Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğinde ne olur?

Açıkçası, geçen perşembe gecikerek gelen ve yolda da durarak giden pek yüksek hızlı (!) trenimizle Eskişehir’in yolunu tutarken, davet edildiğim ödül töreninde bunca heyecan duyacağımı bilmiyordum; bir görevim vardı ve yoldaydım. Ben de 26ALTI26 Genç Yaratıcılar Programı’nda eğitmenlerden biriydim; on hafta boyunca farklı eğitmenlerden dersler alarak projeler oluşturan bu gençlerle ben de tanışmış ve bir günü geride bırakmıştım; ama ödül töreni başka bir şeydir. O an, her şeyin bir araya geldiğini görürsünüz; bunu kaçırmak istemiyordum.

26ALTI26 Genç Yaratıcılar Programı, özgün bir kentsel girişim: 2026’yı “Eskişehir Yılı” olarak konumlandırma hedefinin bir parçası. Program, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Gençlik Merkezleri tarafından X Design Factory ve Eskişehir Halk Okulu iş birliğiyle hayata geçirildi. Temel fikir oldukça yalın ama güçlü: 26 yaş altı gençleri seçmek, onlara on haftalık yoğun bir mentorluk süreci sunmak ve kentle ilgili gerçek sorunlara gerçek çözümler üretmelerini istemek…

Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?
Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?

Yaklaşık on hafta boyunca katılımcılar; proje geliştirme, tasarım odaklı düşünme, sunum teknikleri ve yaratıcı fikir üretimi alanlarında eğitim aldı. Benim de aralarında bulunduğum eğitmenler Av. Ayşe Demirdöver, Aysel Pilav, Emre Bayraktar, Prof. Dr. Gülbin Özdamar Akarçay, Özgür Can Akdağ, Prof. Dr. Suzan Duygu Erişti ve Umut Rallas idi. Her birimiz farklı bir perspektif getirmiş olduk. Ben marka hikayesini yapay zeka döneminde nasıl yeniden yazabileceğimizi anlattım. 26 yaşın altındaki gençlerin bunca uzun süre istikrarlı biçimde her hafta sonunu böyle bir programa ayırmaları da ayrı bir önem taşıyor; bu katılımcılar 80 başvuru arasından seçilmişler.

Perşembe günkü etkinlik, her zaman aynı odada göremeyeceğiniz dikkat çekici bir topluluğu bir araya getirdi aynı zamanda. Zerafetine ve düşünme biçimine hayran kaldığım Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce, CHP Eskişehir İl Başkanı Talat Yalaz, Eskişehir Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Başkanı Adnan Karamanlı ve Eskişehir Baro Başkanı Av. Barış Günaydın oradaydı. Belediye meclis üyeleri, bürokratlar ve akademisyenler de törene katıldı: Belkent A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kerim Banar, Prof. Dr. Ahmet Çabuk, Eskişehir Büyükşehir ve Odunpazarı Belediyesi Meclis Üyesi Çağrı Özeçoğlu ve Tepebaşı Belediyesi Meclis Üyesi Güler Ezgi Doğan Turan beraberinde eğitmenler, jüri üyeleri, çok çalışmış genç katılımcılar ve onların yakınları ile dolu bir salondaydık.

Başkan Ünlüce konuşmasında yerel yöneticilerin çoğunda alışkın olduğumuzun tersine yürütülen programın veya fikirlerin sahipliğini üstlenmedi; amacın gençleri dinlemek olduğunu söyledi. “Gençlerimizle bir araya gelmek, onların görüşlerini dinlemek ve birlikte üretmek istedik” dedi. “Bu programı yalnızca proje üretimi olarak değil, gençlerimiz için önemli bir öğrenme ve gelişim süreci olarak değerlendirdik.” Diye ekledi; program yürütücülerine teşekkürlerini etti. Jüri üyelerinin projeler arasında seçim yapmakta zorlandığını belirten Ünlüce, her çalışmanın Eskişehir’in geleceğine dair önemli fikirler içerdiğini vurguladı. Belediye olarak projeleri yeniden değerlendirip hayata geçirilebilecek olanları belediyecilik hizmetlerine entegre etmek istediklerini de dile getirdi.

Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?
Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?

Bu önemli bir nokta. Gençlerin projelerini yeniden inceleyip hayata geçirebileceklerini söyleyen bir belediye başkanı, bir etkinlik ve yarışma düzenleyip geçip gitmiyor; bunu sadece tanıtım veya pazarlama amaçlı yapmadığını anlıyoruz burada; demek ki Eskişehir yapısal olarak farklı bir şey yapıyor, diye düşündürttü bana.

10 haftanın sonunda seçici kurul üç ayrı kategoride ödül vermiş oldu; her biri Eskişehir Halk Okulu sponsorluğunda 20.000 TL değerindeydi; bu miktar belki kimileri için büyük değil ama genç bir insan için de hiç de az değil; zaten amaç para hediyeli bir yarışma yapmak değil; 10 hafta boyunca çantaya konan kazanımların maddi değeri ölçülemez.

En İyi Sosyal Etki Ödülü Uğur Zaimoğlu’na, En İyi Uygulanabilir Fikir Ödülü Asyacan Ertürk’e, En Yaratıcı Çözüm Ödülü ise Tunar Guluyev’e takdim edildi.

Ödül almayanlar arasında da çok değerli ve önemli projeler var; bu gençlerin her biri, gerçek kentsel ağırlığı olan bir fikri geliştirmek için aylarca emek verdi. Asyacan’ın hazırladığı çocuklar için oyun uygulaması örneğin basit bir fikrin yapay zeka ile hayata çok etkili biçimde geçirilmiş hali, MOV isimli bu proje hemen hayata geçebilir ve uluslararası standartlarda yaygınlaşabilir. Diğer yandan Tunar’ın projesi olan NeoWave ise yine mevcut bir teknolojinin oldukça etkin bir arama kurtarma ağına dönüşmesini öngörüyor; insan zaten neden yapılmıyor ki diye soruyor; ama işte yapılmıyor! Bilirsiniz fikir herkeste vardır; fark yaratan o fikri hayata geçirme becerisidir.

Uğur’un projesine ise özellikle odaklanmak istiyorum.

Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?
Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?

Perihelion: Türkiye’de potansiyel eksik değil, erişim eksik

Ödül kazanan diğer proje ise Perihelion’du. Bu projenin arkasındaki genç, açık konuşmak gerekirse, olağandışı biri. Bir Fen Lisesi mezunu olan bu genç, programın en genç katılımcısı; yanılmıyorsam 18 yaşında henüz. Bu yaz Yale Üniversitesi’nde özel bir programa kabul almış. Bu program kapsamında seçtiği sorun kendiyle ilgili değildi; kendi deneyimini başkalarının yararına çevirmek üzerineydi.

“Tek bir oda bir insanın yönünü değiştirebilir; mesele o odanın anahtarını daha fazla kişiye verebilmek.” Olarak ifade ediyor Perihelion’u. Türkiye’de potansiyeli olan fakat doğru bilgiye, mentorluk ağlarına, proje geliştirme imkânlarına ve uluslararası temaslara erişemeyen öğrenciler için kurulmuş sosyal girişim niteliğinde bir ekosistem projesi bu. Önemli bulmam bu yüzden.

Eskişehir merkezli olarak başlayan yapıyı, üyelik sistemi ile tüm ülkelere açık halde büyütmeyi hedefliyor. Açık erişimli müfredat ve eğitim programları, mentorluk sistemi, proje destek mekanizmaları, konferanslar, atölyeler, yayın desteği ve ulusal/uluslararası iş birlikleri sunmayı tasarlamış. Kâr amacı gütmeyen; elde edeceği gelirleri yine bu ağı büyütmek için kullanmayı planlayan bir girişim Uğur’un hayali. Temel söylemi ise çok net: Türkiye’de potansiyel eksik değil, erişim eksik diyor.

2007 yılında NTV tarafından düzenlenen ve aylarca ekranda kalan Türk Mucit yarışmasının jüri üyeleri arasındaydım ve bu süreçte Anadolu’da kent kent gezip yüzlerce insanın kendi ölçeklerinde sunduğu projeleri dinleme imkânı yakaladım. Bu tecrübe bana Türkiye’nin ne kadar yaratıcı insanlarla dolu olduğunu göstermişti. Çünkü devletin eksik kaldığı, yetkililerin, sistemin hiçbir sorunu çözmediği bir coğrafyada insanlar problemlerle baş başa kalıyor; bu yaşamsal özelliğimiz olan yaratıcı düşünme sisteminin gelişmesi için birinci koşuldur. İşte Uğur’un projesini bu nedenle önemli buldum; Uğur kendi de parlak bir beyin olarak benzer insanların çok daha kolay buluşmalarını ve birbirlerini geliştirmelerini; hızlandırmalarını amaçlayan bir yapı, bir sistem tasarlamış.

On haftalık yerel bir programdan, Anadolu’nun orta büyüklükteki bir şehrinde, henüz gençlik çağındaki biri tarafından bu ölçekte ve bu olgunlukta bir projenin çıkması bir tesadüf değil aslında; bu bir sonuçtur.

Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?
Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?

Fen liseleri

Geçtiğimiz haftalardan beri, tatlı bir anımsama ile, aklıma düşmüştü Fen Liseleri; Uğur ile araştırmaya başladım: Türkiye’de şu an 58 Fen Lisesi bulunuyor. Bu okullar, 1964’te Ankara’da Ford Vakfı desteğiyle ve Bronx High School of Science gibi Amerikan kurumları örnek alınarak kurulan, devlet destekli seçici liseler olarak eğitim sistemimize entegre edilmiş. Dönemin Milli Eğitim politikalarının başında CHP’li bakan Dr. İbrahim Öktem var. Vefatından sonra tüm mal varlığını Türk Eğitim Vakfı’na bağışlayan Öktem, görevde kaldığı 1963-65 arası olan sadece 2 yıl içinde reformlar gerçekleştirmiş; Fen Liseleri bunlardan biri ve halen ülkenin en seçkin okulları arasında yer alıyorlar; mezunları dünya geneline yayılmış durumda. ABD, İngiltere ve Avrupa’daki prestijli üniversiteler Fen Lisesi mezunlarını düzenli olarak kabul ediyor.

İstanbul’da özel bir fen lisesi, tek bir mezun sınıfında dünya sıralamasında ilk 100’deki üniversitelere 100’ün üzerinde kabul bildirmiş. Bunlar olağanüstü kurumlar, peki bu gençlere sonra ne oluyor?

Birçoğu yurtdışına gidiyor ve hepsi dönmüyor. Fen Lisesi’nden uluslararası üniversiteye, oradan yurt dışında kariyere uzanan yapısal bir yol nerede ise rutin gibi görünüyor. Tam da tahmin ettiğim sonuca ulaşmanın hüznü ile yazıyorum. Son dönemde -kendi kızım dahil- yaşadığımız ve beni kahreden bir sorun olan yetenek ve beyin göçü, Türkiye’nin geleceğini yok eden en büyük sistemik hastalık haline geldi. Maalesef günümüzün yönetimi bunu ele alarak düzeltmek yerine ötekileştirici söylemlere devam ediyor; ekonomik iyileşme, esenlik ve özgürlük adına gelişim için çalışacağına her geçen gün ülkeyi yaşanmaz bir atmosfere sokuyor.

Türkiye özünde yaratıcı bir toplum. Geçmişte kurulan sistemleri ile olağanüstü yetenekler üretiyor; ama o yetenekleri kendi topraklarında tutacak, yerelde itibar görmelerini sağlayacak, onurlu ve rahat bir yaşam sürmelerine olanak verecek, yerel olarak inşa etmelerini sağlayacak altyapıyı her geçen gün yok ediyor.

Bunun bir beceriksizlik olmadığını; niyet olduğunu ülkenin en güçlü muhalefet partisinin içine düştüğü durumla artık hepimiz çok daha net görebiliyoruz.

Perihelion’a dönersek, bu proje böylesine sorunlu bir iklimde kendi yolunu bulan su gibi. Açık kalan alanı dolduruyor; probleme doğrudan bir yanıt sunuyor. Projenin yaratıcısı erişim açığını kendi deneyiminden biliyor ve tasarladığı proje o açığı kapatmayı ve herkesin yararına sunmayı hedefliyor! Bunu bu ülkenin başarılı bir 18 yaşındaki genci kolaylıkla ve kendinden emin biçimde yapıyor.

Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?

Bir yaratıcı ekosistem olarak şehir

Kent kuramcısı Richard Florida, on yıllardır şehirlerin yalnızca yaratıcı insanları çekmediğini, koşullar sağlandığında onları ürettiğini savunur. Ekrem İmamoğlu öncülüğünde, İBB davetlisi olarak İstanbul’a da gelen ve çalışmalarını paylaşan Florida’nın araştırmaları, yeteneğin açık, çeşitli ve yapısal olarak destekleyici yerlerde kümelendiğini gösteriyor. Kurumlar, bireyler kadar önemli.

Amartya Sen ve Martha Nussbaum ise yetenek yaklaşımıyla bu mantığı daha da ileri taşır: yeteneğin var olup olmadığı ile değil, insanların onu geliştirme ve kullanma konusunda gerçek bir özgürlüğe ve fırsata sahip olup olmadığı ile ilgileniyorlar yayınlarında. Bu bakış açısı şehirlere uygulandığında, kentsel planlama literatüründe “eksik halka” olarak tanımlanıyor; insani olasılıkları salt ekonomik çıktıların önüne koyan bir yaklaşım olarak her zaman dikkatimi çeken bir tarafı var bu görüşlerin.

Geçen Perşembe Eskişehir’de gördüğüm şey, her iki teorinin de pratik bir göstergesi gibi geldi bana. “2026 Eskişehir Yılı” vizyonuyla o vizyonu gençlere yönelik bir programa yerleştiren bir belediye ile tanıştım; şehrinin gençlerine ne düşündüğünü soran ve bunu ciddiye alan bir başkan ile öğle yemeği yerken ona hayran kaldım. Bürokratlar, akademisyenler, avukatlar ve STK temsilcilerinin hepsinin fikirler üzerine düzenlenen bir tören için aynı odada bir araya gelmesi, hepsinin yüzündeki o gurur beni büyüledi. Projenin içinde daha kilit roller üstlenen proje ortağı X Design Factory kurucusu sevgili Özgür Akdağ ile birlikte bu süreçte tanıştığım belediye çalışanları Umut Berk Karaarslan ve Ata Can Bayrı bana gençlerin enerjisini ve umutlu bakışını bir kez daha gösterdi. Yerel bir yönetim bir yaratıcı ekosistemi beklemek yerine inşa etmeye karar verdiğinde nasıl göründüğü işte tam olarak budur.

Özlem Yalım yazdı: Bir şehir gençlerini dinlemeye karar verdiğin ne olur?

Megaşehirlerde bir şeyleri yitiriyor muyuz?

Bütün bunlar ışığında bu soru Perşembe’den bu yana içimde duruyor. Bu sürecin tümünde, öğrencilerden belediye ekiplerine, jüri üyelerine, eğitmenlere kadar herkesle belirli bir kalitede bir varlık hissettim. Performatif bir ağ kurma çabası yoktu. Sırf “networking yapacağım” diye boş boş konuşmalar yoktu. Birbirine hava satan bir kalabalık yoktu. İnsanlar birbirini gerçekten merak ediyordu. Kentle ilgili, kazanılmış bir gurur ve sıcaklık vardı. Herkes içten ve oldukça samimiydi.

Son birkaç yılda ortaya çıkan araştırmalar, pek çoğumuzun sezgisel olarak hissettiğini belgelemeye başlıyor: sanatçılar, yaratıcılar ve genç profesyoneller megaşehirleri biliyorsunuz yoğunlukla terk ediyor. Megaşehirler başarısız olduğu için değil; ölçekleri, maliyetleri ve gürültüleri zamanla belirli bir düşünme biçiminin koşullarını daralttığı için oluyor bu tersine göç. Eskişehir’in yaptığı gibi yaratıcı altyapılarına yatırım yapan küçük şehirler, gerçek alternatifler halinde parlıyorlar. İnsan koca bir kentin yoğunluğu ve samimiyetsizliği içinde yok olmaya mahkum hissedeceğine bunca güzel işlerin hayata geçirildiği; samimiyetin baş rolde olduğu bir iklimde daha verimli olabilir. İstanbul’un yetenek üretip üretmediğini sorgulamıyorum; kuşkusuz üretiyor, hem de olağanüstü hızlı etkin biçimde ve hacimde. Ancak bir mega şehrin insana sunduğu koşullar, o yeteneğin her yönde büyümesine izin vermiyor; sadece en görünür, en yerleşik, en bilinir yollara yönlendiriyor. Tek geçerli yolun en bilinenler olduğu hissi ile bir şeyler kaybetmiyor muyuz? En önemlisi görünür olmak uğruna samimiyetimizden, ilişkilerimizin sahiciliğinden ne derece ödün veriyoruz? Gerçek bir komunite mi kuruyoruz yoksa böylesi bir mega kentte görünür olmanın tek geçerli yolunun o komünitede var olmak olduğunu bildiğimizden mi çeşitli bağlar kurmaya çalışıyoruz…

Kesin bir yanıtım yok. Ama bunun tartışmaya açılması gereken bir soru olduğunu düşünüyorum.

Ez cümle, yaratıcı düşünceyi ve girişimciliği geliştirmek tek başına yapılabilecek bir iş değil. Bunun için eksiksiz bir mimari gerekiyor: tutarlı şekilde gelen mentorlar, alanı tutabilen kurumlar, gençlere seçmen adayı olarak değil gerçek katkı sunacak potansiyel güç olarak bakan belediyeler, titizliği cesaretlendirmeyle birlikte sunabilen akademisyenler, kontrol etmeden finanse eden iş dünyası ortakları ve bizler gibi pro-bono hizmetlere inanan, bildiklerini paylaşmayı seven gönüllüler…

Bu mimari Eskişehir’de vardı. Özenle, önem veren insanlar tarafından inşa edilmişti ve bu sayede, bir Fen Lisesi’nden yetişip Yale’e gidecek olan genç biri, on haftasını Yale’e hiç gitmeyecek öğrenciler için bir şey inşa etmeye harcadı; diğer 21 genç kentin çöp sorunundan tarihi eserlerine, çocuklarından yaşlılarına, epey kaliteli, güncel projeler ürettiler. Bu ülke bu hali ile bu gençleri hak etmiyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş