Cübbeli Ahmet Hoca’nın gösterdiği: Cemaatlerin Vahhabilik nefreti ve korkusu

İsmailağa Cemaati’nin önde gelen isimlerinden “Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, Sakarya’da bir camide Kuveytli Vahhabi Şeyhi Osman El Hamis’in namaz kıldırıp vaaz vermesine tepki gösterdi. Ünlü, “Diyanet’i uyarıyoruz; hangi ırktan ve milletten olursa olsun eğer camilerde bu adamlara konuşma izni verirseniz, selefiliğe vehhabiliğe hizmet edip, iç savaşı körüklemiş olacaksınız” dedi.

Ruşen Çakır, Cübbeli Ahmet Hoca’nın açıklalarının perde arkasını, cemaatlerin Vahhabilik nefreti ve korkusunu değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. Bugün ikinci kez karşınızdayım. Bu yayını yapmaya kendimi mecbur hissettim. Biraz geciktim. Gecikmemin nedeni, yayını yapmama neden olan Cübbeli Ahmet Hoca’ya ulaşmak istedim; ama ulaşamadım bir şekilde. Benden kaynaklanıyor herhalde. Ama bu yayından sonra belki kendisiyle konuşmak ve belki de yeni yayınlar yapmak söz konusu olabilir. 

Mâlûm, kendisi daha önce de yapmıştı; bu sefer yine çok sert bir şekilde topa girdi ve Vahhâbîler’in ve Selefîler’in Türkiye’de cirit attığını, câmilerde vaazlar verdiklerini, bunların Iraklı ve Suriyeli kişiler olduğunu, bunların Vahhâbîlik propagandası yaptığını, Türkiye’de hâkim olan İslâmî yorumları bir tür din dışı olarak tanımladıklarını söyledi ve “iç savaş” tehlikesinden bahsetti. Yani çıtayı çok yukarılara çıkartıyor. Doğrudan “iç savaş” diyor. İşin içerisinde sâdece Vahhâbîlik, Selefîlik yok; bir de aynı zamanda Türkiye’ye dışarıdan gelmiş olan Araplar söz konusu özellikle. Cübbeli’nin söyledikleri, Türkiye’de son dönemde zâten iyice tırmanışa geçmiş olan, sığınmacılardan rahatsızlık olayıyla da örtüşüyor. Nitekim onun bu açıklamalarına Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ da sâhip çıkmıştı ve onun bu açıklamalarının ciddîye alınması gerektiğini söylemişti. İç içe geçmiş olaylar var. Bir yanda Vahhabîlik ve Selefîlik –ki bunları Selefî-Vahhâbîler diye adlandırıyor, ikisini bir arada telaffuz ediyor; bu biraz tartışmalı bir konu, ama tamam, böyle diyelim–, bir diğer husus da Türkiye’deki Araplar — Iraklılar ve Suriyeliler daha çok. Bunların yerli nüfusla ve yerli nüfusun İslâm yorumuyla farklılıklarına dikkat çekerek burada bir tehlikeden bahsediyor ve doğrudan Diyânet’i sorumlu tutuyor. Bir ilginç ayrıntı var: “Akit gazetesinin dağıttığı, Vahhâbîler’in en büyük kitabı Kitabü’t-Tevhîd’i okumamanız ve evinizde varsa yakmanız hususunda uyarıyoruz” — yani “Yakın!” diyor. Vahhâbîler’in en önemli kitabını Akit gazetesi dağıtmış; insanlara burada Vahhâbîlik propagandası yapıldığını söylüyor ve “Bunları okumayın ve yakın!” diyor. Bunlar şimdi bir çevrenin içerisindeki, kendi içlerindeki meseleler, tartışmalar olarak görülüp geçilebilir. Ama olay çok daha karmaşık bir olay ve benim bir süredir –uzun bir süredir aslında–, IŞİD olayı gündeme geldiğinde daha net bir şekilde dile getirdiğim, Türkiye’deki Selefî potansiyel ve Selefî potansiyelin aynı zamanda IŞİD, El-Kaide gibi yapılara dönüşmesi, yani buna “Selefî Cihadcılık” deniyor. Burada Cübbeli’nin bahsettiği Selefîler, cihadcı değiller. Daha çok Suudî Arabistan çizgisine yakın, oradaki resmî Vahhâbîliğe yakın insanlar; ama o Vahhâbîlik’ten pekâlâ Selefî Cihadcılığa geçmek çok daha kolay. Nitekim El-Kaide’nin ortaya çıkışı da büyük ölçüde böyle olmuştu. 

Şimdi burada birçok şeyi birlikte düşünmek lâzım. Birincisi; bir dış tehdit olarak bunu tanımlıyor, Türkiye’deki Sünnî İslâm yorumuna yönelik dış tehdit olarak. Bu aslında yeni bir şey değil. Bu yıllardır Türkiye’deki egemen Sünnî anlayış ve özellikle cemaatlerde, tarîkatlarda hâkim olan anlayış, Vahhabîliği ve Selefîliği kendisine yönelik bir tehdit olarak gördü – ki haklıydı ve buna karşı hep bir mücâdele perspektifine sâhip oldu. 80’li yılların ortasında, 90’lı yılların başında Cağaloğlu’ndaki bâzı kitabevlerinde satılan kitapları hatırlıyorum. Özellikle Vahhâbîliğe Reddiye gibi kitaplar vardı. Örneğin şimdiki İhlâs Holding’in temelini atan Hüseyin Hilmi Işık’ın bu konuda çok sayıda kitabı vardı. Tabii başkalarının da vardı ve bir tehlikeden bahsediyorlardı; ama bu tehlike daha elitist bir tehlikeydi. Özellikle İlâhiyat fakültelerinde ve bir ölçüde de Diyânet’in üst düzeylerinde bâzı kişilerin Vahhâbîliğe, Selefîliğe yakın olduğunu ve bunların Türkiye’deki anlayışı yıpratmaya çalıştığını söylüyorlardı. Daha küçük bir şeyden bahsediyorlardı; ama gürültülü bir şekilde, çok büyük bir panikle bahsediyorlardı. Şimdi daha popüler bir şeyden bahsediyorlar. Sâdece bir avuç insanın, entelektüelin, ilâhiyat profesörünün entelektüel bir arayışları değil; daha aşağıya yayılan câmiiler… Meselâ diyor ki: “Paylaştığımız resim ve videoda görüldüğü üzere, câmiler doluyor, izdihamlar yaşanıyor. Ama konuşma yapan büyük bir Selefî, bütün Müslümanlar’a ‘kâfir’ diyen bir adam.” Yani burada Selefîliğin, Vahhabîliğin kitleselleştiğini söylüyor. Abartıyor muhakkak; ama çok ciddî bir potansiyelin olduğunu söylüyor ve buradaki panik öncelikle, her ne kadar Türkiye için bir iç savaş tehlikesine dikkat çekse de, öncelikle tehdit kendi cemaat yapılarına yönelik bir tehditten dolayı. Bu tür anlayışlar, özellikle tarîkatlara karşı çok sert duruş sergileyen anlayışlardır; bunların yayılması tarîkatların ve diğer kökleşmiş cemaatlerin varlığı için öncelikli bir tehdit. Yani kendine yönelik bir tehdidi, Türkiye’ye yönelik bir iç savaş tehdidi olarak tercüme ederek, burada bir seferberlik başlatmak istiyor. Bu arada söylediği: “Bu adamların Sayın Cumhurbaşkanımız’ı methetmeleri ve devletimize sâhip çıkar gibi görünüp, Türk bayraklı paylaşımlar yapmaları bizi aldatmamalıdır” diyor. Burada aslında bir sitem var. Yani bu sitem, bu kişilerin yaptığı sahtecilikten ziyâde, bu kişilerin aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından da bir şekilde benimsenmiş olmasına. Zâten Diyanet’e yönelik de bir eleştiri var. 

Türkiye’deki Erdoğan yönetiminin Körfez ülkeleriyle, BAE, Suudi Arabistan’la arası kötüydü; ama son dönemde büyük ölçüde ekonomik nedenlerle Erdoğan bu konuda çok ciddî geri adımlar attı. BAE ve Suudi Arabistan’la ilişkileri yeniden canlandırdı. Onlar geldiler, kendisi gitti ve özellikle Veliaht-Prens Bin Salman’la fotoğrafları, muhâfazakâr çevrelerde gerçekten küçük çaplı da olsa, dile getirilmese de, bir kırılma yarattı, bir rahatsızlık yarattı. Buradaki rahatsızlığın bir başka versiyonu, işte Cübbeli’nin bu çıkışı. Erdoğan’ın Suudi Arabistan’la, Körfez ülkeleriyle kavgalı olması en çok bu tür yapıların işine yarıyordu. Çünkü Vahhâbîliğin Türkiye’de geniş ve rahat bir şekilde örgütlenme imkânı da bu yüzden kapalı oluyordu. Şimdi Suudi Arabistan’la işlerin yeniden düzelmesiyle birlikte, bu kapıların tekrar açılmasından endîşe ediyorlar ve bunu tüm Türkiye’ye yaymaya çalışıyorlar. Burada şunu özellikle vurgulamak lâzım: Türkiye’deki cemaat yapılanmalarının –daha önceki birçok yayında dile getirdiğim gibi, özellikle de en son, Mahmut Ustaosmanoğlu’nun ölümünün ardından Nakşibendîliğin geleceği üzerine yaptığım yayında da söylediğim gibi– durumları aslında çok parlak değil. İktidarla çok fazla içli dışlı olmanın getirdiği bir hormonlu büyüme var; ama bu hormonlu büyümenin tadı yok. Eski efsûnu yok, cezbedici gücü yok. Büyüyorlar; ama onları tam anlamıyla hareketlendiremiyorlar, mobilize edemiyorlar. Bu anlamda Türkiye’de şu andaki dindar nüfus, muhâfazakâr kesim, işte bu Vahhabîlik, Selefîlik gibi akımlar ve hattâ bunların cihadcı versiyonları için çok elverişli bir zemin oluşturuyor. Bir de bunun içerisine Türkiye’de yüz binlerce, başta Suriye olmak üzere değişik İslâm ülkelerinden gelmiş sığınmacıların olduğunu da düşünürsek ve bunların içerisinde de yine dindarlık oranının kendi ortalamalarının üstünde olduğunu düşünürsek –özellikle Suriye’den gelenlerde–, hem Türkiye’deki mevcut tarîkat ve cemaat yapılanmalarının artık tatmin etmediği daha ziyâde genç kesimlerdeki potansiyel, hem de Suriye’den ve Irak’tan, belki başka yerlerden, belki Afganistan’dan gelmiş olan hazır Selefî ve belki de cihadcı potansiyelin bir araya gelmesi gibi çok ciddî bir ihtimâle dikkat çekiyor Cübbeli ve bu anlâmda bu ihtimal hayli önemli. Özellikle şunu vurgulamak istiyorum: Şu hâliyle bakıldığı zaman Erdoğan iktidârı döneminde bu yapılar belli ölçülerde kendilerini kontrol edebilirler ve Erdoğan’la iyi geçinmek için birtakım hususlarda frene basabilirler. Ama Erdoğan’ın iktidârı kaybetmesi durumunda, Türkiye’nin yeni bir döneme geçmesi hâlinde birçok denge değişecek ve bu hikâyede de yeni birtakım şekillenmelerle karşı karşıya kalabileceğiz. Şu hâliyle Erdoğan iktidârında kendi potansiyellerini tam olarak göstermeyen, göstermek istemeyen bu yapılar, yarın öbür gün bir geçiş döneminde ve Erdoğan iktidârından arınma döneminde ve bunun muhâfazakârların hayatlarına da bir şekilde yansıması hâlinde, çok daha farklı birtakım konumlara, pozisyonlara girebilirler. Böyle olacak diye bir şart yok. Ama bu ihtimâli çok ciddî bir şekilde düşünmek lâzım. Vahhabîliğe ve Selefîliğe kendi başına bakıldığı zaman, cemaatler, Nakşibendîler ve diğer tarîkat yapıları bunlardan rahatsız olabilirler; ama genel olarak bakıldığı zaman çok da önemli gözükmeyebilir. Ama bunların Selefîliğe, cihadcılığa çok kolay evrilebilecek olması –her ne kadar son dönemde operasyonlar artmış olsa da– yine de Türkiye’de çok ciddî bir IŞİD, El-Kaide ve benzeri yapılanmaların temellerinin olması, hücrelerinin mevcut olması, hattâ çok sayıda üst düzey kadrolarının Türkiye’de yaşadığı iddiaları, birtakım şebekelerin yıllar boyunca inşâ edilmiş olması… bütün bunlar düşünüldüğü zaman gerçekten bir tehdit söz konusu olabilir. Şu aşamada bu potansiyelin Erdoğan iktidârı nedeniyle kendilerini bir tür gizlediğini, örttüğünü varsayabiliriz. Şu hâliyle Erdoğan iktidârında da yapmadılar değil, yaptılar; özellikle IŞİD çok ciddî katliamlara imzâ attı — doğrudan Ankara’da olduğu gibi ya da Güneydoğu’da olduğu gibi saldırılar, onun dışında Atatürk Havalimanı saldırısı gibi, daha doğrudan sistemin kendisini hedef alan Reina baskını gibi saldırılar da yaptı. Dolayısıyla yapmadığı şeyler değil. Şu anda dünyada ve bölgede büyük ölçüde sâkinleşmiş gibi görünen bir hava var; ama bu tür yapıların potansiyel olarak varlığı ve örgütlenmeleri hep sürüyor. Eğer Türkiye bir gün, özellikle Erdoğan’ın iktidârı kaybetmesi hâlinde iyice kırılgan bir hâle gelirse, bu yapıların çok daha ciddî bir şekilde karşımıza çıkmasını bekleyebiliriz.

Burada Cübbeli’nin bu çıkışı, daha çok kendisi ve benzeri yapıların geleceğiyle ilgili bir kaygı. Ama bu kaygının içerisindeki bâzı yönler tüm Türkiye’yi ilgilendiren kaygılar. Ama burada adresin doğru olduğunu sanmıyorum. “Diyânet’e söyleyelim, Diyânet bunları yaptırmasın” vs.. Tamam, belli bir yere kadar Diyânet bunları kontrol edebilir; ama önemli olan, Türkiye’de insanların özgürce, dinlerini rahat bir şekilde yaşayabileceği bir atmosferi sağlayabilmek. Sanki Erdoğan iktidârıyla berâber bu özgürlüklerin alabildiğine genişlemiş olduğu yolunda bir algı var – ki bence bu doğru değil. Daha çok yapılan; devlet eliyle bir İslâm yorumunun kişilere, insanlara, cemaatlere, câmi cemaatlerine dayatılması gibi bir olgu var. Dolayısıyla burada Vahhâbîliğe karşı mücâdelenin ya da Vahhâbîliğin etkisini kırmanın bir yolu, aynı zamanda Türkiye’de artık bayağı bir çözülmekte olan bu tür geleneksel cemaat yapılarını da ciddî bir şekilde yeniden değerlendirmekten geçiyor. Sâdece Vahhâbîleri, Selefîleri hedef alıp, yanınıza Nakşibendîleri, Cübbeli Ahmet Hoca’yı ya da bir başka Nakşî ya da Kadîrî şeyhini alarak, Vahhâbîler’le, Selefîler’le mücâdele etmenin çok bir anlamı yok. Türkiye’nin öncelikle ihtiyâcı olan şey, çok güçlü bir şekilde laikliğin hem devlet hem toplum tarafından yeniden, gerçekten samîmî bir şekilde içselleştirilmesi. Dolayısıyla laiklik karşıtı birisinin Vahhâbîlik ve Selefîlik üzerine yaptığı uyarıları tabii ki önemsemek; ama bir anlamda da üzerine çok ciddî soru işâretleri koymak gerekiyor. Türkiye’nin önünde bir Selefîlik, özellikle Selefî Cihadcılık tehdidi bir potansiyel olarak var. Ama bununla mücâdele etmenin yöntemi ona karşı Nakşibendîliği ya da Cübbeli Ahmet Hoca’yı vs.’yi güçlendirmek değil; tam tersine laikliği güçlendirmek. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus