılıyor. Sonuçta gidip, orada doğrudan olay yerinde bulunup bulunmamasıyla ilgili bir sorumluluk değil siyasi sorumluluk. Şimdi tabii bu olayın siyasi tarafı, siyasi sorumluluğu, hadisenin hem kaynak meseleler açısından, hem gerçekleşmesi açısından, hem gerçekleşmesini mümkün kılan yan koşullar açısından, bundan sonrası açısından, her tarafından siyasi veçheleri var ve onları etraflıca tartışmak lazım. Ama şu hadise, daha evvelce başka vakalarda da gördüğümüz gibi, ki bu, Türkiye’de yeni bir durum. Daha önce Amerika’da duyulan, bilinen bu okul saldırılarının ilki aslında resmi olarak 1999’da Columbia Lisesi’nde oluyor. Ondan sonra da bir seri olay var. ‘’Bu, Amerika için de yeni bir fenomen ve buralarda olmaz, hatta Avrupa’da bile çok örneği görülmedi. Daha çok Amerika’da yaşanan bir şey’’ gibi kurgulanan yeni bir…
Ruşen Çakır: Norveç’te mi olmuştu?
Kemal Can: Evet. Norveç’te de oldu, fakat o bunlardan biraz daha farklı.
Ruşen Çakır: Farklı, ama sonuç olarak aynı.
Kemal Can: Tabii, eylem aynı da, motivasyonu, yapanı…
Ruşen Çakır: Eskişehir’deki çocuk vardı.
Kemal Can: Evet. Şunu söylemek istiyorum: Bu hadiseyi, büyüklüğü, cesameti, benzerlikleriyle tartışıyoruz, ama çok daha küçük olaylar bu tür büyük hadiselerin nüvelerini taşıyor. Dolayısıyla, bu tür sorunlara bakarken aynı büyüklükteki olaylar bizde oluyor, olmuyor gibi bir mantıkla değil de birazcık bu dinamik burada çalışmaya başladı mı, başlamadı mı diye bakmak lazım. Şimdi çok, çok temel bir şey var. Korkutucu ve anlaşılması zor bir şeyle karşı karşıya kalındığında, kamuoyunun genelinde şöyle bir refleks oluşuyor. Bu, başka olaylarda da böyle. O refleks de hemen en basit cevabı bulmak. Yani en basit, en çarpıcı ve o anda ‘’akla en yakın’’ gibi gelen, o duyguya en iyi cevap verebilecek şeyi bulan, en kıymetli tespiti yapmış oluyor. Çünkü, zor anlaşılan, karmaşık olan, katmanlı olan ‘’bu işin bir sürü boyutu var. Buna orasından da bakmak lazım. Hemen böyle yargılara varmamak lazım. Hemen bir günah keçisi bulmamak lazım’’ diyen birisi sevimsiz ve aslında ihtiyacı karşılamaktan kaçan muamelesi görüyor. Çünkü olay anlaşılamaz, ama daha önemlisi ürkütücü. Dolayısıyla, hemen ‘’şundan olmuş’’ diye verilen bir cevap, kolay bir cevap ve mümkünse de müsebbibi için kolay bir hedef lazım. Bu, genellikle saldırıyı yapan oluyor ve olayı onun yakın çevresine daraltıyorlar.
Ruşen Çakır: Mesela, ‘’Babası müebbet almalı’’ diyorlar.
Kemal Can: Neyse. Artık sosyal medya devrinde köpürüyor, en uçlaştırılmış bir reaksiyon hâline dönüşüyor. Ama buradaki temel mesele, insanların genellikle ‘’yeni olan’’ diye tarif edilen şeyin, aslında pek de yeni olmadığını anlamakta zorlanıyor olmaları. İkincisi de, yeni olan pek çok şeyin farkında da değiller. Bahsettiğim bu yeni olay, bu yeni durum bildik ezberlerle, çoğunlukla genç insanların karıştığı birtakım şiddet olayları, çok klasik yöntemlerle açıklanamayacak kadar katmanlı ve karmaşık sorunlar. Ve hemen ilk akla gelen şey güvenlik önlemleri oluyor mesela. Bir şiddet hadisesi varsa, hemen okulun önüne polis koymak, uzman çavuşları görevlendirmek, detektörler koymak gibi güvenlik önlemleriyle bunun önünü kesmek gibi bir akıl. Bunlar ayrıca düşünülebilir şeyler. Yani çeşitli kamu kuruluşları ki bunların içine zaten hastaneleri, okulları da koymak gerekir, doğru ve etkili biçimde korunmalı. Ama, ‘’Bu hadiseler bu önlemlerin eksikliğinden ve bu önlemler olmadığı için mi olmuş, ya da bu önlemler olsa bunlar olmayacak mı?’’ sorusunun cevabını vermeye yetmiyor. Birkaç gündür ben de bakıyorum; hakikaten telaffuz etmek istemiyorum ama, o titri nereden edindiğini bilmediğim, isminin altında güvenlik uzmanı yazan birtakım adamlar, acayip komplolar kuruyorlar, acayip çözüm önerileri getiriyorlar.
Ruşen Çakır: Ona da mı komplo diyorlar?
Kemal Can: Tabii. Çünkü bunun arkasında, oyunlarla gelen ve gençleri ele geçiren birtakım komplolardan bahseden insanlar var. İşin böyle de bir refleks yönü var; bu tür olaylar geliştiğinde hemen endişeyi hafifletecek ve mümkünse öfkeyi bir yere kanalize ederek hızla üstünden geçip… Çünkü bu tür olaylarda anlık reaksiyon çok yüksek oluyor, ama devamında çok çabuk unutuluyor. Bir sürü vakada böyle yaşandı. Birincisi, bu güvenlik meselesi. İkincisi, otizmden, saldırıyı yapan çocuğun görüntülerinin, paylaşımlarının yayınlanmasına kadar, bunları medya tartışması başlığı altında ayrıca tartışmamız lazım zaten…
Ruşen Çakır: Evet, kesinlikle. Çok sakat.
Kemal Can: Evet, o ayrı. Ama onlardan yola çıkarak, normal-anormal, sorunlu-sorunsuz gibi hemen teşhisler koyan, hatta bayağı tıbbi teşhisler koyan insanlar ve dolayısıyla, bu tür problemleri olan herkesi ‘’potansiyel tehlike’’ olarak işaret eden yaklaşımlar görülüyor. Hatırlarsan, hatırlayanlar da vardır, bir zamanlar bir satanist cinayeti meselesiyle, neredeyse heavy metal dinleyen, saçı uzun olan, siyah giyenler yüzünden polis Akmar Pasajı’nı birkaç kere basmıştı ve birdenbire ortalıkta satanist avları başlamıştı.
Ruşen Çakır: Şimdi sana bir şey okuyacağım. Adını vermiyorum bir haber sitesi, açık açık çocuğun adını veriyor, “Psikolojik portresi belirginleşiyor. Katliam neredeyse bağıra bağıra, göz göre göre gelmiş” diye yazıyor. Yani öyle bir çocuk ki, 14 yaşında, kafayı yemiş. Yapacakmış, söylemiş de zaten. Ne yapalım yani? Yani “Herkesten intikam alacağım” diyen böyle kaç tane çocuk vardır, ya da birtakım sorunlar yapan? O videoyu görmüşsündür mesela. Kendince bir yürüyüşü var çocuğun. Böyle yürüyen çocukların hepsi katil mi oluyor? Bu çocuk pekâlâ bunu yapmayabilirdi.
Kemal Can: Ya da tersinden sorarsak, neredeyse 30 yıldır bu şeyle karşı karşıyayız ve bu, küresel bir mesele. Bilmem kaç tane okulda profilleri çok farklı, farklı ülkelerde, farklı geçmişlere sahip, ama bazı paralellikleri ve benzerlikleri olan bir sürü insan böyle bir şey yapmaya başlamış. Buna, sadece ‘’münferit bir olay’’ ya da onu yapan kişinin profil özelliklerinden ibaret bir şey olarak bakmak problem. Ama tersinde de bir başka abartı da var. ‘’Bunlar dizileri seyrediyorlar, oyunlar oynuyorlar, ondan oluyor’’ deniyor. Evet, dizilerde şiddet normalleştiriliyor, şiddet var, ama şimdi neden-sonuç ilişkisini bu kadar doğrusal kurmak çok problemli bir şey. Ve ayrıca, dizilerde şiddetin varlığı, birilerinin bunu talep etmesiyle de oluyor. Aslında seyircinin şiddet izlemeye yatkınlığı diye bir meseleyi tartışmaya başlamak gerekir bu noktada. Bu dizilerin, oyunların adını çok açık biçimde söyleyip ben de hedef hâline getirmek istemiyorum, ama hemen, ‘Belirli psikolojik ya da gelişimsel problemler, belirli bir profil gibi ‘’işte bu yüzden olmuş. Bunu çözdüğümüzde her şeyi halledeceğiz’’ diye yaklaşmak, üstelik de bunu, uzmanlıkları son derece tartışmalı insanların kesin bir hakikat gibi medyada konuşmaya başlaması çok sorunlu. Çünkü şöyle bir durum var: Bir sürü başka kamusal alan gibi, okullar da hayatın sadece iyi yanlarının beslendiği, geliştiği, geliştirildiği ve her bireyin pozitif olarak değiştiği ocaklar değil. Aynı zamanda bir sürü problemli akımın, yaklaşımın da serpildiği yerler. Çünkü akran etkileşimi diye bir şey var. Yani bu çocuklar başka bir dünyada yaşıyorlar ve o kapalı dünyanın içerisinde internete girerek temas kurdukları şeyi, sosyal alanda da okulda realize ediyorlar. Bu, bazen akran zorbalığıyla, bazen çeteleşmeyle, bazen böyle bir çıkışla kendisini gösteriyor. Ama bu sonuçta, genel bir toplumsal rahatsızlığın bir kamusal alanda kristalize olması ile ilgili bir şey. Dolayısıyla bunu, bu bağlamından kopartarak, okulda olmasını bir rastlantı, bir münferit durum olarak algılayamayız. Okulda olması ve ‘’okul saldırıları’’ diye bir kategorinin olması bence önemli bir şey. Buna, bu pencereden bakmak lazım. Ki okulun fonksiyonu konusunda da çok kuvvetli bir literatür var.
Şimdi bütün bunları söyledikten sonra bir de çuvaldız meselesine gelip, çok açık biçimde şunu da teslim etmek lazım. Gazeteci, meslektaş arkadaşlarımıza da söylemek gerek. Her şey haber değil kardeşim. Her duyduğunu, her öğrendiğini, her ulaşabildiğini haber diye aktaramazsın. Ya bunu bilgi olarak alırsın, rafine edersin, başka bilgilerle karşılaştırırsın ve onu, hakikaten kamunun bilgi alma hakkını ve kamusal faydayı gözeterek habere dönüştürürsün. Ama önüne gelmiş her şeyi, bir çocuğun görüntüsünü yayınlayamazsın. Mesela saldırı yapan çocuğun görüntüleri, mesajları açıktan paylaşılıyor. Bunun sorunları ayrı. Bir de, görgü tanığı diye, yine aynı yaşlarda, 13, 14 yaşında insanlara mikrofon tutuyorlar. Bir kere bu çocukları yayına çıkartamazsınız. O travmanın içinden çıkmış bir çocuğu bir saat sonra yayına alıp, kendisinin yaşadığını anlatmayı geçtim, saldırı yapan insanın profili hakkında konuşur ya da değerlendirme yapar biçimde yayında tutamazsınız. Bunu yapamazsınız. Böyle bir yayıncılık biçimi yok. Bu, gazetecilik değil. Bu, olay aydınlatmak da değil; olay karartmak. “Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” lafını hep kullanıyoruz, çok seviyoruz, ama bazen medya, aydınlatmanın değil karartmanın aracı oluyor. Bunun en net örneğini nerede gördük? Narin Güran cinayetinde medyanın nasıl bir karartma aparatı olarak işlev gördüğünü, bir şeyin aydınlatılmasının değil, üstünün örtülmesinin aracı olduğunu gördük. Ne zaman gördük? Şimdi yeniden Gülistan Doku hadisesinde, resmi kaynaklardan bilgiyi tartışmasız doğru kabul ederek yürüdüğünüz zaman, nasıl manipüle edildiğinizi ya da edilebileceğinizi, bu şüpheyi duymadan haber yapmanın nasıl sonuçlar doğurabileceğini görüyoruz. Dolayısıyla bu konularda, bu olayda da çok net biçimde görüyoruz. Evet, böyle bir talep var. Herkes detayları merak ediyor. Zaten siz haber yapmasanız bile, sosyal medya her şeyin dolaştığı bir yer olabilir. Ama gazeteci kimliğiyle davranırken, birincisi, bir otokontrolünüz olmak zorunda. İkincisi, bir etik sınırınız olmak zorunda. Her önünüze geleni haber konusu yapıp, olduğu biçimiyle yayınlamaktan vazgeçin. Bunun için kısa vadede büyük alkışlar alabilirsiniz, ama daha sonra çok önemli sicil sorunlarıyla karşılaşabilirsiniz.
Ruşen Çakır: Dün AKP Grup Toplantısı’na bir ziyaretçi geldi. Herkes acayip ilgi gösteriyor. Ben tanımadım, ama tahmin ettim. Sefa Zengin; Kurtlar Vadisi’nde Erdal Kömürcü karakterini canlandırıyormuş. Şimdi ne oldu? Erdoğan konuşmasında kısaca Siverek’ten bahsetti. Konuşması bittikten kısa bir süre sonra Maraş’taki saldırı haberi geldi. Tabii ilk verilen tepkiler de, “Ya, televizyonlarda böyle şiddet dolu diziler yayımlanıyor…” oldu. E peki, o dizilerin babası bu, değil mi? Başkaları da vardır da, bu, en etkililerinden, silahın, racon kesmenin yüceltildiği dizilerden biri. Adını şimdi burada gördüm. Sordum orada, hatta tahmin ettim öyle bir şey olduğunu. Arkadaşın Kurtlar Vadisi dizisinden olduğunu söylediler; Kurtlar Vadisi’ni izlemediğim için bilmiyorum. Mesela Yeni Akit gazetesi “AK Parti grup toplantısına sürpriz bir isim geldi” diyor. Ondan sonra da ‘’televizyonlardaki diziler şiddete özendiriyor’’ diyorlar. Neyse.
Gelelim Macaristan’a. Macaristan kendisini kurtardı mı? Orada çok tartışma var. Beğenmeyenler de var, ama sonuçta Orban’ın gitmiş olması herhâlde kötü bir şey olmadı. On altı yıllık bir otoriter rejim; liberallikten illiberalliğe terfi etmiş. Orban’ı kimler destekliyor? Putin destekliyor, Trump destekliyor, Erdoğan destekliyor, Marine Le Pen destekliyor, Nigel Farange destekliyor, İtalya’da Meloni destekliyor. Ve Orban 16 yıllık iktidarını Péter Magyar karşısında kaybetti. Ama aslında Magyar da düne kadar Orban’la berabermiş. Orada birtakım şeyler var. Genç bir isim olan Magyar yeni bir parti kuruyor. Sokağa çıkıyor. Ülkeyi dolaşmış, tek tek insanlarla konuşmuş. Bir önceki seçimi hatırlıyorsun, muhalefetin alacağı söyleniyordu ama alamadı. Çünkü orada partiler ittifak kurdu. En silik ismi, bizdeki Ekmeleddin İhsanoğlu’na benzeyen birisini aday olarak çıkarttılar ve kazanamadılar. Şimdi başka bir şey oldu ve Magyar kazandı. Görevine fiilen mayıs ayı ortasında başlıyormuş, ama çok aktif. Mesela bugün sosyal medyada gördüm, “Bana haberler geliyor, bir yığın yerde belgeler imha ediliyormuş” diyor. Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildi. “Bu kişi cumhurbaşkanlığını hak etmiyor. Biz iktidarı devraldığımızda onun da istifa etmesi gerekiyor” dedi. Sert giriyor yani. Ama tabii orada Macaristan’ın Avrupa Birliği üyesi olması önemli. Rusya antipatisini çok kullanmış. Onu nasıl sürdürebilecek, o konu çok tartışmalı. Ama Avrupa Birliği’nde Ukrayna konusundaki en büyük vetolar hep oradan geliyordu, artık onlar gelmeyecek diye bekleniliyor. Ve tabii ki o, “Sandıkla geldi, sandıkla gider mi?” olayına, “Evet, gider” cevabını verdi. Şimdi bir tarafıyla birileri kapanan deftere bakıyor; bir tarafıyla da birileri açılan deftere bakıyor ve açılan defter hakkında şimdiden şüpheler var. Sen Macaristan’ı gördün mü?
Kemal Can: Gördüm.
Ruşen Çakır: Ben de gördüm.
Kemal Can: Ve çok sevdiğim bir ülkedir.
Ruşen Çakır: Evet. Çok güzel bir ülke. Biraz kendisini toparlarsa iyi olacak sanki. Ama orada kurumları yok ederek kurumsallaşan bir rejim var. Magyar işe kamu medyasıyla başlayacağını söylüyor. Çıkmış televizyona, “Nihayet beni televizyona çıkarttınız” demiş. Artık çıkabiliyor. O zamana kadar çıkamıyordu. Tabii Türkiye benzetmeleri çok tartışıldı. Kimileri çok benzetti, kimileri hiç benzetmedi. Aslında bu tür toptancı yaklaşımlar bana çok anlamsız geliyor. Birtakım yönleri tabii ki önemli. Her şeyden önce şunu unutmamak lazım: Orban, Erdoğan’ın dostuydu, değil mi? Üstelik adam çok açık bir şekilde, İslam konusunda, İslam ülkelerinden gelen göçmenler konusunda çok sert birisi olmasına rağmen, Erdoğan o konuda hiç, ‘’Sen niye benim din kardeşlerime böyle davranıyorsun?’’ demedi. En azından açıktan demedi. Olayın öyle bir boyutu var. Ama bir diğer boyutu da bence gerçekten orada her şeyi o kadar kontrol ediyordu ki, öyle gitmezdi. Mesela son âna kadar anketler %60 civarında gösteriyordu Magyar’ı. Birçok kişi, “Yok, olmaz. Orban yine seçilir” diyordu, ama seçilemedi.
Kemal Can: Başta söylediğin gibi, ben bu hafta Macaristan konusunda bir yayın yaptım. Ama bazı noktaları tekrar etmekte belki fayda var. Bu benzerlik meselesi açısından bakılınca, ben de sana katılıyorum. Çok benzeyen taraflar var, pek benzetilemeyecek, tamamen başka dinamiklerden işlemiş ve müktesebatı açısından da zaten iki ülkenin karşılaştırılması zor olan birtakım şeyler var. Ama burada ne ‘’Ne alakası var?’’ denilebilecek bir durum, ne de ‘’Orada ne olmuşsa, burada da aynısı olur’’ demek de o kadar sorunlu. Bir kere, bütün özel benzemeler dışında çok temel bir mesele var. Macaristan’da olana nasıl bakacağız? Macaristan’da olana bakarken, yenilene baktığımızda ilham verici, pozitif bir şey görüyoruz. Yenilip gitmeyeceği, asla bir daha yerinden oynatılamayacağı düşünülen bir otokrat, yenildi. Büyük güç merkezlerinin, Putin’in, Trump’ın şunun bunun desteklediği ve o gücün arkasında olmasını, kendi gücünün gerekçesi yapan birisi yenildi. Demokratik yöntemleri kullanarak, demokrasiyi kendi diktatörlüğü için araçsallaştıran, anayasa istismarından kurum tasfiyesine kadar pek çok aracı kullanan, hatta yargıyı da kullanmayı deneyen, çünkü muhalefete dönük yargıyı araçsallaştıran birtakım girişimler vardı ve bunlara rağmen kaybetti. Bu ülkeler benziyor ya da benzemiyor, o önemli değil ama bunlara baktığımızda, dünyadaki genel küresel dalga itibariyle bu, pozitif bir şeydir. Bundan sembolik düzeyde bile iyi bir ilham çıkar. Dolayısıyla, kaybedene baktığımızda, sevinilecek epeyce şey var.
Kazanana bakarak sevinmek için o kadar çok neden bulunamıyor olabilir. Bunların birincisi, Magyar, iki, üç sene öncesine kadar Orban’ın yanında olan bir adam. Büyük bir ideolojik kopma da yaşamış değil aslında. Pek çok meselede yine yakın bir perspektiften baktığı noktalar var. Dolayısıyla, ‘’bundan sonra ne yapacak ve büyük bir demokrasi dalgasını gündeme getirecek mi? Macaristan’da bu devam edecek mi?’’ gibi çeşitli soru işaretleri var. Ayrıca, Orban’ın da vazgeçmeyerek, teslim olup çekilmek yerine birtakım kurumsal imkânları da kullanarak, hâlâ 16 yıllık iktidarının, bürokrasi üzerinde, yargıda ve birtakım kurumlarda etkisi olduğu için, onları da kullanıp, şu anda iktidara gelen grubu yıpratarak geri dönmek gibi bir hevesi olabilir. Dolayısıyla, ‘’devamında ne olacak?’’ kısmı, sevinci biraz gölgeliyor.
Ama daha teknik konulara geldiğimizde benzerlik daha fazla. Çünkü son 20 senedir, ama daha çok son 10 senedir, dünyadaki popülist sağ dalga, totalitarizm, otoriter yönetimler ya da faşizan moment gibi pek çok isimle tarif edilen dalganın karşısında ne yapılabilir konusunda geliştirilen stratejiler, üç aşağı beş yukarı her yerde benzer sonuçlara ulaşmıştı. Yani iktidar dışındaki bütün muhalefetin ittifak yapması, o ittifakın büyük ölçüde çok maksimalist taleplerle değil, daha yumuşak ve geleceğe dönük umut vadeden bir çizgi içermesi gibi böyle daha küresel formüller üretilmişti. Ve o formüller çerçevesinde, Macaristan muhalefetinin bir önceki yenilgisinin sebebi, neredeyse Türkiye’deki 2023 seçimini de içerecek çok benzer bir biçimde, kurumsal bir ittifak ve renksiz bir adayla yürümesiydi. Bu açıdan çok benzerlik kuruluyor. Şimdi kurumsal bir ittifak değil, neredeyse seçmen bazında bir ittifak oluştu.
Ruşen Çakır: Şimdi CHP’nin söylemeye çalıştığı gibi.
Kemal Can: Evet. Böyle bir ittifak oluştu, ama daha önemli bir fark var, onun üzerine çok fazla tartışılmadı. Mesela, evet, çok ciddi bir ideolojik kopmadan bahsetmiyoruz, ama muhalefet, dil olarak özeleştiri içeren bir tutum aldı. Çünkü daha önceki aday, neredeyse bizde de çok geçerli olan, ‘Karşı mahalleden bir adam bulalım, onlara iyi görünsün. Dolayısıyla iktidardan memnuniyetsizler onun arkasından gelsin’’ gibi tür edilgen bir rol biçiyordu seçmene. Bu sefer, seçmene hesap sormayı da içeren daha aktif bir rol önererek yürüdü kampanya. Dolayısıyla, bu iki yaklaşım farkının teknik detaylardan daha önemli olması ihtimali de var. Ama böyle bir benzerlik var. Yani yürütülen muhalefet stratejileri açısından, kurumsal ittifaklar, aday tercihleri ve söylem itibariyle benzetilen taraflar da doğru, farklılaşan ve ondan doğan farklı sonuçlar konusunda birtakım değerlendirmeler yapmak da mümkün. Ama bence çok temel olan şey, Macaristan’la Türkiye’yi teknik düzeyde karşılaştırmanın çok fazla sorun çıkartabilecek olması. Ama bu trendin genel özellikleri itibariyle, her ülkedeki deneyden çıkartılacak önemli dersler var bence. Dolayısıyla, Macaristan deneyimi farklı pratikler içeriyor olsa bile, muhalefet pratikleri açısından, ‘’O da orada olmuş. Bundan bize ne?’’ denilebilecek bir deneyim değil.
Ruşen Çakır: Evet, noktayı koyalım. ‘Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








