Burak Bilgehan Özpek yazdı: Altılı masanın muradını Erdoğan gerçekleştirebilir mi?

Seçimlere bir seneden az kaldı ve sürekli olarak konuştuğumuz tek konu, Millet İttifakı’nın, yani muhalefetin adayının kim olacağı. Bu soru hiç olmadığı kadar erken sorulmaya başlandı çünkü Erdoğan hiçbir zaman kaybetmeye bu kadar yakın olmamıştı. Zaman içerisinde, ekonomik kriz ve yönetim sorunları öyle bir raddeye ulaştı ki aday meselesi, muhalefetin seçimi hangi adayla kazanabileceğinden çok, ülkeyi gelecek beş senede kim tarafından yöneteceğini ima eder hale geldi. Ancak bu tartışmaların genel olarak ihmal ettiği ve neredeyse hiç kimse tarafından dile getirilmeyen bir ihtimal var: Seçimlerden evvel başkanlık sisteminden vazgeçilmesi ve parlamenter sisteme geri dönülmesi neredeyse hiç konuşulmuyor. Erdoğan’ın kaybedeceği seçim sonrası koltuğunu iç savaş çıkartma pahasına bırakmayacağı, sistemli bir sandık hilesi yapılacağı ve hatta seçimlerden önce Yunanistan ile bir savaş başlatılacağı bile tartışılırken parlamenter sisteme geçiş ihtimali üzerinde pek düşünülmüyor. Halbuki siyasetin doğasında bulunan güç ve çıkar gibi kavramlar bizlere ivedilikle bu ihtimal üzerinde durmamız gerektiğini söylüyor.

Zira Türkiye iç siyaseti aslında Soğuk Savaş dönemindeki çift kutuplu uluslararası sistemi andırıyor. Güçleri birbirine neredeyse eşit iki blok aynı sistem içerisinde var oluyor ve irili ufaklı birçok aktör hayatta kalabilmek için bu iki bloktan birine yakın durmak zorunda. Başka bir ihtimal yok çünkü başkanlık sistemi ile birlikte siyaset sadece iktidar ve muhalefet arasında cereyan etmek zorunda olan bir oyuna dönüştü. Bunun anlamı, iktidar ve muhalefet blokları içindeki partilerin kendi aralarında bir siyasi gerilimin olamaması. Yani sürekli olarak hayatta kalma stresinin yaşanması partileri ittifaka zorluyor ve aynı ittifak içindeki partiler siyaset yapma alanı olarak birbirleri yerine karşı bloka yönelmek zorunda. Erdoğan ve Bahçeli’nin birlikte kurdukları sistem kağıt üzerinde bu tip bir yapıyı oluştururken pratikte muhalefet açısından bir zorluk daha var. Milli Güvenlik üzerine inşa edilen iktidar söylemi, hükumetin eylemlerini ülkenin bekası ile iliştirdiği için, muhalefetin söylemini de sınırlandırabiliyor. Böylece, aslında muhalif cenahın önemli bir aktörü olan HDP ile fiili işbirliğini sonlandırmayı umut ediyor. Diğer bir ifadeyle, bütün muhaliflerin bir araya gelerek Erdoğan iktidarına son vermeleri teorik olarak mümkünken, HDP üzerine kurulan söylem bunu fiilen imkansız hale getiriyor. Yani, HDP’nin kapladığı alan aslında bir kara deliğe dönüştürülüyor ve ülke siyasetindeki güç dağılımı 100 üzerinden değil 90 üzerinden yapılıyor. Haliyle oy çoğunluğuna her halükarda sahip olacağını düşünen AKP ve MHP’nin de karşısında onu dengeleyebilecek, mağlup edebilecek bir muhalefetin çıkması engelleniyor. 

Bu yüzden sürekli olarak İYİ Parti ile HDP’nin yaka-paça kavga etmesini isteyen bir iktidara yakın -sözüm ona- entelektüel ve köşe yazarı güruhu var. Bu yüzden, Bahçeli gibi soyut bir milli güvenlik çerçevesinden konuşarak hamasi nutuklar atmadığı için Akşener’i eleştiriyor, Demirtaş’ın “Türkiyelileşme” mesajları yerine HDP içinde Öcalan ve PKK’dan izinsiz adım atamayan isimlerin beyanatlarını öne çıkartıyorlar. Şimdiye kadar bekledikleri gürültü ve çatışma yaşanmadı. Akşener ısrarla soyut güvenlik korkuları yerine sıradan insanların somut problemlerinden bahsediyor ve HDP elitiyle ilişkiye girmekten kaçınmasına rağmen HDP seçmenini karşısına almadan, onların öfkesinin hedefi olmadan devam edebiliyor. Benzer şekilde Demirtaş da hapishaneden yazdığı köşe yazılarıyla, HDP seçmenini kimliğe sıkışmış ve manipüle edilmeye açık hislerden arındırmaya çağırıyor. Ülkenin temel meselesinin keyfi bir yönetim olduğunu, bu şekilde bahşedilen barışın bir dayanağı olmadığını ve önceliğin demokrasinin yeniden inşasına verilmesi gerektiğini vaaz ediyor. Bunlar hükümetin kurduğu kapandan kurtulmak için yapılan ustaca manevralar. 

Bununla birlikte ekonomik kriz, muhalif iki ana partinin kazanmak için mutlaka HDP’nin oyuna ihtiyaç duyduğu gerçeğini de değiştiriyor. Bir önceki seçimde toplam %34 oy alan CHP ve İYİ Parti’nin oylarında bir artış gözlemleniyor. Yapılan araştırmalar, bu iki partinin oy toplamının %45’e ulaşabileceğini gösteriyor. Öte taraftan, 2018 seçimlerini %54 ile tamamlayan AKP ve MHP’nin oylarının %40’ın altına sarktığı görülüyor. Yani, AKP’nin aslında 2002’den beri adeta bir yazılım ile yönettiği siyasal okuma çöküyor. Bu yazılım, merkez sağ bir partinin ortaya çıkmasını engellemek, Kürtler’i muhalefetten uzak tutmak ve AKP’nin Türk sağından devlet kadrolarında etkin bir grubu müttefik olarak yanında tutmasını öngörüyordu. Yaşanan ekonomik sorunlar ve devlet krizi o kadar etkili ki, bu yazılım bizzat toplum tarafından çökertildi. İYİ Parti’nin son dönemde gördüğü teveccüh de HDP seçmeninin artık parti elitlerinden ve Öcalan’dan bağımsız muhalefete yönelmesi de bunu gösteriyor. 

Dolayısıyla yazının başında bahsettiğim çift kutuplu yapı önemli bir meydan okumayla karşı karşıya. Sürekli olarak aynı oyunun oynandığı, Erdoğan’ın sürekli kazandığı ve muhalefetin güç bela hayatta kaldığı günler geride kalmak üzere. Yapılan araştırmalar, sadece parti oylarının değiştiğini göstermiyor. Aynı zamanda, muhalefetin hangi adayla çıkarsa çıksın başkanlık seçimini kazanacağını söylüyor. Yani dört başkan adayından, (Kılıçdaroğlu, Akşener, Yavaş ve İmamoğlu) hiçbiri Erdoğan’ın gerisinde kalmıyor. Seçimlere henüz bir yıl var, ekonomi her geçen gün daha da kötüye gidiyor ve bu tablo kendisini tahkim ederek muhtemelen seçim dönemine kadar devam edecek. 

Bu noktada birçok siyaset bilimci şu soruyu sormalı. Tablo bu denli açıkken, Erdoğan’ın seçimlere başkanlık sistemi ile gitmesi gerçekten kendi menfaatine mi? Bizzat Erdoğan için tasarlanan ve onun hükmetme ihtiyaçlarına cevap vermesi için geliştirilen bu sistemin muhalefetin eline geçmesi ihtimalinin birçok aklı başında AKP’liyi endişelendirdiğine eminim. Zira, başkanı herhangi bir denge ve denetleme mekanizmasından muaf tutan, sadece yürütmenin yetkisini arttırmayan aynı zamanda yasamayı anlamsızlaştıran ve yargıyı kontrol altına alan, İletişim Başkanlığı gibi yapılarla geleneksel ve sosyal medyayı kontrol altına alan, üniversite rektörlerini AKP temsilcisine dönüştüren ve iktisadi kaynakları keyfi olarak dağıtmaya cevaz veren bu sistemin muhalefet adayı tarafından yönetilmesi AKP için siyasal hayatının sonu anlamına geliyor. 

Üstelik altılı masanın ivedilikle parlamenter sisteme geçeceğine inanmak da üzerinde biraz düşününce oldukça iyimser bir yaklaşım gibi görünecektir. Yeni seçilecek başkanın, AKP iktidarının henüz bitmediğini ilan etmesi ve bu iktidar ile mücadelenin zaman alacağını söylemesi oldukça muhtemel. Neticede hiç kimse peygamber veya aziz değil. Gücü eline alan bir siyasetçinin bundan kendi rızasıyla vazgeçmesi ve kendisini sınırlandırarak yetkilerini devretmesi siyasetin doğasıyla çelişiyor. Üstelik bu tip bir hamlenin, AKP’yi yeniden güçlendirecek ve sistemde belirleyici kılacak olması aslında toplumun da pek talep etmediği bir şey. Hatta şimdiden, seçimlerden sonra parlamenter sisteme dönüş çağrısı yapanların sosyal medyada AKP’nin hayaleti gösterilerek nasıl linç edildiğini görür gibiyim. Dolayısıyla, yeni başkan muhtemelen bu duyguları kullanarak sert bir mücadelenin bayraktarı olmak ve popüler desteğini sürdürerek yetkilerini olabildiğince kullanmak isteyecektir. Yani, özellikle adaylığını engellemek için İmamoğlu’na atfedilen başkanlık yetkilerini eline alması durumunda sistemi baskılayacağı argümanı aslında bütün adaylar için geçerlidir. Bazı köşe yazarlarının, belirli siyasetçileri kendi meşreplerince demokrat veya bilge ilan etme alışkanlıklarının arkasında ya çocukça bir romantizm ya da kirli bir siyasi çıkar hesabı yatar. Bu yüzden, en güçlü başkan adayı olarak ismi geçen Kemal Kılıçdaroğlu’nun da siyasetçi olduğunu unutmamalı ve başkan seçildiği takdirde yönetim yetkisini sonuna kadar, olabildiğince uzun kullanmak isteyeceğinin altını çizmeliyiz. Tıpkı diğer adaylar gibi. 

Dolayısıyla, AKP’nin sığınacağı son liman Kılıçdaroğlu’nun merhameti de olamaz. Zira bu yapı, kaybedenin başına dünyanın yıkıldığı, kazananın ise ekonomi ve jeopolitik dışında herhangi bir meydan okumayla karşılaşmadan dilediği gibi ülkeyi yönetebildiği bir hareket alanı sağlıyor. Bu açıdan bakıldığında, kazanma işini Erdoğan’a havale ederek kamu kaynaklarını bölüşme işine yoğunlaşan birçok AKP’linin şu anda pür telaş sağa sola koşturmaları gerekiyor. Muhtemelen birçoğu “Reis bir şekilde halleder” diyerek kafalarına üşüşen bu kötü düşünceleri savuşturuyorlar. Ancak arzu edilmeyen gerçekle seçim gecesi yüzleşmek istemeyenler de mutlaka vardır. 

Otoriter sistemlerin en büyük problemi toplumdan gelen sinyalleri doğru algılayamamasıdır. Otokrat, sadece yakın çevresinin kendisine aktardığı bilgilerden beslenir ve bu bilgileri aktaranlar aslında yönetenin dünya algısını ve rasyonalitesini de şekillendirirler. Üstelik bu bilgiler de genel de doğruları içermez. Umut aşılayan, pembe tablo çizmekte mahir olan bürokrat yerini sağlamlaştırır. Bir yerden sonra gerçeklik ile bağlantısını kesmiş liderler ortaya çıkar. Mesela, Çernobil’in patladığını ve bunun büyük bir felaket olduğunu Gorbaçov’a söylemeye bir bilim adamı dışında hiçbir komünist parti üyesi ve bürokratı cesaret edememişti. Bu açıdan bakıldığında, Erdoğan’a doğruları söyleyen birilerinin hala var olup olmadığı önemlidir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın makamına çıkacak ve “Efendim kaybediyoruz” diyecek birileri olacak mı bilmiyorum. Ancak, hatalı anketlerle liderlerini yanıltan dalkavukların siyasette gayet etkili olduğunu bilecek kadar Ankara’da yaşadım. Bu dalkavukların ya Erdoğan’ı ya da Kılıçdaroğlu’nu ciddi şekilde yanılttıkları açık şekilde ortada. Şimdi mesele hangi liderin yanıldığını ilk fark edeceği ve oyun planını değiştireceği. 

Bu satırların yazarı, yanıltılan tarafın Erdoğan olduğu kanaatinde. Ve bu durumun ortaya çıkması durumunda ilk sorgulanan şeyin başkanlık sistemi olacağını düşünüyor. Muhalefetin yapması gereken soğukkanlılığını korumak, birlikteliğini bozmamak ve Erdoğan’ın seçimlere kadar gerçeklikle tanışmasını beklemek. Bu sayede altılı masanın ısrarla yücelttiği ve birlikteliğinin anlamı olarak tanımladığı parlamenter sisteme geçiş için seçimleri beklemek zorunda kalmayabilirler.  

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus