İSTANBUL (Medyascope) – Orhan Miroğlu, İstanbul Film Festivali’nde prömiyeri yapılan “Posta Kutusu 213 Diyarbakır” adlı belgeselini, bu belgeseli neden çektiğini anlattı.
Video özeti
- Orhan Miroğlu, ‘Posta Kutusu 213 Diyarbakır’ belgeselinde cezaevindeki travmatik deneyimleri ve hafızayı dile getiriyor.
- Cezaevinin bir işkence mekanı olmasının ötesinde, etnik hınç ve öfkenin geliştirildiği bir yer olduğunu vurguluyor.
- Miroğlu, belgeselin adının eski askerlerden öğrendiği ‘Posta Kutusu 213’ metaforuna dayandığını açıkladı.
- Cezaevi koşullarının sistemik bir yüzleşme gerektirdiğini ve işkencelerin dışındaki kimliksizleştirmenin önemini aktarıyor.
Bilmeniz gerekenler
“Posta Kutusu 213 Diyarbakır” belgeselini anlatan Orhan Miroğlu, cezaevinde yaşananları “bir tarihin içinden geçmek” olarak tanımladı. Cezaevi döneminde koşulların yaşananları tam kavramaya yetmediğini söyleyen Miroğlu, aradan 45-46 yıl geçtikten sonra bu hafızanın mutlaka dile gelmesi gerektiğini belirtti. Cezaevinde yatan birçok kişinin hayalinin, bir gün dışarı çıkıp yaşananları doğru dürüst anlatmak olduğunu ifade eden Orhan Miroğlu, travmatik süreçlerden geçen insanların bunu dile getirme ihtiyacı duyduğunu, aksi takdirde travmanın daha da şiddetlendiğini vurguladı.
Diyarbakır Askerî Cezaevi ve arka planı
Miroğlu, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların basit bir “şahıs kötülük yapıyordu” olayının çok ötesinde olduğunu, sistemik bir yüzleşme gerektirdiğini belirtti.
Cezaevinde uygulanan işkencelerin ve disiplinlerin Latin Amerika’daki Amerikan destekli darbeler için hazırlanan psikolojik programlardan esinlenilmiş olabileceğinin altını çizen Miroğlu, konu hakkında şunları söyledi:
“Latin Amerika’daki Amerikan destekli darbelerde psikolojik bazı programlar hazırlanmış. Bu programlar, mahkûmun aç bırakılması veya sevdiği birine işkence yapılması durumunda nasıl tepki vereceği gibi denemeler içeriyor. Bu programlarda uzman bir birey 12 Eylül darbesiyle Türkiye’ye geliyor. Bu programın çok iyi sonuçlar verdiğini ve Türkiye’de de uygulamak istediğini söylüyor. Bu müracaat kabul görüyor.”
“Çürük dişini gösteriyorsun, sağlam dişini çekiyorlar” gibi örneklerle çalışılmış bir programın uygulandığını vurgulayan Miroğlu, cezaevi iç güvenlik amiri Esat Oktay Yıldıran’ın “size öyle bir program uygulayacağım ki kendinizi tanıyamayacaksınız” sözünün, işkencenin ötesinde kimliksizleştirme amacını taşıdığını belirtti.

Türk müsün, Kürt müsün?
Miroğlu, cezaevinin sadece bir işkence mekanı değil, aynı zamanda etnik hınç ve öfkenin geliştirildiği bir yer olduğunu ifade etti. Türkçe konuşma ve Türk oyunları oynama dayatmalarının yapıldığını belirten Orhan Miroğlu, “Herkese, hangi örgüttensin, nesin, necisin, nereden geldin gibi sorular soruluyordu. Ama en kallavi soru Türk müsün, Kürt müsün? ‘Türkçe konuş, Türk, öğün, çalış, dünyada Türk’ün dostu yok’ derlerdi. Cezaevi iç güvenlik amiri başta olmak üzere bu durum bütün gardiyanların önemsediği bir şeydi. Bunu kabul etmemizi istiyorlardı. Kendimizi korumak için kabul eder gibi görünüyorduk. Belli ki kabul etmediğimizi hissediyorlardı” dedi.
Cezaevi iç güvenlik amirinin kendilerine “Ben olsam hepinizi havalandırmaya çıkarır, kurşuna dizerdim” dediğini aktaran Miroğlu, işkencecinin işkence yaptığı kişinin ölmesini istemesinin sebebinin kimliğe ve mensubiyete dayandığının altını çizdi.
Posta Kutusu 213 Diyarbakır
Miroğlu, cezaevi anılarını ilk olarak 2004’te “Dıjwar” adlı romanıyla kaleme aldığını, ardından mektuplarını yayımladığını söyleyerek belgesel fikrinin ise 2014 yılında Okan Bayülgen’in programında işkenceyi konuşurken ortaya çıktığını ifade etti. Program sonrası kendisiyle iletişime geçen eski bir askerle röportaj yaptığını belirten Miroğlu, bu röportajda askerlerin aileleriyle haberleşmek için kullandıkları “Posta Kutusu 213” numarasını öğrendiğini söyledi. Orhan Miroğlu, bu posta kutusunun, tutuklulara değil yöneticilere gelen mektupların sirkülasyon gördüğü bir metafor olarak belgeselin ismi olduğunu açıkladı.








