Işın Eliçin yazdı: Türkiye-İran hattında İsrail gerilimi

Türkiye-İsrail ilişkileri yeni yeni yükselişe geçerken, Türkiye-İran ilişkileri epeydir düşüşte. Hele de bu son MİT-MOSSAD işbirliği üzerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeyinde İran destekli milislerin bulunduğu Halep kırsalına yakın bölgelere operasyon planlarını duyurması da, Ankara-Tahran hattında ipleri iyiden iyiye germiş olmalı.

İsrail geçen hafta Türkiye’de bulunan vatandaşlarını İran’ın saldırı düzenlemesi olasılığına karşı uyararak, ülkelerine derhal geri dönmeye çağırdı. Halen İsrail’de bulunup Türkiye’de tatil programı yapanlardan da seyahatlerini iptal etmeleri istendi. Bu, İsrailli yetkililerin Türkiye konusunda son bir ay içinde yaptığı ikinci uyarı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 25 Mayıs’ta gerçekleştirdiği İsrail ziyaretinden birkaç gün sonra da yine İran kaynaklı tehdit gerekçesiyle Türkiye ve İran’a komşu diğer ülkelerin İsrail vatandaşları için riskli olduğu duyurulmuştu.

İsrail basınındaki haberlere bakılırsa, ilk uyarı Ankara için sürpriz olmuş ve rahatsızlık yaratmıştı. Hem İsrail-Türkiye ilişkilerini normalleştirme süreci yeni başladığı ve karşılıklı güven henüz tam tesis edilemediği için “kasıt olabilir mi” endişesi oluşmuş, hem de ekonomik buhran ortasında bir de “terör tehdidi olan ülke” imajının turizmi baltalayacağı değerlendirilmişti. Haaretz, iki ülke dışişleri ve istihbarat yetkililerinin o günlerde meseleyi uzun uzadıya görüştüğünü yazıyor.

Ancak İsrail yönetimine göre tehdit akut ve ciddi. İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid haftabaşında partisinin meclis grup toplantısında, İranlı ajanların 22 Mayıs’ta Tahran’da bir suikast sonucu öldürülen İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) mensubu Albay Hasan Seyid Hüdayi’nin intikamını almak üzere, İsrail vatandaşlarını kaçırma ya da öldürme planları yaptığını söyledi. Belli ki bu defa Ankara, uyarı yapılacağından haberdardı. Zira Lapid konuşmasında, Türk istihbarat ve güvenlik güçlerine İsraillileri korumak üzere gösterdikleri çabadan ötürü teşekkür etmeyi ihmal etmedi. Yine de, Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tanju Bilgiç’in konuyla ilgili soruya verdiği yanıtta bir burukluk hissedilmiyor değildi. Bilgiç, ilgili uyarının “farklı uluslararası gelişmelerle ve saiklerle bağlantılı” olduğunu düşündüklerini, ancak Türkiye’nin güvenli olduğunu söyledi.

Yine İsrail basınından, yakın zamanda İsrailli turistlere yönelik bir kaçırma girişiminin Türk yetkililerin yardımıyla engellendiğini öğreniyoruz. Daha önce şubat ayında da Türk ve İsrail vatandaşı iş insanı Yair Geller’e yönelik bir suikast girişiminin MİT tarafından engellendiği, İran yönetiminin yönlendirdiği dokuz kişilik bir suikast ekibinin yakalandığı -bu defa yerli medyamız tarafından ve geniş geniş anlatılarak- duyurulmuştu. O sırada Ankara, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un ziyaretine hazırlanıyordu. Gazeteler İran’ın amacının “Türkiye-İsrail ilişkilerini rayından çıkarmak” olduğunu ama MİT’in buna izin vermediğini yazacaktı. İkinci uyarı geldiğinde ise -malum turizm sezonu açılmış bulunuyor- İsrailli turistlerin MOSSAD-MİT işbirliği ile kurtarıldığına dair haberler İsrail basınına atfen ve profil düşürerek yazıldı.

Peki İran-İsrail husumeti neden Türkiye’ye taşındı? Bu soruya yanıtları paylaşmadan önce, birbirini varoluşsal tehdit olarak gören İran ve İsrail arasındaki pek de örtük sayılamayacak savaşın geldiği aşamaya dair birkaç hatırlatma yapmak isterim.

İsrail’in eski başbakanı Binyamin Netanyahu, sızan bir video kaydında, ABD’nin eski Başkanı Trump’ı İran’la yapılan nükleer anlaşmayı çöpe atmaya ikna ettiği için böbürleniyordu: “Tüm dünyayı karşıma aldım, pes etmedim”. Sonrasında bilindiği gibi ABD’nin İran’a yaptırımları, İsrail’in de nükleer programda çalışan İranlı biliminsanlarına yönelik suikastları ve İran’ın bölgesel etkinliğini zayıflatacak saldırıları başladı. Ancak umulanın aksine Tahran yönetimi nükleer programa daha çok sarılınca, İsrailli güvenlik ve siyaset çevrelerinin rahatsızlığı artmaya başladı. Derken üç ülkede de yönetimler değişti. ABD’de Joe Biden nükleer anlaşmaya dönmeyi vaat ederek işbaşı yaptı. İran’da ılımlı kabul edilen Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin yerine sertlik yanlısı İbrahim Reisi geldi. Netanyahu’nun koltuğunu da, tam bir yıl önce zorlu bir koalisyona liderlik eden Naftali Bennett aldı.

Bennett, Netanyahu’nun Savunma Bakanı olarak görev yaptığı sırada, 2020 Şubat’ında İsrail’in Suriye’yi hedef alan saldırılarına dair bir açıklamasında, bir ahtapot olarak tasvir ettiği İran’ın o güne kadar kollarını hedef aldıklarını ama artık başına da hamle edeceklerini söylemişti: “İsrail savunmacı bir konseptten saldırgan bir konsepte geçiyor ve ahtapotun başı zayıflatılmalı ve kesilmelidir”. Geçen hafta yayın konuğum olan İran uzmanı Arif Keskin, Bennett’in başbakanlığı döneminde “ahtapotun başı” ifadesindeki belirsizliğin gerilimi tırmandırdığına dikkati çekti: “İsrail bugüne kadar İran içinde düzenlediği suikastlerde nükleer çalışmalarda karar alıcı değil uygulayıcı pozisyonda olan ve kamuoyunda pek tanınmayan isimleri hedef alıyordu. En önemlisi de bunlar siyasi profiller değillerdi. Ahtapotun başıyla kastedilen Devrim Muhafızları’nın komuta kademesi veya siyasiler, karar alıcı merciler mi? Buraya doğru operasyonlar yapılacaksa İran-İsrail ilişkileri bambaşka bir noktaya evrilebilir”.

İsrail’in Türkiye’ye yönelik seyahat uyarısı yapmasına neden olan Tahran’daki suikast bu yönde bir hamle mi? Suikastın hedefi olan ve Tahran’da evinin önünde motosikletli iki kişinin ateş açıp öldürdüğü Albay Hasan Seyid Hüdayi’nin DMO’nun ülke dışındaki operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü’nde görev yaptığı; Suriye’den, özellikle Golan Tepeleri’nde İsrail’e karşı düzenlenen saldırılardan sorumlu olduğu; drone ve füze teknolojilerinin Suriye’ye transfer edilmesinde rol oynadığı iddia ediliyor.

Yine Arif Keskin’e kulak verelim: “Son bir yılda İsrail’in operasyonların alanı ciddi şekilde genişledi. Sadece nükleer füze programına değil, drone savunmasına hatta havaalanlarına dönük saldırılar düzenlendi. İran’ın birçok bölgesinde nükleerin yanında tüm askerî teknoloji de dahil çeşitli alanlardaki kişiler, rütbesine bakılmaksızın hedef hâlindedir. Ayrıca yöntemler de çeşitlendi. Biliminsanı diye bilinen biri evinin çatısından düşüp ölüyor. Bir diğeri gittiği davette yediği yemekle zehirleniyor… ‘Bin cephede bin bıçak darbesi’ diyorlar buna…”

Keskin, İsrail’in artan saldırıları karşısında İran yönetimininin kendi kamuoyu önünde de zayıf duruma düştüğünü; bu bakımdan İsrail vatandaşlarını üçüncü ülkelerde hedef almak gibi misilleme yöntemlerinin gündeme gelebileceğini değerlendiriyor.

Peki neden Türkiye?

Haaretz gazetesinin istihbarat muhabiri Yossi Melman, bu soruyu yanıtladığı makalesinde İran istihbaratının suikast ve kaçırma gibi eylemler için Pakistanlı veya Afgan paralı askerleri, sınır kaçakçılığı yapan şebekeleri, uyuşturucu kaçakçılarını kullandığını vurguluyor ve ekliyor: “Türkiye’nin -Azerbaycan ile birlikte- İran’ın gözünde meşru ve hatta arzu edilen bir eylem alanı haline gelmesinin nedeni, erişilebilirlik: Coğrafi yakınlık, turist trafiği ve altyapı kurmayı çok kolaylaştıran mal ticareti ve suçlular arasındaki sınır ötesi bağlar”. Melman, Ankara’nın geçmişte İran’ın ambargoları delmesine yardım ettiğini de hatırlatarak, İran istihbaratının buna dayanarak Türkiye’nin bazen bazı etkinliklerini görmezden gelebileceğini yazmış. İsrailli gazeteciye göre bu varsayımı boşa düşüren yeni durum ise şöyle: “Ekim 2021’de, Türkiye’deki medya kuruluşları, MİT’in MOSSAD’a çalışan Filistinli öğrencilerden oluşan bir ajan ağını çökerttiğine dair başarısını manşetten duyurmuştu. Ama o zamandan beri devran döndü. Birbirlerini gözetleyen muhalifler, MİT ve MOSSAD, İran’ın entrikalarını bozmak için bir kez daha birlikte çalışan dostlar oldular”. 

Arif Keskin de, İran’ın bu tür operasyonlar için Türkiye’yi (ve Azerbaycan’ı da), örneğin bir Avrupa ülkesine göre “çok daha düşük maliyetli olduğu için” seçtiği görüşünde. Keskin, İran’ın Türkiye’deki istihbarat ve operasyon ağının son yıllarda güçlendiğini ve operasyonel olarak görünürlüğünün arttığını belirtiyor.

Türkiye-İsrail ilişkileri yeni yeni yükselişe geçerken, Türkiye-İran ilişkileri epeydir düşüşte. Hele de bu son MİT-MOSSAD işbirliği üzerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeyinde İran destekli milislerin bulunduğu Halep kırsalına yakın bölgelere operasyon planlarını duyurması da, Ankara-Tahran hattında ipleri iyiden iyiye germiş olmalı. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın önceden 6 Haziran diye duyurulmuş olan Türkiye ziyareti, Çavuşoğlu’nun program saatlerinin uymaması gerekçe gösterilerek son anda ertelendi. Haaretz gazetesi yazarlarından Zvi Bar’el’in “Türkiye, İsrail-İran çatışmasında hayati bir kol haline geldi” başlıklı analizinin son satırlarını dikkate alacak olursak, erteleme uzun sürebilir:

“ABD, İran’a karşı bölgesel bir savunma ittifakı kurmaya çalışıyor ve Başkan Joe Biden, önümüzdeki ay Ortadoğu ziyaretinin ana nedenlerinden birinin İsrail’in güvenliği olduğunu açıkça belirtti. Ankara bu ittifaktan dışlanmak istemeyecek ve İsrail’in Türkiye’nin bu ittifakın bir parçası olmasına yardımcı olmak için üzerine düşeni yapmasını ve böylece Washington ile ilişkilerinin yeniden kurulmasına yardımcı olmasını bekliyor”.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus