
Geçtiğimiz haftalarda Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki korkunç okul saldırıları şiddet içerikli televizyon dizilerini tartışmanın odağına yerleştirdi. Dehşetin nedenini açıklamaya çalışırken her kafadan bir ses çıktı, her zamanki gibi yarım yamalak bilgi kırıntıları havalarda uçuştu, hiçbir bilimsel temeli olmayan yüzeysel ilişkilendirmeler yapıldı. Sonuçta ülke olarak hayatımızdaki genel şiddet sarmalına genelde Amerika’da gördüğümüz silahlı okul saldırılarını da eklemiş olduk. Ufacık yaştaki güzel çocuklarımıza, onları korumak isterken yaşamını yitiren öğretmenimize veda ettik. Çok ağır bir tabloydu gerçekten.
Bu trajedinin televizyon dizileri boyutunu bütün akademik hayatını medyanın toplumsal etkilerini üniversite amfilerinde anlatarak, yazıp çizerek ve araştırarak geçirmiş bir hoca olarak, serinkanlı bir biçimde sizlerle paylaşmak istedim. Sizi sıkmadan son derece yalın bir biçimde anlatmaya çalışacağım.
- Şiddetin kaynağı video oyunlar ve mafya temalı diziler mi?
- 10 kişiyi öldüren saldırganın babası: “Silah hevesini köreltmek için bir hafta önce atış yaptırdım”
- Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırıların akıllarda bıraktığı beş soru
- Kahramanmaraş’ta okul saldırısı | Saldırganın bilgisayarında eylem planı bulundu, babası tutuklandı
- Kahramanmaraş’ta bir öğretmen ile veli can kaybının artmasını önledi
Bilimsel çalışmalara bakalım
1950’lerin sonundan itibaren özellikle sosyal psikoloji alanında çocukları ve gençleri saldırganlığa iten nedenler büyük bir araştırma sorusuydu. Çocuklar nelerden etkilenip de bu kadar şiddet eğilimli ve agresif olabiliyorlardı? Öncelikle toplumsal öğrenme kuramı (Social Learning Theory) altında çocukların gözlemleyerek ve taklit ederek öğrendiği ve erken yaştaki rol modellerinin önemi vurgulandı. Ebeveynler, öğretmenler ve elbette ekranda gördükleri kahramanlar çocukların şiddetle olan ilişkisini şekillendiriyordu. Bu konuda Albert Bandura ile başlayan sayısız bilimsel deney yapıldı. Şiddetin kahramanlık unsuru olarak sunulması, cezasızlık, sorunların şiddetle çözülmesi gibi konular sorunlu olmasına karşın, ekrandaki şiddetin direkt gerçek hayata davranış olarak yansımasıyla ilgili bilimsel bulgulara ulaşılamadı.
Ancak en önemli çalışma 1970’lerden itibaren on yıllarca süren ve kitle iletişim alanında etki literatürüne damgasını vuran Yetiştirme (Cultivation) Kuramı geldi. Bu noktada bir kişisel parantez de açmak isterim. Amerika’da kitle iletişim doktorası yaparken bu teorinin kurucusu olan Prof. George Gerbner’ın asistanlığını yaptım. 1990’ların sonunda iki yıl boyunca televizyon şiddetini ve toplumsal etkilerini araştıran ekibin içinde yer aldım. O dönemde Amerika’daki kamuoyu ülkemizde olduğu gibi net ve basit bir korelasyon peşindeydi. Özellikle Amerikan televizyonlarındaki suç dizilerinde şiddet çok fazlaydı; tıpkı sokaklarda olduğu gibi. Ne kadar fazla bu dizileri izlerseniz, gidip bir saldırı düzenleme potansiyelinizin o kadar yüksek olduğuna inanılıyordu. Ancak on yıllara yayılan, sistematik içerik analizi ve izleyici algı çalışmaları bizlere bu ilişkinin bu kadar basit olmadığını gösterdi.

“Kötü dünya” algısı
Peki bu şiddet içeren dizilerin hiç mi olumsuz etkisi yoktu? Elbette vardı, ancak bu etki daha çok yıllara yayılan ve gittikçe eğilip bükülmüş ve gerçeklikten uzaklaşmış bir dünya algısıydı. Bir kere hiçbir etki öyle kısa sürede olamazdı; yavaş yavaş, üstüne koya koya, benzer şiddet hikâyelerini ve hep tekrarlanan kahraman ve mağdur temsiliyetlerini göre göre gerçeklikten uzaklaşıyorduk. Şiddeti uygulayan kahramanlar ve onlara maruz kalan mağdurlar hep aynıydı. Biz bunları norm olarak kabul edip dünyaya bu sorunlu televizyon penceresinden bakıyorduk. Dizilerdeki şiddet, gerçekte olmadığı kadar kötü bir dünya algısı (Mean World Syndrome) yaratıyor, kadınları, azınlıkları ve halihazırda dezavantajlı grupları daha da ürkütüyor, sindiriyordu. Sıradan insanları siyasal tercihlerinde daha da radikalleştiriyor ve aşırı güvenlik politikalarını talep eder hale getiriyordu. Çok boyutlu bu araştırma, farklı toplumsal kesimlerin yoğun olarak izledikleri şiddet dizileriyle kendilerine bambaşka bir algı dünyası yarattıklarını bilimsel verilerle destekliyordu. Bu son derece tehlikeli bir kırılmaydı şüphesiz, ancak direkt şiddete yöneltme anlamında televizyon dizileri tek öğe olamazdı. Özellikle silahlı okul saldırılarının arkasında daha makro düzeyde ve daha derin toplumsal, politik, psikolojik etmenler yatmaktaydı. Yetiştirme Kuramı’nın bulguları Türk dizileri bağlamında da çok katmanlı ve tartışmaya değer. Ancak dizilerdeki şiddetin normalleştirilmesi, mafyavari karakterlerin estetize edilmesi, onların birer rol modeli olarak sunulması ve cezasızlığın sıradanlaşması bu derin soruna eklemlenince işler daha da çetrefilleşiyor. Televizyon şiddeti özellikle gençleri sarmalayan bir kültürel mikrokozm yaratıyor ve kanımca en çok tartışmamız gereken risk de bu. Bu trajedileri tek bir nedene bağlamak içimizi soğutsa da, daha serinkanlı ve çok yönlü analizlere ihtiyacımız var. Bunu yaşayabileceğimiz yeni örnekler üzerinden konuşmamak tek dileğimiz sanırım.














