Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (97): Erdoğan’ın sokak tehdidi, Cumhur ve Millet İttifakı’nın geleceği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Haftaya Bakış‘ın 97. bölümümde Ruşen Çakır ve Kemal Can, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Utanmadan, sıkılmadan sokaklara, meydanlara döküleceklermiş. 15 Temmuz’da sokağa dökülenlere bu millet nasıl dersini verdiyse siz de aynı dersi alırsınız” sözleri ile Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı’nın geleceğini değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la haftanın olaylarını ele alacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: 2022’nin ilk “Haftaya Bakış”ına iyi yıllar dileyerek başlayalım. Biraz önce güzel bir haber geldi: 94 gündür tutuklu olan Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri Caner Perit Özen ve Enis Berke Gök, bugün hâkim karşısına çıktılar ve ilk duruşmada tahliye edildiler. Onlara geçmiş olsun diyelim ve buradan Erdoğan’ın sokak tehdidine gelelim. Erdoğan, muhâlefeti hedef alarak, “Sokağa döküleceklermiş! 15 Temmuz’da yaptığımız gibi süpürürüz” sözleriyle bir tartışma başlattı. Bu konuya, Çarşamba günkü “Adını Koyalım”da biraz değinmiştik. Ben dün bu konuyla ilgili ayrıca bir yayın yaptım. Bugün de, iki saat önce Bekir Ağırdır’la bir yayın yaptık. Bekir’e sorduğumda, Erdoğan’ın insanlardaki kaos korkusunu suiistimal ettiğini ve buradan hareketle, iktidârının etrafında bir kenetlenme umduğunu, iktidardan gitmesi durumunda bir kaos havası yaratmak istediğini söyledi. Bekir Ağırdır’ın bu sözlerine büyük ölçüde katılıyorum. Sen ne dersin? Erdoğan’ın bu söyleminde, böyle bir korku veya endişeyi dile getirmekten ziyâde, “Küçük çaplı bir şeyler olsun, ben bunu köpürteyim ve buradan hareketle insanlarda istikrarsızlık havası yaratıp kutuplaşmayı yeniden tırmandırayım; giden oyları biraz muhâfâza edeyim” gibi bir arayış daha baskın sanki. Ben dünkü yayınımda böyle yorumladım. Erdoğan’ın, “Bunlar sokağa dökülürse ben iktidarda duramam” gibi bir kaygı içinde olduğunu sanmıyorum açıkçası. 

Kemal Can: Ben de sanmıyorum. Senin açılışta söylediğin iyi haber meselesine değinerek bu konuya geçeyim: Geldiğimiz vasatın ne kadar korkunç olduğunu gösteren bir olay. Normal, olması gerekeni, sevindirici haber olarak algıladığımız bir zeminde yaşıyoruz. Aslında zâten “90 gündür o çocuklar niye hapisteydi?” sorusu cevapsızken, onların çıkmasını sevindirici haber olarak düşünüyoruz. Zâten olması gerekeni ve hiç yaşanmamış olması gerekeni, bir sevinç vesilesine dönüştürüyoruz. Biraz önce sorduğun soruya cevapta da söyleyeceğim gibi, iktidarın kendi seçmenini bile nasıl bir alt vasata ittiğini gösteriyor. İktidârın bütün performansının yarattığı sonuç böyle bir şey. Sokak meselesi de bu çerçevede bir durum.

Ben de senin söylediğine katılıyorum, zaten Çarşamba günü “Adını Koyalım”da da biraz altını çizmeye çalıştığım nokta oydu: Bir tarafıyla, muhâlefeti rahatsız etmek ya da ekonomik kriz dolayısıyla oluşan tepkileri çok kuvvetli bir baskıya dönüştürme hamlesini durdurmak için bir tehdit gibi ileri sürüyor. Ama kendi tabanında da oluşmaya başlayan rahatsızlığın, kendini daha görünür biçimde ifâde etmesinin de önünü kesmeye çalışıyor. Yani burada önünü kesmeye çalışırken, insanları, “Sokağa çıkarsanız, biz gelir fenâ yaparız!” gibi bir korkutmanın ötesinde, aslında bunu nasıl etiketleyeceğini, buna nasıl baktığını gösteriyor. Çünkü bir süredir, sokak röportajlarında, siyâsîlerin halk ziyâretlerinde de görmeye başladığımız şey; hâlâ AKP’li olduğunu, daha önce AKP’ye oy verdiğini söyleyen insanların da ekonomik krizle ilgili rahatsızlıklara iştirak ettiklerini görüyoruz. Anketler de bunu söylüyor. 

Ruşen Çakır: Bekir bugünkü yayınımızda ekonomiden rahatsızlık oranının %80 olduğunu söyledi.

Kemal Can: Evet. Pek çok ankette bu çıkıyor. Hem ekonomiden rahatsızlık var, hem de mevcut iktidârın bu rahatsızlıktaki payı konusundaki kanaatler de öyle. Ama ilginç biçimde –aslında ilginç değil, hep konuştuğumuz biçimde–, bu rahatsızlık bir politik tavır değişikliğine aynı ölçüde yansımıyor. O %80’i, bu iktidardan elini çekmiş bir %80 olarak görmüyoruz. Evet, ciddî bir erime var, oy kaybı var; ama o tabloyu birebir yansıtmadığını görüyoruz. Burada memnûniyetsizliğin politik ifâdesindeki bir problem ortaya çıkıyor. Erdoğan da bu problemi yıllardır çok başarılı biçimde kullanıyor. Bu memnûniyetsizliğin, kendisine bir politik bedel ödetebilecek siyâsî bir tavır değişikliğine dönüşmesini durdurmaya çalışıyor. Bunu da iki yolla yapıyor: Bir, kendi tarafındaki kenetlenmeyi, bâzen senin söylediğin gibi endîşeler eşliğinde, bâzen kendi taraftarlarına, “Ben gidersem siz de çok şey kaybedersiniz” diyerek, bâzen, geçen gün yaptığı gibi kendisini eleştirmenin bir darbe suçlamasına neden olacağını îmâ ederek bir savunma kuruyor. İkinci tarafı ise, kendisinin bir alternatifinin olmadığını, kendisini eleştirmeye kalkan muhâlefetin, aslında bir şey yapmaya muktedir olmadığını anlatıyor. Hem bir icraat alternatifi olarak hem de şu andaki iddialarının karşılığı bir gücü sağlayamadıklarını gösteriyor.

Bu sokak meselesine buradan bakabiliriz: Erdoğan sokağa çıkmaya niyet edenleri süpüreceğini söyledi. Yani, bu ülkede anayasal güvence altında olan bir demokratik hakkı, keyfî biçimde yasaklamayı geçtik, anti-demokratik bir saldırının, yani birtakım kalabalıkları sürerek bunu bastırmanın mümkün olabileceğini îmâ eden bir tehdidi kolayca dile getirebildi. Ama bunun karşılığında ne oldu? Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, muhalefet aktörleri, “Bizim sokakla işimiz yok, böyle bir şey yapmayacağız” dedi. Akşener de çıkıp benzer bir şey söyledi. Bunu taktik olarak doğru bulup bulmamak, şu andaki stratejinin içerisinde buna başvurup başvurmamak, miting ve benzeri etkinlikler yapıp yapmamak, ayrı bir tercihtir. Gerçi erken seçime zorlamak için “Mitingler serisine başlıyoruz” denmişti. Ama hadi onu da unuttuk diyelim. Diyelim ki şu anda sokağa çıkmanın elverişli bir şey olmadığını düşünüyorlar, ya da doğru olmadığını düşünüyorlar. Ama bunu böyle düşünüyor olsanız bile, Cumhurbaşkanı’nın çıkıp böyle bir tehdit savurduğu ve anayasal güvence altında olan demokratik bir hakka böylesine bir tâcizde bulunduğu bir aşamada, “Biz zâten o işlerle ilgilenmiyoruz” diye açıklama yapmak olacak iş değil. Tam tersine, “Bunu yasaklayamazsın, bunu durduramazsın, bunu hak olmaktan çıkartamazsın. Biz yapıyoruz ya da yapmıyoruz, bunun kararını biz veririz” demeleri gerekiyor.

Ruşen Çakır: Ama unutma, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, senin dediğin gibi bir çıkış yaptı. Tabii o daha küçük bir parti olduğu için çok öne çıkmıyor belki; ama “Bu bir haktır. Kullanıp kullanmamak muhâlefetin takdiridir” diyerek, demokratik tepkiyi ilk veren onlar oldu. Ama daha büyük partiler bu konuda daha ürkek davranıyorlar gerçekten. Doğrudan, “Tamam ya, zâten bizim sokakla ilgimiz yok” diyorlar. “Boşuna heveslenme” demeye getiriyorlar; ama senin dediğin hususta, “Bu bizim hakkımızdır” demeyi de unutarak, ondan vazgeçerek yapıyorlar.

Kemal Can: Hatta daha fenâ bir şey yapıyorlar: Diyelim ki kendileri bunu düşünmüyorlar, ama başkaları için de hak olmaktan çıkarılan bir şeyi onaylamış oluyorlar. Kendi tercihinle bunu yapmayabilirsin, yapmak istemeyebilirsin, stratejine uygun bulmayabilirsin; ama onun sorunlu olduğunu kabul etmek ve bunun için yapmayacağını söylemek, olacak iş değil.

İkinci kısmına geçelim: İktidârın muhâlefeti sokağa çekmek istediği çok kullanılan bir argüman. Sokağa çıkarsak, bunu kendi tabanına endîşelerini haklı göstermek için kullanacak, hattâ baskısını artırmak için kullanacak. İki argüman açısından da bakalım: İktidârın, baskısını artırmak için böyle vesîlelere ihtiyâcı olup olmadığını bir tartalım. Hiç de böyle vesîlelere ihtiyâcı yok. Yani çok kuvvetli tepkiler oluştuğu için baskılarını büyütüyor değil. Hiçbir şey olmadığı için, aslında bir tepki verilmediği için, baskılarını rahatça büyütebildiğini, artırabildiğini gördük. Tam tersini deneyimledik. İkincisi, bu tezi savunanların, özellikle muhâlefetin daha militan savunucuları, iktidârın sokağa çıkılmasını istediğinden çok emin. Ben bundan bu kadar emin olmanın kaynağını anlamakta zorlanıyorum. Şu daha çok görülen bir şey değil mi? Muhâlefetin, sokağa çıkmayı bile beceremeyecek, erken seçim talebini bütün yurt sathına yayılmış mitingler hâlinde herkese gösterebilecek güce kavuşmamış bir görüntüsü olduğu daha belirgin değil mi? 

Sokaktan neyi anlıyoruz? Sokaktan, bir kaos yaratılacak bir atmosferi anlıyorsak, sokak bundan ibâret bir şey değil. Sokak, bazen sokak röportajlarıyla, bazen siyâsî partilerin düzenlediği mitinglerle, bazen belirli çevrelerin, bir semtin, bir şehrin veya bir köyün ahâlisinin kendi uğradığı haksızlığı demokratik yollarla ifâde etmesi ya da bir meslek grubunun bunu kamuoyuna yansıtabilecek çeşitli eylemlerle duyurması. Dün, bunların topuna birden iktidarın yapıştırdığı genel bir “Sokak”başlığına uyumlu bir şey olarak, sadece seçim sandığından ibâret bir siyâsî ifâde alanına çekilmek, olabilecek bir şey değil.

Ruşen Çakır: Bir noktayı özellikle hatırlatmak istiyorum: Sokak deyince, Rize’yi hatırla. Meral Akşener, esnaf ziyâretindeyken saldırıya uğradı. O da aslında sokağın ta kendisi. Meral Akşener bunu en iyi yapan siyâsetçi. Erdoğan’ın taraftarları tarafından saldırıya uğradı. O saldırıdan sonra Erdoğan, “Daha bunlar sizin iyi günleriniz” dedi. Bir parti liderinin esnaf ziyâreti yapmasını, halka gidip yüz yüze görüşmesini bile “gayrimeşrû” olarak tanımlayıp, ona yönelik engelleme girişimlerinin meşrû olduğunu söyleyebiliyor. Zâten bunun daha da ötesine gidebileceğini söylemişti. Benzer bir şekilde Kemal Kılıçdaroğlu’nun cenâzede saldırıya uğraması… Aslında o da sokağın bir başka türü. Onları, parti genel merkezlerine, il binalarına, Meclis’in içerisine – ki oralarda da sorun çıkartılıyor– hapsetmeye çalışan bir şey. Sokak deyince insanların aklına illâ Gezi, molotof kokteyli, kargaşa geliyor. Sokak böyle bir şey değil. Erdoğan, Meral Akşener’in esnaf ziyâretini bile bir tür suç olarak, engellenmesi gereken bir şey olarak lanse etti zâten.

Kemal Can: Sokağı, iktidârın yüklediği anlamıyla kabul ettiğiniz zaman, senin söylediğin örneklerdeki gibi yayılıyor. Sokak röportajı yapanları da alıp ev hapsine kapatıyorlar, esnaf ziyâreti yapan ya da vatandaşla buluşmaya çalışan siyâsîye de saldırı düzenlenebiliyor, bir yerde fikrini ifâde eden gazeteciye sopalarla saldırılabiliyor… Ama sonuçta bunlar, o etiketi kabul ettiğin için. Diğer demokratik yolların hepsini iktidârın işâret ettiği sınırda ve onun kavramsallaştırmasıyla kabul ettiğinde, onun varabileceği noktaları da kabul etmiş oluyorsun. 

Son tehdit dozunun içerisinde şu var: İktidar sadece sokağı değil, aslında muhâlefetin, kendisini değiştirme niyetinden de vazgeçmesini söyledi hatırlarsan: “Seçimde değiştirmek fikrinden de vazgeçin” demişti Erdoğan. Onun varacağı tehdit sınırı oraya kadar gidiyor. İktidar ne diyor? “Hiç zorlamayın, erken seçim yok. 2023’e kadar böyle” diyor. Muhâlefet ne diyor? “Başka bir şey yapmayın, seçim sandığı geldiğinde biz gereğini yapacağız” diyor. İki taraf da, bu temel işleyişi üç aşağı beş yukarı zımnî olarak kabul etmiş ve aynı zeminde devam ediyor hâle dönüşüyorlar. 

Muhâlefetin iddiası nedir? “Bu kadar memnûniyetsizlik var. Ortalık yangın yeri. İnsanlar çok kötü durumda; açlık, sefalet diz boyu”. Bunu gezilerinizde dinliyorsunuz. Bağımsız kalmaya çalışan medya, aktarabildiği kadar yansıtıyor. Siz kürsülere taşıyorsunuz. Eğer bu dayanılmaz bir şeyse, ülkenin seçimi normal süresinde bekleyecek tahammülü yoksa ve başta ekonomi olmak üzere her alanda ülke çok ciddi bir tahrîbat altındaysa, tahrîbat katlanarak devam ediyorsa ve siz de bunu değiştirmek için bir erken seçim baskısı ve talebi yaratmak istiyorsanız, bunun bir politik karşılığının olması lâzım. Bunun karşısında, “Vay! Biz sokaklara mı dökülelim? Sokaklara dökülelim de iktidârın eline fırsat mı verelim?” açıklaması bir cevap değil. 

Ruşen Çakır: Bugün, Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu Beylikdüzü’nde bir açılış yaptılar. Yanılmıyorsam geçen hafta sonu Mersin’deydiler. Aslında ikisi birlikte epeyce fotoğraf veriyorlar. Bu arada, ikili görüşmeler de devam ediyor. Dün, Akşener Davutoğlu’nu evinde ziyâret etmiş. Şu şuna gidiyor, bu buna gidiyor… Yani, muhâlefet, bir kıpırtı, bir hareketiçerisinde. Benim gördüğüm kadarıyla Kılıçdaroğlu ve Akşener, Millet İttifakı’nın güçlü bir şekilde var olduğunu göstermek için bayağı bir çaba sarf ediyorlar. Sanki şöyle bir noktadayız: Gelecek, DEVA ve Saadet de herhalde bu ittifaka katılacak. HDP konusunda da, her iki tarafın râzı olduğu bir formül bulunmuş gibi. Yani hâlâ böyle bir durumdayız. Buradan hareketle, Millet İttifakı’nın geleceği üzerine yeni söylenecek ne olabilir? 

Kemal Can: Bunu daha önceki programlarda da konuştuk. Şu eşikte, genel seçmenin iknâ olduğu bir durum var: “Evet, bu muhâlefet aktörleri galiba bir arada duracak”. En azından “Bunlar dağılacak mı? Başka ittifak blokları arasında bir geçiş olacak mı? Bazı partiler Cumhur İttifakı’na geçer mi?” endîşesinin önemli ölçüde azaldığını söyleyebiliriz. İktidar bu konuda biraz çaba harcadı tabii: Akşener’e dâvet, Saadet Partisi’ne hamle gibi birtakım çalışmaları oldu. Bu konuda özellikle Akşener’in tavrı önemli bir belirleyici oldu. Ve muhâlefet blokunun, biraz da mecbûriyetlerin farkına vararak bir arada durmaktan kolay kolay vazgeçmeyeceği, iktidârın burada zayıf halka oluşturmasının kolay olmadığı anlaşıldı. Buna AKP seçmeni de, iktidârı desteklemeye devam eden seçmen de, muhâlefet seçmeni de iknâ olmuş durumda. Bunu pekiştirmenin götürdüğü daha fazla bir yer yok. Senin söylediğin örneklerdeki gibi, birlikte çıkıyorlar, birlikte görüşüyorlar. Bir arada durmalarında bir sıkıntı olmadığı resmi, artık herkesin kafasına kazındı. 

Ama artık bunun bir sonraki aşamaya taşınması gerekiyor. Sonraki aşama ne? Birincisi, bu birlikteliğin, birlikte bir iktidar alternatifi olabildiğini göstermesi. Bunun için de bir program, hattâ kabinesini açıklayan bir program çerçevesini çizmesi lâzım. Aday tartışmalarına girmek istemiyorum, o da önemli faktörlerden biri. Ama kendisini seçmene anlatan ve îtiraz ettiği şeyin yerine neyi koyduğunu daha da somutlaştıran bir çizgiye gelmesi gerekiyor. Birlikteliği böyle târif etmesi lâzım. 

İkincisi: Bunu yapabilir biçimde kendisini güçlü bir seçenek hâline getirdikten sonra, iktidârı güvenli bir seçime sıkıştıracak ve zorlayacak politik baskıyı üretmesi gerekiyor. Sadece alternatif olarak çıkmak da yetmiyor. Alternatif olarak çıkarsınız, ama eğer seçimi zorlayacak bir politik baskı yaratmazsanız, 2023’e kadar beklemek zorunda kalırsınız; seçmeni de bekletirsiniz. İktidar belki daha fazla oy kaybeder, belki daha çok erir, evet, ama bir yandan da şöyle bir iddianız var: “Her geçen gün kayıp, her geçen gün zarar. Her geçen gün, bir sürü sorunun büyümesi ve birikmesi demek.” O zaman, muhâlefetin, seçmeni de, genel siyâset gündemini de buraya doğru yürütmesi gerekiyor. İkinci aşamaya geçmesi gerekiyor. “Biz bir arada durabiliyoruz” kısmı tamam, herkes anladı, herkes de iknâ oldu. Ama bu, hem gelecek alternatif iktidârın nasıl şekillendiğini açıklamaya yetmiyor, hem de iktidârı değiştirebilecek seçim sandığını bir an önce seçmenin önüne getirmeye yetmiyor. Dolayısıyla muhâlefetin, “Biz yaparız” ve “Bir an önce yapılması gerekiyor” iddiasının arkasını dolduracak bir irâde göstermesi gerekiyor.

Muhâlefet taraftarları ısrarla bizi zorluyor: “Somut öneriniz ne? Ne yapsınlar? Muhâlefet her şeyi yapıyor zâten.” İyi ama, biz siyâset yapmıyoruz. Dolayısıyla siyâsîlerin, bunu yapmak için doğru programları ve projeleri üretmesi gerekiyor. Biz siyâsî danışmanlık vermiyoruz. 

Ruşen Çakır: Bizim böyle bir yükümlülüğümüz yok, biz gazeteciyiz.

Kemal Can: Siyâsî danışmanlık yapmıyoruz. Onların bir sürü siyâsî danışmanları var. O siyâsî danışmanları somut öneriler ortaya koysunlar. Bir de, “Muhâlefet her şeyi süper yapıyor, eksik yaptığı bir şey yok” diyorlar. O zaman niye tedirginsiniz? O zaman, muhâlefete, muhâlefet edenlere niye bu kadar çok muhâlefet ediyorsunuz? 

Ruşen Çakır: Kemal, istersen biraz da iktidâra muhâlefet edelim. Erdoğan, Bahçeli’yi evinde ziyâret etti. Hep aklıma eski günler geliyor. Eski dediğim de çok eski değil aslında. İkisini ayrı ayrı, grup toplantılarında, mitinglerde yakından dinleyen birisi olarak biliyorum; bir zamanlar, neredeyse birbirlerinin gözlerini oyuyorlardı. Şimdi acayip bir muhabbet hâli var. En son, doğum günü hediyeleri verildi filan. Ama sonuçta buluşmalarının hepsinin de bir anlamı var. Sadece hal hatır sormak için buluşmuyorlar tabii ki. Bir kere, hemen hemen bütün anketlerde MHP’nin çok ciddi bir oy kaybı olduğu görünüyor. Bir ara, “MHP, barajı %7’ye çekmek istiyor” diye konuşuluyordu. Şu hâliyle baktığımız zaman, MHP’nin %7 bile alamadığını gösteren anketler var. Her ne kadar ittifak hâlinde girecek olsalar da çok ciddi bir mesele bu.

Bir diğer mesele de, insanlar çok önemsemiyor olabilir ama, Devlet Bahçeli’nin önemsediğine eminim: AKP’nin içerisinde hâlâ az da olsa bazı isimler, “Ya, bu kadar da yapmayalım” diyorlar. En son İmamoğlu olayında, Numan Kurtulmuş’un İBB’deki teftiş konusunda yaptığı açıklamalar gibi. Daha önce de Bahçeli’den fırça gelmişti, yine geldi. Bahçeli’nin bunlardan çok ciddî biçimde rahatsız olduğunu düşünüyorum. İktidârı rahatsız edenlere ânında cevap veriyor. Mesela, Cemal Enginyurt’u partiden attı. İttifaka zarar gelmesin diye kendi içindeki pürüzleri de ayıklıyor. Şevket Bülent Yahnici için de, Ankara’da Alparslan Türkeş anmasına düzenlenen saldırıyla ilgili sözleri üzerine ihraç istemiyle soruşturma başlatıldı biliyorsun. Şevket Bülent, MHP deyince ilk akla gelen isimlerden birisidir. MHP’nin içerisinde çok acayip bir şey yaşanıyor. Devlet Bahçeli, bu ittifakı sürdürmek için, kendi hareketi içerisinde bayağı bir risk alıyor, öyle değil mi? Birçok kişiyi tasfiye ediyor. Bence Erdoğan’a da içindeki çatlak sesleri ayıklaması yönünde böyle bir telkinde bulunuyor diye düşünüyorum.

Onun dışında, birileri, özellikle AKP’den kopanlar, hâlâ Bahçeli’nin ülkeyi seçime götürebileceği iddiasındalar. Açıkçası ben buna pek ihtimal vermiyorum. Bu ittifak, özellikle Bahçeli için, gidebildiği yere kadar gidecek gibi geliyor bana. Hatta “zamanında seçim”, mümkünse “hiçseçim”le. Tam bir devlet ittifakı gibi, bunu muhâfaza etmeye ve dokunulmaz kılmaya çalışıyorlar. Deminden beri konuştuğumuz hususların hepsi böyle. “Değiştirmeye tevessül bile edemezsiniz. Çünkü bu kutsal bir ittifak” havası yaratılmaya çalışılıyor. 

Kemal Can: Numan Kurtulmuş, iki hafta öncenin mevzusu. Ondan bir yıl önce de yine aynısı yaşanmıştı. Ama çok ilginç bir şey var: Numan Kurtulmuş o çıkışı yaptıktan sonra Bahçeli böyle davranınca, daha önce de, AKP’de ve hattâ Erdoğan’da, MHP’den uzaklaşma eğiliminin baş gösterdiği, Bahçeli’nin de her seferinde buna, “Aman ha!” diye uyarı yaptığı şeklinde yorumlanmıştı. Ama her seferinde bu tablonun devamında şunu görüyoruz: Erdoğan, Bahçeli’nin dediğini yapıyor. Bahçeli, Numan Kurtulmuş’a o lâfları ettikten üç gün sonra Erdoğan, hediyelerini alıp Bahçeli’ye gitti.

Peki, bu resim bize ne anlatıyor? Erdoğan’ın Bahçeli’den kurtulmaya çalıştığını mı görüyoruz? Son üç senede, yerel seçimden bu yana, hattâ yerel seçimden önceden îtibâren sürekli bu anlatılmadı mı? AKP içinde birtakım rahatsızlıklar var, hatta Erdoğan da rahatsız, “Bu MHP’den bir kurtulsam, bu benim elimi ayağımı tutuyor” diyor. Bahçeli de bunu hissettiği zaman büyük reaksiyonlar veriyor. Acaba hâdise böyle mi cereyan ediyor? Yoksa benim de bir süredir sürekli söylediğim gibi, bu bir işbölümünün parçası mı? Yani Bahçeli, bu ittifakın istikamet ve hedef tâyini konusunda belirleyici bir aktör mü? Ben hâlâ bu görüşteyim ve Erdoğan’ın, biraz önce konuştuğumuz muhâlefete dönük tehdit tavrı, kutuplaştırma siyâsetini ve baskı yöntemlerini daha da genişletme tercihlerinin bir parçası olduğunu ve Bahçeli’nin çizdiği rotadan daha başka bir yere gitme niyetinde olduğunu düşünmüyorum.

Herkes, Bahçeli’nin Numan Kurtulmuş’a sert bir çıkışla cevap vermesinden bahsetti. Ama Erdoğan’ın muhâlefete söylediği sözlerin, Bahçeli’nin çıkışından daha yumuşak bir rotayı işâret ettiğini kimse iddia edebilir mi? Daha hafif olduğunu kimse söyleyebilir mi? Bahçeli ne dedi? “İmamoğlu’nu görevden alın, kayyum atayın.” Erdoğan da “Miting ve sokakta eylem yapmaya kalkan muhalefeti 15 Temmuz’da olduğu gibi sokaklarda süpürürüz” dedi. Politik zemin açısından tarttığımız zaman, bu birbiriyle çelişen tutumları mı, yoksa aynı stratejinin başka hedeflere yönelmiş ayaklarını mı gösteriyor? Bana ikincisini daha çok çağrıştırıyor. 

Ruşen Çakır: Yarış hâlindeler. Sürekli el yükseltiyorlar. Demokrasiden uzaklaşma konusunda, aralarında tam bir rekabet var.

Kemal Can: AKP içerisinde, güçleri benim için hep tartışmalı olan, başka türlü düşünenlerin, önce Erdoğan’ı iknâ etmeleri gerekiyor — ki açıkçası oradan çok uzakta olduklarını düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Bir şey söyleyeceğim Kemal. Sözünü unutma. Yarın öbür gün bu iktidar gittiği zaman, birtakım insanlar, “Ya, aslında biz çok mücâdele etmiştik” diyecekler. Bu olanlar, bunun da zeminini oluşturuyor. “Hatırlarsanız bilmemnedemiştik. Numan Bey bilmemne dediğinde biz de ona destek vermiştik” diyecekler. Bu konuda özellikle en ciddî rahatsız olanlar –ne kadar rahatsız oldukları ayrı– Kürt AKP’liler; Güneydoğulu milletvekilleri, il başkanları. Çünkü hiçbir şekilde MHP ile ittifak yapabiliyor olmalarını anlatamıyorlar. Ve sürekli, “Bu geçici. Bizim liderimiz pragmatisttir. Belli bir süre sonra başkalarına yaptığı gibi onu da bırakacak” havası yaratmaya çalışıyorlar. Ama yarın öbür gün iktidar değiştiği zaman, hâlâ siyâsî bir iddiaları olacaksa, o zaman, “Biz parti içerisinde baştan beri bu Cumhur İttifakı’na karşıydık. Şunu yaptık, bunu yaptık” diyecekler. Bu yapılanlar onun küçük çaplı yatırımları gibi de görülebilir. Yoksa bugünden bir kazan kaldırma gibi bir şey asla olmadı; olacağını da sanmıyorum. Son âna kadar böyle bir şey olmayacak.

Kemal Can: Evet, o anlaşılıyor. Bahçeli ve MHP açısından duruma baktığımızda, son anketlerin de gösterdiği gibi, bir zaman, nispeten oyunu koruyabildiği ya da AKP’den kayan bir miktar oyu bile tutabildiği dönemin bittiğini ve genel erimeden MHP’nin ve Bahçeli’nin de pay almaya başladığını görüyoruz. Bu bir veri. Bu veriden yola çıkarak, bu ittifakın ilk kurulduğu dönemdekine benzer birtakım analizler biraz daha yoğunlaşmış durumda. Pek çok analiz, daha önce Bahçeli’nin partiyi Erdoğan’a teslim ettiği ve kendi sonunu getirdiğini söylerken, şimdi de gücünü kaybetmesine rağmen iktidara yapışmasının benzer bir sonuç doğuracağını söylüyor. Bunun doğru bir tarafı var. Biraz önce söylediğim gibi, Erdoğan’ın da paylaştığı bu genel stratejisinin nasıl sonuç vereceğini hep birlikte izleyeceğiz. Ama bu, aktörlerin bir arada bulunma nedenini değiştiren bir şey değil. Şu anda kazanacaklarsa da, sürdürebileceklerse de, sona erecekse de, bu, şu anda ayrılabilir bir kader değil. Başka seçenekleri olan aktörlerden bahsetmiyoruz.

Bahçeli’ye her zaman hep bir “arka ajandası” olan, başka bir hesâbı olan siyâsî aktör muamelesi yapılıyor. O yüzden de, “Bir sürpriz yapabilir, iktidârın sonunu o getirebilir, erken seçimin kararını o verebilir” deniyor. Çünkü daha önce yaptığı birtakım hamleler böyle yorumlandı. Ama bir yandan bakıldığında, aslında Bahçeli o kadar da sürprizli siyâsî hamleler yapan bir figür değil. Çok uzun bir süredir, hatta 80’lerin başından îtibâren izlediğim bir siyâsî portre olduğu için rahatlıkla söyleyebilirim ki, çok öngörülebilir çizgisi olan ve bu anlamda, tutarlı ve dediklerini yapan biri. Dediklerine başka bir anlam yüklendiği zamanlarda, sanki sürpriz bir şeyler yapmış gibi okunan bir isim Bahçeli. 

Mesela bir kitap çalışması için yeniden arşiv karıştırıyorum. Devlet Bahçeli, 80’lerin ortasında, hemen 12 Eylül’den sonra, Abdülkerim Doğru genel başkanlığındaki Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) arka plandaki en önemli ismiydi. Genel sekreter olarak görev yapıyordu ve o dönemde, şimdi kurulan ideolojik ittifakın bir benzerini çakmaya çalışıyorlardı. Yani Bahçeli’nin tutumu, o kadar geniş bir sürekliliği içeriyor aslında. Bu pencereden baktığımızda, öyle, “Sürpriz bir hamleye hazırlandığı için başka bir şeyin zeminini kuruyor ve çok beklenmedik şeyler yapar” fikrine çok katılmıyorum. Bahçeli’nin söylediklerini tam da söylediği gibi anlıyorum. 

Ruşen Çakır: Zaten baktığımız zaman, bu ittifakta, ideolojik ve politik olarak Bahçeli’nin duruşunda değişen pek bir şey yok. Ama Erdoğan’ın duruşunda değişen çok şey var. Kürt sorununu çözme çabasından “Böyle bir sorun yoktur”a gelmiş olan bir Erdoğan var. Meselâ Şevket Bülent Yahnici, “MHP’yi esir alan ideoloji, siyasal İslâmcılık’tır” demiş. Ama bence bu zorlama bir şey. Yani MHP’nin çok da İslâmcı bir çizgiye gelmiş olduğunu sanmıyorum. Zaten hep bir muhâfazakâr yönü vardı. Siyâsî olarak çok büyük bir manevra yaptığını düşünmüyorum. Ama partisi içerisinde bu ittifaka râzı olmayan birçok insanı tasfiye ediyor. Zaten bu hareketin içi hep böyle oldu, öyle değil mi? Birileri birilerini tasfiye etti. Birileri birilerine kazan kaldırdı. Partiler kapandı, yeni partiler kuruldu. Dolayısıyla bu, ilk defa olan bir şey de değil.

Kemal Can: Asıl olarak, “öz MHP’li” veya ülkücü câmia açısından bu tâbiiyet ilişkisi, iktidarla bu kadar entegre olmak ve entegre olunan iktidârın, ideolojik, siyâsî ve ekonomik olarak son derece çürümüş, çözülmüş ve sorunlu bir içeriğe dönüşmesi büyük bir reaksiyon yaratıyor. Tabii bir de, daha kentlileşen, daha seküler bir milliyetçi zemin de var. Zâten hep vardı, 90’larda da vardı, şimdi daha belirgin. Ama o kesim, büyük ölçüde İYİ Parti’de kendisini temsil ediyor. Şu anda MHP’nin kayıp hânesindeki en büyük parça değil o. Bugün Bekir Ağırdır’la yaptığınız yayını da dinledim. Bekir Ağırdır’ın söylediklerine katılıyorum; daha önce de böyle yorumlar yapmıştı. Ben, şu anda iktidar blokunun tamamında çözülmenin, daha sınıfsal temelli bir çözülme olduğunu düşünüyorum. Asıl çözülme de bu olduğu için, endîşeli muhâfazakârlar, dindarlara hoş görünme, milliyetçilik yarıştırma gibi işlerin, iktidar tabanını çözmek ve onları kazanmak konusunda çok işe yarar olmadığı kanaatim de buradan geliyor. Çünkü çözülmenin niteliğini, asıl olarak sınıfsal bir içerik oluşturuyor.

Ruşen Çakır: Ama Bekir, direncin içerisindeki kimlik boyutunu ihmal etmemek gerektiğini de söyledi. Orada çok hassas bir durum var. 

Kemal Can: Tamam, ama o kimlik direncini, onlara konuşarak çözmek mümkün değil. O direnç zâten var. O direnci, ancak başka bir dille konuşarak çözmek mümkün. 

Ruşen Çakır: Eyvallah. O da sınıfsal. Kemal, bugünlük noktayı koyalım. “Haftaya Bakış”ı burada bitirelim. İzleyicilerimize teşekkür ederiz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.  

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus