Ruşen Çakır’ın izleyicilerle ortak yayını: Türkiye’de siyasal İslam’ın geleceği

Seçim anketlerinden gelen sonuçlar 20 yıllık AKP iktidarının bu seçimde sona erebileceğine işaret ederken Türkiye’de siyasal İslam’ın geleceği de tartışılmaya devam ediyor. Ruşen Çakır, “Türkiye’de siyasal İslam’ın geleceği ne olacak?” sorusuna yanıt aradı, Medyascope izleyicilerinin sorularına yanıt verdi, görüş ve önerilerini aktardı.

Spotify’dan dinleyebilirsiniz:

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir 

Merhaba, iyi günler. Bugün yine sizinle birlikte bir yayın yapacağız. Başlık çok açık: “Siyâsal İslâm’ın geleceği”. Ben genellikle sorulu başlıkları severim. Bunda da “Siyâsî İslâm’ın Türkiye’de bir geleceği var mı?” başlığını düşündüm; ama baştan böyle sınırlamayalım dedim. “Siyâsal İslâm’ın geleceği” dedim. Sizler de benim YouTube sayfamdan ve Medyascope’un YouTube sayfasındaki chat bölümünden soru ve yorumlarınızla buna katılabilirsiniz – ki şimdiden zâten bayağı bir soru ve yorum gelmeye başladı. Ama açılışta öncelikle size şu tespihi göstermek istiyorum. Bu tespih –geçenlerde Twitter’da da paylaştım– Türkiye’de AKP’ye rağmen hâlâ İslâmcı kalmaya çalışan Atasoy Müftüoğlu’nun bana hediyesi. Kendisiyle bir kere eski stüdyomuzda, Sanayi Mahallesi’nde çok güzel bir yayın yapmıştık. Bir daha yapamadık. Kendisine buradan selâmlarımı ve saygılarımı iletiyorum.

Evet, şimdi sorulara, yorumlara geçelim. Geçelim diyorum; çünkü önce bir girizgâh yaparım diye düşündüm; ama girizgâha gerek yok. Sorular, yorumlar zâten o girizgâhı benim yerime yaptırıyorlar. Örneğin Özkan Başat –ki kendisi artık bizim Medyascope’un ve benim düzenli takipçilerimizden; anladığım kadarıyla kendisi de İslâmî hareketten gelme bir arkadaş– öyle biliyorum. 

Özkan Başat şöyle bir yorum yapmış: “Siyâsî İslâm’ın ileri sürebileceği hiçbir mâzeret kalmadı; “Engellendik, yetkimiz kısıtlıydı” vs.. Tek parti döneminden bu yana hiçbir siyâsal görüş bu kadar yetkili olmadı. Sonuç fiyasko. Ahlâk, kültür, adâlet, özgürlük, ekonomi alanlarında tam bir fiyasko. Ülke yönetimlerinde askerler, hukukçular, mühendisler ekolüne bir de esnaf, müteahhit ekolü eklendi.” Evet, çok önemli gözlemler ve anladığım kadarıyla içeriden gözlemler. Bunun için de çok önemli. Birçok yayında referans vermiştim; Olivier Roy’nın Siyâsal İslâm’ın İflâsı kitabı –ki aslında “başarısızlığı”ydı onun tam Türkçe çevirisi; ama Metis’te biz onu basarken “iflâs” dedik. Bayağı ilgi görmüştü. O, İran örneğinden hareketle bunu anlatıyordu. Türkiye hakîkaten iflâsın ötesinde bir yere girdi bence. Ama bu, geleceği yok anlamına gelir mi? İşte bugün biraz bunları tartışalım. 

Meselâ, Tayfun Tufan sormuş: “Siyâsal İslâm’ın bürokraside bir karşılığı var mı? AKP sonrası Türkiye’de bürokraside bu akım devam edebilir mi?” Şimdi, Türkiye’de bürokraside hep İslâmcı birileri ya da değişik tarîkatlerin, cemaatlerin insanları hep olmuştu; ama bunların örgütlü hâline Fethullahçılar’la tanık olduk. Fethullahçılar, çok ciddî bir şekilde, daha ilk andan îtibâren devleti bir anlamda kadrolar üzerinden ele geçirme faaliyeti yaptılar. Kimi zaman engellendiler, kimi zaman önleri açıldı. En çok önleri açıldığı zaman AKP zamânıdır. Daha sonra da AKP hükûmeti, kendileriyle çatışmaya başlayınca onları büyük ölçüde tasfiye etti. Tasfiyenin ardından kimler geldi? Ülkücü kadrolar çok geldi. AKP’nin kendi güvendiği isimler geldi. Meselâ yargıda, savcı/yargıç açığını gidermek için, AKP mensubu avukatlara çağrı yapıldı. Doğrudan yargıçlık ve savcılık için başvurmaları ve birçok dâvâda –Gezi Dâvâsı’nda olduğu gibi– eski AKP’li bâzı isimlerin yargıç ve savcı olduklarını gördük. Bâzı cemaatlerin çağrıldığı –Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere–, bayağı güçlendiği iddiaları hep dolaşıyor; ama bunların hiçbirisi Fethullahçılar’ın zamânındaki örgütlenme gibi değildir. Önümüzdeki dönemde bu ne olur? Kilit yerlerdekiler tasfiye edilir, ihraç edilir ya da ne bileyim kızağa çekilir — bilemiyorum. Ama hepsinin, olduğu gibi temizleneceğini sanmıyorum. Bir de zâten bâzı cemaatler şimdiden AKP’yle aralarına mesâfe koymaya ve muhâlefetle ilişki geliştirmeye niyetleniyorlar. Onların büyük bir kısmı için, “Gelen ağam giden paşam” olabilir. Pekâlâ, “Biz zâten Erdoğan’dan da çok memnun değildik” deyip, yeni dönemde –ki yeni dönem olursa tabii– bunların bâzıları çark edebilir. Fakat şunu özellikle vurgulamak lâzım: Türkiye’de 1) Fethullahçılık deneyi 2) Erdoğan-Fethullah Gülen çatışması deneyinden sonra, artık devlet içerisindeki İslâmî kadrolaşmalara kamuoyunun büyük bir çoğunluğunun hoşgörüyle bakabileceğini ve iktidarların da, “Ya, nasıl olsa biz bunları kullanırız. Sonra da gerekirse atarız” diyeceğini açıkçası çok fazla sanmıyorum. 

Fatih Demirci soruyor: “İktidârın oy kaygılarının ülke menfaatinin önünde olduğu bu süreçten geçtiğimiz dönemde, siz muhâlefetin yeterince cesur muhâlefet yapabildiğini düşünüyor musunuz?” Bu çok genel bir soru. Konumuzla kısmen alâkalı bir soru. Yani bunu çok konuştuk. Bana göre çok cesur değil. Burada da “cesâret” kavramı tam uymayabilir. Daha ötesinde, “etkili” demek daha doğru olur. Yer yer etkili. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun bâzı çıkışları — bu anlamda SADAT baskınını bu bağlamda değerlendirebiliriz. SADAT İslâmcı bir örgütlenme — örgütlenme diyorum; vakıf, şirket, her neyse, artık hiç önemli değil. Tamâmen İslâmcı bir perspektiften bakıyorlar. Ütopik ötesi bir İslâmcılık ve çok kaba, vülger bir İslâmcılıkları var; ama orada onlar hakkındaki birtakım iddiaları, Kılıçdaroğlu, baskınıyla gündeme taşıdı. Daha sonra da suç duyurusunda bulundular.

Ersin Erçin: “Atatürkçüler’in, siyâsal İslâm hakkında dediklerinin haklı çıktığını; amasız, fakatsız kabul ediyor musunuz artık?” Böyle bir şey yok. Atatürkçülerin haklı çıktığını hiç sanmıyorum. İslâmcıların haksız çıkması, Atatürkçülerin haklı çıktığı anlamına gelmiyor. Türkiye’nin uçlarla, uçların dışında aralarda bir yerlerde buluşması gerekiyor. Buradaki kastın ne olduğunu anlıyorum. Bu anlamda, meselâ bir 28 Şubat sürecini hiçbir zaman olumlamam; “Ya, onlar da ileriyi görmüş” vs. diyerek bir şeyler söylemem. Kimse benden böyle bir şey beklemesin; ama isteyen istediği gibi düşünür tabii.

Saygın Karaaslan, Ünsal Ünlü’den bir alıntı yapmış: “Siyâsal İslâm’ın panzehiri hâfızadır.” — Vay! Ünsal iyi konuşmuş, gerçekten güzel. “Bunca olan bitenden sonra, hâfızalara kazınanlar toplum hâfızasında uzunca bir süre yer tutarsa, siyâsal İslâm’ın geri dönüşü zor olur.” Evet, çok önemli bir saptama. Bu deneyden sonra, başta Özkan’ın söylediklerini de hatırlayalım; Her şeyi yapmaya yetkileri vardı. Kimse önlerini kesmiyordu. Dış güçler, iç güçler hepsi bir yerden sonra palavra. Her şeyi kontrol ettiler ve hiçbir şey yapamadılar. Var olanı da daha kötü bir yere getirdiler. Bu deneyimin ardından, artık siyâsal İslâm üzerine bir şeyler söylemeye çalışanlara insanların vereceği cevaplar çok nettir. Hani, “Şundan yapamadık, kandırıldık, engellendik” filan… bunların hiçbirinin anlamı yok. Gerçekten bugün yaşananlar, yarın yaşanması söz konusu olanlara da çok temel bir referans olacak. Bu vesîleyle Ünsal’a buradan bir selâm yollayalım. Kendisini kıskanarak tâkip ediyoruz diyelim.

Mehmet Yürüker diyor ki: “Atasoy Müftüoğlu’ndan size geçebilen mânevi bir etki oldu mu?” Şimdi, ben islâmcılık üzerinde çalışmaya başladığım zamanlarda –ki 1985 yılında başladım– her iki taraftan da insanlar, benden hidâyete ermemi vs. bekledi. Bunu değişik vesîlelerle söyledim. Ben gazeteciyim, işimi yapıyorum ve işimi yaparken de herkesle konuşmaya çalışıyorum, iyi geçinmeye çalışıyorum, kavga etmemeye çalışıyorum. Kimisinde başarılı oluyorum, kimisinde başarılı olamıyorum. Kimisi benden kaynaklanıyor, kimisi diğerlerinden kaynaklanıyor — hiç önemli değil. Burada önemli olan: Medenî bir ilişki, karşılıklı saygıya dayalı bir ilişki, mesâfeleri ölçmekle ilgili bir ilişki. Bu anlamda Atasoy Bey çok kibar birisi gerçekten. İslâmî hareket içerisinde tanıdığım en kibar, en mâkul konuşulabilen isimlerden birisi. Dolayısıyla sevdiğim birisi. Böyle sevdiğim çok insan var; o da onlardan birisi. Buradan bir mâneviyat aramanın ya da böyle bir dînî gönderme yapmanın anlamı yok. Sosyal anlamda –ki ihtiyâcımız olan bu– farklı görüşlerden, farklı inançlardan, farklı eğilimlerden, cinsel yönelimlerden insanlar olabilir ve önemli olan bunların bir ortak paydada, Türkiye’nin, bu ülkenin vatandaşı olmak paydasında bir arada yaşamayı başarabilmeleridir. Dolayısıyla, Atasoy Müftüoğlu İslâmcı olabilir. Ben de komünistim, önemli değil; ama biz konuşabiliyoruz. Darısı diğerlerinin başına diyelim. — Deminki Fransızcama lâf atmışlar. Doğru dürüst Fransızca da değildi, tam söyleyemedim: vulgar, Fransızcası “vülger”dir. “Vülger” diyeyim, ne olacak? Yani o kadar da sorun değil. “Kaba” da dedim, yani merak etmeyin. Yani “vülger”, “vulgar”, “kaba”, ikisini birden dedim; sâdece “vülger” deseydim, haklıydınız.

Ahmet Erden: “Ruşen Bey, olur ki Erdoğan üçüncü kez seçilemedi. Siyâsal islâm Türkiye’de bir daha yeşerir mi?” Yani şimdi buna çok spekülatif, yani çok çarpıcı bir cevap verebilirim. Eğer Erdoğan üçüncü kez seçilirse, Türkiye’de değil siyâsal İslâm’ın, bir din olarak İslâmîyet’in geleceğinin de çok parlak olabileceğini sanmıyorum. Erdoğan’ın seçilemeyip, Türkiye’nin bir şekilde daha demokratik, daha özgür bir hukuk devleti olması hâlinde, Türkiye’de siyâsal İslâm’ın, İslâmcılığın ve cemaatlerin belli bir etkisi olabilir; ama Erdoğan’ın bu getirdiği otoriter sistem ve bunun hayatta, insanlarda yarattığı travmalar, tepkiler vs. ve bunları yaparken ulu orta İslâmîyet’e referans veriyor olması, İslâmcılığa ve İslâm’a çok ciddî bir şekilde darbe indiriyor. Buna bizzat tanığım. Hepiniz bir şekilde tanıksınızdır. Dolayısıyla “Erdoğan seçilemezse siyâsal İslâm bir daha toparlanamaz” önermesi çok anlamlı değil. Tam tersine, Erdoğan’ın seçilememesi ve Türkiye’nin yeniden bir demokratikleşme yoluna gitmesi durumunda, demokratik mücâdelenin aktörlerinden birisi olarak, İslâmcılar da güçleri oranında bunun içerisinde yer alabilirler. Ancak Erdoğan iktidârı tecrübesi nedeniyle onlara hep kuşkuyla bakılacaktır.

Oğuz sormuş: “Abdüllatif Şener’in adaylığını olası görüyor musunuz?” Yani şimdi bunu bana bugün söyledi arkadaşlar. Hattâ oğlum da söyledi, Ali Deniz de söyledi. “Nereden çıkarttın?” dedim. Sonra bir isim verdiler. O ismi duyunca zâten, yani kaynağını söyleyince –zâten olacağını sanmıyorum da– kaynağı duyunca, zâten olacağı varsa da olmaz. Yani Abdüllatif Şener’in, şu günün Türkiye’sinde cumhurbaşkanlığı adaylığı için akla gelebilecek bir isim olduğunu sanmıyorum. Hiçbir şekilde gündeme geleceğini sanmıyorum. Gelirse o zaman hepinizden özür dilerim; ama özür dileyeceğimi de sanmıyorum. O kadar eminim yani.

Çok soru var. Bir tâne mail gelmişti. Daha önce benim bir mail’ini haberleştirdiğim ve çok ilgi gören bir arkadaşımızdan gelen bir mail: “Sizce muhâlif muhâfazakâr elitler ile muhâlif seküler elitler, demokrasi düzleminde uzlaşılmış bir gelecek inşâ edebilir mi?” Bu artık bugünün sorusu değil. Bunu yazan arkadaşla bir süredir e-posta üzerinden konuşuyoruz. Bu, bugünün meselesi pek değil. Her ne kadar Altılı Masa’da kendilerini İslâmcı gören isim ya da isimler olsa da, bir müddet Türkiye’de İslâmcılık iddialı birtakım kişilerin, elitlerin bir şey yapması, iktidar paylaşımında bu kimlikleriyle yer alabilmesi ihtimâlini çok zayıf görüyorum. Ama tabii ki Türkiye’de dindar insanlar, muhâfazakâr insanlar, demokrasi temelinde ve laiklik temelinde pekâlâ yeni Türkiye’nin inşâsında yer alacaklardır, almaları da gerekir. Yani hem kendileri için hem ülke için gerekir; ama bunu bir mutâbakat gibi, bir tarafta seküler elitler, bir tarafta İslâmcı elitlerin “Demokrasi paydasında birleşiyoruz” demesi gibi… bunlar bir aralar telâffuz edilen şeylerdi. Yaşanan deneyimlerden sonra bir daha böyle bir şey olmaz. Türkiye’nin bir restorasyonu sürecine girilirse ve ana eksen demokrasi olursa, zâten demokrasiyi içselleştirmiş olan dindarlar da bunun içerisinde bir şekilde yer alacaklardır.

Atalay Mete diyor ki: “Millî Görüş gömleğini çıkarıp sermaye grubu desteğinde kurulan iktidâra siyâsal İslâm denebilir mi?” Denir. Denir. Yani aslında siyâsal İslâm böyle bir şey bir yerden sonra, onu gördük. Dünyada değişik örneklerini gördük. Türkiye’deki örnek böyle tezâhür etti. Erdoğan’ın artık İslâmcılığının öne çıktığını düşünmüyorum. Yani şöyle söyleyelim: İlk iktidâra geldiği zaman, AKP iktidârı ve Erdoğan, dünyadaki diğer İslâmcı hareketler ve İslâmcı yönetimlerle kıyaslanırdı; ama uzun bir süredir Erdoğan, artık dünyadaki otoriter liderlerle, meselâ Putin’le, meselâ bir zamanların Trump’ıyla ya da bir zamanların Filipin’deki Duterte’siyle, ya da Macaristan’daki Orban’la kıyaslandı, onlarla birlikte fotoğrafı konuldu. Erdoğan’ın esas öne çıkan özelliği artık otoriter popülist bir lider olması; ama aynı zamanda İslâm’ı da kullanıyor olması. Bu, Filipinler’de Hristiyanlık, Macaristan’da Hristiyanlık, başka yerde başka bir şey olabilir; ama ilk baştaki İslâmcı Erdoğan’ın yerini otoriter Erdoğan aldı. Otoriter Erdoğan’ın alması, İslâmcılığının iptal olduğu anlamına gelmez.

Bir arkadaşımız demiş ki, Snl Yedek: “Eski bir İslâmcı olarak ben de diyorum ki: ‘Evet, o adam (Atatürk) kazandı’ ”  Evet, bu konuda yaptığımız yayınlar da oldu, yazdığım yazılar da oldu. Bunu böyle söyleyen çok kişi oldu. Bu çok yaygın bir eğilim. Özellikle genç kuşaklarda da çok var. Muhâfazakâr âilelerin çocukları içerisinde Atatürk’ü keşfeden, kendilerine anlatılanın ya da bir zamanlar inandıklarının dışında Atatürk’ün önemli birisi olduğunu düşünen… Böyle bir süreç oldu. Dünkü “Adını Koyalım”da da bunu bir ölçüde tartıştık, biliyorsunuz. Evet, bu oldu. Atatürk’ün yeniden öne çıkmasına tanık oluyoruz; ama burada, benim bir yazımın başlığına koyduğum gibi — ve hâlâ onda ısrarlıyım: “‘İslâmcılar Atatürkçüleri yendi; ama Atatürk’e yenildi.” Yani arada bir fark olduğu kanısındayım.

Devran Akar diyor ki: ‘‘Bülent Arınç’ın bugünkü çıkışından hemen sonra gözlerim sizi aradı. Düşüncelerinizi merak ediyorum. Bu, bir çözülmenin ilk adımlarından biri mi, yoksa danışıklı dövüş mü?” Danışıklı dövüş değildir. Bülent Bey böyle şeyleri hep yapıyor. İlk defâ yapmadı. Tabii bu yaptığı yer çok daha farklı bir yer. Kılıçdaroğlu’nun ve muhâlefetin diğer isimlerinin olduğu bir yerde, kamuya açık bir yerde yapıyor bu konuşmayı. Ve tahmin ediyorum, birkaç saat sonra Erdoğan’ın yaptığı konuşmada, “Bizi içeriden bölemeyecekler” derken kastı da Bülent Arınç’tı. Bir çözülmenin işâreti olur mu? Olabilir. Şöyle söyleyeyim: AKP’nin içerisinde çok kişi çözülmeye can atıyor aslında; ama bunun zemini tam oluşabilmiş değil. Kopan partiler bu zemini tam yaratamadılar. Orada bir sorun var. Bülent Arınç da bu konuda hep zâten –daha önce de çok eleştiriler oldu içeriden– hep şu vurguyu yaptı: “Ben AK Partiliyim” vurgusu yaptı. Bu arada söyleyelim, kendisiyle yıllar önce Medyascope’ta bir yayın yapmıştım, ilk tasfiye edildiği zaman; çok ilgi görmüştü. Şimdi de söz aldım. Onun İstanbul’a geleceği bir zaman stüdyoda bir yayın yapacağız, sözü var. Bunu bir şekilde duyar ya da birisi kendisine iletirse, tekrâr bir şeye bağlayayım –ne derler?– bunu metazori yapmış olayım diyelim.

Zor isimli bir arkadaş, Zinedine Zizolous demiş ki: “Gençlerde radikal bir sekülerleşme akımı var; ama mültecilerle berâber muhâfazakârlaşma artacak. Siyâsal İslâm bu topraklarda artık bitmez maalesef.” Yani burada kastettiği, mültecilerin İslâmcılığı taşıyacağı mı? Olabilir. Türkiye’de siyâsal İslâm bitmez. İslâm dünyasının hiçbir yerinde bitmez; ama güçlü olup olmayacağı meselesi var. Türkiye’deki şu son 20 yıl süren, ama özellikle son yıllarıyla bu deneyim, Türkiye’de siyâsal İslâm’ın bence daha uzun bir süre güçlü olmasına yetmiyor ve özellikle de bunun bir müddet daha, toparlanmasının kolay olacağını sanmıyorum. 

Bir arkadaş sormuş: “Ben komünistim, dediniz. Türkiye’ye komünizm ne zaman gelir?” Gelmez, merak etmeyin. Gelmez. Gelmesin daha iyi. Çünkü genellikle komünizmin geldiği yerlerde, en çok şikâyet etmeye başlayanlar komünistler oluyor. Şimdi Türkiye’de siyâsal İslâm’ın geldiği sanılırken, demin verdiğim Atasoy Müftüoğlu örneğindeki gibi, İslâmcılar’ın da şikâyet etmesi gibi en azından. Gelmesin. Zâten komünizmden ne anlaşıldığı vs. bunların hepsi karıştı. 

Hâlâ bana “fon” diyenler var. Medyascope’un her şeyi açık, her şeyi belli. Böyle gelip, bu kadar önemli bir konuyu konuşurken, siyâsal İslâm’ın geleceğini konuşurken, fon lâflarıyla bu tartışmanın önemini azaltmaya çalışanlara acırım. Bizim her şeyi açık olan kaynaklarımızın bu kadar ısrarla üzerinde duracağınıza, kendi vergilerinizle kimlerin nerelerde neler yaptığını sorgulamanız sizler için daha hayırlı olur derim. Yani rahatsız etmeyin bizi. Biz işimizi yapacağız. Biz ciddî şeyler konuşuyoruz, ciddî şeyler tartışıyoruz, ciddî haberler yapıyoruz. Onun için, gerisi hikâye.

Oğuz sormuş: “Erbakan yaşasa bugün Altılı Masa’da olur muydu?” Zor soru. Herhalde olurdu. Herhalde olurdu; ama emin değilim. Şöyle kişisel bir anekdot anlatayım; dün çok sevdiğim bir halamın cenâzesindeydim, Nuriş Hala’nın. Nuriş Hala’nın kızkardeşi Güner Hala da Erbakan’ın kardeşiyle evli — rahmetli oldu eşi yakın zamanda. Çocukları oradaydı; kızı, damadı, oğulları filan. Sordum kızına ve damadına: “Siz şimdi necisiniz, neredesiniz?” diye. Çok kestirme bir cevap verdiler: “Millî Görüşçüyüz” dediler. Yani böyle deyince her şey halloluyor sanıyorlar; ama AKP var, Yeniden Refah var, Saadet var, hattâ bir ölçüde Gelecek ve belki biraz da DEVA var. Şimdi herkesin kafası karışık. Tabii Erbakan Hoca sağ olsaydı, onun kafası her zaman çok açık ve net olurdu. Büyük bir ihtimalle AKP’ye karşı olurdu; ama Masa’da olur muydu? Olabilirdi. Ama Temel Karamollaoğlu kadar başından îtibâren bu Masa’nın en güçlü isimlerinden biri olur muydu? Çok emin değilim. Ama hakîkaten güzel soru.

Deniz Maral: “İslâmcılar’ın neler neler yaptığının görüldüğü bu ülkede, hâlâ neden Alevî bir cumhurbaşkanının olması riskli görülüyor? Bir Alevî olarak bu benim çok zoruma gidiyor.” Evet, haklısınız. Gerçekten bu, Alevî olmasam da benim de çok zoruma gidiyor ve Türkiye’nin bunu aşacağını temenni ediyorum ve tahmin de ediyorum. Yani bu çok zaman almayacaktır.

Ali Pekşen sormuş: “Reel politika açısından iktidar değişimi, İslâmî cemaatler arasında nasıl sonuçlar yaratabilir? Öngörünüz nedir?” Demin biraz cevap vermeye çalıştım. Şimdiden zâten direksiyonu kırmaya başlayanlar var, sonra kıracak olanlar var. Kimilerinin başvuruları kabul edilebilir, kimilerinin edilmeyebilir. Ama her ne olursa olsun hiç kimse tekrar, onların devlete, devletin kadrolarına ve devletin kaynaklarına, kamunun kaynaklarına çökmesine izin vermeyecektir diye tahmin ediyorum — yaşanan deneyimler nedeniyle. Ama üzerlerine de çok fazla gitmeyeceklerdir. Yani en fazla, haksız bir şekilde aldıkları düşünülen birtakım şeyler geri alınabilir. Meselâ diyelim ki çok düşük kiralarla kiralanmış birtakım kamu arsaları ya da binâlarının gerçek fiyatları talep edilebilir vs. ya da birtakım krediler alınmışsa kredilerin tâkibi kabul edilebilir.

Celal Yüksel: “Türkiye’nin üç ana damarı olan İslâmcılık, Türkçülük ve sosyal demokrat solun; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları çerçevesinde olgun bir demokrasi inşâ etmesine aydınlar öncülük edebilir mi?” Şu anda Altılı Masa’da bu söylediğiniz akımların temsilcisi gibi olan isimler var. Ama bu birliktelik nasıl gider, hangi zemin üzerinde gider? Tabii ki demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları çok iyi bir zemin; ama bir yerden sonra iktidar savaşı kaçınılmaz olur ve iktidar savaşı olduğu zaman da genellikle bu değerler zarar görür. Yani böyle bir olay var. Bu kutsal ittifak ya da tarihî millî mutâbakat vs. denilen hikâyeler, târihî uzlaşma –bir zamanlar öyle bir şey vardı; özellikle Batı Avrupa’da, komünist partilerle merkez sağ partilerin ya da sol partilerin birleşmesi, İtalya’da çok konuşulan bir şeydi, ama sonuçta bunlar farklı eğilimler oldukları için– kolay olmuyor. Yani başlangıçta böyle başlayabiliyor; ama sonra bir yerlerde sorunlar çıkabiliyor.

Oğuz Berk sormuş ki: “Saadet Partisi ile Yeniden Refah Partisi tam olarak nerede birbirlerinden ayrılıyor?” Yani bu sorunun ideolojik olduğunu çok fazla sanmıyorum. Bir anlamda, “Mîras kimin? Erbakan’ın mîrâsı kimin?” gibi bir tartışma. Yeniden Refah Partisi belli bir örgütlenmeyi tamamlamışa benziyor ve bâzı anketlerde de belli bir oy aldığı gözüküyor. Hattâ bâzılarında Saadet’ten daha yüksek olduğu anketler de gördüm. Ama sonuç olarak bu Erbakan, Millî Görüş hareketinin, Türkiye’nin geleceğinde ne kadar yeri olur, açıkçası çok emin değilim. Çok fazla olduğunu sanmıyorum; ama yine de Erbakan’ın adını sürdürmek isteyecekler. Hele âileden, Fatih Erbakan örneğinde olduğu gibi kişiler vardır. Şunu hâlâ görüyorum; genç insanların bâzılarında –yani belki Erbakan hayâtını kaybettiği zaman çocuk yaşta olanlarda bile– çok ciddî bir Erbakan sevgisi, bağlılığı var. Bu kolay kolay sonlanacak bir şey değil.

“Babacan mı Davutoğlu mu, Ruşen Hocam? İkisinden birini seçmek zorunda kalsan hangisini seçersin?” Böyle bir şeylerin zorunda kalmıyorum, hiç merak etmeyin. Ben solcu birisiyim. Hiçbirisini seçmem; yani çok açık söyleyeyim. Yani böyle bir mecbûriyetim yok. Yani ne denir? Bana bâzılarının atfettiği, “Yetmez, ama evet” sloganını hiçbir zaman sevmedim. Bunu söyledim de. Yani burada da böyle kötünün iyisi vs. gibi şeyler yapmam. İkisini de ayrı ayrı tanırım. Partinin kurmaylarının büyük bir kısmını da tanırım. Bir gazeteci olarak kendileriyle yıllardır süren bir ilişkim var; tanışıklığımız, medenî bir ilişkimiz var; ama siyâseten sorduğunuz için cevap veriyorum. Benim için siyâseten tercih edilebilecek partiler değil. Yani böyle bir oy verme söz konusu olduğunda, vermem. Verenlere de bir şey demem tabii, o ayrı. 

Deniz Kozak: “Altılı Masa’nın aday çıkarmaması, söylemlerini çok yönlü değil de tek bir lider üzerinden yürütmemesi, Erdoğan’ın bugüne kadar yürüttüğü ve kısmen başarılı olduğu kutuplaştırıcı siyâset zeminini bozuyor mu?” Eh, bir ölçüde öyle. Ama adayı açıklamış olsaydı da bozardı. Şimdi bugün bu yayını yapmaya karar verdikten sonra, Erdoğan’ın konuşması –yani duyuruyu da yaptıktan sonra– Erdoğan’ın konuşması çıktı karşımıza. Kılıçdaroğlu’nun muhâfazakâr kadınlara seslenmesini –ısrarla sesleniyor–, bunu diline dolamış ve Kılıçdaroğlu’nun beyhûde bir çaba içerisinde olduğunu söylüyor bir anlamda, özetle. Ama belli ki çok rahatsız olmuş. Çünkü kendisi de biliyor ki –ben bildiğime göre, o çok daha fazlasını biliyordur– dindar kadınların içerisinde CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu önemseyen, oy verseler de vermeseler de sayıları giderek artan bir kitle var ve Kılıçdaroğlu’nun da özellikle belli bir süredir bu kesimlere yönelik çok ciddî bir çaba içerisinde olduğunu biliyorum. Bizzat kendisi böyle bir çaba içerisinde. Canan Kaftancıoğlu’nun İstanbul örgütlenmesinin bu konuda çok yoğun bir çaba içerisinde olduğunu biliyorum ve yine başörtülü kadınlar arasında Canan Kaftancıoğlu’na karşı –tabii ki büyük bir kısmında değil; ama belli bir kesiminde– Canan Kaftancıoğlu’na yönelik bir empati, hattâ sempati olduğunu da gözlüyorum. Dolayısıyla Erdoğan, “Boşuna uğraşma” derken, aslında buradan bir şey çıkmakta olduğunu gördüğü için rahatsızlığını dile getiriyor. Zâten genellikle böyledir. Bir şeyi çok fazla dile getirdikleri zaman, oradan rahatsızlık duyduklarını hissedersiniz, görürsünüz. Bugün bu konuda, Medyascope’ta bir arkadaşla konuşurken ona söyledim. Meselâ birileri sosyal medyada size lâf atar: “Ya, seni kim okuyor ki zâten” der. — “İyi o zaman, bırak kardeşim, rahat bırak. Tamam, kimse okumuyor zâten. Hadi iyi günler”. Aynı şekilde: “Bu kadınlar sana niye şey yapsınlar? Sen şunu yaptın, bunu yaptın” diye konuşuyor. Zâten kadınlar ona hiçbir şekilde destek vermeyecekse, bunu dillendirmenin de pek bir âlemi yok.

Yunus Emre: “Cumhurbaşkanlığı sistemi ortalama 70 bin orta ve üst düzey yöneticiyi parti üzerinden atadı. Değiştiğinde, muhâlefet yeni kadroları amorti edebilecek mi? Devletin kilitlenmesine engel olmadan nasıl olur?” Herhalde bu konuda çalışıyorlardır. Bunu onlar çok daha ciddî bir şekilde hesaplıyorlardır. Çok zor olacağını sanmıyorum. Erdoğan, özellikle Fethullahçılar’ı tasfiyeden sonra kadroları doldurma imkânı buldu. Şimdi altı partinin birlikte iktidâra geldiğini varsayarsak, kadro bulmakta çok zorlanacaklarını sanmıyorum. Ama tabii zaman alacaktır.

Bir başka soru: “Devlet kademelerinde tarîkat yapılanmalarının iktidar değişimine reaksiyonu ne olur? Yeni iktidâra direnç gösterirler mi, yoksa FETÖ durumuna düşmekten uzak kalmak mı isterler?” Hem de nasıl. Yani ödleri kopar büyük bir kısmının ve ya kaderlerine râzı olurlar ya da yeni yönetimle uzlaşmanın yolunu arar ve kendilerinin orada bireysel olarak var olduğunu, bir örgütsel ilişkileri olmadığını ileri sürerler diye tahmin ediyorum.

Ümit Kurt diyor ki: “Siz Fethullahçılar’ın devlete sızdığını mı, yoksa devlet tarafından buyur edildiğini mi düşünüyorsunuz? 1980 sonrası olarak soruyorum.” Sızdılar. Devlet de bunu gördü. Kimisi engellemeye çalıştı, kimisi önünü açtı. Devletin içerisinde sürekli farklı eğilimler vardı; ama esas olarak sızdılar. Sızmanın nasıl olduğunu da Fethullah Gülen’in daha ilk başta, daha küçücük bir yapıyken nasıl örgütlenmeye başladığına baktığınız zaman anlıyorsunuz zâten. Dolayısıyla bilinçli bir sızma perspektifi var ve o sızma perspektifinin önünü açabilmek için de iktidarlarla kurulan değişik ilişkiler var.

Hasan Erdoğdu: “Muhâlefet seçimleri kazanır ve Erdoğan iktidârı bırakmazsa ABD ve Avrupa’nın tutumu ne olur?’’ Öyle bir şey olmaz. Bu kadar yani. Avrupa’ya ve diğerlerine gelene kadar, Türkiye’nin kendisinin bunca deneyimi var, seçim deneyimi var. Türkiye kendisi böyle bir şey yaşamaz.

Ali Isıyan diyor ki: “Altılı Masa’nın üçü siyâsal İslâmcı diyor. Nasıl bitebilir bu durumda? Üstelik CHP de, ‘yolsuzluk’, ‘hırsızlık’ gibi suç teşkil eden kavramlar yerine; ‘israf’, ‘kul hakkı’ kullanıyor. Bu zihniyet oturmadı mı sizce?” Yani nasıl söyleyeyim? Hadi pesimist diyeyim, arkadaşlardan fırça yiyeyim. Kötümser bakarsanız dediğiniz doğru olabilir; ama bütün bu olaylardan tüm Türkiye’nin çıkarttığı dersleri, aynı zamanda bu sözünü ettiğiniz partiler de çıkartıyor. Şu anda yolsuzluk, hırsızlık denen meselelerin daha yumuşak bir şekilde muhâlefet tarafından dile getiriliyor olmasının bir anlamı olabilir. Esas önemli olan, iktidâra geldikten sonra ne yapacakları.

Evet, herkesin merak ettiği soruyu sormuş bir arkadaşımız: “Muhâlefetin adayını biliyor musunuz?” Yani nasıl diyeyim? Bilenler bilir, ben altılı oynarım, at yarışı meraklısıyım. Tüyo diye bir lâf vardır. İşte size tüyo söylerler. Tuttuğu zaman: “Ben söylemiştim” olur. Tutmadığında ise: “Ya, işte son anda bilmem ne oldu” olur. Dolayısıyla ben bildiğimi sanıyorum; ama söylemeyeyim. Sonra rezil olmayayım. Yani onun için, kalsın.

Erol Selvi: “İslâmcılık tek başına bir ideoloji midir? Yoksa sağ siyâsetin İslâmîyet ve Müslümanlar’ı bir aparat olarak, özellikle yükselme ihtimâli olan sosyal demokrasiye ve sola karşı kullanması mıdır?” Yok öyle değil, daha farklı bir şey. İslâmcılık başlı başına bir ideolojidir. Sağla benzerlikleri var; solla benzerlikleri de vardı belli bir târihte, özellikle solun yükselişte olduğu dönemlerde, birçok İslâmî hareket sosyal adâlet kavramını çok fazla öne çıkarttı solla rekabet edebilmek için. Bu anlamda meselâ Mısır’da Seyyid Kutub başlı başına bir örnektir. İran’da çok önemli düşünürler çıktı böyle. İslâm’la solu bir şekilde birleştirmeye çalışan; ama İslâm’ı temel alan. Dolayısıyla İslâmcılık sağ ile daha yakın görünüyor olmasına rağmen, sağ ve solun dışında ayrı bir ideoloji olarak görülebilir. Ama tek bir İslâmcılık yok, farklı farklı İslâmcılıklar var. Ülkelere göre değişiyor. Tabii ki birtakım eğilimler var. Meselâ Müslüman Kardeşler (İhvânü’l-Müslimîn), Arap dünyasında örgütlü ya da Hint altkıtasında farklı örgütlenmeler var. Her ülkede farklı farklı… Bir de tabii ki mezhebe göre farklı, yani İran’da Şiîler’deki İslâmcılık farklı, Sünnîler’deki İslâmcılık farklı. Dolayısıyla şöyle bir kolaycılığa kaçmamak lâzım: “Ya, bunlar aslında sağcı. Bunlar aslında komünizmin önünü kesmek için…” filan gibi — bu basitlikte değil. İslâmcılık başlı başına bir şey. Tabii bâzı İslâmcılar sağa daha yakın, bâzıları sola daha yakın oluyor. Bâzıları çok yumuşak oluyor; bâzıları terörist sıfatını hak ediyor. Yani böyle bir durum var. Yekpâre bir İslâmcılık yok.

“Komünist altılı ganyan oynar mı? Kazanınca komünizm için mi harcar parayı?” Yok canım. Kazanmadığımız için böyle bir sorunun anlamı yok zâten. Neyse.

Deniz Kozak soruyor: “Hükûmetin zayıflama süreci yaşadığını varsayarsak, hükûmet zayıf bir yapıyla mı seçimi gider? Yoksa hiç umulmadık bir şekilde bir anda bir çözülme (kaçış vb.) mi olur?” Bu doğrudan İslâmcılıkla ilgili değil; ama yine de bir anlamıyla ilgili. Bir yerde filmin koptuğunun artık netleşmesi hâlinde, çok büyük kopuşlar, çözülmeler olacaktır. Seçimden önce de olabilir; ama büyük ölçüde seçimden sonra olacaktır. Eğer AKP bu seçimi kaybederse ve Meclis’te de çok güçlü bir grup oluşturamazsa, gerçekten çok büyük çözülmeler olacaktır ve hattâ Meclis’teki grubundan da çözülmeler olacaktır.

Melih Bingöl: “AKP’den sonra Türkiye’de siyâsal İslâm biter mi?” Buna dâir konuştuk. “Türkiye’de ve dünyada siyâsal İslâm’ın durumunu nasıl görüyorsunuz?” Çok ciddî bir kriz içerisinde. Mısır deneyimi –tek başına darbe olması değil; özellikle darbeye karşı mücâdele edememesiyle– çok olumsuz bir örnek oldu. Suriye’de o kadar desteğe rağmen iktidâra gelememeleri var. İktidâra gelir gibi oldukları yerlerdeki başarısızlıkları — ki en son Tunus’ta yaşananlar vs.. Bütün bunların hepsi bir başarısızlık ve bir kriz. Bir de tabii unutmayın: El Kaide ve IŞİD gibi yapıların o terör faaliyetleri, özellikle başka mezheplerden insanlara yönelik işkenceleri vs.. Bütün bunların hepsiyle berâber çok büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor bu çevrelerde diyelim. İslâmcılığın tüm dünyada yaşanan çok ciddî bir krizi var. Her dönem böyle, “Yükselişte olan birtakım İslâmî hareketler vs.” denirdi. Şu anda yok. Şu anda en fazla Afrika’da vs. birtakım IŞİD yapılanmaları var. Meselâ Taliban iktidâra geldi; ama insanlar önce biraz konuştu, etti; sonra unuttular bile yani. Taliban’ı zamânında Batı’nın tehdit olarak algılamasının nedeni El Kaide’yle işbirliği yapıyor olmasıydı. Şimdi öyle bir şey de olmayınca, “Ne halleri varsa görsünler” yaptılar, gözden çıkarıldı. Böyle bir durumda şu anda İslâmcılık.

“Z kuşağında siyâsal İslâm tehlikesi devam edecek mi?” Tehlike lâfını ben sevmiyorum. Siyâsal İslâm, Z kuşağında herhalde öne çıkan bir yapı olmayacak bir müddet; ama eğer Türkiye’yi kastediyorsak, Türkiye’de iktidar değişir ve yeni, gelecek olan iktidar sorunların altından kalkamaz ve işler iyice kötüye giderse, o zaman birtakım İslâmcılar –AKP ya da başkaları vs.– tekrar iddiayla bir yerlere çıkabilirler.

Cemil Ceyhun Öğütmen: “Ahmet Şık’ı ne zaman yeniden çağıracaksınız?” demiş. Vallahi arkadaşa söyleyeyim: Herhalde rüyasını gördü; çünkü dün konuştuk Ahmet’le. Yapacağız yeni bir yayın. Çok gecikmeyecek herhalde. Yani artık benden yana sorun yok. Ahmet’le anlaştık. Onun işleri güçlerine göre çok gecikmeden yapacağız yayını.

Evet, siyâsal İslâm’ın dışında çok şeyler var. Onun için yavaş yavaş toparlayalım diyorum.

Hakan’ın bir sorusu var: “Siyâsal İslâmcılar muhâlefetteyken, iktidâra adayken seküler olmaya yatkın ve modern demokrat eğilimi ve görüntüsü veriyor. Kısaca takiyye diyebilir miyiz? Değilse değiştiler mi?” Takiyye değil. Takiyye yapan illâki vardır; ama takiyye değil. Bu süreç içerisinde gerçekten demokrasiyi içselleştirenler de oldu. Bunların bir kısmı AKP’den koptu. Bir kısmı iktidârın nimetlerinden ferâgat etmemek için kalmaya devam ediyor; ama daha sonra o trenden ineceklerdir. Ama bu demokrasi virüsünün her yere sızdığı kanısındayım. Dindarlarda temel hak ve özgürlüklere, hukuk devletine, demokrasiye sâhip çıkmanın çok güçlü bir eğilim olduğunu düşünüyorum. Ama artık bunun gerçekleşeceği siyâsal zeminin İslâmcılık olduğu düşüncesi çok ciddî bir şekilde ortadan kalktı. Eskiden, “Türkiye’ye demokrasiyi de İslâmcılar getirecek” gibi bir iddia vardı. Bu iddianın artık hiçbir geçerliliği kalmadı; ama dindarların içerisinde çok güçlü bir damar, Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasını, hattâ Avrupa Birliği’ne tam üye olmasını cânı gönülden istiyor. Onların gideceği yer, artık AKP dışındaki ya da İslâmcılık dışındaki yerler olacak diye tahmin ediyorum — doğrudan olmasa bile dolaylı olarak.

Devlet Bahçeli filan, bunları konuşmayalım. Bugün çünkü İslâm konuşuyoruz. Onları başka zaman konuşuruz.

Zinedine Zizolous: “Eskiden siyâsal İslâm sâdece Erbakan’dı. Şu an AKP var, Gelecek var, Saadet var, Yeniden Refah var, HÜDAPAR var, kısmen DEVA da var. İnsanlar buna rağmen bittiğini filan söylüyor. Hiç gerçekçi bir yorum değil.” Çok güzel, ama o zaman şöyle bir şey söyleyeyim: Şu andaki AKP artı Saadet artı Yeniden Refah artı HÜDAPAR artı DEVA artı Gelecek… bunların hepsini toplayın, bir zamanlar Erbakan’ın yarattığı etkiyi –meselâ Refah Partisi’nin ya da Millî Selâmet Partisi’nin yarattığı etkiyi– yaratamıyor. Olaya böyle bakın. Zâten bu çok bölünmeler, bir anlamda kayıpla berâber olan şeylerdir.

Mehmet Ufuk Dalmış: “Geçen gün ‘Cumhuriyet mitinglerine katılanlar kaygılarında haklı çıktılar’ dediniz. Sizce bu kaygılar ve haklı çıkıp çıkmadıkları konusu yeterince netlikle tartışıldı mı?” Ben böyle bir şey söylediğimi düşünmüyorum yani sanmıyorum. Ya yanlış ifâde ettim ya da Mehmet Ufuk Bey yanlış anlamış. Cumhuriyet mitinglerini, devletin bir kanadının iktidârı kaybetmemek için sivil toplumu kullanması olarak görüyorum büyük ölçüde. Tabii ki insanlar buralara gerçekten hissiyatlarıyla dâhil oldular; ama esas olarak o daha örgütlü bir hareketti. Dolayısıyla o örgütlülüğün haklı çıktığını sanmıyorum. Zâten o örgütlülüğün bâzılarının daha sonra, özellikle son dönemde Erdoğan’la ittifak kurabildiklerini bile gördük. Dolayısıyla bu bambaşka bir şey; ama insanların burada birtakım yaşam tarzlarına müdâhale vs. gibi konularda haklı çıkıyor olmalarının esas olarak İslâmcılık’tan kaynaklanan bir husus olduğu kanısında değilim. 20 yıllık AKP iktidârı döneminin son bir iki yılında bu konuların bu kadar güçlü bir şekilde yoğunlaşması, İslâmcılığın nihâyet gerçek kimliğini göstermesi değil; Erdoğan’ın iktidârı kaybettiğini anlaması ve bunun paniğiyle açıklanabilecek bir şey olarak düşünüyorum.

Mehmet Peker: “Siyâsal İslâm ete kemiğe bürünse sizce kim olurdu?” Güzel soru; ama çok zor soru. Şimdi siyâsal İslâm tek bir şey değil. Birbirinden farklı siyâsal İslâmlar var. Meselâ Ali Şerîatî de var, Seyyid Kutub da var, Necmettin Erbakan da var, Usame Bin Ladin de var. Dolayısıyla hepsi bir yerde kendini tanımlayabiliyor. Bu İslâmcılığın bir avantajı; ama bir yerden sonra da dezavantajı oluyor. Dolayısıyla, bu konuda çalışan birisi olarak, İslâmcılığı tek bir kalıba indirgemek bana çok gerçekçi gelmiyor.

Bu tarîkatları çok soran oluyor. Tekrar tekrar bunları söyledim; ama tekrar söyleyeyim. Nabza göre şerbet vermeye kalkarlar, tarîkatlar, cemaatler yeni dönemde. Önemli olan, insanlar o şerbetleri içer mi, içmez mi? Sorun orada. Esas soru o. Yoksa meselâ daha önceki dönemlerde şöyle olurdu, bu sosyal medyanın falan bu kadar yaygın olmadığı, tarîkatların daha görülmez olduğu dönemlerde; bir parti tarîkat şeyhine gider ve oy isterdi. O da “tabii” derdi. Bir başkası gelirdi. Ona da “tabii” derdi. Sonra diyelim ki tarîkat şeyhi müritlerine bir partiyi telkin ederdi. Müritleri de “tabii” derdi. Sonra müritleri giderler, büyük bir kısmı şeyhin dediğini ciddîye alır belki; ama bir kısmı da hiç de böyle düşünmezdi. 

Yayını bitirirken, çok sevdiğim, artık aramızda olmayan Hacı Efraim’i tekrar anlatmak istiyorum. Bunu bir “Gomaşinen”de anlatmıştım. Elâzığ’da bir gübre satıcısıydı Hacı Efraim. Onu yıllar önce dükkânında ziyâret etmiştim. Çok entelektüel birisiydi gerçekten. Yani bir gübre satıcısı; kılık kıyâfeti bir derviş gibiydi. “Okumadığı kitap yoktu” lâfı biraz abartılı olur; ama çok şey biliyordu. Çok şeye ilgisi vardı ve kendisi çok sıkı bir Refah Partiliydi; ama aynı zamanda Nakşibendiliğin İskenderpaşa kolunun, Hakyol Vakfı’nın Elazığ’daki temsilcisiydi. Ama ortada şöyle bir sorun vardı; İskenderpaşa Cemaati –ki lideri o sırada sağdı– lideri Mahmud Esad Coşan’la Erbakan kanlı bıçaklıydı ve Esad Coşan, Refah Partisi’ne tüm desteğini çekmişti. Ben de Efraim Bey’e –Allah rahmet eylesin–, “Ya Hocam, siz nasıl beceriyorsunuz? Hem Hakyol Vakfı hem Refah Partisi” diye sormuştum. Demişti ki: “Ya, Ruşen Bey, ne olur bu soruyu sormayın. Ben de bilmiyorum; ama işte gidebildiğimiz kadar böyle gideceğiz” demişti. Dolayısıyla siz bu şeyhlerin vs.lerin, “Şuraya verin, şuraya gidin” demelerini belli bir yerden sonra çok da fazla takmayın. Ama Fethullahçılık gibi örgütlenmeler, onlar artık başka bir şey, onlar artık bir istihbârat örgütü gibi çalıştıkları için onların durumu daha farklı. Ama cemaatlerin, Türkiye’deki tarîkatların büyük bir kısmı genellikle böyledir. Tabii ki önemli bir kısmı şeyhlerinin dediğini yapar; ama büyük bir kısmı “evet evet” deyip, sonra bildiğini okur.

Bitirelim dedim; ama Fatih Kabaoğlu demiş ki: “Millet İttifâkı’nın başkan adayı Kur’an okumalı mı?” Yok. Ne gereği var yani? Kur’an okunurken saygıyla dinleyebilir; ama Kur’an okuması diye bir şey, yani böyle kolay kolay olabilecek bir şey değil. Yoksa Ekrem İmamoğlu’nu mu kastediyor arkadaş?

Evet, bu kadar. Siyâsal İslâm’ın bir geleceği var mı Türkiye’de? Bence uzun bir süre olmayacak gibi; ama herkes farklı düşünebilir. Çok sağ olun. Güzel bir yayın oldu. Sorularınız ve yorumlarınız için çok teşekkürler. Söyleyeceklerimiz bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus