Özlem Yalım yazdı | Üniversitenin tasarımı: Eski bir kurumun yeni dünyayla sınavı

Türkiye’nin köklü ve öncü üniversitelerinden Bilgi Üniversitesi geçtiğimiz haftalarda bir gecede kapatıldı; öğrenciler, akademisyenler ve aileler bu bir anda ortaya çıkan karar sonrasında şaşkınlık içinde yüzlerce soru ile ortada kalıverdiler. Devlet tarafından tam üç gün sonra verilen karar geri alındı ve bu kez de kaybedilen eşek geri bulunduğu için büyük sevinç ve rahatlama yaşandı. Bu konunun hemen ardından Türkiye’de öyle çok gündem maddesi daha ortaya çıktı ki, hemen her konu gibi toplum olarak üzerinde fazlaca düşünemedik, derinleşemedik; çünkü bizim bu ülkede 7/24 şaşıracak, düşünecek, dertlenecek, çözüm arayacak çok konumuz var; günler, saatler içinde bir “öteki” meseleye geçiverdik.

Özlem Yalım yazdı | Üniversitenin tasarımı: Eski bir kurumun yeni dünyayla sınav
Özlem Yalım yazdı | Üniversitenin tasarımı: Eski bir kurumun yeni dünyayla sınav

Bu stratejik bir yönetme biçimi. Sadece baskı üretmeyen bu yönetim şeklinde; Montesquieu’nün despotizmin ilkesi olarak tanımladığı “korku”yu, Arendt’in hakikat ile kurgu arasındaki ayrımı yok eden totaliter kavramını, Agamben’in “istisna hâlinin yönetim paradigmasına dönüşmesi” fikrini ve Naomi Klein’ın “şok siyaseti” analizini aynı anda görebiliriz: sürekli değişen, şaşırtan ve akıl dışı görünen kararlarla insanlarda politik bir öğrenilmiş çaresizlik yaratılması… Buna düpedüz “siyasetin tasarımı” diyebiliriz

Diğer yandan, otoriter rejimlerin strüktürel devlet yapılanması; ve bu çerçevede mevcut enstitülere olan müdahalesi de bilinen bir strateji. Türkiye’de uzun süredir bu stratejinin göbeğinde duran bir kurum olarak üniversiteler var.

Ortaçağ’dan günümüze kadar iktidarların üniversitelerle ilişkisi, yalnızca eğitim politikalarının değil, aynı zamanda güç ve meşruiyet mücadelelerinin de bir parçası olmuş. Yakın zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla kapatılıp yalnızca birkaç gün sonra yoğun öğrenci ve akademisyen tepkileri üzerine yeniden açılması, tarihteki benzer örneklere bakmamızı gerektiyor.

Ortaçağ’da Bologna ve Paris gibi üniversitelerde akademisyenler ve öğrenciler, haklarının ihlal edildiğini düşündüklerinde topluca kenti terk ederek yöneticilere geri adım attırabilmişlerdi. 1933 Almanyası’nda Naziler üniversiteleri kapatmak yerine onları ele geçirerek binlerce akademisyeni tasfiye etti; amaç kurumları yok etmek değil, kontrol altına almaktı. Macaristan’da hükümetin yasal düzenlemeler yoluyla Central European University’yi ülkeyi terk etmeye zorlaması, Rusya’da European University at Saint Petersburg’ın lisansının askıya alınması ve daha sonra geri verilmesi ya da Nikaragua’da onlarca üniversitenin kapatılması da benzer bir yönetim anlayışının farklı örnekleri olarak tarih sayfalarında yer alıyor. Bu örneklerin ortak noktası, üniversitenin özerk bir bilgi üretim alanı olmaktan çok, siyasi iktidarın dilediğinde açıp kapatabileceği, yetkilerini genişletip daraltabileceği bir kurum olarak görülür hale getirilmesi. Bu yaklaşım modern demokratik yönetişimden çok, kurumsal özerkliğin bir hükümdarın iradesine bağlı olduğu eski dönemleri hatırlatıyor; özetle eğitim politikası üretmek yerine güç gösterisi yapmayı öncelikli hale getiren bir yönetim tarzı ile baş başayız ne yazık ki.

Özlem Yalım yazdı | Üniversitenin tasarımı: Eski bir kurumun yeni dünyayla sınav
Özlem Yalım yazdı | Üniversitenin tasarımı: Eski bir kurumun yeni dünyayla sınav

Bu gelişme ile bir musibetten bin nasihat da doğmadı değil. Bilgi’nin himayesine gireceği Mimar Sinan Üniversitesi’nden kamuoyuna yansıyanlar da ilginçti. Aynı kaygıları bir gecede bu kurumun öğrencileri ve akademisyenleri de yaşadılar. Biri paralı ve vakıf üniversitesiydi; imkânları, olanakları genişti. Diğeri ise imkânsızlıklarla boğuşan bir devlet üniversitesi. Bir Mimar Sinanlı öğrenci “Ama sen de paranla satın alamayacağın bir diploma ile mezun olacaksın” diyordu Bilgili akranına mesela. Bu tek cümlede bile Türkiye’deki üniversite habitatı için düşünmemiz gereken çok önemli bir kriz yatıyor bana göre.

Tüm bunlar olurken dünyada teknoloji devrimleri yaşanıyor; bilginin, verinin kime ne kadar ulaşabildiği, kim ne tarafından nasıl kullanılabildiği çok boyutlu olarak tartışılıyor. Ülkemizdeki çerçeve siyasi ve sosyolojik deneyler yaşarken dünyada genel anlamda bir üniversite krizinden söz edilebilir ve bugünün yaşadığı krizi bir yapay zekâ krizine indirgeyemeyiz. Bana göre üniversite krizi bir “yetkinlik” krizi niteliğinde.

Özlem Yalım yazdı | Üniversitenin tasarımı: Eski bir kurumun yeni dünyayla sınav
Özlem Yalım yazdı | Üniversitenin tasarımı: Eski bir kurumun yeni dünyayla sınav

Neredeyse bin yıl boyunca üniversiteler eşsiz bir ayrıcalığın sahibiydi: bilgiye açılan birincil kapı oldular. Tıp, felsefe, mühendislik, iktisat, mimarlık ya da hukuk öğrenmek istiyorsanız tek meşru yol vardı, o da ilgili alanlardaki köklü, donanımlı kurumlara kayıt olmak, derslikte oturmak, takvime, programa, diploma sistemine girmek; tersi düşünülemez.

İçinde bulunduğumuz çağda ise, geçmiş yüzyılın en önemli enstitülerinden biri olan bu kurumlar sorgulanıyor; sanırım üniversite tekeline tamamen olmasa bile pek çok branşta bir son geldi.

Bugün İzmir’de, Nairobi’de, Bangalore’da ya da Buenos Aires’te oturan motivasyonu yeterince yüksek bir öğrenci, sabah kahvaltısından önce Stanford’dan, MIT’den, Oxford’dan ya da INSEAD’dan derslere ulaşabilir; kendini ücretli/sertifikalı veya bedava derslerle geliştirebilir. Bilgi çağımızda bol, aranabilir, taşınabilir ve giderek daha ücretsiz, dolayısıyla daha ulaşılabilir meta hâlinde.

Peki bu dönemde “Üniversiteler bilgi sunabilir mi?” veya başka bir soru: “Öğrenciler neden her yerde bulunan bilgi için para ödesin ki?” Bu, özellikle özel üniversitelerin yüzleştiği varoluşsal bir sorun. Bu nedenle köklü ve marka değeri yüksek kuruluşların “ulaşılabilir bilgi” kavramını gittikçe daha çok ele aldığını görebiliyoruz.

Nicelik mi, nitelik mi?

Üniversitelerle ilgili en yaygın kaygılardan biri de nicelik/nitelik meselesi. Türkiye, niceliğin nitelik olarak karıştırıldığında ne olduğunun aydınlatıcı bir vaka çalışması gibi. Bunu gözlemlemek için akademisyen olmanıza gerek yok; hemen her alanda gittikçe kalitesi düşen iş gücüne bakarak çıkarım yapmak mümkün.

2002’de Türkiye’de yaklaşık 76 üniversite vardı. Bugün bu sayı 208’e ulaştı; 7 milyonun üzerinde öğrenciden ve yaklaşık 185.000 akademisyenden söz ediyoruz. Siyasi açıdan bu genişleme, eğitimin demokratikleştirilmesi olarak sunuluyor ve tabii bu sayı ile bilgiye erişim gerçekten de arttı. Pek çok ailede ilk kez üniversite diploması alan bireyler şu ya da bu biçimde sağlandı.

Diğer yandan toplumda “apartman üniversitesi” denilen bir kavram da ortaya çıktı. Bu üniversiteler, kampüslere sahip olmadan mahalle aralarında belirli binalara yerleşerek öğrenim vermeye başladılar. Burada üniversite kampüsünün insan üzerindeki tüm etkilerinden uzak biçimde, sadece sertifikasyona yönelik yürütülmekte olan programlardan mezun olan kişilerin dünya görüşleri ne derece gelişebildi; aydınlanabildi; büyük bir tartışma konusu olarak gündemini koruyor.

Türkiye son 25 yılda 132 ek üniversite mi yarattı, yoksa 132 ek kampüs mü?

Üniversite bir bina değildir. Bir kültürdür. Bir araştırma ekosistemidir. Bir entelektüel gelenektir. Kritik kütleye ulaşmış akademisyenlerdir. Fikirlerin çarpıştığı bir yerdir. Değer ve fark yaratan politikalar yalnızca yasa çıkarılarak var edilemez.

Üniversite kampüslerinin mimarisi ve fiziksel çevresi, öğrencilerin başarısı üzerinde sanıldığından çok daha güçlü bir etkiye sahip. Son yıllarda yapılan araştırmalar, kampüslerin yalnızca eğitim verilen mekânlar değil, aynı zamanda öğrenmeyi, psikolojik sağlığı ve sosyal ilişkileri şekillendiren aktif ortamlar olduğunu gösteriyor. “The Importance of Campus Walkability for Academic Performance” adlı çalışmada, yürünebilir kampüslerin akademik başarıyı doğrudan değil; sosyal sermaye, ruh sağlığı ve aidiyet duygusu üzerinden artırdığını ortaya koyuyor. Benzer şekilde “The University Campus and a Sense of Belonging” ile “Belonging, the Physical Space of the University Campus” araştırmalarına göz attım: öğrencilerin kampüse aidiyet hissetmelerinde mimari çevrenin belirleyici olduğunu; yeşil alanların, ortak buluşma noktalarının ve sosyal mekânların kuruma bağlılığı güçlendirdiğini bu çalışmalarda da anlatmışlar. Türkiye ve ABD kampüslerini karşılaştıran “The Restorative Potential of a University Campus” çalışması ise kampüslerdeki ağaçlar, peyzaj ve doğal çevrenin öğrencilerin stres düzeylerini düşürdüğünü ve zihinsel yenilenmeyi desteklediğini ortaya koyuyor. Daha da ilginci, İzmir Ekonomi Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü “Impact of Biophilic Design Parameters on University Students’ Place Attachment and Quality of Campus Life” çalışması, doğayla görsel ve fiziksel temasın öğrencilerin hem sağlık algısını hem de akademik başarı hissini yükselttiğini gösteriyor.

Bu çalışmaların söz ettiği üstün niteliği ODTÜ yıllarımda deneyimleme şansına sahip olmuş azınlıktan biriyim; bu nedenle kızımın da benzer bir nitelikte üniversite eğitimi almasını önemsemiştim; bugün bunun bizim adımıza bir “ayrıcalık” hâline dönüşeceğini ise pek tahmin etmiyordum doğrusu.

Nöromimarlık alanındaki güncel araştırmalar da doğal ışık, akustik kalite, malzeme seçimi ve mekânsal organizasyonun öğrenme verimliliğini ve psikolojik iyilik hâlini doğrudan etkilediğini savunuyor.

Günümüzde üniversitelerin içinde bulunduğu sorunun en büyük kaynağı dijitalleşme ve yapay zekâ olarak görülürken, hatırlayacağımız şey belki de sadece budur. Üniversitelerin gelecekteki değeri de yalnızca bilgi sunmalarından değil, öğrencilerin bir araya gelip düşünebildikleri, sosyalleşebildikleri, aidiyet geliştirebildikleri ve doğayla temas kurabildikleri fiziksel ortamlar yaratmalarından kaynaklanacak; çünkü bugün bilgi çevrimiçi olarak her yerde bulunabiliyor, ancak güçlü bir kampüs deneyimi hâlâ kopyalanması en zor eğitim araçlarından biri.

Özetlemem gerekirse nicelik ile niteliği birbirine karıştırmanın sonuçları ağır. Bunu en etkin biçimde Filozof Michael Polanyi açıklamış: gerçek bir entelektüel topluluğun idari kararlarla var edilemeyeceğini söylüyor. Bunun için “örtük bilgi” adını verdiği şeyi öne sürüyor: müfredat aracılığıyla değil, halihazırda bilenlere yakın olmak sayesinde aktarılan bilginin, akıl yürütmenizi düzelten danışmanın, varsayımlarınızın alenen sorgulandığı seminerlerin, titizliği tekrarın önünde ödüllendiren araştırma kültürünün önemini ortaya koyuyor Polanyi. Katılmamak mümkün değil!

Üniversitelerimiz konusunda küresel sıralama gerçeğine de kısaca bir göz atmak istediğimizde Türkiye’nin en güçlü üniversite kurumları arasında olan Koç, ODTÜ, Sabancı, Boğaziçi ve İTÜ’nün küresel sıralamalarda yer aldığını; ancak genellikle dünyanın ilk 300’ünün dışında konumlandığını görebiliyoruz. En iyi performans gösteren Türk üniversiteleri tipik olarak küresel 300–600 bandında yer alıyor. Bu kuşkusuz bir felaket değil ama üzerinde düşünmemiz gerekli.

Özlem Yalım yazdı | Üniversitenin tasarımı: Eski bir kurumun yeni dünyayla sınav
Özlem Yalım yazdı | Üniversitenin tasarımı: Eski bir kurumun yeni dünyayla sınav

Biz yüz yıldır bu ülkede neden en iyi üniversiteyi tasarlayamadık? Oysa Türkiye Avrupa’nın en büyük yükseköğretim sistemlerinden birine sahip görülüyor ancak Avrupa’nın en güçlü araştırma ekosistemlerinden birine sahip değil. Bu iki kavramın arasında koca bir uçurum olduğunu neden göremedik? Genişleme tek başına mükemmellik yaratamadı; peki bunun üzerinde yeterince düşünüyor ve iyileştirme çabası gösteriyor muyuz? Hayır, biz henüz bir gecede Türkiye’nin en köklü ve nitelikli üniversitelerinden birini gerekçesiz olarak kapatma; sonra da açma aşamasındayız.

Pierre Bourdieu, 1984 tarihli Homo Academicus başlıklı kitabında üniversitelerin kendilerini var eden toplumsal ve entelektüel hiyerarşileri yeniden üretme eğiliminde olduğunu savunuyordu. Buna göre üniversiteler öncelikle siyasi hedefleri, yani demografik kapsam, bölgesel denge, seçim görünürlüğü gibi unsurları karşılamak için kurulan bu kurumlardır ve ciddi araştırma standartlarına göre işlemezler; o hedeflerin şekillendirdiği mezunlar yetiştirme ve taraflı duruş sergileme eğilimindedir. Türkiye, tam da burada duruyor sanki?

Yapay zekâ ve üniversiteler

Tüm bunlardan daha önemli bir konumuz olmalı. Bir yandan da yapay zekâ geldi ve üniversiteler birden, nesiller boyunca sorgulanmamış varsayımları savunmak zorunda kaldıklarını fark etti. On yıllarca öğrenciler bilgi toplamak (araştırmak), özetlemek, yorumlayarak yeniden üretmek ve bunlarla ilgili raporlar vb. çıktılar sunmak gibi beceriler için ödüllendirildi üniversitelerde.

Bugün yapay zekâ bu dört görevi de yetkin biçimde, anında ve ücretsiz yapıyor.

OECD, yapay zekânın okuma anlama, matematik ve bilimsel akıl yürütme dahil olmak üzere çeşitli alanlarda insanları geride bırakmaya başladığını açıkça ifade ediyor ve toplumları eğitimin gerçekte ne öğretmesi gerektiğini yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kabul etmeliyiz ki üniversite enstitüsü bilginin kıt olduğu bir dünya için tasarlanmıştı. Öğrenciler artık bilginin sonsuz olduğu bir dünyada yaşıyor ama üniversiteler hâlâ dünün tekniklerini öğretiyor; ve geçmişe yönelik bir beceri grubunu sertifikalandırıyor.

Ivan Illich, Okulsuz Toplum (1971) kitabında “Okul, modernize edilmiş bir proleteryanın dünya dinidir ve yoksullara anlamsız kurtuluş vaatleri yapar. Din gibi, mevcut düzeni meşrulaştırmak için kullanılır.” dediğinde kulağa oldukça radikal geliyor ancak bugün içinde bulunduğumuz atmosferde galiba okulun öncelikli enstrümanı “Ders” sahiden de ölüyor!

Kalabalık bir sınıfta, iki saatlik bir sunumu dinleyen bir öğrenci hayal edin. Şimdi aynı öğrencinin şunlara erişebildiğini düşünün: YouTube’dan izlenen bir Stanford dersi, bir MIT kursu, bir Nobel ödüllüsünün sunumu, bir TED konuşması…

Bugünün nesli kendi öğrenme stiline göre kişiselleştirilmiş bir yapay zekâ öğreticisine sahip; hepsi isteğe bağlı, istenildiği an başvurulabilen, istenildiği an istenilen biçimde bilgiyi ona sunabilen bir makineyi cebinde taşıyor insanlar.

Bu gerçeklikte geleneksel dersin değer önerisini yitirdiğinden açıkça söz edebiliriz. Profesörler gereksiz olduğu anlamı çıksın istemem veya yukarıda bahsettiğim üzere kampüs ortamının öneminin ortadan kalktığını savunmuyorum. Bilgi aktarımı artık kıt olmadığı için, kendisini yüz yıllarca öncelikli ve tek bilgi kaynağı olarak tanımlayan üniversiteler artık herkesin cebindeki internetle rekabet eder hale geldiği için geleneksel yöntemlerin artık geçersiz olduğuna dikkat çekmek amacım. Bu, üniversitelerin kazanamayacakları bir savaş.

Gücümü çağımızın bana göre en önemli yazarlarından Byung-Chul Han’dan alıyorum. Yorgunluk Toplumu’nda “En iyi haliyle ders, düşüncenin eylem halindeki bir aklın canlı gösterisiydi; profesör, titiz, belirsiz ve kendini düzelten düşüncenin nasıl göründüğünü modelliyor. Trajedi bunun verimsiz olması değil. Kendi amacını unutmuş olmasıdır.” diyor.

Öğrenci değişti

Kendisini dönüştürmek zorunda kalan üniversiteler başka bir dönüşümü de bir hayli küçümsüyor: öğrencileri!

Bugünün öğrencileri, teknolojinin içine doğdular, ülkeler arasında hareket ediyorlar, uzaktan çalışıyorlar, erken yaşlardan itibaren dijital kariyerler kurabiliyorlar, YouTube’dan öğreniyorlar, küresel ölçekte iş birliği yapıyorlar, pek çok insanın hâlâ —nedense?— direnç gösterdiği sosyal medyayı, yapay zekâyı günlük olarak su gibi kullanıyorlar. Kendi gruplarını, medyalarını, eğlence biçimlerini tanımlıyorlar ve önceki neslin yarattığı dünyaya zaten her türlü tepkililer; benimsemiyorlar.

Britanya’da yakın dönemde yapılan araştırmalar, üniversite öğrencilerinin yüzde 90’ından fazlasının halihazırda üretici yapay zekâ araçlarını kullandığını gösteriyor; kopya çekme biçiminde değil, düşünme, yazma ve araştırma süreçlerinin temel bir parçası olarak ortaya çıkan etkin bir kullanım bu.

Üniversiteler ise hâlâ çoğunlukla yapay zekânın isteğe bağlı bir gelecek konusu, komitelerde tartışılacak bir politika sorusu olduğu gibi davranıyor. Öğrenciler bunun zaten mevcut gerçeklikleri olduğunu biliyor. Kurum, hizmet ettiği insanlardan daha yavaş hareket ediyor. İster istemez onlara kurduğumuz sistem duvara tosladı ve aslında bugünün öğrencilerini yarı yolda bırakmış olduk.

“Acı gerçek şudur: kötülüklerin büyük çoğunluğu, iyi ya da kötü olmaya hiç karar vermemiş insanlar tarafından yapılıyor.” Diyor Hannah Arendt, Zihnin Yaşamı’nda (1978). Üniversite kurumu bugüne dek medeniyeti geliştiren en büyük, en saygın yuva olmuş olabilir ancak bugüne ayak uyduramadığı ve yeniden tasarlanmadığı hâlde, insanlığa en büyük zararı da getirecek gibi görünüyor.

Arendt’e daha derin bakarsak eğitim, kişinin kendi zihnini bizzat yapma pratiğidir. Zihnin doldurulması değil. Bu, yapay zekânın yerini alamayacağı şeydir; en azından şimdilik öyle görünüyor. Bu doğrultuda sözünü ettiğim yeniden tasarım işi, yeni başlıkları üniversite programlarına eklemekten daha öte bir yaklaşım; yeni bir metodoloji, yeni bir amaç, yeni bir hedef tanımlama gerektiriyor.

İronik biçimde, bugün üniversitelerin en büyük zayıflığı teknolojik de değil daha çok örgütsel. Üniversiteler endüstriyel çağda tasarlandı: bölümler, fakülteler, disiplinler, hiyerarşiler… Her alan diğerinden ayrılmış, her fakülte kendi çerçevesindeki derinliği kutsuyor. Buradan bakıldığında her kariyer branşı aslında bir bakıma gerçek sorgulamanın gerektirdiği entelektüel çoğulculuğa şovenist biçimde karşı çıkıyor. Oysa çağımızın en büyük özelliği çoğulculuk, disiplinler ötesi düşünebilme becerileri, çok yeteneklilik, esneklik gerektirmesi.

İklim değişikliğini, yaşlanan nüfusları, kentsel dayanıklılığını, yapay zekâ yönetişimini, biyoteknolojileri, döngüsel ekonomileri, sorumlu tüketimi ve sorumlu üretimi, yeni malzeme arayışında olan tasarımı konuştuğumuz günümüzün dünyasında bu başlıkların hiçbirinin tek bir uzmanlığa sığmadığını biliyoruz. Hiçbirini, başka bir alandaki uzmanla hiç konuşmamış biri çözemez. Tasarımcılar olarak sahip olduğumuz tasarım odaklı düşünme biçimi (design thinking) yarım asırdır bu yeni dünya düzeninin gereksinimi olan bu çok yönlü, çok bakışlı metodolojiyi savunuyor aslında.

Yeni dünyada var olabilmek için sentez becerisi gerekli, oysa üniversiteler hâlâ büyük ölçüde uzmanlık aşılıyor.

Peki “en iyi” üniversiteler ne yapıyor?

En ileri görüşlü kurumlar kaçınılmaz olarak harekete geçmeye başladı.

MIT’nin NEET girişimi (Yeni Mühendislik Eğitimi Dönüşümü), katı disipliner sınırların yerine proje tabanlı, disiplinlerarası öğrenmeye yönelik bir program sunuyor. Öğrenciler tam da sözünü ettiğim gibi mühendislik, sürdürülebilirlik, kentsel sistemler ve biyoteknoloji arasında eş zamanlı çalışarak gerçek dünya sorunlarını çözüyor; ve neyi ezberlediklerine göre değil, neyi inşa edip karar alabileceklerine göre değerlendiriliyor.

Design Thinking’in evi olan Stanford, giderek artan biçimde girişimciliği, tasarım düşüncesini ve disiplinlerarası iş birliğini ön plana çıkarıyor; sorunları çerçeveleyebilme becerisine, önceden tanımlanmış sorunları çözebilme becerisi kadar değer veriyor.

INSEAD, yapay zekânın yönetim eğitimini, bilgi hatırlamadan çok yargı, yaratıcılık ve belirsizlik altında karar alma becerilerinin önem kazandığı yeni bir çağa zorlayabileceğini açıkça tartışıyor.

Bu kurumlar yeni bir varsayım etrafında sessiz sedasız yeniden yapılanıyor: “Madem bilgi bollaştı, insan yargısı kıtlaştı, o hâlde farklı bir üniversite kurgulamalıyız” anlayışına çoktan, tereddüt etmeden geçebildiler.

Sanırım 2040’ın üniversitesi bildiğimizden çok farklı görünecek: daha küçük ama özenli kampüsler, daha az ders, daha fazla proje ve küresel iş birliği, daha fazla yapay zekâ destekli, kişiselleştirilmiş öğrenme ağırlığı, daha fazla endüstri ve sivil toplum ortaklıkları sunacaklar.

Yeniden kalibre olacaklar; daha fazla yaşam boyu öğrenen, bir binada geçirilen yıl sayısına değil, gerçek deneyimlerle gelişmiş yetkinliğe dayalı, esnek kariyerlere sahip insanlar yetiştirecekler.

Belki diplomalar, bir kişinin ne yapabileceğini belgeleyen değil bizzat gösteren portföylerden daha az önemli hâle gelir. Belki öğrenciler eğitimlerinin yalnızca bir bölümünü üniversitede geçirir, geri kalanını şirketlerde, laboratuvarlarda, sivil toplum kuruluşlarında ve giderek sınıflardan ayırt edilemeyen dijital platformlarda geçirir ki günümüzde zaten bunun pek çok örneği de var.

Üniversiteler artık bilginin sahipleri değil, öğrenmenin yöntemleri üzerine daha çok kafa yormalılar. Jürgen Habermas, üniversiteyi en iyi hâliyle “ideal konuşma durumu” olarak tanımlıyordu 1987 tarihli çalışmasında.

İdealde bakışın otoriteye ya da piyasaya yönelik değil, kamusal akıl yürütmeye yönelik olması gereken bir alan olan üniversite kavramının yeni dünya düzeninde varlığını sürdürebilmesi için küresel ölçekte kabul görecek yeni bir tasarıma kavuşması gerekiyor.

Hayatta kalan kurumlar, eski modeli dijitalleştirenler olmayacak. Eğitimin amacını yeniden düşünenler olacak. Geleceğin üniversitesi ChatGPT, YouTube, Stanford Online ya da MIT Open Learning ile rekabet etmeyecek. Çok daha değerli bir şey yapacak: öğrencilere daha iyi sorular sormayı, belirsizliği yönetmeyi, disiplinler arası iş birliği yapmayı ve yanıtların giderek daha fazla makineler tarafından üretildiği bir dünyada, insana özgü olanı korumayı ve geliştirmeyi, en çok da yargı yürütmeyi öğretecek.

Unutmayalım: Bilgi ucuzlarken; bilgelik değerleniyor!

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş