Sokağı sokakla korkutmak

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ruşen Çakır, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, muhalefete yönelik “Sokaklara döküleceklermiş, ya siz 15 Temmuz’u görmediniz mi?” sözleriyle başlayan tartışmayı değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Elif Sara Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Sokaktan biraz bahsetmek istiyorum. Bu konuyu Türkiye’nin gündemine Erdoğan taşıyor, AKP lideri Erdoğan. Öylesine, konuşurken söylemiş gibi yapıyor; ama zaten var olan, insanların aklından geçen birtakım şeyleri kışkırtıyor aslında bu. Şöyle — insanların, farklı farklı kesimlerin aklında şu var: Türkiye’de bir sandık kurulduğu zaman ne olacak? Bu hâliyle bakıldığı zaman, AKP iktidarı, Erdoğan iktidarı sona erecek; ama neredeyse 20 yıllık bir iktidar söz konusu ve özellikle son yıllarda, iktidarda kalmak için her şeyi yapmaya hazır bir Erdoğan görüntüsü var. Dolayısıyla sandığın bir son olmayabileceğini düşünen insanlar var.

Bu düşünce aslında bence Erdoğan’ın işine gelen bir düşünce. Normal şartlarda Türkiye’de sandık konur, kim kazanırsa o iktidara gelir; kaybeden, iktidardaysa eğer, iktidarı devreder. Olay bu kadar basittir; ama bir süredir Türkiye’de milletin aklına bu sokuldu. İktidar yanlısı olsun, karşıtı olsun, “Acaba kaybederse kabul eder mi?” gibi bir yaklaşım var. Çok ilginç, bugün Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kongre baskınının birinci yıldönümü ve ABD’de çok ciddi bir şekilde bu mesele tartışılıyor. 

Kongre baskını, biliyorsunuz Trump yanlılarının seçimlerde hîle olduğu iddiasıyla hayata geçirdikleri bir olaydı. Olayın arkasında kimler nasıl var meselesi çok aydınlanmadı, Kongre bir soruşturma yürütüyor, dün “Transatlantik”te bundan bayağı bir bahsettik ve bugün de herhalde, bir süre sonra Amerikan Başkanı Biden’ın çok ciddi bir konuşma yapacak ve Amerikan demokrasisinin tehdit altında olduğunu söyleyecekmiş New York Times’ın geçtiği habere göre — yayına girmeden önce gördüm. Belli ki, Beyaz Saray’dan basına böyle bir açıklama yapılmış.

Biden, bu olayın yıldönümünde Amerikan demokrasisinin tehdit altında olduğunu söylüyor, söyleyecek. Daha önce de söylüyordu, bugün tekrar söyleyecek. Zaten, yine dün Gönül ve Ömer’in de bahsettiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde çok ciddi bir şekilde, “Demokrasi tehdit altında mı? İç savaş mı çıkacak? Kutuplaşma nereye varacak?” tartışması ve bol miktarda bu konuda yayın olduğunu söylediler.

Şimdi, bunlar aslında çok hassas konular. Üzerinde konuşmak ne derece isâbetli olduğu da aslında kestirmesi son derece zor konular. Onun için, cümleleri dikkatli seçmeye çalışıyorum. Çok istediğim bir mesele değil bunları konuşmak; çünkü sonuçta, bu tür olayların ihtimâlini bile konuşmak, bunda çıkarı olacak demokrasi dışı çevrelere bir anlamda yardımcı olmak, katkıda bulunmak anlamına gelir; ama diğer yandan, bir kafa karışıklığı, bir endîşe de olduğu için, bunu çok da fazla ihmal etme şansımız olmuyor. Bir de ülkenin Cumhurbaşkanı, bizzat bunu ortaya atıyor ve bunun üzerinden hemen muhâlefet liderleri, “Bizim sokakta işimiz yok, bizim işimiz yok” diye bir kuyruğa giriyorlar ve kendilerini yine Erdoğan’ın çizdiği bir alanın içerisine hapsolmuş buluyorlar. 

Erdoğan bunu ilk defa yapmadı; daha önce Gezi direnişi sırasında yaptı ve Cezayir’deydi yanılmıyorsam, Kuzey Afrika’da. Orada, canlı yayında dedi ki: “Ben %51’i evinde zor tutuyorum.” Yani ne dedi? “Ben çoğunluktayım, %51; siz azınlıktasınız, siz sokaktasınız, üzerinize salarım diğerlerini, ama salmıyorum” dedi. Böyle bir tehditte bulundu. Ne derece samîmîydi? Ne derece inanarak söylemişti bunu?… Bir iddiaya göre, bu fikri kendisine Cezayir yöneticileri, kendi deneyimlerinden hareketle vermişler; ama işin ilginç tarafı, Cezayir yöneticileri kendi taraftarlarını sokakta denkliği kurmak için çağırdıkları zaman, karşı tarafta Cezayir’in İslâmcıları var. İlginç bir olay; Cezayir yönetimi, İslâmcıları püskürtürken başvurdukları stratejiyi, İslâmcı bilinen Erdoğan’a söylemiş bir iddiaya göre. 

Her neyse, Erdoğan bunu söyledi. Olmadı; küçük çaplı birtakım şeyler oldu, Gezi Direnişi’ne katılanlara yönelik birtakım saldırılar yaşandı –Beyoğlu’nun yakınlarında, Tophane’de ya da Taksim’de bir palalı saldırgan vs. gibi–, ama geniş çaplı bir olay olmadı bereket; ama böyle bir ihtimalden her zaman bahsetmişti. Bugün de, “Sokağa çıkarsanız görürsünüz” gibi bir çıkış yaptı ve burada Gezi’yi değil de 15 Temmuz’u örnek verdi. 15 Temmuz’da darbecilere karşı sokağa çıkan halkı gösterdi. Bu, hiç birbirine denk gelen benzetmeler değil. 15 Temmuz’da Fethullahçıların tezgâhladığı darbe girişimine karşı insanların sokağa dökülmesiyle, diyelim ki bugün Türkiye’de hayat pahalılığı vs.’yi protesto etmek için sokağa dökülenlerin protestolarının aynı olmayacağı, birisinin demokrasi içerisinde bir tepki, birisinde ise tamamen demokrasiyi yok etmek için bir kalkışma olduğu çok açık. Sokak, gösteri hakkı, demokrasilerin en vazgeçilmez haklarından birisidir; ama Türkiye’deki otoriter yönetim bunu uzun bir süredir ciddi bir şekilde gasp etmiş ya da iyice sınırlamış durumda.

Yani sokağa şu ya da bu şekilde çıkıp protesto yapacak olan kişileri 15 Temmuz darbe girişimcileriyle benzeştirmek, 15 Temmuz darbecilerini, yani Fethullahçıları ve Fethullah Gülen’i meşrulaştırmak gibi bir şey oluyor aslında. Çok büyük yanlış var. Bir diğer husus olarak şunu da özellikle vurgulamak lâzım — dün “Adını Koyalım”da bunu özellikle söyledim: O tarihte, 15 Temmuz’da MHP insanların sokağa çıkmaması için bayağı bir uğraştı, MHP Genel Merkezi’nden “Sakın sokağa çıkmayın!” diye açıklamalar yapıldı. Sanki MHP de zamanında, 15 Temmuz’da aktif bir şekilde sokaktaymış gibi bir yanılsama yaratılmak isteniyor — öyle olmadığını biliyoruz.

Bir diğer olay da tabii, Gezi’den bu yana Erdoğan’ın desteğinin ne olduğu meselesi. %51 mi? O tarihte söylediği zaman, “Nereden çıkartıyor bu %51’i?” denmiyordu, “Olabilir” deniyordu; ama şimdi, %51 falan yok. En son araştırmalarda, MHP’yle birlikte oylarının %40 civarında seyrettiği, belki de daha altta olduğu söyleniyor. Dolayısıyla bunu çok kaba tâbiriyle bir blöf olarak görmek lâzım, ama insanların kafası tabii ki burada karışıyor. Şimdi, insanlar çok ciddi ekonomik sorunlar yaşıyorlar, ekonomik gerçekler kendilerinden gizleniyor. “Birtakım köpük aldık” diyorlar. Neydi? Kurun “köpüğünü almışlar”. Yukarı çıkarttıkları kuru bir miktar indirip, bunu büyük bir zafer gibi sunma çabası dışında, yaşanan çok büyük bir enflasyon olayı var ve bundan dolayı birilerinin tepki gösterme ihtimâlinin şimdiden önünü kesmek istiyor iktidar. 

Tam da bu arada, Kazakistan’da yaşananlar görüldü. Orada, tam da ekonomik nedenlerle çıkan bir… ayaklanma demeyelim aslında, sokak gösterileri başladı; ama devletin buraya yaptığı müdâhaleden dolayı işin rengi değişti. Sanki bir demokrasi varmış gibi, bazıları orada Devlet Başkanı’nın Başbakan’ı görevden almasını bir zafer olarak gösterdiler — halbuki öyle değil. Nitekim, Devlet Başkanı da aslında göstermelik; esas ülkeyi yöneten hâlâ Nazarbayev ve tabii ki oraya Rus ordusunun müdâhalesini görüyoruz.

Bunu Türkiye’de birileri başarı olarak aktarıyorlar. Protestocuların haksız olduğunu, emperyalistlerin oyununa geldiğini vs. söylüyorlar. Sanki Kazakistan’da bir demokrasi, vs. varmış ve buna karşı gelenler de ülkedeki demokrasiyi ortadan kaldırmak istiyorlarmış gibi bir hava… Şimdi, bunun benzerini Türkiye’de de yapmak isteyebilirler mi? Sanmıyorum. Türkiye her ne kadar aynı şekilde –birebir aynı değil tabii–, ama Kazakistan gibi otoriter bir şekilde yönetiliyor olsa bile, Türkiye bir Kazakistan değil. Benzer bir şeylerin yaşanacağını sanmıyorum açıkçası. Muhâlefet partilerinin dediği gibi, “Aman ha! Sakın öyle şeyler yaşamayalım, sonra buradan sorun çıkar” falan diyecek hâlim yok; ama çıplak gözle bakıldığı zaman, Türkiye’de bu toplumun sokağa çıkması, artık protestosunu sokağa taşıması gibi bir olayın hiçbir şekilde işâreti yok.

Denecektir ki, bu tür şeyler –Tunus örneğinde olduğu gibi, Lübnan örneğinde olduğu gibi, belki Kazakistan örneğinde olduğu gibi– genellikle birdenbire olur; ama Türkiye’de birdenbire olacağının da bence işâreti yok. Dolayısıyla aslında, olmayan bir meselenin, olacağa da pek benzemeyen bir meselenin üzerinden Erdoğan’ın kendi meşrûiyetini yeniden inşâ etmeye çalışması ve olmayan protestoları iç ve dış mihraklara bağlayıp ondan sonra buradan kendisinin iyice azalan desteğini artırma çabası gibi ilginç bir durumla karşı karşıyayız. 

Şunu herhalde tercih ediyordur: Şöyle küçük çaplı da olsa bir şeyler olsun ve ben bunun üzerinden, ekonomik sorunları, ekonomik krizi göstermek yerine bu olaylar üzerinden bir şeyleri konuşayım, yani hedef şaşırtayım — ama bunun bile olacağını sanmıyorum. Burada, muhâlefetin kesin açık ve net bir şekilde buna yanaşmayacaklarını söylemesi tabii ki önemli; fakat bu arada, şöyle bir husus var: İnsanlar bu ekonomik meselelerden çok ciddi bir şekilde rahatsız. Krizden çok ciddi bir şekilde rahatsız ve muhâlefetin, “Tamam, oyuna gelmeyin, sokağa çıkmayın” benzeri açıklamaları anlaşılır, ama insanlara başka bir şeyleri söyleyebilmesi lâzım. Sokağa çıkmayın, ama bakın biz burada şu hazırlıkları yapıyoruz, şunu şöyle yapıyoruz, bunu böyle yapıyoruz… Bunlar, açıkçası çok fazla kendini göstermiyor. 

Şimdi, iktidarın sokak lâfını ortaya atıp, ondan sonra bunun üzerinden kendi meşrûiyetini inşâ etme çabasına karşı muhâlefet büyük ölçüde haklı bir şekilde “Sandık!” diyor, ama sandığın ne zaman geleceği belli değil. Normal şartlarda bir buçuk yıl sonra. Erken de olabilir, ama bir buçuk yıl… Bir buçuk yıl da çok fazla bir zaman değil, ama o sandığın gelmesine kadarki süreçte, insanların bu tepkilerini demokratik yollarla kanalize etmenin birtakım mekanizmalarını hayata geçirebilmesi gerekiyor muhâlefetin. Sorun büyük ölçüde burada ve sonuçta mesele, iktidarın meselesi olmaktan çok aslında muhâlefetin meselesi hâline geliyor. Yani muhâlefetin bu ekonomik krizi politikleştirebilmesi gerekiyor. Politikleştirmenin, sadece arada sırada grup toplantılarında ya da evlerde yapılan videolarda ya da sokak ziyâretlerinde, esnaf ziyâretlerinde ekonomiyle ilgili, zamlarla ilgili birtakım sözler söylemek, şahsı itham etmek, ona yönelik şeyler söylemekten ibâret olmaması gerekiyor.

Her şeyden önce, şunun olması gerekiyor: “Burada birileri yanlış bir şey yapıyor, sizin yaşam standartlarınızı aşağı çekiyor; ama emin olun, biz bunları şöyle, şu kişilerle düzelteceğiz” diyebilmesi ve bunun yaşanabilmesi için de sandığın şart olduğunu ve sandıktan da bu sonucun çıkacağını, sandıktan çıkacak sonucun ardından da hızlı bir şekilde ekonomik anlamda insanların mağduriyetlerinin, şikâyetlerinin giderilebileceğinin anlatılabilmesi, gösterilebilmesi gerekiyor.

Hep dönüp dönüp aynı şeyleri söylüyor olabiliriz; fakat bunu muhâlefet yapmadığı ölçüde, muhâlefet bunu beceremediği ölçüde, o zaman iktidarın bir şekilde teşvik eder gibi olduğu…, ki o da çok ilginç: “Sokağa çıkarsanız şu olur, bu olur!” diye bir tehdit var, ama burada insanların sokağa çıkmasından korkmaktan ziyâde, kontrolsüz bir şekilde, güçsüz bir şekilde sokağa çıkmalarını ummak var. Çok garip bir durum. Yani, şöyle söyleyeyim: Eğer bugün Türkiye’de toplum çok güçlü bir şekilde yaşanan ekonomik sorunları sokakta protesto etmeye yatkın bir durumda olsa, eminim Erdoğan bunu hiçbir şekilde dile getirmezdi, hatırlatmak istemezdi. Olmayan bir şeyi gündeme getirerek, kontrolsüz ve güçsüz bir şekilde, olabilmesini umut ettiği sonucunu çıkartıyorum ve dolayısıyla burada, esas olarak muhâlefetin toplumla çok güçlü bağlar kurarak onların tepkilerini, beklentilerini çok iyi bir şekilde, sivil toplumu güçlendirerek politize etmesi gerekiyor. Henüz onun çok başlarında bir yerdeyiz. Dolayısıyla Erdoğan’ın ekonomik kriz ve bunun yarattığı mağduriyetleri konuşmak yerine başka şeyleri konuşturma mahâreti de –bugün benim başıma geldiği gibi– süreceğe benziyor. 

Bitirmeden, en son yaptığım bir yayında bir hata yaptım. Onu konuya hâkim birçok izleyicim düzeltti. Kendilerine teşekkür ettim, bir de buradan teşekkür ediyorum. O da Estonya Feribotu olayı; yani olay gerçek de, orada benim aktardığım, benim baktığım kaynakların söylediği gibi olmadığını, bunun bir şehir efsanesi olduğunu söylediler. Her neyse, bunun yanlış olduğunu kabul ediyorum ve özür diliyorum; ama oradaki meramım da aynen duruyor: Erdoğan’dan kopmayanların önemli bir kısmının hâlâ Erdoğan’ın bu batan iktidar gemisini yüzdürebileceğine inanıyor olmaları. Bu geminin adı Estonya Feribotu değilmiş, bunu özel olarak tekrar söylemek istiyorum. Yarın Bekir Ağırdır’la bir yayın yapacağız; stüdyoya gelirse çok daha dinamik olacak, ama bilemiyorum, en azından Zoom’la yapacağımız kesin, saat 14.00’te. Onunla “Ekonomik kriz seçmen tercihlerini nasıl belirliyor?” konusunu konuşacağız. Bu senenin ilk Bekir Ağırdır yayınını kaçırmayın derim. Yarın saat 14.00’te, Kemal’le, mâlûm, “Haftaya Bakış”ta diğer konuları ve bu sokak meselesini de herhalde yine ele alacağız. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus