Kemal Can yazdı: Bardağın yarısının durumu ne?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Anketler her ay iktidar oylarındaki erimeyi ölçüyor. Çeşitli firmalar farklı sonuçlar verse bile iktidarın yavaş ve düzenli bir oy kaybı yaşadığına kuşku yok. Ağırlaşan ekonomik koşulların önümüzdeki kış boyunca etkisini artıracağı, çok daha kötü günlerin yakında olduğu söyleniyor. İktidarın bazı olağanüstü hamlelerle geçici ama şaşırtıcı bir rahatlama yaratabilme olasılığına dikkat çekenler olduğu kadar bu trendin devam edeceği beklentisini dile getirenler de var. Mesela Medyascope yayınına katılan Metropoll’ün Yöneticisi Prof. Özer Sencar, siyasi aritmetiği etkileyecek “seçim ekonomisi” ihtimalini ciddiye alıyor. Aksine iktidarın eriyip muhalefetin yükseleceğine inananlar ise hâlâ daha kalabalık. Fakat sürecin muhalefet için tam rahatlama yaratacak bir kopma seviyesine ulaşmadığı ortada, hangi hızda ulaşacağı ise belirsiz. AKP’nin 2002’de tek başına iktidar olduğu dönemdeki 30-35 bandında direnebildiği görülüyor. MHP’nin biraz daha geriye düşmüş olmakla birlikte yine aynı tarihteki oranlarda tutunması tamamen imkansız değil.

Doluluk seviyesi tartışmalı bir su bardağı karşısındaki yaman çelişki. “Yarısı dolu” deseniz de haklısınız, “yarısı boş” deseniz de. İktidarın çok oy kaybettiği de ortada, yeterince kaybetmediği de. Muhalefet kazanmaya çok yakın ama kazanabileceği eşik hâlâ riskli mesafede. İktidar hem kaybetmenin kıyısında dolaşıyor hem yeniden kazanabilmek için tehlikeli kumar peşinde. Muhalefet bir şey yapmadan kazanabilir veya yaptıkları yüzünden kaybedebilir ya da tam tersi de pekâlâ mümkün. Bu bıçak sırtı durum, hata yapma ihtimalini ve dolayısıyla “hata yapan olma” yükünü çok büyütüyor. İktidar tarafında, sorumluluktan kişisel olarak uzakta kalarak sonuç alınamadığını –hatta kendisinin de pek korunamadığını- gören Erdoğan riskli biçimde inisiyatifi üstlenmiş görünüyor. Muhalefet cephesindeki çekişmeyi de sorumluluk gerilimi şekillendiriyor. Aday kim olacak belirsizliğinden erken seçim baskısına, muhalefetin ağırlık merkezi çekişmesinden en uygun yöntem seçeneklerine kadar her tartışma, kazanma ihtimalinin büyümesi veya kaybetme riski üzerine kuruluyor.

Muhalefet cephesinin aktörleri,  birbirini “kaybettiren olma” ithamıyla örtülü biçimde tehdit ediyor. Şimdiye kadar kapalı cereyan eden gerilim artık dışa vuruluyor. İYİP Genel Başkan Yardımcısı Koray Aydın, “Herkes idealist davranmalı, nefis zamanı değil. (…) Kazanma riski olan bir adayı kabul etmiyoruz” deyiverdi mesela. “Kazanabilecek bir adayı tercih edeceklerini söylemekte ne acayiplik var” diyebilirdik, eğer Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusunda yoğun bir hareketlenmeyle aynı günlere rastlamamış olsaydı. O zaman bu paralellik, anketlerde Erdoğan karşısında hâlâ en zayıf adayın kim olduğunu akıllara getirmezdi. Kısa bir süre önce CHP Genel Başkanı ile birlikte katıldığı bir açılış töreninde Meral Akşener’in İmamoğlu’na hitaben, “Bu çalışma performansınızın devamını dilerim. Cumhurbaşkanlığı seçiminde lazım” sözlerinin yeri ve zamanlaması da anlamlıydı. Kimileri “Akşener’in adayı İmamoğlu” yorumunu yaptı, kimileri de “İmamoğlu’nun önü kesildi” diye düşündü. Dediğinin anlamı konusunda belirsizlik var ama bir şey söylemeye çalıştığından kimsenin şüphesi yok.

Başka örnekleri ya da kulislerde dönüp dolaşan söylentileri eklemek mümkün. Adayı erken açıklamanın vereceği zarar tartışılırken gecikmenin komplikasyonları daha hızlı boy göstermeye başladı. Ortaklık zemini inşa edilemeden sonranın yarışı erken açıldı. “Sonrayı sonra konuşuruz” demek kimseyi bu hesaplardan alıkoymadı, aksine kışkırttı. Bu hareketlenmenin başlangıcı olarak, Kılıçdaroğlu’nun “ben” diye konuşmaya başlaması ve adaymış gibi çeşitli çevrelere mesaj ve uyarılar göndermesi gösteriliyor. Ancak Akşener’in el rahatlatan bir fedakârlık gibi sunulan “Ben başbakan olacağım” çıkışına kadar geri gitmek gerekebilir. O çıkışın arkasındaki negatif ve pozitif motivasyonlara da bakmak lazım. Kılıçdaroğlu’nun “meşru muhatap” çıkışından sonra Akşener’in, “Kürdistan vakasında” güncellediği mesafe ayarlarını negatif motivasyon olarak sayabiliriz. Son aylardaki oy artışının verdiği hevesle, İYİP’in Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu’nun, “2002’de Erdoğan’ın bulduğu kalabalıkları bulmak” diye tarif ettiği motivasyonu da pozitif tarafa yazabiliriz

Muhalefet ittifakının –resmi olarak dışarıda tutulanlar da dahil- devamı için verilmiş büyük bir emek var. Kılıçdaroğlu’nun katkısını, Akşener’in desteğini herkes takdir ediyor. Henüz çok oy getirileri olmasa bile sembolik katkıları dolayısıyla Karamollaoğlu, Babacan ve Davutoğlu’nu herkes önemsiyor. Bütün zorlamalara rağmen tabanını sağlam tutan ve olgunlukla pozisyonunu koruyan HDP, denklem harici tutulan kilit konumunu sürdürüyor. Zaten muhalefetin ön önemli gücü de aynı resme giremeseler bile aynı yerde durabilme becerisi. Ancak mecburiyetin idraki sayılabilecek bu becerinin yanına henüz ikinci bir şey eklenmiş değil. Muhalefet tarafında durmaya devam edebilmek az şey değil belki ama sadece bundan ibaret takdire yaslanarak gidilebilecek yol sınırlı. Oysa muhalefetin 20 yıllık iktidarı değiştirebilecek güçlü bir alternatif haline gelebilmesi, birlikteliğe sığınma becerisinden daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Bu fazlayı birlikte üretmek konusunda ilerleyemeyenler, birbirlerinin yaratabileceği eksikleri gündeme getirip taktik avantaj derdine düşüyorlar. Kazanma mecburiyetini rakiplerinin önüne takoz yapmaya kalkıyorlar.

Kimileri için son beş yıldır, kimileri için 20 senedir, bazıları açısından çok daha uzun süren ağır bir tahribatın sonlandırılması çok acil bir ihtiyaç. Birikmiş, kabarmış, yıkıcı bir hale gelmiş sorunlar ivedi iktidar değişikliğini zorunlu kılıyor. Her ne olacaksa, önce mevcut iktidarı durdurmak, değiştirmek, bunun için de onu yenebilmek lazım. İşte muhalefet, bu çarpıcı tablo yüzünden kazanmaya, kazanmak için birlikte durmaya mecbur bir topluluk haline geldi. Memleketin en azından yarısı -giderek daha çoğu-  tam da böyle görüyor durumu. Ancak burada da yine su bardağı paradoksu geliyor önümüze. Kazanma mecburiyeti bir tarafıyla müthiş sinerji üretebilecek potansiyel, diğer tarafıyla ise büyük bir ayak bağı. Muhalefet cephesinde giderek hakim olmaya başlayan eğilim, bu mecburiyeti bardağın dolu tarafı olarak görmek ama muhataplarına bardağın boş tarafını anlatmak. Üstelik en tepedeki aktif aktörlerden sıradan seçmene kadar yayılan bir eğilim bu. Mecliste AKP sıralarından “aday kim” sataşmalarına giderek daha fazla yüklenilmesi de bununla ilgili. Siz söyleyin, bardaktaki durum ne?

Kemal Can’ın önceki yazıları:

Ekonomi, “asıl gündem” oldu mu?

Hafta sonu kötümserliği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus