CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin’in, “HDP’ye bakanlık verilebilir” sözleriyle başlayan ve İYİ Parti’nin, “HDP ile masaya oturmayız” söylemi ile devam eden tartışmalar devam ediyor.
Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, tutuklu bulunduğu Edirne Cezaevi’nden 7 Eylül 2020’de Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtlamıştı. Demirtaş röportajda, “Siyasi amaçla bir araya gelmeden önce tüm liderler, sırf aile ziyareti kapsamında ve insani ilişki çerçevesinde, bir kahvaltı için herhangi bir liderin evinde buluşarak birbirlerini daha yakından tanımaya, daha iyi anlamaya gayret edebilirler. Mesela, ben dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim” demişti.
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener de Demirtaş’ın sözlerine olumsuz cevap vermemiş fakat karşı da çıkmamıştı.
HDP Sözcüsü Ebru Günay tartışmalara ilişkin bugünkü açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Halk seni Mehmet Ağar ve Tansu Çiller ile çevirdiğin karanlık işlerden tanıyor. Hiç merak etme, senin bu ülkeye vaat ettiğin tek şey 90’ların karanlığıdır. Hiçbir HDP’li zaten senin olduğun masaya gelmez, hatta oturduğun kıraathanede çay içmez.”
Ruşen Çakır, HDP-İYİ Parti’nin bu zamana kadarki ilişkisini yorumladı.
Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz
Merhaba, iyi günler. Türkiye’nin gündeminde “HDP’li bakan” polemiği var, tartışması var — artık ne derseniz deyin. Şimdi biraz geçmişe gidelim; çok da eskiye değil, iki yıl önce Selahattin Demirtaş’la bir röportaj yapmıştık. Ben yapmıştım. Yazılı sorulara avukatları üzerinden cevap vermişti. Orada muhâlefetin en geniş bir şekilde bir araya gelmesi önerilerinin nasıl gerçekleşebileceği sorusuna, şöyle çok çarpıcı bir cevap vermişti — ve zâten o cevap da uzun bir süre Türkiye’nin gündeminde kalmıştı. Böyle uzun olarak okuyayım: “Siyâsî amaçla bir araya gelmeden önce, tüm liderler sırf âile ziyâreti kapsamında ve insânî ilişki çerçevesinde bir kahvaltı için herhangi bir liderin evinde buluşarak birbirlerini daha yakından tanımaya, daha iyi anlamaya gayret edebilirler. Dışarıda olsaydım, bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘kahvaltıya geldik’ derdim.”
Bu “çat kapı Meral Akşener’in evine kahvaltıya gitme” önermesi çok ciddî bir şekilde gündeme oturmuştu. Çok yaratıcı bir fikir olduğunu kabul etmek lâzım. Meral Akşener’in cevâbı biraz direkt olmadı, ama dedi ki: “Güneydoğu’da kan dâvâsı olan yerlerde bile, kan dâvâsı olanlar karşı tarafın evine gittiği zaman ağırlanırlar; ama evden çıkar çıkmaz da kan dâvâsı devam eder” şeklinde bir cevap vermişti. Yani Demirtaş’ın bu çıkışına olumlu cevap vermedi; ama külliyen de karşı çıkan bir şey yapmadı.
Şimdi, iki yıl sonraya bakalım: Bugün HDP’nin sözcüsü Ebru Günay’ın bu bakanlık meselesi ve aynı masada oturma meselesi üzerine söylediğine bakalım. Meral Akşener’e ithâfen diyor ki: “Halk seni Mehmet Ağar ve Tansu Çiller ile çevirdiğin karanlık işlerden tanıyor. Senin bu ülkeye vaat ettiğin şey 1990’ların karanlığıdır. Hiçbir HDP’li senin olduğun masaya gelmez. Hattâ oturduğun kıraathânede çay içmez.” Yani “çat kapı kahvaltıya gitmek”ten “aynı kahvede çay içmeme”ye varan bir ilginç bir öykü — iki yıllık bir öykü. Neden böyle oluyor? Aslında Selahattin Demirtaş’ın çıkışı, var olan duruma göre şaşırtıcıydı ve bir şeyleri değiştirebilecek bir çıkıştı, ama olmadı. Normalde şu anda HDP ile İYİ Parti arasındaki ilişki, ilişkisizlik olarak seyrediyor. İlişkisizliğin ötesinde de hasmâne tutum takınma şeklinde görebiliriz.
Bunu tetikleyenin de son olarak bir CHP milletvekili, Gürsel Tekin olması da işi iyice karıştırıyor. Gürsel Tekin bir yayında bir soru üzerine HDP’lilerin de meşrû bir parti olduğunu ve tabiî ki onlardan da bir bakan olabileceğini söyledi. Onun sunduğu mantık içerisinde, meşrûiyet mantığı içerisinde söylediği tabiî ki son derece doğruydu. Ama siyâseten yaptığının ne derece doğru ya da yanlış olduğunu hızla gördük, hemen tepkiler verildi. HDP’nin değişik isimleri çıkıp, eskiden Türk filmlerinde olan –hâlâ var mı bilmiyorum; ama bizim çocukluğumuz hep onlarla geçmiştir– “N’ayır, n’olamaz!” çıkışları yapıldı. Meral Akşener’in, il başkanları toplantısında, “HDP ile aynı masada olamayız. Bizim olduğumuz masada HDP olmaz” dediği söylendi. Bunu da reddetmedi. Kulis olarak yazıldı, ama reddetmedi. HDP’liler de buna değişik cevaplar veriyorlar. Burada ne oluyor? Olayın çok sayıda boyutu var. Ama bu gelinen nokta aslında tabiî ki en çok siyâsî iktidârın işine yarıyor.
Siyâsî iktidar, Erdoğan ve özellikle Bahçeli, son yerel seçimde bu meseleyi, “beka” meselesini çok ciddî bir şekilde kullandılar, kullanmak istediler. HDP’yi PKK ile özdeşleştirme, HDP’nin yerel seçimlerde Millet İttifâkı adaylarına oy verme ihtimâlini bir suçmuş gibi gösterme vs.. Ama büyük bir hezîmet yaşadılar. Şimdi, aradan geçen süre içerisinde tekrar aynı silâhı kullanmak istiyorlar ve şu hâliyle bakıldığı zaman da sanki buradan bir başarı elde ediyorlar. Şu hâliyle bakıldığı zaman, HDP ile İYİ Parti arasında çok ciddî bir mesâfe açılması var.
Bu normalde nasıl gidiyordu? Normalde aslında muhâlefet içerisinde, birçok şeyde olduğu gibi, HDP konusu da esas olarak CHP’nin ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun üzerinde bir işti. Açıktan olmasa da, bir şekilde HDP ile bir uyumun ve tam netleşmemiş olsa da bir tür mutâbakatın olabileceğini görüyorduk. CHP bunu çalışıyor, hâlâ çalışmak istiyorlar. Çünkü HDP’nin oyu kilit; HDP milletvekili seçiminde zâten kendisi ayrı bir ittifak kuruyor; dolayısıyla onu Millet İttifâkı’ndan, Altılı Masa’dan ayrı telakki ediyoruz. Ancak cumhurbaşkanlığı, daha doğru deyişle başkanlık seçimlerinde HDP’nin ne yapacağı çok önemli ve muhâlefeti çok ciddî bir şekilde ilgilendiriyor. Dolayısıyla HDP’yi karşısına almamak, iktidâra kaptırmamak ve onun da ötesinde HDP’nin oylarını başkanlık seçimlerinde alabilmek gerekiyor.
Bu çok anlaşılır bir hedef ve CHP ile Kılıçdaroğlu bunu çok ciddî bir şekilde çalışıyordu. İYİ Parti’nin de genellikle buradaki tavrı bu topa girmemek, sessiz kalmak. CHP’yi de bu konuda sıkıştırmamak ve olayı bir anlamda CHP’ye ihâle etmek olarak özetleyebiliriz. Hattâ Meral Akşener dönem dönem HDP konusunu durduk yere değişik vesîlelerle gündeme getiren partisindeki bâzı isimleri bir şekilde etkisizleştirdi. Ve bir anlamda cezâlandırdı da diyebiliriz. İlk akla gelen Yavuz Ağıralioğlu biliyorsunuz. Meselâ bu son olayda da, bakan meselesinde de ilk çıkanlardan birisi o. Burada bir anlamda Meral Akşener’in de verdiği bir onay vardı. Ama kendisini katmadan CHP’nin bu olayı yürütmesine sessiz kalmak şeklindeydi. Altılı Masa’daki diğer partilerin HDP ile çok ciddî bir meseleleri olduğunu görmedik. Saadet Partisi’nin, Gelecek ve DEVA partilerinin değişik vesîlelerle HDP’lilerle bir araya geldiklerini, birtakım protokol buluşmaları da olduğunu gördük. Onlardan da böyle bir kesinlikle, “HDP varsa biz yokuz asla” vs. gibi çıkışlar görmedik.
Esas mesele, Altılı Masa’daki esas sorun İYİ Parti ve belki Demokrat Parti — daha açıkçası, Demokrat Parti’nin de bu konuda çok ciddî dikkat çeken bir açıklamasını görmedim, ama genellikle İYİ Parti ile paralel düşündükleri için onları da belki katabiliriz; günahlarını almayayım, ama öyle olduğunu varsayabiliriz. Ama esas meselenin İYİ Parti ile olduğu muhakkak. Şimdi burada adı konmamış bir mutâbakat var. Ve bu mutâbakatı iktidar parçalamak istiyor. Yani ne yapmak istiyor? Muhâlefet HDP ile ne yapıyorsa açıktan yapsın istiyor. Bunları dillendirsin, hattâ görselleştirsin istiyor ve bunu kendisine propaganda malzemesi olarak kullanmak istiyor. Buradaki hedef ne tabiî ki? İYİ Partiye AKP’den ve MHP’den, bir ölçüde CHP’den de gitmiş olan seçmenin kafasını karıştırmak. Tabiî ki öncelikle özellikle başkanlık seçimlerinde, “İşte, görüyorsunuz! Bunlar teröristlerle işbirliği yapıyor” vs. gibi bir şeyi hayâta geçirmek, HDP’yi düşmanlaştırarak onunla birlikte iş yapanları da aynı şekilde işbirlikçi olarak göstermek. Ama burada tabiî ilginç bir husus var. Bunu yaparken HDP’yi terörle eşleştirip, ondan sonra onunla işbirliği yapanları da terör işbirlikçi olarak göstermeye çalışırken, bir diğer yandan da HDP seçmenini bir şekilde kazanmanın da yollarını arıyorlar. Yani başkalarının yanına gitmesini bir suç olarak târif edip, kendileri gerekirse Abdullah Öcalan’ı da kullanarak –ki daha önce de denediler– HDP seçmeninin bir şekilde oyunu almak ya da rakiplerine oy vermesini engellemek için çaba sarf etmeyi meşrû olarak görüyorlar.
Böyle bir iktidârın kendisine her şeyi serbest görüp rakiplerine her şeyi yasak kılma yaklaşımının yeni bir tezâhürü bu. Bütün bu tartışmanın eksenindeki husus, birincisi HDP’nin parti olarak, ama esas olarak HDP seçmeninin önümüzdeki seçimlerde, öncelikle de tabiî ki başkanlık seçiminde, daha sonra da yeni oluşacak olan Meclis’teki tercihleri nedeniyle bir anlamda kilit parti olması — tıpkı yerel seçimde olduğu gibi. Bir diğer husus da şu: Türkiye’de şu anda yapılan tartışmalarda, özellikle “Muhâlefetin adayı kim olsun?” tartışmalarında, aslında adı konsa da konmasa da HDP tartışılıyor. Hattâ HDP’nin de ötesinde Kürtler tartışılıyor. Yani isimler konuşurken aslında büyük ölçüde şu aranıyor: Meselâ Kılıçdaroğlu’na îtirazların arkasında, bir ölçüde İmamoğlu’na da böyle diyebiliriz, Kürtler’in desteği olmadan seçilecek bir başkan arayışı var. Yani burada Kürtler bir şekilde bu sürece dâhil edilmeyecek, kime oy verdiklerinin önemi yok, ama Kılıçdaroğlu’nun ve belki de İmamoğlu’nun aday olup seçilmesi durumunda, ilk akla gelen hususlardan birisi şu olacak: “İşte, Altılı Masa + HDP seçmeninin oylarıyla seçildi”.
Dolayısıyla burada bu tespitin ardından da, gelecek olan başkan ya da cumhurbaşkanının o seçmenin beklentilerini göz önüne alması da gündeme gelecek. Yani bir anlamda –bu lâf belki aşırı kaçabilir ama–, Kürtler’e bir anlamda borçlu olacak. En azından bir minnet borcu olacak. Ama bâzıları istiyorlar ki böyle bir borç olmasın; bir şekilde, Türkiye’deki seçimler, Türkiye bu târihî seçimini yaparken, nüfustaki oranları ne olursa olsun Kürtler’in denklemde olmadığı bir şekilde yapsın. Bunun da sâdece Erdoğan’ın yeniden kazanma meselesi değil, onun daha ötesinde bir mesele olduğu kanısındayım. Erdoğan kaybedebilir, tamam, kaybedecek; ama Erdoğan kimlere kaybedecek? Mümkünse kendisine benzeyen birisine, birilerine kaybetsin. Aslında böyle süren bir tartışma var. Burada tabiî HDP’nin içerisinden gelen tepkilerin de farklı olduğunu görüyoruz. Kimileri çok cevval çıkışlar yapıyor, kimileri daha ılımlı çıkışlar yapıyor. Kimileri bu olayı çok daha büyütmemeye çalışırken, kimileri de –nasıl söyleyelim?– “İnceldiği yerden kopsun” şeklinde yaklaşıyorlar.
Sonuçta HDP’nin ya muhâlefet blokunun adı konmamış bir parçası olarak varlığını sürdürmesi ya da buradan tam anlamıyla kopması gibi bir seçenek var. Birileri o kopuşu sağladığı anda, cumhurbaşkanı tekrar Erdoğan mı seçilir, seçilmez mi onu bilmiyorum. Ayrıca, Erdoğan seçilmedi diyelim, Türkiye’nin yeniden inşâsı söz konusu olacaksa, bu yeniden inşâ ve normalleşme sürecindeki olmazsa olmaz aktörlerden birisi de Kürtler’dir. Onları baştan dışarıda bırakma gibi bir yaklaşımın olduğunu ve bunun Türkiye’nin hayrına olmadığını düşünüyorum. Bu anlamda bakacak olursak, ilk başa dönelim: Gürsel Tekin’in çıkışı. Yani şimdi şunu düşünmek mümkün: “Ya, sonuçta bir tartışma var zâten; bu tartışma ortada, hep ertelenen bir tartışma, Gürsel Tekin de sonuçta bu tartışmanın kamusal alana yayılmasını sağladı, gündeme getirdi. Aslında iyi oldu.” Böyle düşünenler var. Ben şahsen böyle düşünmüyorum. Çünkü o partinin CHP’nin bir lideri var, birtakım yetkili kurulları var, bir stratejisi var ve özellikle bu konu üzerine olduğunu düşündüğüm bir stratejisi var. Bunu bu şekilde riske atacak bir çıkışın çok gereksiz olduğu kanısındayım. Söylediklerinin yanlış olduğunu söylemiyorum. Ama siyâset bir anlamda da neyi ne zaman nasıl söyleyeceğinizi bilme işidir. Şu anda bir şekilde olması kaçınılmaz olan bir tartışmayı, iktidârın başlatmak için can attığı bir tartışmayı muhâlefetin içerisine muhâlefet kendi kendine başlatmış oldu; iktidarı da bir anlamda masraftan kurtardı diyelim. Buradan bir toparlama mümkün olabilir mi? Bence mümkün olur. Yine bu arada iş büyük ölçüde Kemal Kılıçdaroğlu’na düşecek, öyle gözüküyor. Bütün bu tür olaylarda bir tür paratoner gibi bir konumu var. Ancak Kılıçdaroğlu’nun bu konuyu toparlamayı becerip beceremeyeceği konusunda açıkçası çok emin değilim. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun son dönemde yaptığı çıkışların içerisinde çok akıllıca, çok isâbetli birtakım çıkışlar var; ama bence bâzıları da çok anlamlı değil. Burada yanlış yapmanın bedeli ağır olan bir sorunla karşı karşıya.
Genellikle bu olayı konuşmayarak ya da sembolik birtakım şeylerle, meselâ Roboski mağduru âileleri ziyâret ederek vs. söyledikleriyle, Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasını istemekle halledebileceğini düşünüyordu. Ama bu olayın bu kadar kolay olmadığı gözüküyor. Ve artık daha ciddî konularda daha somut bir şeyler söyleyebilmesi gerekiyor. Bunu nasıl yapacak? Yapabilecek mi? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki bu, Kılıçdaroğlu’nun kafasında, hattâ Meral Akşener’in de kafasında bugünün sorunu değildi. Büyük bir ihtimalle şu düşünülüyordu: “Başkan adayı belli olsun, o aday üzerinden bunları konuşalım. O aday konuşsun. O aday o mesajları versin” — bu bekleniyordu. Şimdi, adayın belirlemesinde önce bu olay gündeme şu ya da bu şekilde gelirken, kimseye bilinçli bir şekilde bunu yaptılar demiyorum, ama sonuçta ölçülüp biçilmeden söylenen sözlerin böyle sonuçlara yol açabildiğini bize gösterdi. Şu hâliyle baktığımız zaman, HDP ile kurulacak ilişki tartışması, başkan adayının kim olacağı sorusunun en temel maddesi hâline geldi. Bunun özellikle Kılıçdaroğlu’nun tercih ettiği bir şey olduğunu sanmıyorum; ama artık bundan kaçması mümkün değil.
Şu hâliyle bakıldığı zaman, dayatılan şu: ”İşte, burada HDP olacak mı olmayacak mı? Kim olursa HDP olur? Kim olursa HDP olmaz? İşte tabanda çok ciddi bir şekilde HDP’ye yönelik alerji var. Dolayısıyla…” vs. falan… Böyle akıl yürütmelerin çok hızlı bir şekilde gündemde olacağını sanıyorum. Burada bunu aşmanın belki bir başka yolu, Kılıçdaroğlu dışında tabiî ki Meral Akşener’in –yani İYİ Parti diyeceğim ama esas olarak Meral Akşener’in– bu konuda bir şey söylemesi, bir şey yapması. Meselâ diyelim ki hep gittiği Anadolu’nun her yerinde… Bugün İstanbul’da, meselâ Diyarbakır’a gitsin, Batman’a gitsin, orada insanlarla her türlü şeyi konuşabilsin, onların sorularına cevaplar versin. Öyle bir şeyi yaparsa, o performans önemli olur — tabiî çok riskli olduğunu ben de biliyorum, ama bütün riskleri ve bütün zor işleri Kılıçdaroğlu’na atmak da çok hakkaniyetli bir şey değil. Bu benim hep söylediğim, “Sol’un tramplen gibi kullanılması”nın yeni bir versiyonu oluyor. Biraz da o riskleri İYİ Parti’nin almasında yarar var. Gidip Kürtler’in arasında “Kürt sorunu yoktur” mu diyecekler? Ya da “Vardır, ama şöyle” mi diyecekler — ne diyeceklerse? Onu gidip doğrudan Kürt seçmenin arasına, içine girerek –ki Meral Akşener “Benim o konuda hiçbir çekincem yok” diye defâlarca söyledi–, orada görsünler. İktidar bu işten memnun gözüküyor, fakat bir yerden sonra bu olayın böyle gündemde olması, tüketiliyor olması, belki de bir yerden sonra iktidârın elinde koz sandığı şeyin aslında elinde bir koz olmadığını da gösterebilir. Bundan pişman bile olabilir. Bu konuda bir yazı yazmıştım, “Yedili Masa Yalanı” aslında iktidârın aleyhine işleyen bir şey olabilir.
Bu kadar çok Altılı Masa’yı HDP ile işbirliği yapmakla olur olmaz suçlayarak, hedef göstererek, belki de Altılı Masa’nın HDP ile işbirliği ya da birtakım mutâbakatlara yakınlaşmasına vesîle de olabilir. Yani ava giderken avlanmış da olabilir iktidar. Bugün saat 18.00’de sizlerin de katılımıyla uzun başlıklı bir yayın yapacağım: “Muhâlefet ne yapıyor ne yapmıyor? Neyi doğru neyi yanlış yapıyor?” Burada sizin soru, yorum ve eleştirilerinizle saat 18.00’da böyle bir yayınla karşınızda olacağım. Bu pazartesi, “Kılıçdaroğlu’na hazır mısınız?” diye bir yayın yapmıştık. Çok keyifli olmuştu, çok renkli olmuştu. Umarım bu 18.00’deki yayın da böyle olur. Neyi yapıyor? Neyi yapmıyor? Neyi yanlış yapıyor? Neyi doğru yapıyor? Tabiî ki oradaki başlıklardan birisi de: “HDP ile ilişkiler ne olacak?” Saat 18.00’d3 tekrar buluşmak üzere. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








