İSTANBUL (Medyascope, The Economist) – CHP Genel Başkanı Özgür Özel, The Economist’e yazdığı yazıda Türkiye’deki demokrasi mücadelesini Macaristan deneyimiyle karşılaştırdı. Viktor Orbán’ın yenilgisiyle Macaristan’da iktidar değişiminin mümkün olduğunu hatırlatan Özel, Türkiye’de ise muhalefetin yalnızca seçimle değil, yargı baskısı, kimlik siyaseti, Kürt sorunu ve jeopolitik kırılmalarla da mücadele ettiğini yazdı. Özel’in yazısını Medyascope okurları için Türkçeleştirdik.
Yazının özeti:
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Özgür Özel, Macaristan’da Viktor Orbán’ın yenilgisinin Avrupa’daki demokratlara cesaret verdiğini ancak Türkiye’de demokrasi mücadelesinin çok daha zor koşullarda yürütüldüğünü yazdı.
- Özel’e göre Türkiye ve Macaristan’da iktidarlar benzer biçimde medyayı, yargıyı, sivil toplumu ve ekonomik gücü kendi lehlerine dönüştürdü. Ancak Erdoğan, yargı yoluyla muhalefeti bastırmada Orbán’dan daha ileri gitti.
- CHP lideri, Ekrem İmamoğlu’nun seçim başarıları nedeniyle hedef alındığını, tutuklandığını ve CHP’li belediye başkanlarına yönelik davalarla partinin felç edilmek istendiğini belirtti.
- Özel, AK Parti’nin muhalefeti yok etmekten çok “ehlileştirmeye” çalıştığını; CHP’nin görevinin bu nedenle yalnızca seçim kazanmak değil, demokratik güveni ve yurttaşların kendi güçlerine olan inancını yeniden kurmak olduğunu vurguladı.
Türkiye dahil Avrupa genelindeki demokratlar, Macaristan’da yapılan son seçimlerde seçmenlerin Viktor Orbán’ı reddetmesinden cesaret aldı. Orbán’ın başbakan olarak uzun süren iktidarı, “illiberal demokrasi” konusunda bir vaka çalışmasına dönüşmüştü. Seçimler yapılıyordu ancak seçimleri çevreleyen ekosistem giderek iktidarın lehine bükülüyordu: Medya tekelleştiriliyor, mahkemeler kısıtlanıyor, sivil toplum baskı altına alınıyor ve ekonomik güç siyasi sadakatle iç içe geçiriliyordu.
Bunların çoğu Tuna Nehri’nin çok ötesinde de yankı buluyor. Türkiye de giderek daha illiberal bir liderliğe ve rekabetçi demokratik alanın aşamalı olarak daralmasına tanık oldu. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2003’te halk desteği ve güçlü demokratik söylemlerle iktidara geldi ancak zaman içinde giderek daha otoriter hale geldi: Medyayı kontrol altına aldı, kendisine sadık iş çevreleri kurdu, sivil toplumu susturdu ve yargıyı, aralarında benim partim CHP’nin de bulunduğu muhalefete karşı bir silah olarak kullandı. Hem Türkiye’de hem Macaristan’da siyaset, 2010’ların sonuna gelindiğinde açık rekabetten yönetilen rekabete doğru kaymıştı. Seçim sonuçları önceden belirlenmiyordu ancak giderek daha fazla iktidar partisinin yönlendirdiği bir zeminde şekilleniyordu.

İki ülkedeki demokratik muhalefet hareketleri arasında da dikkat çekici benzerlikler var. Macaristan’da 2022 seçimlerinde, Türkiye’de ise 2023 seçimlerinde altı partili muhalefet ittifakları otoriter liderleri devirmeye çalıştı. Ancak her iki örnekte de bu ittifaklar, taban desteğini büyütmekten çok, ittifakı oluşturan partilerin elitleri ve diğer yerleşik aktörler arasındaki bağları güçlendirmeye odaklandı. Bu nedenle gerçek bir muhalefet hareketi yaratmakta zorlandılar. Daha sonra başarıya ulaşan şey ise resmi parti ittifaklarının ötesine geçen yeni bir siyaset yaklaşımı oldu: Kökleri halkın mobilizasyonuna dayanan, disipline ve güvenilir liderlikle ilerleyen bir siyaset.
Türkiye’de baskı daha sert, koşullar daha ağır
2022 ve 2023 yenilgilerinden sonra iki ülkedeki muhalefet hareketleri de başarısızlıklarından ders çıkardı ve geleneksel ittifak kurma yöntemlerinin ötesine bakmaya başladı. Türkiye’de CHP, benim genel başkanlığımda 2024 yerel seçimlerinde AK Parti’yi yendi. O tarihten bu yana bir sonraki genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanıyoruz. Macaristan’da ise Peter Magyar liderliğindeki muhalefet geçen ay yapılan genel seçimi kazandı ve anayasayı değiştirmeye yetecek büyüklükte bir parlamento çoğunluğu elde etti.
Ancak burada kritik bir fark var. Macaristan Avrupa Birliği (AB) üyesi ve şimdi barışçıl bir iktidar devri yaşıyor. Orbán, son seçimin adil olmayan bir yarış olmasını sağladı. Örneğin seçim sistemini kendi çıkarlarına uygun şekilde yeniden yazdı ve muhalefeti itibarsızlaştırmayı hedefleyen bir dezenformasyon kampanyasını yönetti. Türkiye’de Erdoğan da aynı yolda yürüdü ancak çok daha ileri gitmeye cesaret etti. Yargı içindeki sadık unsurları kullanarak muhalefeti bastırdı.
Cumhurbaşkanı adayımız, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 2019’da Erdoğan’ın bizzat desteklediği belediye başkanı adaylarını iki kez yendi, 2024’te de aynı başarıyı tekrarladı ve Erdoğan’ın kendisine karşı yarışmaya hazırlanıyordu. Bu seçim başarısı nedeniyle, kendisi ve çalışma arkadaşları, temelsiz ve siyasi saiklerle yöneltilen yolsuzluk, casusluk ve teröre yardım suçlamalarıyla hapse atıldı. Erdoğan şimdi uydurma davalar yoluyla partimin belediye başkanlarına saldırıyor. Amacı, partimizi felç etmek ve kontrol edebileceği bir muhalefet yaratmak. 2024’ten bu yana yaklaşık 25 CHP’li belediye başkanı tutuklandı, tutuklu yargılanmaya başlandı ve yargı ile idari önlemler yoluyla fiilen görevden uzaklaştırıldı.
Yine de Macaristan’da olduğu gibi, Erdoğan rejimine karşı sokaklarda, kahvehanelerde ve mahkeme salonlarında yükselen direniş, Türkiye toplumunda yeni bir demokratik uyanışı ateşledi. Partim, aşağıdan yukarıya örgütlenen bir seferberliği benimsedi. Ekonomik gerileme ile demokrasideki gerilemenin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini anlatıyoruz. Farklı partilerden, toplumsal gruplardan, ideolojilerden ve etnik kimliklerden seçmenleri bir araya getiriyoruz.
Muhalefetin görevi yalnızca seçim kazanmak değil
AKP’nin amacı muhalefeti tamamen ortadan kaldırmak değil, onu ehlileştirmek. Muhalefetin seçimlere katılmasına, hatta büyükşehirleri yönetmesine izin veriliyor ancak giderek daralan sınırlar içinde hareket etmeye zorlanıyor. Bu yalnızca demokrasiden otoriterliğe geçiş değil, serbest rekabetten kuşatılmış rekabete geçiştir. Bu nedenle CHP’nin görevi yalnızca seçim kazanmak değil, aynı zamanda yurttaşlık alanını yeniden kurmaktır: Demokratik güveni canlandırmak ve yurttaşların kendi güçlerine olan inancını yeniden tesis etmek.

Türkiye örneği kimlik meselesi nedeniyle daha da karmaşık. Türkiye, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan, ancak anayasal olarak laik ve toplumsal olarak çoğulcu bir ülke. Aynı zamanda uzun bir parlamenter demokrasi geçmişine sahip. Bu anlamda Türkiye, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, denge ve denetleme mekanizmalarının ve hesap verebilirliğin evrenselliği açısından kritik bir sınav. Macaristan, post-komünist deneyim açısından güçlü bir örnek sunarken, Türkiye çok daha geniş bir anlam taşıyor. Nüfusu Macaristan’ın neredeyse dokuz katı olan, bölgesel güç konumundaki, göç merkezi, enerji koridoru ve NATO’nun kilit üyesi olan Türkiye, aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) adayı. Bu nedenle Türkiye’de demokrasinin kaderi, Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya ve ötesine uzanan daha geniş bir önem taşır.
Kürt meselesi Türkiye’yi daha da özgün kılıyor. Bugün hükümet ile PKK arasında yeni bir barış süreci var. CHP bu süreci taktik ya da seçim hesabıyla değil, daha geniş bir demokratik vizyonla destekliyor. Barış ve demokrasi birbirinden ayrılamaz. Bu anlayış, çoğulculuk, temsil, yurttaşlık ve bir arada yaşama sorularının barışçıl bir geleceğin merkezinde olduğu Ortadoğu için de hayati öneme sahip.
Türkiye’de demokrasi mücadelesi Macaristan’dakinden çok daha zor. Bunun nedeni yalnızca Türkiye’nin AB’nin kurumsal çerçevesinin dışında kalması değil. Türkiye daha büyük, daha karmaşık ve jeopolitik fay hatlarıyla daha fazla kesişen bir ülke. Riskler daha yüksek, koşullar daha zorlu. Sayın Magyar, Macaristan’da seçimlere girebildi ve kazanabildi. Bizim cumhurbaşkanı adayımız ise bir yılı aşkın süredir cezaevinde.
Türkiye’de demokrasi mücadelesi artık yalnızca parlamentoyla ya da sandıkla sınırlı değil. Bu mücadele birçok cephede veriliyor: Kitlesel mitinglerde, sokaklardaki gündelik hayatın içinde, mahkeme salonlarında hukuki argümanlarla ve gençlerin mizahı, yaratıcılığı ve dijital becerileri sayesinde sosyal medyada… Macaristan muhalefetinin zaferi, demokratik gerileme konusundaki küresel tartışmaya enerji verdi. Türkiye’de yaşanacak demokratik bir kırılma ise bu tartışmayı kökten değiştirecektir.
- İmamoğlu, The Economist’e yazdı: “Halkı önceleyen yeni bir siyasi ahlak, popülizme galip gelecek”
- Economist demokrasi endeksi: Türkiye’de demokrasi geriliyor
- The Economist’ten Kılıçdaroğlu analizi: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhtemel rakibiyle tanışın“
- The Economist’ten Türkiye kapağı: “Ülke diktatörlüğün eşiğinde”
- Ali Hakan Altınay yazdı: Avrupa ve Türkiye arasında kurulacak iyi bir sohbetin vadettiklerinden ümidi kesemeyiz








