Tarık Çelenk yazdı: Sürece dair DEM’den bilgilendirme notları

Geçtiğimiz günlerde, aralarında İmralı heyetinden Pervin Buldan’ın da bulunduğu DEM Parti üst yönetiminden bir davet aldım. Toplantının konusu, “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin bilgilendirme, görüş alışverişi ve önerilerdi. Yaklaşık 15 akademisyen ve yazarın katıldığı toplantının benzerlerinin farklı toplumsal kesimlerle de yapılacağı anlaşılıyor.

Eğer TBMM’de kurulması planlanan çözüm komisyonunu dışarıda tutarsak, sürecin Kürt tarafı aktörlerinin istişareye ve önerilere oldukça açık olduğu görülüyor. Buna karşılık devlet-siyaset tarafını temsil eden bürokrasi ile sağ gelenek partilerinin aynı ölçüde bir istişare ihtiyacı hissetmediği izlenimini edindim.

Pervin Buldan ve Mithat Sancar
Tarık Çelenk yazdı: Sürece dair DEM’den bilgilendirme notları

Toplantıda çatışma çözümü alanında saha deneyimi bulunan bir akademisyen arkadaşımız, özellikle silahsızlanma, tahliye ve topluma yeniden kazandırma süreçlerinin son derece karmaşık teknik ayrıntılar içerdiğini vurguladı. Böyle bir sürecin ciddi bir planlama gerektirdiğini, uluslararası deneyim ve uzman desteğinden yararlanılmasının önemini dile getirdi. O an aklıma Habur sürecinde yaşananlar geldi.

Gerçekten de binlerce insanın tahliyesi, silah bırakması ve yeniden topluma entegre edilmesinden söz ediyorsak, bunun yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ciddi bir teknik ve idari mesele olduğu açıktır. Bu yönüyle sürecin tamamen yerli imkânlarla ne ölçüde yönetilebileceği de önemli bir soru işaretidir.

Erdoğan ve Bahçeli ile görüşmede neler konuşuldu?

Toplantıda yönelttiğimiz soru ve eleştirilere samimiyetle cevap verilmeye çalışıldı. Benim özellikle dikkat çektiğim husus ise süreci başlatan devlet kanadının “Kürt sorunu” veya “çözüm süreci” gibi kavramlardan bilinçli biçimde kaçınırken, daha çok “Terörsüz Türkiye” söylemini öne çıkarması ve bunun doğurduğu belirsizlikler oldu.

İmralı heyeti erdoğan görüşmesi AKP'nin komisyona sunduğu raporda
Tarık Çelenk yazdı: Sürece dair DEM’den bilgilendirme notları

Pervin Buldan, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Devlet Bahçeli ile yapılan görüşmeler hakkında oldukça olumlu ve nazik bir üslup kullandı. Özellikle Devlet Bahçeli’nin Kürt meselesi ve Abdullah Öcalan konusundaki yaklaşımının kendilerini bile şaşırtacak ölçüde ileri bir noktada bulunduğunu ifade etti. Ayrıca Cumhurbaşkanı ile yapılan her görüşmede Selahattin Demirtaş ve kayyum uygulamalarını da gündeme getirdiklerini paylaştı. Bu durum az da olsa kaygılarımı biraz hafifletti.

Kanaatimce en temel sorun ise, ülkede demokrasi ve hukuk tam anlamıyla işlemiyorken, Kürt siyasetinin dile getirdiği “demokratik siyaset” hedefinin nasıl hayata geçirileceğidir. Bunun yanında, infaz düzenlemelerinin yalnızca PKK mensuplarını kapsayıp KHK mağdurları veya benzer hukuki tartışmalar yaşayan diğer kesimleri dışarıda bırakmasının toplumsal vicdanda nasıl karşılık bulacağı da önemli bir sorudur. Buna Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması tartışmasını da eklemek gerekir.

İmralı heyetinde bulunan isimler, Abdullah Öcalan’ın örgütü görüntülü görüşmeler yoluyla herhangi bir ön şart ileri sürmeden silah bırakmaya ve kendisini feshetmeye ikna ettiğini ifade ettiler. Bu önemli bir tespitti. Ancak bunun hangi hukuki çerçeve içinde gerçekleşeceğine ilişkin bir yasal düzenleme beklendiği de anlaşılıyor.

Kök yasa gerekli

DEM heyeti, devletin süreci şimdilik fazla toplumsallaştırmamasını belirli ölçüde anlayışla karşılıyor. Buna karşılık sürecin iktidarlara göre değişmeyip kurumsallaşabilmesi için Öcalan’ın önerdiği “kök yasa”nın gerekli olduğunu düşünüyorlar. Edindiğim bilgiye göre bu yasal çerçeve üzerinde devlet çalışıyor; ancak DEM Parti henüz ayrıntılar konusunda bilgi sahibi değil. Heyetin dile getirdiği görüşlerden biri de, örgütün bu tür süreçler konusunda devletten daha fazla pratik deneyime sahip olduğu ve bu nedenle farklı önerilere açık olunması gerektiği yönündeydi.

DEM Parti’nin uzun vadede ulaşmak istediği çözüm ise anayasal bir çözümdür. Bunun içinde Kürt kimliğinin dolaylı da olsa anayasal güvenceye kavuşması, anadil üzerindeki sınırlamaların kaldırılması ve yerel yönetimlerin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı doğrultusunda güçlendirilmesi yer alıyor. Bir başka ifadeyle daha etkin bir yerel demokrasi ve daha güçlü yerel yönetim modeli öngörüyorlar.

Yukarıdaki değerlendirmeler benim toplantı sırasında aldığım notlardan oluşuyor.

Öcalan’ın rolü ve Meclis’teki düzenleme çözüm mü?

Anlaşılan o ki Bahçeli’nin çıkışıyla başlayan “Terörsüz Türkiye” süreci, öncelikle Kürt meselesinin silahlı boyutunu tasfiye etmeyi ve örgütün topluma entegrasyonunu hedefliyor. Bunun Abdullah Öcalan üzerinden yürütülebileceği konusunda taraflar arasında önemli ölçüde bir mutabakat oluşmuş görünüyor. Görünen tablo, Türkiye demokratikleşmese bile gerekli hukuki zemin oluşturulduğu takdirde örgütün teknik olarak kendisini feshetmeye hazır olduğu yönünde. Bu yönüyle süreç, bazı yönleriyle Sri Lanka modelini hatırlatıyor.

Komisyon raporu çözüm
Tarık Çelenk yazdı: Sürece dair DEM’den bilgilendirme notları

Ancak bu meselenin yalnızca Öcalan’ın rolü veya Meclis’teki birkaç düzenlemeyle çözülebileceğini düşünmek gerçekçi görünmüyor. Ülkede hukuk ve adalet herkes için işletilmediği sürece, belirli grup veya kişilere yönelik özel düzenlemelerin uzun vadede toplumsal vicdanı zedeleme ve ülkenin bütünlüğünü olumsuz etkileme riski de göz ardı edilmemelidir.

Kalıcı ve sağlıklı bir çözüm için yalnızca örgütün değil, devlet kurumlarının da yeni duruma uyum sağlaması ve kendi aralarında güçlü bir kurumsal mutabakat geliştirmesi gerekiyor. Bu ihtiyaç DEM Parti için de geçerli. Nitekim parti, eylül ayında yapılacak genel kongresini bu yeni döneme uygun bir yeniden yapılanma açısından son derece önemli görüyor.

Teorik olarak DEM Parti’nin yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin de içinde kendisini bulabileceği, ülkenin demokratikleşmesine katkı sunan bir partiye dönüşme ihtimali bulunmaktadır. Hatta toplantıda Ayşegül Doğan’a esprili bir şekilde, “Bu kez eş başkanlardan birini de Türk seçin” dedim.

Bununla birlikte DEM Parti’nin perspektifi büyük ölçüde örgüt geleneği ile liberal sol düşüncenin sentezlendiği bir zemine dayanıyor. Ortak geleceği taşıyacak güçlü bir üst kimlik inşasından ziyade daha çok “halklar” söylemini öne çıkarıyorlar. Oysa bu söylem, Türkiye’nin sağ muhafazakâr kesimlerinde hâlâ güçlü bir mesafe ve güvensizlik üretiyor. Bu başlık altında tartışılabilecek daha birçok teorik mesele var.

Ancak bütün bunlara rağmen Kürt siyasetinin bu kanadının en önemli avantajı, hemen her konunun açık biçimde konuşulabildiği bir muhataplık zemini sunmasıdır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş