Kemal Can yazdı: Dar koridora sürülen siyaset

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu hafta başlarken başka, biterken ise bambaşka bir gündem yarattı. Aslında gündem aynıydı ama konuşulma biçimi ve roller birdenbire değişiverdi. Erdoğan, çok da lüzumlu olmayan yerlerde hiç de gerek olmayan konuşmalarla kuru fırlatacak hamlelerini yapmıştı. Hafta başladığında doların 18 lira sınırını aştığı, iktidarın tamamen kontrolü kaybettiği, bunun varabileceği kâbus senaryoları konuşuluyordu. Sermaye kontrolü veya ekonomik OHAL gibi iddialar dile getiriliyordu. Şimdi yavaş yavaş ortaya çıkan bilgi ve göstergeler ise bu kritik eşikle eşzamanlı olarak bir arka kapı operasyonunun hazırlandığını gösteriyor. Yeni bir buluş olmayan dövize endeksli mevduat ile açık ve örtülü dolar satışı birlikte devreye girdi. Dolar 18 civarından 11-12 seviyesine geriledi. İlk anda bunun yanlıştan dönmek için örtülü bir faiz artışına razı olmak anlamına geldiği söylendi. Riskli bir yola giren iktidarın mecbur kaldığı için ve panik içinde bunu yaptığı öne sürüldü. Büyük ihtimalle meselenin böyle bir tarafı vardır. Her şeyi bununla açıklamaya ikna olsak bile –ki pek öyle durmuyor- aylardır yaşananın “ne yaptığını bilmeyen bir akıl yitimi” mahsulü olduğu fikrinin bazı boşlukları var. Örneğin Erdoğan’ın bu krize durmadan odun taşımasının nedeni konusunda yeterince ikna edici değil.

Hafta biterken ise iktidarın çözüm olmayan hatta sorunu daha da büyütecek bir formülü, şaşırtıcı başarı olarak anlattığı yeni bir tablo ile karşı karşıyayız. Haftaya girerken herkes Erdoğan’ın inadıyla nasıl sonunu getirdiğinden bahsediyordu, hafta kapanırken durumu toparlamış olup olmadığı tartışılıyor. Maliye Bakanı gözlerinin içindeki ışığın görülmesini bekliyor, Erdoğan her şeyin düzeleceği yeni milatlar açıklıyor. Muhalefet cephesinde “Adam yine kazandı” teslimiyeti ile “Gereksiz moral bozmayın” asabiliği arasında bir salınım yaşanıyor. Erdoğan’ın hamlesinin nasıl ekonomik sonuçlar üreteceği meçhul, ihtimaller ve riskler halen tartışılmaya devam ediyor. Ancak iktidarın bu -beklediği gibi olmama riski olan- sonuçları beklemeden durumu hızla siyasi getiriye çevirmeye çalıştığını izliyoruz. Bunu başarabileceğine ilişkin inançtan veya böyle görünmenin imkanlarından dolayı “erken seçim filan yok” diyerek kazandığı zamanı genişletmeye çalışıyor. Olanların seçmende nasıl yankı bulacağını, maaş artışları ve yaratılan havanın yoksullaşan insanları ne kadar yatıştıracağını önümüzdeki ayların anketlerinde göreceğiz. Tartışmaya açık olmayan gerçek ise bildik bir gösterinin bir kez daha sahnelenmiş olması: Kriz yarat, onu köpürt ve içinden çıkılmaz hale getir, sonra da bunu idare edebildiğini göstermek için sahne al.

Bu iktidarın ve dünyadaki benzer böylesi liderlik tarzlarının krizlerle ilişki kurma biçimi farklı. Krizler, ortaya çıkan ve büyüyen sorunlar, bunlar karşısındaki bocalamalar, alay edilen saçmalıklar, her zaman otomatik olarak aleyhlerine netice vermiyor. Aksine gündemdeki yerini ve çerçevesini kontrol edebildikleri durumda krizlerin sağladığı atmosferi, karizmalarını sivrilten, saldırı güçlerini artıran propaganda malzemesine dönüştürebiliyorlar. Bunu sağlayan süreç, liderin sorun yaratma ve çözme kerametini uhdesinde tutan özel güç algısını pekiştirerek sağlanıyor. Diğer taraftan sorunu oluşturan neden-sonuç ilişkisini bozmak, tartışılma parametrelerini belirlemek hayati rol oynuyor. Elbette illüzyonlar içeren özel bir performans olan bu tek kişilik gösteriye seyirci bulmak ve onlar üzerinde basit sembollerle ikna edici olmak da ciddi faktör. Ekonomi, yakın zamana kadar Erdoğan’ın en zayıf olduğu mesele kabul ediliyordu. Damadını bile harcamak zorunda kalışı, krizi yok kabul ederek inisiyatifsiz kalması, yakın çevresinde bile çözülme görüntüsü oluşmasını engelleyememesi, bu başlıktaki zafiyetinin kanıtları sayılıyordu. Bu değerlendirme bir yanılgıdan kaynaklanmıyor, her ay belirginleşen anket sonuçlarıyla da destekleniyordu. Fakat meselenin karizma yemek yerine besleyen bir dinamiğe dönüşmesi, “ekonomi bilimini” bir kenara bırakılıp çok kaba bir popülist dile çevrilmesiyle halledildi.

Kolayca tekrarlanan bu gösterinin, gerçekleştiği sahneyi kimin kurduğu veya tasarladığıyla da yakın ilgisi var. Krizlerin konuşulma biçimi, çerçevesi ve bazen bilerek sıkıştırıldığı dar koridorlar, iktidarın istediği neden-sonuç denklemini besleyen dinamiklere dönüşüyor. Benzer bir durumu S-400 meselesinde de tecrübe etmiştik. Milyarlarca lira boşa harcanan paranın yanına F-35 projesinden atılma zararını, etrafında yaratılan gerilimin ikincil kayıplarını ekleyebileceğimiz, tam olarak neyi çözdüğü, ne işe yaradığı anlaşılamayan bir gösterinin ardından elde ne kaldı? Erdoğan, dikkatleri üzerine topladığı, uzun süre üzerinde sörf yaptığı bu inatla, muhalefeti “Alabilir mi alamaz mı?” parantezine sıkıştırdı. Bu sıkışmanın finali de “Aldık işte” ile bitti. Sadece iktidar için çıkmaz olacak yolda, tıpkı Suriye’de olduğu gibi peşine takabildiği muhalefet de kayboldu. Sonuçta en ileri gidilen nokta, olsa ne işe yarayacağı belirsiz “Hadi aktive etsene” çağrısı oldu. Benzer bir süreci faiz-kur döngüsünde yaşadık. Ekonomistlerin çok haklı olarak saçmalığını işaret ettikleri “Faiz sebep, enflasyon sonuç” denklemi, Erdoğan’ın sistemli kışkırtmalarıyla ekonomi bahsini para politikasından ibaret bir cendereye soktu. O tarihe kadar muhalefetin çok başarılı biçimde -çeşitli kesimlerin sorunlarını gündeme taşıyarak- hakimiyet kurduğu ekonomi bahsi, son gösterisini yapmadan önce tekrar Erdoğan’ın eline geçti. İktidar, kendi ömrünün dolar kuruna endekslenmesine, memleketin geleceğini ve tamamını kura bağlayarak cevap verdi.

Şimdi Erdoğan’ın şapka ve tavşan bile olmadan yaptığı illüzyon paradisinin sonuçları tartışılıyor. Gerçek sorunların ortada durduğu hatta daha sert biçimde geri geleceği söyleniyor. Bu gösteriyi her durumda alkışlamaya hazır olanlara zaten laf anlatılamayacağından bahsediliyor. Enseyi karartmamak gerektiği, moral bozmanın yeri olmadığı anlatılıyor. Ancak herkes, iktidarın ömründe bir vade kayması olabileceğini kabul ediyor. İktidar, memleketin ve aslında kendisinin krizini geleceğe doğru itmiş, bugünü şimdilik kendi kontrolüne almış görünüyor. Zaten senelerdir şimdiki zamanı kontrol ederek “sürdürüyor”. Herhangi bir sorunu çözmüyor, çözmeye yeltenmiyor bile. Onu idare ediyor ve elverişli bir formda ileri itiyor. Bu süpürme hamlesi, başına dert olan sorunla birlikte muhalefeti de ya geçmişin tartışmalarına ya da geleceğin tehlikelerine savurmaya yarıyor. İşte burası çokomelli. Son yaşananların ardından muhalefetin bazı sözcüleri, itirazlarını DEM’in olası mali yükü ve Erdoğan’ın dediğinin aksine “örtülü faiz artırması” üzerine kuruyorlar. Bu riskleri uzmanların tekrar tekrar anlatması çok gerekli ama geçtiğimiz aylarda yapıldığı gibi bunun çok kuvvetli siyasi cevap olamayacağını da görmek gerek. Çünkü iktidarın yarattığı illüzyonu sadece gelecekteki olası riskleri göstererek karşılamak kolay değil. İktidarın tutarsızlıklarının da çok işe yaradığı söylenemez. (Tutarlılığın arandığı yer yanlış olabilir mi?) Bu verimsiz dar koridorlar yerine, yeni Maliye Bakanı’nın iktidarın tercihleri ve öncelikleri konusunda  açık itiraflarının açtığı geniş bulvar daha kullanışlı. İktidarın yapamayacakları veya sürdüremeyeceklerinden çok yapabildiklerinin sonuçlarına odaklanmak bugüne döndürebilir. İktidarın beceremediğini yapmaya aday olmak değil başka bir şey önermek daha çok izleyici toplayabilir.

Kemal Can’ın önceki yazıları:

“Sürdürülemez” ama ya sürdürebilirse?

Bardağın yarısının durumu ne?

Ekonomi, “asıl gündem” oldu mu?

Hafta sonu kötümserliği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus