Erdoğan suni gündemlerine devam ediyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tuğbanur Toprak

Merhaba, iyi günler.  Dün AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ekrem İmamoğlu’nu hedef göstermesini yorumladık. Yarın da “Adını Koyalım”da bunu diğer arkadaşlarla beraber uzun uzadıya tartışacağız. Orada bir soru çok soruldu: “Erdoğan bunu bilerek mi yaptı, gündemi saptırmak için mi yaptı, neden yaptı?” Böyle bir soru vardı; çünkü biliyoruz ki Erdoğan uzun bir süredir gündem belirleme sıkıntısı yaşıyor. Bunun yerine sun’î birtakım konuları Türkiye’nin gündemine taşımaya çalışıyor. Bu öteden beri gündemimizde olan bir husus. Örneğin ben geçen sene Eylül ayı başında, “Erdoğan neden eskisi gibi gündemi belirleyemiyor?” diye bir yayın yapmışım. Daha sonra Kılıçdaroğlu’nun özellikle evinden yaptığı videolarla birlikte gündemi belirlemeye başladığını söylemiştik. En son kur garantili tasarruf mevduatı, TL mevduatı meselesiyle beraber, Erdoğan’ın yeniden gündemi ele alabildiği şeklinde yorumlar yapıldı — ki ben buna katılmıyorum açıkçası. Ama Erdoğan’ın bir gündem belirleme sıkıntısı var. Ekrem İmamoğlu’nu hedef göstermesi bu bağlamda bir gündem yaratma çabası olarak görüldü. Bunun da çok doğru olduğu kanısında değilim. Ekrem İmamoğlu meselesi Erdoğan’ın çok ciddi bir sıkıntısı. Dün söylediklerimi tekrar söylemek istemiyorum; ama İmamoğlu’nu hedef alması bir sun’î gündem yaratmaktan ziyâde, Erdoğan’ın kendi gündemi olması. Yani bu konuya el atmak, bu konuda bir şeyler yapmak zorunda hissetti kendini, bir mecburiyetten yapıldı. Kendi gündemini Türkiye’nin gündemi yapmak istiyor olabilir, o ayrı bir husus tabii. Ne derece başarılı olur açıkçası bundan da şüpheliyim. Zira bu adımı attığı andan itibaren bütün hamleler –Süleyman Soylu’nun sözleri vs. hepsi– Ekrem İmamoğlu’nun lehine gelişmeler oldu. Bunu dün konuştuğum için çok da uzatmak istemiyorum.


Ama öncesinde şu Gaziantep’te küçük çocuğa saldıran pitbull hikayesi ve Erdoğan’ın da ardından tavır alması meselesi, “Beyaz Türkler hayvanlarınıza sahip çıkın” çıkışı, bu sun’î gündem meselelerinin çok çarpıcı örneklerinden birisi olarak karşımıza çıktı. Tabii ki yaşanan olay tatsız bir olay, kötü bir olay ve bu konuda yapılması gerekenler var ve zaten dünya çapında pitbull meselesi başlı başına bir husus, Türkiye’de de yıllardan beri konuşulan bir husus. Birtakım tedbirler alınmadıysa da bunda herhalde ülkeyi yirmi yıldır yöneten siyasî iktidarın da bir payı vardır. Buradan, Gaziantep’teki birilerinin, pitbull sahiplerinin sorumsuzluğundan hareketle, Erdoğan’ın bir siyasî gündem belirlemeye çalışması gerçekten hazin bir olay. Hazin ama aynı zamanda da anlamlı bir olay. Şöyle ki, geçen sene yaptığım yayına bakıyorum, orada söylediğim bir husus –orada söylediğim ve birçok yerde söylediğim, tekrar oluyor ama ne yapalım–, Erdoğan artık ileriye yönelik, insanlara umut veren, bir vizyon sunan çıkışlar yapamıyor. Yapamadığı için de çok kolay bir yönteme başvuruyor: Çatışma körüklemek, kutuplaşma. Kutuplaşmayı da büyük ölçüde beka meselesi üzerinden, terör meselesi üzerinden yapmaya çalıştı, çalışıyor. Ama en son yerel seçimlerde bunda büyük bir başarısızlığa uğradı. İnsanlar bir yerden sonra Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin tarif etmeye çalıştığı tehditleri çok umursamadıklarını, belediye başkan seçiminde başka kriterlere önem verdiklerini söyleyip, büyük şehirlerde muhalefetin adaylarını seçtiler.  O zamandan bu zamana bu beka söylemini hep kullanmaya çalışıyorlar.


En son İmamoğlu olayında olduğu gibi, terörle mücadele perspektifini de kullanmaya çalışıyorlar. Fakat önlerinde çok ciddi bir sorun var; o da şu: Uzun zamandır Türkiye’de kamuoyuna, “En önemli sorun nedir?” diye sorulduğu zaman, terör artık en altlarda bir yerde duruyor. Esas olarak mesele ekonomi. Bir dönem Türkiye’de en önemli sorun olarak terörün, terörist saldırıların yaşandığı dönemler oldu — yoğunlaştığı dönemler özellikle. Çünkü o tarihlerde büyük şehirler de dahil, kırsal alanlarda da çok ciddi saldırılar oluyordu; güvenlik güçlerinden, sivil vatandaşlardan çok fazla kayıplar oluyordu. Bu anlamda da terör, insanların çok ciddi bir şekilde gündemindeydi. Ama realite olarak bakıldığı zaman, iktidarın terörle mücadele diye sunduğu hususların büyük bir kısmı, Irak ve Suriye’deki operasyonlar. Onun dışında büyük çatışmaların ya da büyük kentlerdeki kör terör eylemlerinin vs. bir süredir yaşanmadığını biliyoruz. Dolayısıyla bu terörle mücadele, beka sorunu, “ülkeyi bölecekler” vs. gibi iddiaların çok fazla bir anlamı olmadığı ortaya çıkıyor. Öte yandan geçen sene İzmir’deki gibi ve bugün İstanbul’da Bahçelievler’de denendiği gibi, HDP’ye saldırılar daha fazla dikkat çekiyor. Bu konularda tabii ki iktidar sözcüleri –Erdoğan başta olmak üzere– ağızlarını açıp tek kelime söylemiyorlar. 

Erdoğan’ın “beyaz Türk” söylemi, kutuplaşmayı terör dışında bir alana taşımayı hedefliyor, o da yaşam tarzları. Yaptığının çok tehlikeli bir şey olduğunu herhalde biliyordur; buna rağmen yapıyor olması bu olayı daha da tehlikeli kılıyor. Türkiye’nin gündemine sokak hayvanları, sokak hayvanları saldırganlığı gibi bir mesele, arada sırada birtakım olaylar yaşandığı zaman gelebiliyor, ama bunların bir Türkiye meselesi olduğunu söylemek hiçbir şekilde mümkün değil. Bu saldırılardan hareketle, toplumun bir kesimini hedef tahtasına koymak, bunların adını “beyaz Türk” diye tanımlamak ve ondan sonra da onlara aşağılayıcı bir üslûpla, emredercesine, hakaret edercesine seslenmek… Aslında burada kendisinin “beyaz Türk” olarak gördüklerine seslenmiyor, kendisine yakın olan kesimlere bir tür moral ve gaz vermeye çalışıyor. Yani diyor ki: “Bakın, ben sizinle beraberim”. Kimse onlar? “Ötekilere karşı böyle bir üslûbu benimsiyorum, biz zaten ayrı dünyaların insanlarıyız.” Herkesin cumhurbaşkanı olma iddiasında –var mı böyle bir iddiası? Şimdi düşündüm, ama arada sırada dediği oluyor– bir kişinin, kalkıp toplumun belli bir kesimini çok alâkasız bir olaydan sonra ötekileştirmesi, karşısına alması, onları aşağılaması, tamamen ve tamamen o kişinin topluma söyleyecek bir şeyi kalmamasıyla alâkalı.

Yine geçen seneki yayınıma bakıyorum, orada mesela bir seçenek de dış politikada şahinlik; yani içeride sıkışan Erdoğan, dışarıda şahin olabiliyordu. Artık o da olamıyor. “Ey Avrupa! Ey Merkel! Ey Macron!” Bu devirler de büyük ölçüde kapandı. Dış politikada çok ciddi derecede U dönüşleri var. Körfez ülkelerinden Doğu Akdeniz’e kadar birçok konuda, dış politikada, Erdoğan’ın ABD ile ilişkilerde –mesela Biden soykırımı resmen telaffuz etti ve Erdoğan ağzını açıp bir şey söyleyemedi, hiçbir şey söyleyemedi; yıllarca Türk dış politikası, Türk-Amerikan ilişkilerinde, soykırımın Amerikan başkanları tarafından telaffuzunu engelleme üzerine kurulmuş bir politikaydı, ki Erdoğan dönemi de böyleydi– sonra ne oldu? Biden gelir gelmez “Soykırım” dedi ve Erdoğan hiçbir şey olmamış gibi Biden ile ilişkilerini ve Amerika ile ilişkilerini sürdürdü. Orada zaten o ânı gördükten sonra, görüyoruz ki artık Erdoğan’ın dış politikada şahinleşme imkânı, zeminin çok elverişli olduğu zamanlarda bile bunlardan çekindiğini gördüğümüz için, şahinleşme imkânı kalmıyor. Sonuçta, çok kaba kaçacak ama, yine dayağı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yiyor Erdoğan’dan. 

Çok alâkasız bir şekilde Antep’teki bir olaydan hareketle, evinde hayvan besleyen ya da beslemeyi düşünen ya da beslemese bile besleyenlere sempatik yaklaşan insanları karşısına alıyor ve onlara cumhurbaşkanı olarak fırça atıyor. Ama ne oluyor sonunda? Hiçbir şey olmuyor. Buradan hareketle bir genelge yayınlanıyor, arada sırada sosyal medyaya düşen görüntüler var, “filan belediye şurada hayvanları topluyor” vs. diye. Buna itiraz edenler var, bunu destekleyenler var. Ama Türkiye’nin gündemi hâlâ ekonomi. Ekonomiyi Erdoğan ve tabii ki bakanı Nurettin Nebati, üç günde düzelttiklerini iddia etmelerine rağmen, ekonominin konuşulmasını çok fazla istemiyorlar. Konuşmaya çalışanları da, bu konuda eleştirel tavır alanları da –içlerinde eski Merkez Bankası başkanları, akademisyenler, gazeteciler de var–sosyal medya paylaşımları nedeniyle savcılığa şikâyet ediyorlar — böyle bir durumdayız. Türkiye’nin gündemi hâlâ ekonomi. Buradaki tek mesele ya da tek mesele olmasa bile, en önemli mesele dönüp dolaşıp muhalefet oluyor. Muhalefet zaman zaman Erdoğan’ın kendisine yaptığı dayatmalara itibar etmeyip kendi gündemini dile getirerek, inisiyatifi, gündem belirleme şansını ele geçiriyor. Muhalefet kimi zaman bu tasarruf garantili kur mevduatı olayında olduğu gibi beklemediği adımlar karşısında bocalıyor. Ama muhalefet ne derece Erdoğan’ı ciddiye almazsa, önemsemezse, o derece başarılı olma şansı oluyor. Fakat burada hep söylediğim –başkaları da söylüyor, sadece ben söylemiyorum–, muhalefetin enerjisini teker teker, ayrı ayrı tüketmesi olayı var. Muhalefetin hâlâ bir şekilde birlikte çıkamaması var. Partilerin tek tek kendi aralarında görüşmeleri oluyor; fakat ortak bir çıkışı yapmakta hâlâ gecikiyorlar. Düşünün; dün Ekrem İmamoğlu olayı olduktan sonra, Ekrem İmamoğlu Ankara’da başka şehirlerin belediye başkanlarıyla birlikte kamuoyunun karşısına çıktı, beraber türkü bile söylediler, ne kadar etkili oldu. Yan yana, ki hepsi CHP’li, CHP’li belediye başkanlarının yan yana durup, kendi arkadaşlarından birisine yönelik saldırıda onun yanında güçlü bir şekilde durdukları zaman gerçekten gündemini belirleyebiliyorlar. Bir de siz bunun bir başka versiyonunu düşünün. Parti liderlerinin, farklı partilerden kişilerin, halkın birtakım gerçek sorunları karşısında ortak birtakım duruşlar sergileyebilmeleri, birlikte çıkabilmeleri hâlinde, Erdoğan kendisine yaratmak için sun’î gündem arayışlarıyla bocalayıp duracak. Şimdi aklıma geliyor: Ayasofya. Erdoğan gündemi belirledi, ne oldu? Ayasofya yeniden ibadete açıldı ve gündemden çıktı. İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırarak, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınlarına çok büyük bir kötülük yaptı — sırf kısa bir süreliğine de olsa gündemi belirleyebilmek için. Ama aslında İstanbul Sözleşmesi örneği, tam tersi bir etki yarattı ve bu etkiyi eminim seçimlerde görecek. Kendisine oy veren, geçmişte oy vermiş kadınların bir kısmının sırf bu nedenle Erdoğan’a belli bir mesafeyi koyduklarını düşünüyorum.

Aslında bu evcil hayvan meselesi de öyle. Şimdi, bu konuyla az buçuk ilgili birisiyim. Yıllarca kendimce, ailemizde de bu konuda daha çocukluğumdan beri, şimdi evde de bu konulara sahip çıkan, sokak hayvanlarına ilgi duyan bir kişiyim. Başka insanları da biliyorum ve şunu da biliyorum ki –ne denir? Eskiden “laik” derdik– seküler yaşam tarzı falan değil; her türlü insanın hayvan sevgisi, sokak hayvanlarına sevgi duyması için Erdoğan’ın o yakıştırmasıyla “beyaz Türk” falan olmak gerekmiyor. Kesinlikle gerekmiyor. İnsan olmak gerekiyor. Erdoğan onu ıskalıyor. Hatta hatırlayın, kısa bir süre öncesinde torununun yavru kedisini severken fotoğraf paylaşmış bir siyasetçiden bahsediyoruz. O gün evcil hayvan sevmek …. Şimdi bir fırsat yakaladığını düşünerek, acı bir olaydan fırsat yakaladığını düşünerek, oradan toplumu daha fazla kutuplaştırmaya çalıştı. Ama çok ciddi bir hata yaptı. Bu olay gerçekten kutuplar üstü bir olay. Hayvan sevgisi, sokak hayvanlarına sahip çıkma meselesinin dini imanı, seküleri şeriatçısı vs.’si yok. Ama ülkeyi yönetenler şu anda öyle kötü bir durumda ki, her türlü olayı çarpıtarak, eğip bükerek, bağlamından kopararak bir kutuplaşma meselesi hâline getirmeye çalışıyorlar. Ama bereket, başarılı olamıyorlar. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus