Eski rektörlerden Prof. Dr. Üstün Ergüder Medyascope’a yazdı: Boğaziçi Üniversitesi ve bir gece ansızın kurulan iki fakülte

  • Araştırma üniversitesi” yapılan Boğaziçi Üniversitesi’nde neden iki yeni fakülte açıldı?
  • Boğaziçi Üniversitesi’ne siyasi bir ceza mı verildi?
  • İki yeni fakülte, üniversitedeki işleyişi nasıl etkiler?

Rektör atamasına karşı protestoların aralıksız sürdüğü Boğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörlerinden Prof. Dr. Üstün Ergüder, Medyascope için kaleme aldığı yazıda, üniversiteye bir geceyarısı kararıyla hukuk ve iletişim fakülteleri kurulmasını ele aldı.

Prof. Dr. Üstün Ergüder (Arkaplan fotoğrafı: Can Candan)

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinin mezun destekli protestoları bir buçuk yıldır istikrarlı bir şekilde devem ediyor. Herhalde bu kadar uzun süreli protesto ülkemiz için bir rekordur ve ülkemizde demokratik bir kültürün yerleşmesi açısından ümit vericidir. Protestoların odak noktasında yer alan, yönetimin yaptığı otokratik uygulamalar kamuoyunun da yoğun ilgisini çekti. Bu sürecin güzel bir özeti, kıymetli meslektaşım Binnaz Toprak tarafından T24’te yayınlanan makalesinde ayrıntılı bir şekilde kaleme alındığından burada bunları tekrar etmeye gerek yok. Ben burada kısaca Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde bir gecede tamamen sürpriz olarak kurulan iki fakülteden bahsetmek istiyorum: Hukuk ve İletişim.

Evrensel standartlarda iş yapan bir üniversitede, “üniversite” terimi zaten evrenselliği vurgular, bu tür kararlar ve yapılan hazırlıklar tamamen üniversitelerin iç bünyesinde, kendi karar verme süreçleri sonucu geliştirilir. Üniversite dışından veya ülkemizde olduğu gibi yukarıdan gelen öneriler hayata geçmeden evvel üniversite bünyesinde değerlendirilir. Bir üniversitenin olmazsa olmazı olan “kurumsal özerklik” kavramından anladığımız budur. Fakülte kurma, bölüm kurma, yeni programları hayat geçirme gibi kararlar, üniversite tarafından alındıktan sonra devlet üniversitelerinde bu projeleri fonlayacak siyasi ve bürokratik otoritelerin onayına sunulur. Özel veya vakıf üniversitelerinde onayı verecek otorite mütevelli heyetidir. Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde bu iki fakültenin kurulması için hiçbir hazırlık olmadığı ve ansızın alınan bu tepeden inme kararın tamamen sürpriz olduğu anlaşılıyor. Ayrıca yükseköğretimin ülkemizde en üst organı olan YÖK tarafından bu iki fakülteye ne kadar ihtiyaç olduğu konusunda herhangi bir analiz veya çalışma yapılmış mıdır? Son 20 yıl içinde vakıf üniversiteleri dahil bütün üniversitelerde hukuk fakülteleri kurulmuştur artan talebi karşılamak amacıyla. Bu ortamda Boğaziçi Üniversitesi’nde bu fakültelerin kurulma gerekçelerinin ne olduğunu pek kimse bilmemektedir. Kimse de kamuoyunu aydınlatmamaktadır. Hâl böyle olunca kararın tamamen siyasi bir cezalandırma kararı olduğu şüphesi akla gelmektedir.

Nasıl mı? Fakülteler lisans eğitimi yaparlar. Tabiatıyla öğrenci kontenjanları yüksektir. Bu talebi karşılamak üzere de kadrolu öğretim üyesi sayısı da yüksektir. Dolayısıyla kurulan fakülteler üniversitede her ne amaçla olursa olsun yeni bir kadrolaşmaya müsait bir ortam yaratırlar.

Peki, bu şüphe neden akla gelmektedir? Boğaziçi Üniversitesi bileşenleri üniversiteye rektör atanması konusunda ilkeli bir şekilde kıskanç davranmışlardır. 1992 yılında kendi rektörlerini kendilerinin belirlemeleri yolunda başarılı bir süreç başlatmışlar, sonucunda her üniversitenin altı aday sıralayıp YÖK’e göndermesi, YÖK’ün aday sayısını üçe indirerek yapılacak atama için Cumhurbaşkanının onayına sunulması sistemi hayata geçmiştir. Takip eden yıllarda Boğaziçi Üniversitesi rektör aday seçimlerini büyük bir ciddiyet içinde yapmış ve cumhurbaşkanlarınca hep üniversitenin birinci sırada tercih ettiği aday atanmıştır. Ta ki 2016 yılına kadar. Bu yılın kasım ayında aday sıralamasında olmayan bir Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi arkadaşımız, Mehmed Özkan, Cumhurbaşkanlığı kararı ile Kasım 2016’da rektör olarak atanmıştı. Öğretim üyeleri ve öğrenciler tarafından bu atama tepkiyle karşılandı. Karşılandı çünkü bu atama kararı üniversite ile hiçbir danışma süreci işletilmeden alınmıştı. Ancak Mehmed arkadaşımızın dirayetli ve üniversitenin ve akademik dünyanın değerlerine saygılı yönetimi zamanla üniversitenin bileşenleri tarafından kabul gördü; ilk baştaki protestolar yumuşadı ve sembolik hale geldi. 2020 yılının kasım ayında dört yıllık dönemi dolmuştu ve yeni rektör atanması gündemdeydi. Camianın arzusunun Mehmed Hocamızın yeniden atanması olduğundan eminim.

1990’lı yıllara kadar geri giden günlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde “Nasıl bir üniversite?” sorusu hep gündemde olmuştur. Yapılan stratejik planlarda üniversitenin lisansüstü eğitim ağırlıklı araştırma üniversitesi olması hep gündemde olmuştur. Bu hedef üstünde ortaklaşılmasının en önemli nedenleri şöyleydi:

  1. Mekan sorunu. Üniversite 1970’lerde 900 öğrenciye hizmet götüren bir okuldan 2000’li yıllarda 15 bin civarında öğrenciyi barındıran bir kampüse dönüşmüş ve mekan bu talebi karşılayacak bir şekilde büyümediğinden, tesisler ve eğitim kalitesi üzerinde büyük baskı oluşmuştur.
  2. Kaliteli yüksek lisans programlarını uygulayabilecek kaliteli bir akademik kadroya sahiptir.
  3. Bu kadronun yurtdışı bağlantıları gayet güçlüdür. Yabancı üniversitelerle ortak programlar yürütülebilir.
  4. Ülkemizin dört bir tarafında üniversiteler kurulmaktadır. Bu kurumlar için öğretim üyesi yetiştirmek şarttır. Eğer lisansüstü eğitim ve araştırma hedefine odaklanılırsa Boğaziçi Üniversitesi diğer araştırma ve lisansüstü kapasitesi yüksek üniversitelerimizle birlikte bu seferberlikte önemli bir rol oynayabilir.

1990’lı yılların sonunda bu ilkelere dayanarak Boğaziçi Üniversitesi tarafından “entegre doktora” programı adı altında bir proje hazırlanmış ve bu proje TÜBİTAK ve o günün YÖK yönetimi tarafından benimsenmiş, hatırladığıma göre sekiz üniversitemiz öğretim üyesi yetiştirmeye odaklı üniversite olarak ilan edilmiştir: Ankara, Boğaziçi, Ege, Hacettepe, İstanbul, İstanbul Teknik, İnönü ve Orta Doğu Teknik üniversiteleri. Bu üniversitelerin lisans öğrencisi sayıları azaltılacak, lisansüstü eğitime ağırlık verilecek, lisansüstü kapasiteyi geliştirmeleri için özel ödenekler verilecekti.

Bu projenin nasıl geliştiğini takip etme fırsatım olmadı. Ancak, 2022 yılında YÖK tarafından 23 üniversitemizin araştırma üniversitesi olduğu ilan edilmiş ve bu üniversiteler kategorilere ayrılmıştır. A1 olarak kabul edilen en üst kategoride Boğaziçi, İstanbul Teknik ve Orta Doğu Teknik üniversiteleri bulunmaktadır. Bu üniversitelerimizde araştırmanın milli hedef olarak teşvik edilmesi planlanmaktadır. Ancak teşvik yalnız mali imkanlar sağlamaktan geçmemektedir. Bu teşviklerden belki de en önemlisi bu üniversitelerimizin lisans öğrenci kontenjanlarında yapılacak kısıtlamalardır. Artan lisans öğrenci sayıları kalabalık sınıflar yaratmakta, öğretim üyelerinin zamanları dahil üniversitenin kütüphane, teknolojik alt yapı ve laboratuvarlar üzerine büyük bir baskı yaratmaktadır. Araştırma üniversitelerini teşvik ciddi bir milli politika ise lisans ve lisansüstü öğrenci dengeleri ciddi bir şekilde tekrar düşünülmelidir. Bir araştırma üniversitesinde lisansüstü programlar ve lisansüstü öğrencileri son derece önemlidir. Bu programlar ve araştırmaya odaklı lisansüstü öğrenciler olmadan araştırmayı geliştirmek mümkün değildir.

1990’lı yıllara kadar geri giden bu “araştırma üniversiteleri” öyküsü en azından söylem düzeyinde çok önemlidir. Üniversitelerimiz arasında önemli farklılıkların olduğu, yükseköğretim sistemimizde çeşitliliğin, değişik misyonların varoluşunun söylem düzeyinde kabulüne işaret etmektedir. Ancak bu söylemin uygulamalarla hayata geçirildiğini söylemek oldukça güçtür. 1990’lı yıllarda uygulama konusunda bazı ümit veren gelişmeler olmuştur. Lisans öğrenci sayılarından mekanı dolayısıyla belki de en çok zorlanan üniversitemiz olan Boğaziçi Üniversitesi lisans kontenjanlarında indirime gidilmiş, lisansüstü öğrenciler için yurt inşaatı amacıyla devlet bütçe dışı yardımlarda bulunmuştur. Bu kategorideki diğer üniversitelerimize bu desteklerin sağlandığını hatırlıyorum.

Bugün ise YÖK tarafından 1. Kategori’de araştırma üniversitesi kabul edilmiş olan Boğaziçi Üniversitesi’nde lisans eğitimine odaklı iki fakültenin bir gecede kararname ile ansızın kurulması “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” denecek nitelikte bir uygulamadır ve uzun yıllardır gündemde olan ülkenin araştırma politikalarına tamamen zıttır.

Yaşananlara anayasal ve evrensel bir ilke olarak “kurumsal özerklik” penceresinden bakarsak diğer üniversitelerimiz için de pek de iyi olmayan bir örnek oluşturmuştur. Boğaziçi Üniversitesi ise bugün ülkenin gözbebeği kurumlarından biri olmasını uzun yıllar boyunca geliştirdiği güçlü ve şeffaf, değişik fikirlere saygılı, yerinden ve emir komuta zincirine dayanmayan yönetimi öne çıkaran kurumsal kültürüne borçludur. Bu pencereden bakıldığında üniversite bileşenlerinin bu uygulamaları üniversitenin kültürüne vurulan bir darbe olarak görmeleri gayet normal ve anlaşılırdır.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus