Cevat Düşün yazdı: Diktatörlük tarihi ve diktatör rejimleri üzerine 

Diktatörlük genellikle günümüzde bir olgu gibi ele alınsa da, sistem temelleri antik uygarlıklara kadar uzanır.  Diktatörlük kavram ve rejimi ilk kez Antik Roma Cumhuriyeti döneminde ortaya çıkmıştır. Bugünkü anlamından oldukça farklı bir anlam ve işlev teşkil etmiştir. Antik Roma’da diktatör, olağanüstü kriz anlarında Senato tarafından atanan ve genellikle altı ay gibi sınırlı bir süre için mutlak yetkilerle donatılan bir yöneticiydi. Atanan yöneticiye verilen yetki, savaş ya da iç karışıklık gibi durumlarda hızlı karar alabilmek için gerekli görülüyordu. Bu yüzden  diktatörlük, kalıcı bir tahakküm biçimi değil, geçici bir çözüm işleyişiydi. Örneğin Lucius Quinctius Cincinnatus gibi dönemin diktatörlük yetkisiyle atanan yöneticiler, görevlerini tamamladıktan sonra iktidarı gönüllü olarak bırakarak bu sistemin etik sınırlarına dahil olmuşlar

Roma’nın çöküşüyle birlikte Avrupa’da siyasal yapı köklü bir dönüşüm geçirdi ve monarşik sistemler belirleyici hale geldi. Ortaçağ boyunca krallar ve imparatorlar, iktidarlarını ilahi bir kaynaktan aldıklarını iddia ederek hüküm sürdüler. Bu dönemde “diktatörlük” terimi kullanılmasa da, fiilen sorgulanamaz ve sınırsız bir iktidar anlayışı egemendi. İktidarın kutsallaştırılması, yönetilenlerin itaatini yalnızca siyasi değil aynı zamanda manevi düzlemi bir zorunluluk haline getirdi. Böylece güç, geçici bir yetki olmaktan çıkıp, kalıcı ve mutlak bir egemenlik biçimine dönüştü. Bu tarihsel evre, modern diktatörlüklerin zihinsel ve kültürel altyapısını hazırladı.

20. yüzyıla gelindiğinde diktatörlük, ideolojik bir karakter kazanarak çok daha sistematik ve kapsamlı bir yapıya dönüştü. Hitler, Stalin ve Mussolini gibi diktatörler, yalnızca siyasi iktidarı değil, toplumun tüm alanlarını kontrol altına alan totaliter rejimler inşa ettiler. Bu rejimlerde lider, yalnızca bir yönetici değil, aynı zamanda kutsallaştırılmış bir temsilci haline geldi. Propaganda, medya kontrolü ve sistematik baskı mekanizmaları aracılığıyla toplumun düşünce dünyası yeniden şekillendirildi. Muhalefet ortadan kaldırıldı, bireysel özgürlükler yok edildi ve devlet, bireyin tüm varoluşunu kapsayan bir güç olarak örgütlendi. II. Dünya Savaşı, bu tür diktatörlüklerin sadece kendi toplumlarına değil, tüm insanlığa nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini açık biçimde ortaya koydu.

Savaş sonrasında diktatörlükler ortadan kalkmadı; aksine biçim değiştirerek varlıklarını sürdürdüler. Soğuk Savaş dönemiyle birlikte askeri diktatörlükler, tek parti rejimleri ve kişisel otoriter yönetimler farklı coğrafyalarda da ortaya çıktı. Bu yeni biçimler, klasik totaliter rejimlere kıyasla daha esnek ve uyarlanabilir yapılara sahipti. Örneğin Kuzey Kore, Afrika ve Ortadoğu’daki bazı ülkelerde lider kültü neredeyse dini kutsalara dayalı bir boyut kazanırken, bazı diğer rejimlerde kontrol mekanizmaları daha örtük ve kurumsal araçlar ve değerler üzerinden işletildi. Modern diktatörlükler, sadece zor kullanarak değil, beraberinde medya, ekonomi ve teknoloji olanaklar aracılığıyla rıza üreterek varlıklarını sürdürmektedirler. Diktatörlüğü sadece siyasal bir sistem olarak görmek eksik bir değerlendirme olur; çünkü bu olgu aynı zamanda belirli bir psikolojik ve toplumsal zemin üzerinden varlık sürdürür. Belirsizlik ve kaos dönemlerinde insanlar, karmaşık gerçeklikler yerine kesinlik ve düzen arayışına yönelirler. Bu yönelim, güçlü ve mutlak bir lider kültüne duyulan ihtiyacı besler. Kimlik krizleri yaşayan bireyler, kendilerini daha büyük bir ideolojik bütünün parçası biçiminde tanımlayarak güvenlik hissi elde etmeye çalışırlar. Korku ve tehdit algısı ise itaati pekiştirir. Bu çerçevede Adorno’nun geliştirdiği “otoriter kişilik” kavramı, diktatörlüklerin yalnızca yukarıdan dayatılan yapılar olmadığını, ayrıca aşağıdan talep görebilen zihinsel eğilimlerle de beslendiği savını ortaya koyar…

Tarihsel süreçler  incelendiğinde diktatörlüğün geçirdiği dönüşümleri açıkça görmek mümkün. Antik Roma’da geçici bir kriz yönetimi aracı olarak ortaya çıkan bu rejim, Ortaçağ’da kutsallaştırılmış mutlakiyet biçimine dönüşmüş, 20. yüzyılda ise ideolojik totalitarizmin en sert örneklerini üretmiştir. Günümüzde ise diktatörlükler daha karmaşık ve gözle görünmeyen formlar alarak varlıklarını sürdürmektedirler. Açık baskı ve şiddetin yerini ekseriyetle bilgi kontrolü, algı yönetimi ve ekonomik bağımlılık ilişkilerine evrilmiştir. Bu nedenle diktatörlük, yalnızca geçmişe ait bir yönetim biçimi olmaktan ziyade, sürekli evrilen ve farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkan bir iktidar pratiğidir.

Diktatörlük tarihi
Cevat Düşün yazdı: Diktatörlük tarihi ve diktatör rejimleri üzerine 

Diktatörler ve diktatöryal düzenler

Diktatörler ve diktatöryal düzenler dünyanın farklı bölgelerinde, farklı ideolojiler, inançlar, kimlikler ve kültürel değerler üzerinden var olmuş olsalar da, ancak yapısal özellikleri incelediğinde son derece benzer davranış, anlayış, düşünce ve karakter özelliklerine sahip olduklarını gözlemlemek mümkündür. Dönemleri, dinleri, ulusları veya ideolojileri değişmiş olsa bile, iktidarı ele geçirip ve ele geçirdikleri iktidarları sonsuza dek elde tutma hırsları, onların ortak özellikleri olmuştur. İlkel dönemden  günümüze kadar da böyle seyretmiştir. 

Diktatörlük, bir kişinin, bir grubun ya da bir partinin tüm devlet gücünü tek elde toplaması ve halkın denetiminden uzak bir yönetim kurması anlamına gelir. Bu yönetim biçiminde, yasalar, kurumlar ve sistemler ne yazık ki her zaman görünürde vardır, ama aslında tümü diktatörün iradesine bağlı hale getirilmiştir. Bir diktatör için güç yalnızca bir hedef değil, keza  bir yaşam biçimidir. Gücü kaybetme düşüncesi, diktatör gözünde varoluşsal bir tehdit olarak algılanır. Bu nedenle, yönetimini korumak adına her türlü yönteme başvurur. Çoğu diktatör, halkı “kendisi için değil,” “kendi liderliği için var olan” bir kitle olarak görür. Onlara göre toplumun tek görevi, lidere itaat etmek, onu yüceltmek ve gerekirse onun uğruna fedakârlık etmektir. Bu anlayış, tek adam yönetiminin temelini oluşturur. Diktatör, devleti kendi mülkü gibi görür; devletin kaynaklarını, makamlarını ve olanaklarını da bu bakış açısıyla şekillendirir. Kime terfi, ihale ya da ayrıcalık vereceğini kişisel sadakate göre belirler. Böylece devlet, liyakat yerine ‘sadakat’e göre işleyen bir yapıya dönüşür.

Diktatörler halkı yanlarında tutabilmek için genellikle karizmatik, umutvar ve romantik  başlangıçlar yaparlar. Halkın gözünde kurtarıcı, yeniden dirilişin sembolü ya da “tarihin yönünü değiştiren veya üstün ulusu temsil eden lider” olarak kendilerini gösterirler ve sunulurlar. Bu dönemde verdikleri sözler, ekonomik refah, düzen, güvenlik ve milli gurur vaatleriyle kalıcı ve ikna edici etkiler bırakırlar. Ne yazık ki zaman geçtikçe, verilen sözler, şişirdikleri balonlar sönmeye, yerini tehdit, sistematik baskı ve korkuya bırakır. Diktatörün zihin dünyasında, kendisine karşı çıkan herkes “vatan haini” ya da “devlet düşmanı”dır. Böylece muhalifler susturulabilir, gazeteciler hapse atılabilir, muhalefet partileri kapatılabilir. Basın özgürlüğü ve ifade hakkı ortadan kalkar. Halkın bilgiye ulaşması neredeyse tamamen liderin izin verdiği kanallarla sınırlanır. Basın ve medya kontrolü, her diktatörün elindeki en güçlü araçlardandır. Halkın ne duyacağına, ne göreceğine ve hangi kelimeyle düşüneceğine kadar her şey belirlenir. Sansür, rejimin sürekliliği için vazgeçilmezdir. Diktatör, kendisine yönelik eleştiriyi tehdit olarak görür. Bu nedenle, haber kanalları, gazeteler, radyolar ve internet tamamen hükümet propagandasının aracı haline getirilir. Her haber, her konuşma, her slogan diktatörü yüceltmekle ilgilidir. Halkın gözünde “o olmazsa devlet olmaz” düşüncesi planlı ve ustaca yerleşirtirilir. Böylece bir “lider kültü” oluşur. Halka bir tür dini inanç duygusuyla lidere bağlanma teşvik edilir. Liderin resmi bir simgeye, hatta bazen yarı ilahi bir temsile dönüşmesi, o toplumun eleştirel düşünme kapasitesini köreltir. Toplumda korkunun hakim olması da diktatörlerin ortak yöntemidir. Korku, itaatin yerini alır. İnsanlar, düşüncelerini söylemekten, yanlış anlaşılmaktan, hatta suskun kalmanın bile suç sayılabileceği bir ortamda yaşamaktan çekinir. Böyle bir ortamda kimse güven içinde değildir. Komşusuna güvenemeyen, arkadaşına şüpheyle bakan bir toplum yaratırlar. Bu gibi şeyler, diktatör için büyük bir avantajdır; çünkü korku, direnci zayıflatır.

Baskı sisteminin en önemli parçalarından biri de hukukun araçsallaştırılmasıdır. Bağımsız olması gereken yargı, diktatörlük sisteminin baskısını meşrulaştırmak için kullanılır. İnsanlar, görünürde  yazılı yasalara göre  cezalandırılır ancak o yasalar diktatörü koruma yasalarıdır ve sindirme yasalarıdır. Bu maksatla  rejim hem korkuyu yayar hem de “yasa bizden yana” görünümüyle kendi meşruiyetini pekiştirir.

Diktatörler genellikle büyük yalanlar söylerler. Gerçeği eğip büker, istedikleri anlatıya uydururlar. Sürekli tekrar ettikleri şeyleri halk bir süre sonra gerçekten inanılır bulur. Yalanın çokluğu, asıl gerçekle bağın kopmasına yol açar. Bazen diktatör kendi yalanlarına kendisi bile inanır hale gelir. Bu bir çeşit kendini kandırma hâlidir. Çünkü uzun süre kimsenin ona karşı çıkmaması, onu “yanılmaz” olduğuna ikna eder. Gerçekleri söyleyen az sayıda insan ise düşman veya hain olarak damgalanır. Zamanla diktatör, kendi kurduğu yalan dünyasında yaşamaya başlar. Halkın acısını, sıkıntısını ya da öfkesini görmek istemez; çünkü ona göre her şey mükemmeldir. Kişilik olarak diktatörler genellikle narsist ve paranoyaktır. Siyasal narsisizm, kendini merkeze koymak, her şeyi kendine göre değerlendirmek ve eleştiriyi kişisel saldırı görmek demektir. Diktatör, kendini halktan, yasadan, hatta gerçeklikten üstün görür. Kendisiyle özdeşleştirdiği devletin veya ulusun çıkarları, aslında kendi iktidarının çıkarlarıyla aynılaştırır. Paranoya ise onun etrafına güvenmemesine yol açar haliyle… Herkesten şüphe duyar, en yakınındaki insanları bile potansiyel düşman olarak görür. Bu güvensizlik, zamanla en yakın dostlarını, eski yoldaşlarını, hatta aile üyelerini bile sistem dışına atmasına, bazen de bizzat ortadan kaldırmasına kadar gider. Diktatörlüklerin iç çöküşü genellikle bu aşamada başlar. Çünkü korku ile inşa edilen sistem, bir gün kendi içine dönüp lideri de yutar.

Diktatörlerin çevresi 

Zamanla diktatörün çevresi elit  dalkavuklar ve bağnazlar tarafından sarılır.  Ne yazık ki bir süre sonra gerçekleri kendisiyle paylaşacak kimse kalmaz. Doğruyu söyleyen herkes susturulmuş, korkutulmuş veya uzaklaştırılmıştır. Bu durumda lider artık kendi hayalinin içinde yaşar. Gerçekle bağını kaybettiği için aldığı kararlar giderek daha mantıksız hale gelir. Bu yanlış kararlar halka daha fazla yoksulluk, ayrımcılık, baskı ve savaş olarak geri döner. Diktatör bunu da “kader”, “vatan mücadelesi” veya “dış düşmanların veya güçlerin oyunu” gibi bahanelerle pekiştirir. Halkın ve ülkenin sürekli bir tehdit altında olduğu, dikkatleri iç çelişkilerden uzaklaştıracak bir gündem yaratmak, diktatörlüğün antik zamanlardan günümüze kadar sürdürdüğü en eski taktiklerinden biridir.

Diktartöryal düzende ekonomik politikalar

Ekonomik politikaları, diktatörlüklerin kısa vadede bir istikrar görüntüsü çizdiği, ancak uzun vadede büyük çöküşlerle sonuçlandığı görülür. Çünkü tek kişinin gücüne dayanan yönetim, üretkenliği, yeniliği ve adaleti yok eder. Yolsuzluk  sistematik hale gelir. Zenginlik küçük bir grubun elinde toplanır. Yoksulluk, işsizlik ve adaletsizlik yayılır. Halk sessizse, bu sessizlik nedeni genellikle rejimin hakim kıldığı korku ikliminden kaynaklanır. Gelecek korkusu, iktidarın sessizliğe verdiği sahte huzurla karıştırılır. Toplum zamanla “alışır.” İşte diktatörlüğün en tehlikeli yönü budur: halkın baskıya alışması. Tarih, diktatörlerin sonunun her zaman aynı olduğunu gösterir. Kimisi darbeyle devrilmiş, kimisi halk ayaklanmasında yakalanmış, kimisi kendi korumaları tarafından öldürülmüş, kimisi de yalnızlıktan ve korkudan intihar etmiştir. Ancak ortak olan, neredeyse hiçbirinin iktidarı gönüllü bırakmamış olmasıdır. Diktatörler iktidarı kaybetmeyi ölümle eşdeğer görür. Bu nedenle koltuğunu korumak için ülkesini felakete sürüklemekten bile çekinmeyecek kadar gözü kara kararlar alırlar. Diktatöryal rejimler sonrası , halk  özgürlüğü yeniden kazandığında geriye daima aynı manzara kalır: yıkılmış kurumlar, korku kültürüyle büyümüş nesiller ve travmalarla dolu bir toplum. Diktatörlüklerin geride bıraktığı en büyük zarar, insanların birbirine duyduğu güvenin yok olmasıdır. Uzun yıllar boyunca korkuyla yönetilen toplumlarda, insanlar sessiz kalmayı hayatta kalmanın bir yöntemi gibi kabullenmişlerdir. Bu durum da, özgürlüğün kazanıldığı gün bile toplumun konuşmakta, hesap sormakta zorlanmasına neden olur. Yeniden demokrasi kurmak, seçim yapmak, özgür basını canlandırmak mümkündür; ancak güveni yeniden kurmak yıllar alır maalesef. Diktatörlükler yalnızca bireyleri değil, toplumun sosyal ve kültürel değerlerini başta olmak üzere  ruhunu da yaralar ve çürütürler. O nedenle diktatörlerin topluma bıraktıkları en büyük miras, sadece yıkılmış bir ekonomik sistem değil, çürümüş bir ahlak düzenidir.

Hâsılı kelâm, tarihteki bütün diktatörler farklı adlar  taşımış, sistemler kurmuş , farklı ideolojiler savunmuş olsalar da, özleri aynı kalmıştır: mutlak güç hırsı, eleştiriye tahammülsüzlük, yalan ve korkuyla yönetim, kakistoratik yönetim, baskıya dayalı düzen ve kendini mesihleştirme ve  tanrılaştırma eğilimi. Gücü elinde tutarken kendini halktan ayrı, hatta halkın üstünde gören her lider, aynı son kaderleri olmuştur. Tarih çok defa göstermiştir, ne kadar güçlü görünürse görünsün, korkuyla kurulan hiçbir düzen sonsuza kadar ayakta kalamaz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.