Bertrand Badie: “Blok ittifaklar” öldü ve Batı bunu anlamıyor

Öğretim üyesi ve araştırmacı Bertrand Badie, küreselleşme zamânında ittifakların evrimi üzerine Orient XXI’e uyarıcı bir yorum sunuyor. İbrahim Anlaşması’nı, Türkiye, Rusya ya da Körfez devletlerinin Suriye ya da Libya’daki karmaşık oyunlarını, bu yeni “oynak ortaklıklar”ı aydınlatıyor. Sophie Pommier’nin yaptığı söyleşinin dökümü. Haldun Bayrı çevirdi.

Orient XXI – 20 Haziran 2022

Temkinsiz bir şekilde ebediyen elzem gördüğümüz ittifak olgusunun çok belirgin anlamları olduğunu düşünen bir kuşağa mensubum. İki kutupluluğun ve Soğuk Savaş’ın zamânında sosyalleşmiş olanların kafasında, Demirperde’nin her iki tarafında mevzilenmiş kıyaslanabilir güçte iki koalisyonu kalıcı biçimde yapılandıran basit bir ittifak modeli vardı. İttifak hem kalıcı hem nizâmî bir taahhüt anlamına gelmekteydi o zamanlar. Bâriz görünen bu anlam, uzun târihe atıfta bulunursak o kadar da bâriz değildir. Geriye doğru bakar bakmaz, işler çok daha karmaşıklaşmaya başlar. 1945’e kadar ittifakların hiçbir kalıcılığı yoktur. Güç ilişkilerine ve dengelerine bağlı olarak, birini alt etmek için diğeriyle ittifak edilmektedir; bir sonraki dönemde ise geometri değişiverir, hattâ tersyüz olur. Bu mantığın kusursuz örneğini 1939’daki Alman-Sovyet Paktı’nda görürüz. Fakat zamanda daha gerilere gidip, güçler arasında fazla dengesizlik olduğunda tuhaf ittifaklara da varıldığı saptanabilir; bunun örneklerinden biri, karşıdaki imparatorluk [Şarlken’in Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Fr. Y.N.] fazla kuvvetli olduğu için onu dengeleme ihtiyâcının hâsıl olması üzerine I. François’nın Kanûnî Sultan Süleyman’la yaptığı ittifaktır (“alliance impie”: Hıristiyanlar’da ilk kez devlet çıkarının dinî dayanışmaya baskın çıktığını göstermesi bakımından, Batılı kaynaklarda “günahkâr ittifak” diye adlandırılır, Ç.N.] Bakınız: «L’alliance impie». Quand la France se coalisait avec une puissance musulmane

İki kutupluluk: Uluslararası ilişkiler tarihinde bir parantez arası

1945’te işler değişir: İki kutuplulukla istisnâya geçilmiştir. Kalıcı bir ittifak biçimine doğru tedrîcî kayış, 1949’da Atlantik İttifakı NATO’nun kurulmasıyla somutlaşmıştır — ki bu da onu dengelemek için bir başka ittifakın, 1955’te kurulan Varşova Paktı’nın oluşturulmasına yol açmıştır. Bu pakt dağıldığında, NATO’nun, sürdürülebilirliğini müzâkere etmesi gerekmiştir: 1991 ilkbaharında. Amerikan Başkanı George H.W. Bush o sırada örgütün dağıtılmamasını telkin ettiğinde, François Mitterrand’ın cevâbı, “Bize yeni bir Kutsal İttifak servis etmektesiniz” olmuştur. Onun zihninde, bloklar arası bir mekanik denge mantığından çıkılıp, bir ittifakın kutsallaştırıldığı ve kalıcı kılındığı anlamına gelmekteydi bu. Soğuk Savaş ortamında pragmatik ve yarara yönelik olan ittifak, o andan îtibâren varlığını, üye ülkelerin kalıcı biçimde paylaştığı ve artık üstün çıktığına hükmedilen değerlerin kutsanmasıyla haklı gösterecekti — tam da 1815’te, Fransız imparatorluğunun çöküşü karşısında, Rus Çarı’nın teşvikiyle Kutsal İttifak’ın müstesnâ bir biçimde kurulmasındaki gibi.

Modern bağlamda, bu kutsallaşma kendiliğinden olmaz. Çünkü genel olarak paylaşılan değerlere atıfta bulunmak git gide daha zor hâle gelmektedir; Polonya ile Macaristan’ı Batı Avrupa ülkeleriyle karşı karşıya getiren ihtilâflarda bu iyice görülmektedir; daha sonra da, çünkü değerler üzerine bu konsensüs, şeylerin gerçekliğinden ziyâde, zevâhiri kurtarmak, belâgat/retorik yapmak ve kendini haklı göstermekle ilgili bir meseledir. Her halükârda bu konsensüs, paylaşıldığı ileri sürülen değerler üzerine, her ülkedeki, her oybirliğini tanımayan bütün sosyolojik tahlillere direnir. NATO’nun kendini haklı göstermek için karşısında bir düşman bulunmasına bu mekanik ve zâten tehlikeli ihtiyâcı bundandır. Boris Yeltsin’in Rusya’sı bu işlevi göremediğinde, Çin’in hedeflenmesi denenmişti. O da bu oyunu reddetmişti. O sırada iki yüzyılın dönemecindeydik: Çin bilhassa, Aralık 2001’de katılacağı Dünya Ticâret Örgütü’ne (OMC) girmekle ve küreselleşmenin bağrında bir güç olarak sıradanlaşmakla ilgilenmekteydi. O zaman tuhaf bir düşman bulmak zorunda kalındı; çünkü bu artık bir ülke değil bir yöntemdi, yani terörizmdi. Bütün bunlar, bir başka virajın damgasını vurduğu güncel duruma vardı: Ukrayna krizi sâyesinde NATO, tam da soğuk savaş olmayan bir Soğuk Savaş görüntüsüyle Rus tehdidine karşı yeniden teşekkül etti!

Pragmatik göz yummaların oynak oyunu

Atlantik mekânının dışında, ortaklıkları düşünmede bütünüyle başka ve benzeri görülmemiş bir tarz algılanmaktadır. Muayyen bir zamandır, bir akışkanlık ve pragmatizm mantığına geçilmiştir. Bunun örneği belki ilk kez bizâtihi Rusya tarafından verilmiştir. İkikutuplu mantıktan kurtulan Rusya, her tarafta anlaşmalara girişerek, İsrail’le, Suudi Arabistan’la ve bu arada Türkiye’yle de, art arda gösterişli barışma sahneleri sergilemiştir. Bu anlaşmaların çoğunun uluslararası sistemin bağrında yeniden denge kurucu bir değeri yoktur: O an için verimli bir diplomatik pozisyon temin eden muayyen sayıda “hamle”yi noktasal biçimde hayâta geçirmenin bir şeklidir sâdece. Nitekim Rusya bu şekilde Türkiye’yle ortaklık içinde yarar sağlayabildiği birçok operasyon gerçekleştirebilmiştir; oysa Suriye, Libya, Kafkasya ya da Ukrayna (bkz) gibi çok sayıda dosyada anlaşmazlık içindedirler.

Fakat bu iki ülke, vaktizamânındaki ittifaklarla hiç alâkası olmayan, terimin resmî anlamında ittifak bile olmayan, uygulamada tarafları hiçbir taahhüt altına sokmayan göz yumma bağları kurmuşlardır. Bir anlığına uluslararası gündemi denetim altına alma, dünyanın diplomatik sahnesinde ağırlığını hissettirme, ötekileri zorlama ve derhal sonuçlar elde etme imkânı sağlayan noktasal göz yummalardır bunlar.

Bu tipte örnekleri çoğunlukla yükselen ülkelerde buluruz — Türkiye’nin yanına Hindistan ve Pakistan da eklenmiştir. Resmî olarak Pakistan Batılılar’ın bir müttefikidir ve hâlen Batılı güçlerle askerî ittifaklara katılmaktadır. Çin’le kurduğu kuvvetli göz yumma ilişkilerini engellememiştir bu; Ukrayna’yla Rusya arasında savaş patladığında İmran Han [O sıradaki Pakistan Başbakanı, daha sonra ayağı kaydırıldı, Fr. Y.N.], belki de durumdan istifâde etmek maksadıyla Moskova’ya ilk giden olmuştur. Yaygınlaşmaya başlayan ve meselâ Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’daki çatışma bölgelerinde git gide artan bir şekilde devletler arası etkileşimlerin okunmasını güçleştirici durumlar yaratan bir uygulamadır bu. Bu yeni gerçeklik karşısında NATO, eskimiş, duruma intibâkı kısıtlı bir model gibi görünmektedir; bilhassa idâresi ağır ve zordur; yeni durumlara da zor intibak etmektedir.

Kuşkusuz Ukrayna’daki çatışma, zâhiren NATO’nun klâsik gramerine uyduğu için bu durumdan ayrılır gibidir — ki bu vesîleyle Soğuk Savaş’ın yeniden doğduğu gibi yanlış bir izlenime kapılınabilmektedir. Buna karşılık, bu cinsten kalıcı ve yapılandırılmış ittifakların “küreselleşme”si ve –Afganistan krizinin idâresi sırasında Atlantik İttifakı’nın yaşadığı dertlerin de gösterdiği gibi Doğu Akdeniz’deki, Asya veya Afrika’daki meselelerle yüzleşmesi çok daha zorlaşmaktadır. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Ukrayna çatışması üzerine almak zorunda kaldığı kararlarda çok net biçimde beliren o “Bandung II”’nin [1955’te, içinde Cevahirlal Nehru’nun Hindistan’ını, Cemal Abdül Nâsır’ın Mısır’ını, Sukarno’nun Endonezya’sını ve Mao Zedong’un Çin’ini bir araya getiren Afrika-Asya Konferansı’na gönderme – Fr.Ed.N.] ortaya çıkışına yeterince ilgi gösterilmemektedir. Kırk civârında devletin çekimser bir blok oluşturduğu görülmüştür. Çatışmanın taraflarıyla hizâlanmayı reddettikleri anlamına gelmekteydi bu — daha önce Bandung’da yapmış oldukları gibi. Fakat şimdi yeni olan şey, yabancısı oldukları bir savaşın faturasını ödemeyi reddeden bu ülkelerin artık diplomatik sahnede etkin bir rol oynamak istemeleridir. Öte yandan ise, haklılıklarından kuşku duymayan Batılı devletler, bir türlü üzerlerinden atamadıkları ve o eski “Kutsal İttifak”ı hatırlatarak yeniden uyandırdıkları yeni-sömürgecilik zannı altında, Güney diplomasileri gözündeki konumlarının ne kadar zayıfladığının ayırdına varamamaktadır: Soğuk Savaş zamânına nazaran bu ittifakın menzîlini ve etkililiğini azaltan parametrelerdir bunların hepsi.

Bugün baş lâf pragmatizmdir. Pragmatizm sözcüğüyle, alışverişlerin kuvvetlendiği ve özellikle birbirine bağımlılığın arttığı bir küreselleşme ortamında bârizleşen ekonomik faydacılığın bir mefhûmuna atıfta bulunulmaktadır. Ama konuyu tüketmemektedir bu. Bu çok kuvvetli ekonomik zorunluluk dışında, olağanüstü biçimde karmaşık güvenlik zorunlulukları vardır. Her ne kadar İsrail artık bir Güney devleti olmasa da, Rusya’yla arasındaki, kısa süredir biraz bozulmaya yüz tutan birbirine göz yumma ilişkisi (bkz.: https://orientxxi.info/magazine/des-reseaux-d-influence-pro-israeliens-et-emiratis-cultivent-l-art-du-non-dit,5594 ), İran ve Hizbullah’ın temsil ettiği tehlikenin önünü almada Moskova’yla kurduğu ortaklıkları değerli görmesindendir. Faslılar’ın, ekonomik kaygıların ötesinde, Filistinliler’i açık bir biçimde Sahralılar’la değiş tokuş ettikleri Sahra sorunundaki Fas’ın tutumu da göz önüne alınabilir. Buradaki hedefler ekonomiden ziyâde topraklarla ilgilidir. Mısır vakası da ilginçtir (bkz.: https://orientxxi.info/magazine/l-egypte-tente-le-non-alignement,5411 ). Kahire’yle Kremlin arasında yeniden denge kurma ilişkileri diye, hattâ daha fazlası olarak nitelenebilecek ilişkiler, Abdülfettah es-Sisi’nin milliyetçiliğini besleme ve ABD’yle arasına mesâfe koyma irâdesiyle açıklanmaktadır. Eski vesâyetlerden kurtulma şanslarını azamîye çıkarmak isteyen Güney devletlerinde bireyci ve çoğu zaman bencil bir kalkışma vardır. Rusya’yla Mali ya da Orta Afrika Cumhuriyeti arasındaki ortaklıklar bu bakımdan gerçeği tamâmen açığa vurmaktadır. Fransız vesâyetini iptal etmenin, hattâ rövanşı almanın bir şeklidir bu. Böylece eski ittifaklar, herkesin başarı şanslarını azamîye çıkarmak ve eskiden yaşanmış olabilen klâsik bağımlılık biçimlerinden kurtulmak için bireyci sıçramalar, “birbirine göz yummalar” hâline gelir.

Huntington modelinin krizi

Bu evrimler aynı zamanda Huntington’ın “medeniyetler savaşı” bombasını da bir şekilde etkisiz hâle getirir. Samuel Huntington’ın teorisinde tehlikeli olan şey, doğasında bulunan, kendi kendini gerçekleştiren kehânet olgusuna bağlıydı. Akılcılık bakımından tezi ayakta durmuyordu, fakat bu fikre o kadar üşüşüldü ki sonunda anlam kazanmaya başlamıştı. Oysa bu yeni birbirine göz yumma biçimlerinin her türden ideolojik ya da kültürel hizâlanmayı yadsıyarak oluştuğu iyi görülmektedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İran ya da Türkiye gibi, diplomasileri Huntington’cı görülebilecek devletler, göz yummaya dayalı bu pragmatik diplomaside en hamarat olanlardır. O diplomasilerdeki kimlikçi yöntemi, ya da genel olarak ondan türeyen seferberlik biçimlerini yine de silmemektedir bu — bütün karmaşıklığı da buradadır. Nitekim cihadcılık bu yeni göz yummalardan sonra ayakta kalmıştır — ki bu da şaşırtıcı paradokslara vardırır. Afrika’da cihadcı dâvânın doğrudan ya da dolaylı destekleri olarak, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, hattâ Katar gibi, dünya çapındaki diplomasileri git gide daha pragmatikleşen devletler bulunmaktadır gerçekten. Dolayısıyla o cihadcılık uygulamaları, üstelik Huntington-sonrası bir ortamda süredurmaktadır!

Birbirine göz yummanın doğasında, öğrenilmiş modele nazaran tutarsızlık vardır. Gerektiğinde pragmatik mülâhazalardan, mecbur kalındığında da kimliksel, kültürel ya da ideolojik göndermelerden ilhâm alan bir diplomasinin şimdi neresi yasak olurdu? İlk kez de olmazdı bu. I. François Kanûnî Sultan Süleyman’la ittifak etmekte bir mâni görmüyordu; Afganistan’da Sovyetler’le dövüşmek gerektiğinde Usame Bin Ladin’i desteklemek Amerikan diplomasisini rahatsız etmiyordu… ve daha saymaya devam edebiliriz…

Hatâ, bloklar bakımından akıl yürütmeye devam etmektir. “Batıcı” ideologlar, atıfta bulundukları kültürün her an her mülâhazayı katbekat aşması gereken bir istisnâ olduğu fikrinin ardından koşarken gösterdikleri sahte safdilliğin kurbanı olma riskiyle karşı karşıyadır; oysa onlarla eşit ağırlıktaki ortakları, aksine kusursuz bir pragmatizme bel bağlarlar. Uygurlar’ı damgalamak söz konusu olduğu zaman Şi Cinping cihadcı eylemliliği yerden yere vurur, fakat onun dışişleri bakanı, Afganistan’la işbirliğine resmiyet kazandırmak için Ağustos 2021’de Molla Abdulgani Baradar’ın (Taliban hareketinin kurucularından, Afganistan’da hâlihazırdaki geçiş hükûmetinde başbakan yardımcısı, Fr. Ed. N.) yanında görülür. Kültür Devrimi’nin ülkesindeki pragmatizmin, kendine liberal diyen çoğulcu ülkelerden daha koyu olması matraktır yine de.

“Ufak kardeş” “ağabey”e göre baskın çıkıyor

Önceki çalışmalarımda uzun zamandır dediğim gibi, bugün “ufak kardeş” “ağabey”e göre baskın çıkma eğilimindedir. Barack Obama veya Donald Trump karşısında Binyamin Netanyahu’yu örnek vereceğim buna. İsrailli yöneticilerdeki, kendilerini Amerikalı “ağabey” tarafından yönlendirilmeye bırakmama, hattâ ona kendi irâdesini dayatma kapasitesi şaşırtıcıdır. Burada iki etken göz önüne gelmektedir. Önce, “ağabey”in rekabet hâlindeki iki bloktan birinin lideriyken geçerli olduğu gibi resmîyet kazanmış statüsü bulunmamasına yol açan kutupsuzlaşma. Güç mantıkları ise işin kalan kısmını tamamlamaktadır. Artık dünyayı güç dengesi yönetmiyordur. En güçlülerin kimisi Afganistan’da (SSCB), kimisi Vietnam, Afganistan, Irak ve Somali’de (ABD) ya da Sahel’de (Fransa) sistemli bir biçimde yenildiklerinde iyice gördük bunu. Dolayısıyla “ağabey”in artık mâzereti ve bir tek onun elinde bulunan şaşmaz güç gerekçesi kalmadığı andan îtibâren, neden diğerleri ona pasif bir biçimde itaat etsin ki? Size hükmedenin elindeki silâhlar artık çalışmıyorsa, artık onun dediklerini dikkate almama eğilimine girersiniz. Ama her ne kadar artık komuta “ağabey”de değilse de, onun daha az görünürlüğü olan başlı başına başka bir kaynak kategorisinden gelen, uluslararası gündeme hâkim olma yeteneklerine ve nüfûzuna dayanan bir manipülasyon kapasitesini koruduğunu belirterek ince ayar yapılmalıdır. Bu yeni cılızlaşmış liderlik biçiminin yine de önemli bir ağırlığı vardır, çünkü çatışmaları yeniden nitelemeye yöneltir: Sahel’deki çatışma, Fransız ordusunun sâhadaki mevcûdiyeti nedeniyle, toplumsal ayrışma savaşından bir başka kimliğe doğru kaymaktadır…

NATO yeni hedeflerin gereklerine artık cevap veremiyor

Günümüzdeki uluslararası sistem, ancak bu göz yummaların akışkanlığına atıfla anlaşılabilir. Yabana atılmayacak sayıda gözlemci ve genel bakımdan günlük konuşma dili, değişmez bir biçimde “kaos” ya da “uluslararası kargaşa” görüntüleri kullanmaktadır. Ama dünyamız, düşünüldüğü kadar kaotik de değildir, düzensiz de değildir. Sâdece, onu dâimî ittifakların eski gözlükleriyle görmek istenildiği için, her şeyin acâyipleştiği ve artık işlemediği hükmüne varılmaktadır: Türkler’in “fırdöndülükleri” de, Birleşik Arap Emirlikleri’nin tutumu veya Afrika’nın kimi noktalarında gözlemlenen çark edişler de anlaşılmamaktadır. Bu yeni model aslında derin bir kopuş teşkil etmektedir: İlerleme unsurları, aynı zamanda da benzeri görülmemiş belirsizliklere yol açan yeni iddialar taşımaktadır. Muayyen bir bakış açısıyla, ilerleme vardır çünkü ikikutuplu dünya son derece tehlikeli bir dünya olmuştur: Elbette, barış içinde bir arada yaşama sâyesinde caydırıcılığın kusursuz işlediği açıklanmıştır. Ama bu barış içinde bir arada yaşamanın, kendi güvenlik alanı dışında 36 milyon ölüme yol açmış olduğu unutulmaktadır. O ikikutupluluk en nihâyetinde kamuoyunun zannettiğinden çok daha fazla ölümcül olmuştur. Dolayısıyla, değişken göz yummaların böyle sürekli yeniden birleşerek çoğalması, umumîleşmiş bir alevlenmeye bir çeşit fren olabilir bugün.

Ama bu aynı zamanda bir yeni tehlike kaynağıdır, çünkü göz yummaların umumîleşmesinin ve akışkanlaşmasının baş sonucu, durumların öngörülemezleşmesidir. Filistin’de yeni bir olay çıkarsa ya da Afrika’da yeni bir devlet çökerse, Körfez’de yeni bir kriz patlarsa, şunların ve bunların nasıl tepki göstereceğini hiç kimse bilmez… vaktiyle zincirleme sonuçlarına kançılaryalarda hâkim olunan bir yığın unsur. Bu belirsizlikler oyununun hangi boyutlara vardığını ölçmek için Ukrayna çatışmasına bakmak yeterlidir. Orada sâdece Rusya karşısında Batı’yı değil; şifresinin çözülmesi zor ve çatışmanın çözümünün buna bağlı olduğu sistemli bir oyun yaratan, alabildiğine karmaşık ve değişken bir diplomasiler yumağını bulmaktayız. Bu uluslararası oyunu karmaşık kılan, küreselleşmeye geçmiş olmamızdır.

Kısa süre önceki bir tartışmamızda, gazeteci Christian Makarian Ruslar’ın satranç oyununun yaratıcısı olduğunu söylüyordu bana. Farslar’ın de kendilerine daha fazla çeviklik kazandıran tavla oyununu icat ettiklerini ekleyebilirdim! Batılılar ise Descartes’ı icat etmişlerdir. Hiç Dekartçı/Kartezyen bir tarafı olmayan bu yeni oyunlara Batı cephesinde intibak edebilen neredeyse kimse yoktur! Ukrayna’ya karşı o Rus saldırısı karşısında Batı’nın gösterdiği refleksin, daha birkaç ay önce bâzıları tarafından beyin ölümü durumunda olduğu ileri sürülen NATO’da genişlemeye gidilmesi olduğunu düşününce, hâlihazırdaki tablo nazarında gerçeklikten nasıl kopulduğu algılanır. Tamâmen yeni bir duruma eski yöntemlerle karşılık verilmektedir.

Bir sistem krizi yaşıyoruz

Bu tabloya küresel boyuttaki krizlerin ağırlığını da ekleyelim. Son iki kitabımı, özellikle de sonuncusunu (Les puissances mondialisées. Repenser la sécurité internationale [“Küreselleşen Güçler. Uluslararası Güvenliği Yeniden Düşünmek”], Ed. Odile Jacob, 2021), bir nesillik bir zamanda, ulusal bakımdan inşâ edilmiş bir güvenlikten küresel bakımdan yeniden inşâ edilmiş bir güvenliğe geçmekte olduğumuz fikri çevresinde yazdım. Bugünkü asıl tehdit, komşunun davranışından doğan bir emniyetsizlik değildir; sistemin tamâmının taşıdığı nesnel tehditlerden doğan emniyetsizliktir. Terörizm yılda 10 bin ilâ 40 bin kişiyi öldürmektedir; açlık yaklaşık 10 milyon kişiyi, iklim ise 8 ilâ 9 milyon kişiyi öldürmektedir; sağlık durumunun kurbanları da milyonlarla sayılmaktadır. Bütün bunlara karşı, 193 ulusal politikanın toplaşmasıyla değil küresel bir politikayla savaşılabilir. İklim konusundaki tutarsızlıkların üstesinden ancak küresel bir yönetişimle gelinecektir. Bir küresel yönetişim ise, tâbirin eski anlamında pazarlıkla oluşturulan bir yönetişim değildir. COP (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konvansiyonu taraflarının konferansı – Fr.Y.N) oturumlarından bir verim alınamamasının nedeni budur. Herkes işten avantajlı çıkmaya uğraşınca, sonunda küresel ölçekte hiçbir ilerleme kat edilmemektedir. Artık baş tehdidin, kötü niyetli bir stratejinin sonucu değil, sorumluluğunu hepimizin paylaştığı bir sistem bozulması olduğunu anlamamız için bir yazılım değişikliğine ihtiyâcımız vardır. Bence göz yumma mantığı, bu bakımdan, ittifak mantığından etkili olmayacaktır. Aksine, pragmatik anlaşmalar, bir günlük koalisyonlar, “Sen benim orman kesme hakkımı desteklersen, ben de senin kömür hakkını desteklerim” cinsinden düşünceler, bu dosyanın idâresini çok daha zorlaştırabilir. Göz yumma mantıklarının temelinde dâima kısa vâdeli bir hesap vardır; oysa burada, herkesin hem aynı anda, hem de uzun vâdeli olarak kazanmasını temin etmek söz konusudur.

Bütün bu işlerde Birleşmiş Milletler’nin yeri nedir? 1945’te çok açık olarak ikikutupluluk yoluna giren bir sistem temelinde ve savaşı kazanarak etkililiğini, Nazi canavarını yerle bir ederek de erdemini göstermiş olan bir gücün, ABD’nin katiyetle tam bir kıymetlendirilmesi üzerine kurulmuştur. O zamanlar Birleşmiş Milletler’e kuvvetini veren şey bugün zaafı olmaktadır. Yani bütün sorunların çözümünde, en güçlülere –bu durumda Güvenlik Konseyi’nin beş dâimî üyesine– bahşedilen mutlak bir îtimat. Oysa uluslararası ilişkilerin evrimi, dünyanın beş ortak idârecisinin, işlevi her ne pahasına rütbelerini ve küçümseyici statülerini kalıcılaştırmaktan ibâret olan bir kilitleme makamına kurulmalarına yol açmıştır — ki bu da Güvenlik Konseyi’ndeki tam felç hâlini ve bu beş devletin büyük küresel konular hakkında müzâkere etmeyi reddederek gözlerini kapatmalarını açıklamaktadır. Bu şekilde Rus delegesi Vassili Nebenzia, Güvenlik Konseyi’nde iklim konularını konuşmanın “ters etki yaratabileceği”ni söyledi — ki bu da güç mantığının devletleri nerelere vardırdığını kusursuz biçimde göstermektedir.

Birleşmiş Milletler düzeltilebilir olmaktan resmen çıkmıştır, çünkü Güvenlik Konseyi’nde reform yapmak için beş dâimî üyenin onayı gerekmektedir — ki peşînen kaybedilmiş bir dâvâdır bu. Ama aynı zamanda Birleşmiş Milletler, de facto/fiilî olarak Güvenlik Konseyi’nden bağımsızca mevcut bir toplumsal çoktaraflılıkta pragmatik olarak ileri giderek kaydadeğer biçimde reforma uğramıştır. Birleşmiş Milletler’in en büyük başarıları, iki yıl önce Nobel Ödülü’nü aldığını unutmamamız gereken Dünya Gıda Programı’dır (WFP), Çocuklara Yardım Fonu’dur (UNICEF), Kalkınma Programı’dır (UNDP), Gıda ve Tarım Örgütü’dür (FAO), Covid sırasında hakkında çok şeyler söylenmiş olsa da Dünya Sağlık Örgütü’dür (OMS). Kofi Annan’ın yeni binyıla girerken yaptığı konuşmada “Kalkınma İçin Binyılın Hedefleri”ni îlân ettiğinde demek istediği budur; daha sonra bu hedefler halefi tarafından “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” başlığı altında yeniden ele alınmıştır.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus