İsmail Güzelsoy yazdı: Kendine sığabilmek

Çocukken düzenli gittiğim yerlerden biri, Topkapı Suriçi’ndeki o kıraathaneydi. Çapa Tıp öğrencileri tek tük uğrasa da müdavimlerinin büyük bölümü o civarlarda ticaretle uğraşan Kürtlerdi. Burada sadece satranç ve dama oynanırdı. Kürt gençleri, iddialı satranççıların masalarının etrafında birikir, sürekli müdahalede bulunur, oyuncuları yönlendirmeye çalışırdı. “Ulan oğlum atını çıksana, manyaklık etme!” diye bağırırdı biri, yanındaki, “Dur be yavrum, kaleyi şu vezirle bir devirelim hele, onun da sırası gelecek” diye sustururdu onu. Tabii rakip oyuncunun “taraftarları” da dahil olur, sataşmalar, meydan okumalar tansiyonu yükseltir, heyecanı artırırdı. Oyun izlerken ağlayan birini bile görmüşlüğüm vardır.

Satrancın kolektif bir akıl yürütmeyle oynanışı çok hoşuma gider o müdahalelerden bir şeyler kapmaya çalışırdım. Satranç bilgimin büyük bölümünü de o şahane insanlara borçluyum. Bu borcumu “Çıt Yok” romanında -ödeme demeyelim de- zikretmeye gayret ettim.

İhtiyarların masasına kimse müdahale edemezdi. Onlar sessizce kendi dengi olan oyuncularla, yavaş ilerleyen, bazen dört beş saate kadar uzayabilen oyunlara gömülürdü. Bir tıp öğrencisiyle seksen yaşında Bingöllü bir kumaş tüccarının kıpırtısızca yarım saat satranç masasına dalıp gittiğine tanık olabilirdin bu kıraathanede. Beni etkileyen bir diğer hoşluk da buydu. Anlayacağın insanların nereden geldiği, hangi sınıfa mensup olduğu, inancı vs. değil, satranç bilgisiydi aslolan.

Bir pazar sabahı orada kahvaltı ettikten sonra tıbbiyeli bir gençle, Kürt Şıh’ın oyununu izlemiştim. Pek karmaşık hesaplara dayanan, incelikli, haliyle şahane bir maç çıkıyordu. Tıbbiyeli gencin kentli aklıyla Şıh Efendi’nin geleneksel dünyası her nasılsa aynı dili yakalamıştı. Sohbet etseler birbirlerini anlamakta zorlanacak bu iki insan satranç tablasının başında doğaüstü bir dille söyleşiyorlardı. Gerideki masalardan birinde bahisli bir maç yapıldığı için benim bir kenarına iliştiğim o masa sakindi. Hamle sırası Şıh’taydı. Adam yaklaşık kırk beş dakika, belki daha uzun bir süre satranç taşlarını seyredip üç sigara içtikten sonra arkasına yaslandı, karşısındaki tıbbiyeli gence baktı, başını aşağı yukarı salladı ve “Helal olsun!” dedi. Şıh kalkmak üzereyken tıbbiyeli ansızın satranç tablasını çevirdi. Yaşlı adam tam doğrulacakken birden şaşırarak genç rakibinin yüzüne baktı, yeniden iskemlesine yayıldı. Bir şey söyleyecekti ama vazgeçti, yeni bir sigara sararken şöyle dedi: “Civanım, sen okumuş adamsın. Bu kadar küçük bir yere bu kadar oyun nasıl sığabiliyor?” Tıbbiyeli gülümsedi, düşünmeden, sanki bu soruyu bekliyormuşçasına cevap verdi: “Matematik baba, matematik.”

Şıh başını salladı oyuna eğilip eli çenesinde daldı gitti yeniden. Şimdi artık zaferi garanti olan taraf olmuştu. Hiç hata yapmamak için dikkatini toplamaya gayret ettiğini yüz hatlarından okuyabiliyordum. Genç hamle yapmak üzereyken Şıh tokalaşırcasına havada onun elini yakaladı ve bir kahkaha attı. Tuhaf bir hareketti bu. Tıbbiyeli geri çekilince Şıh satranç tablasını yeniden çevirdi ve beklemeden bir hamle yaptı. Üçümüz de kahkaha atıyorduk artık. Gözden kaçan bir piyon hareketiyle oyunu almıştı Şıh. Zafere ulaşmış rakibinin yerine geçip geri gelmek ona oyunu başka bir pencereden görme şansı vermişti.

O kıraathanede öğrendiğim şeylerin en kıymetlisi buydu galiba. Kaybettiğin bir oyuna seni yenen rakibin gözüyle bakmayı denemek… Bir tek öznenin algısına mahkum olduğumuz sürece, içinde hareket ettiğimiz paradigmadan çıkma şansımız olmayabilir. Zeka çoğalmaktır; kendini ötekileştirmektir, ötekini kendin gibi hissedebilmektir. O zaman, kaybettiğinden emin olduğun bir oyunu aslında kazandığını keşfedebilir insan. Ya da tam tersi.

Bülent Hanım mezarı işaret ediyor, “Ben buraya sığar mıyım?” diyor. Yetkili “Standart efendim” diye cevap veriyor Bülent Hanım’a. “Ama ben standartlara sığar mıyım?” diye itiraz ediyor siyah örtülere bürünmüş kadın.

Bülent Hanım bir mezar yaptırıyor. Şifreli asansörü olacakmış. Dinimiz gösterişi haram kıldığı için sade bir mezar tasarlıyor bu işle görevli şahıs. 1.5 milyon lira civarı… Bunlar cüzi ayrıntılar. Bülent Hanım’ın tek endişesi oraya sığıp sığmayacağı. Bedeninin sonsuza kadar bu şekilde kalacağını mı sanıyor acaba? Sığmadığı zaman ne olur mesela?

Pınar bir varile sığabildiyse sen de o mezara sığarsın Bülent Hanım, tasa etme. O mezara bir saray bile sığar, emin ol. Yeter ki bir varilin içinde yakılmış garip bir kızın yaşayamadığı hayatın penceresinden şu hayata bakmayı bir dene. Yeter ki varile sığdırılmış o masumenin ailesinin mahkeme heyetinin kararını duyduğu zaman hissettiklerini bir an için hissetmeyi dene. Satranç tablasını tersine çevir Bülent Hanım. Şu çukura ne kadar çok şeyin sığabileceğine şaşırır kalırsın.

Yirmi yıldır ülke kaynaklarını babasının tapulu malı gibi hovardaca har vurup harman savuran bir iktidarın oraya sığabileceğini göreceğiz. Kendisini bu ülke halklarının efendisi, ilahı olarak görenlerin oraya nasıl sığabildiğini göreceğiz ve hiç şaşırmayacağız. Soranlara, cevabımız hazır: “Matematik baba, matematik.” Çünkü matematik adaletin ta kendisidir. Biraz matematik bilseydin, tablayı ters çevirip ötekinin gözünden bu hayata bakmayı deneyebilseydin, bedeninin sonsuza kadar o ölçüde kalmayacağını anlardın Bülent Hanım. Güven bana, o çukura çoktan sığdın sen. Bu ülkede cinsel azınlıklara yönelik bunca cürüm işlenirken ağzını açıp tek kelime etmediğin gün oraya sığdın zaten. Sen o iftar sofrasında süzülürken Boğaziçi’ndeki çocuklarımız coplanıyordu. Bir zamanlar senin için sesini yükseltenlere karşı vicdanında hiç mi borç hissetmedin bugüne kadar Bülent Hanım? Senin hakların için 12 Eylül’ün eli kanlı katillerine karşı çıkma yürekliliği gösterenlere karşı hiçbir borcun yok mu sahiden? Zulmü gören sen olmadığın zaman zalimler zalim olmaktan çıktı mı yani? Senin kimliğini tanımayı reddedenlerle 17 yaşındaki masum bir genci darağacına gönderen şahsın aynı oluşu senin için bir şey ifade etmiyor mu?

Kralın sofrasında görülmeyi bir halt zanneden çakal sürüsü bu ülkenin onurlu insanlarının yüzüne nasıl bakacaklarının hesabını yapsınlar, sonra tablayı çevirip bir daha yapsınlar aynı hesabı. Pınar’ın ailesinin o kepaze kararı duyduğu zaman hissettiklerini -en azından- hayal etmeyi deneyerek yapsınlar bunu. O çukurun ne kadar büyük olduğunu, oraya ne çok şey sığabileceğini anlayacaklar.

Bülent Hanım bu ülke hiçbir zaman yönetilmedi. Kötü bile yönetilmedi, bunu biliyorsun değil mi? Vasat bir ekonomi modeliyle, yandaşa hizmet etmeyen paylaşımcı, katılımcı bir yönetimle neler olurdu hiç düşündün mü? Devlet, üzerinde yaşayan her vatandaşı maaşa bağlayabilirdi. Evet, gayet ciddiyim. Eğer bu gezegende insanlar Türkiye’de mutlu olamazsa, başka bir coğrafyada hiç şansları yoktur. Böylesi verimli, zengin ve cömert bir vatan parçasını cehenneme çevirenler o çukura gömülecek Bülent Hanım. Ve söz veriyorum sana, yer bile artacaktır. O çukur hatırlamaya değmeyecek her şeyi yutup öğütecek çünkü.

Pınar’ın yaşanmayan senelerini, umutlarını, hayallerini, haksız tahrik indirimi gibi zırvalarla bir kez daha o varile gömen sefil kapıkulları da çukura sığacak. Yirmi yıllık yalanlarınız, riyakarlıklarınız çukurda çürüyüp gidecek. Geride bir zerre bile kalmayacak. Ne altın varakları pul pul dökülmüş tahtlar kalacak geride ne de günah sarayları.

Bir insanın kendi benliğine yapabileceği en büyük ihanet, onu bir bedene indirgemektir. Vasati 80 kiloluk bir et torbasından başka bir şey olmuyorsun o zaman. Tek sıkıntın onu bir yerlere sığdırabilmek oluyor haliyle. Yaşarken saraylara, yalılara, konaklara sığmazsın, ölürken de piramitlere, tümülüslere… İnsan kendisini bir et yığını olarak görürse ömrünce zillet içinde kendi bedeninin hizmetkarı olur. Ne zaman ki tablayı çevirip hayata bir anlığına da olsa beyazlar yerine siyahların penceresinden bakarsın, o zaman bir yerlere sığmana gerek olmadığını anlarsın. Sığman gereken tek yer başkalarının billur kalbidir Bülent Hanım. Kralın sofrasında süzülmek yerine tablayı bir anlığına çevirebilseydin, bir yumruk kadar kalbimize sığardın ama dedim ya o çukura sığacaksın, sakın dertlenme. Zalim bir iktidarın kuyruğuna takılmış biatperest dostlarınla beraber o çukurda ilelebet çürüyün. Ya da “çürüyüşünüze devam edin” demeliyim.

Vahşice katledilen genç bir günahsızın katiline verilmiş olan bu ödül, ülkedeki bütün kadınlara tehdittir. Bu kararları veren, bu vahşeti durdurmaya çabalamayan kapıkulları sığacak o çukura, göreceksin. Nereden mi biliyorum? Çünkü genç yaşta, Suriçi’nde bir kahvede, başka hiçbir yerde öğrenilmeyecek kıymetli bir şey öğrendim. Tablayı çevirip yenmek üzere olduğum birinin penceresinden kendime bakmayı… Kendime sığabilmeyi öğrendim. Günün birinde bir toz zerresi bile olamayacağımı öğrendim. Yüz yıl sonra, şu anda dünyayı kemirenlerden bir tekinin izinin bu topraklarda kalmayacağını öğrendim. Bin yıl sonra Bülent Hanım, şu anda yaşayan insanlardan geriye birkaç hikâye, birkaç hoş sada kalacak. Güven bana, onların içinde senin tek bir şarkın olmayacak. Nereden mi biliyorum? “Matematik baba, matematik.”

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus