Şu benim vize meselem

Ruşen Çakır, yaşadığı vize sorununun ayrıntılarını anlattı.

Fransa’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun açıklamasına yanıt verdi.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Bugün 12 Eylül’ün yıldönümü — 1980’de Türkiye’deki askerî darbenin. O konuda söylenecek çok şey var. Her seferinde söyledim, bizzat yaşamış ve 12 Eylül cezâevlerinde de yatmış birisi olarak, unutması mümkün olmayan bir süreçti, bir dönemdi. Umarım Türkiye bir daha öyle şeyler yaşamaz. 

Bugün karşınıza kişisel bir mesele ile çıkıyorum. Aslında yapmak istemediğim bir yayını yapıyorum, ama mecbur kaldığım için yapıyorum. Mâlûm bir vize meselemiz var. Başlıkta “Vize Meselemiz” deseydim, hani Türkiye vatandaşlarının vizesi diye algılanabilirdi. Bu, benim âilemle birlikte –yani âilem dediğim: Eşim Müge ve oğlum Ali Deniz ile birlikte– Fransızlar nezdinde yaşadığımız bir olaydı. Bu bir şekilde benim irâdem dışında gelişti, büyüdü ve Fransız Başkonsolosluğu’nun bu konuyu bir şekilde aydınlatmasını bekledim. Tabiî ki hüsranla sonuçlandı. Ve ben de bugün bu yayınla olayın ne olduğunu size anlatmak istiyorum. Nedenini de yayın boyunca göreceksiniz zâten. 

Öncelikle şunu söyleyeyim: 50 yıl önce dün, yani 11 Eylül 1972 günü İstanbul’un o târihlerde bir kenar mahallesi olarak bilinen Çağlayan’da büyümüş, ama aslen Hopa’da doğmuş bir Laz çocuk olarak Galatasaray Lisesi’ne adımımı attım. Daha Türkçeyi Laz şivesiyle konuşan birisi olarak o târihte on yaşında Fransızca öğrenmeye başladım ve 50 yıldır Fransızca tâbirle frankofonum. Türkiye’de sayıları iyice azalan bir türüz. Ama bir şekilde öyle olduk; Fransız kültüründen, Fransızca biliyor olmaktan çok da şikâyetçi değilim — ki benim Fransızcam hiçbir zaman süper bir Fransızca olmadı, ama yine de konuşabiliyorum. Bir iki kitap çevirmişliğim de var — tabiî editörlere, redaktörlere çok iş düştü; ama olsun. 

Böyle Fransız kültürüyle giden ve doğal olarak da Fransa ile temas hâlinde olan bir 50 yılım söz konusu ve bu 50 yılın biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için tabiî bir boyutu da hep vize boyutudur. Ama şunu söyleyeyim: Genç bir gazeteciyken Fransız Başkonsolosluğu’ndan vize almak çok daha kolaydı. Daha sonra dönem dönem birtakım küçük çaplı sorunlar yaşansa da, aslında çok gittim Fransa’ya ve vize alarak gittim. 

Daha sonra Schengen uygulaması başladı biliyorsunuz. Bir Schengen üyesi ülkeden aldığınız vizeyle başka ülkelere de gidebiliyordunuz. Benim Schengen’lerimin de büyük bir kısmı Fransa’dan alınmış vizelerdi — benim ve bizim diyeyim; çünkü bir süredir uzun Schengen vizesi alıp –ne olur ne olmaz diye, çünkü ben ve yazar olan eşim Müge İplikçi ki o da yazarlık faaliyeti nedeniyle çok sayıda, yılda en aşağı dört beş kere, belki daha fazla Avrupa ülkelerinden dâvetler alıyor– böyle çözüyorduk. 

Ve bir gün pandemi girdi araya, salgın girdi araya. Bu arada pasaportlarımız yenilendi ve vizelerimiz bitti. Bu yılın Nisan ayında dedik ki: “Hadi gidelim, vizemizi yeniden alalım”. Bu arada benim Brüksel’de bağımsız medya üzerine bir toplantıya katılmam gerekiyor. Bağımsız medyayı tartıştığımız, Türkiye’den başka arkadaşların da gittiği bir toplantı olacaktı. Benim o toplantı yaklaştığı için vizeye ihtiyâcım oldu ve hep birlikte gittik. Tabiî bu arada vize uygulaması özel şirketlere devredilmiş, VFS Global diye bir yerdi. Dolapdere’deki yerine gittik; Nisan ayının son günleriydi, galiba 24 ya da 25 Nisan, öyle bir şey olsa gerek. Hava sıcaktı, acayip kuyruk vardı. Kuyrukta bekledik. Bu arada tabiî ben geceden formları doldurdum ettim ve ondan sonra gittik. Orada bayağı bir bekledik ve hiç de iyi olmayan bir muameleyle karşılaştık. 

Burada canımı acıtan bir olayı özel olarak söylemek istiyorum. Bizim vize işlemlerimize bakan genç bir adam benim formuma baktı, Galatasaray Lisesi mezunu olduğumu gördü. Bana “Hangi dönem?” diye sordu — belli ki kendisi de liseli. Biz liselilerin hani birbirleriyle dayanıştığı falan söylenir — ki genellikle böyledir. Ben de herhalde benden bir 30 yaş falan küçüktür en aşağı, 112 devresi olduğumu söyledim. “Aha!” dedi. Sonra ben başka bir şeyle uğraşırken, Müge’ye aynen şu cümleyi kurmuş. “Siz Paris’te oturmak nasıl bir şey, kolay bir şey mi sanıyorsunuz?” demiş aynı arkadaş — Galatasaray dayanışmasının böylesi. 

Neyse, baktık orada şunu soruyorlar bunu soruyorlar vs. ve bunu da kötü soruyorlar. Acayip bir şey oldu; normalde hiç sorunsuz bir şekilde aldığımız vizeyi… Ben de tabiî ki çok rahat bir şekilde, yakından tanıdığım Fransız Başkonsolosu’nu telefonla aradım. Dedim ki: “Ya, böyle böyle, biz vize için geldik, size de duyurma ihtiyacı hissetmedim. Çünkü bir sorun olacağını düşünmüyordum, ama burada bize çok sorun çıkartıyorlar” falan dedim. “Ben sizi arayacağım” dedi. Ondan sonra, o bize sorun çıkarttı, bir yığın şey söyledi. Ben de, “İyi o zaman” dedim ve başvuru yapmadık. 

Şimdi benim 5 Eylül’de yaptığım “Batı’nın tercihi Erdoğan mı?” yayınında ettiğim lâfları bir görelim, ondan sonra devam edeyim:

“Normal Schengen vizelerinde de sorunlar çıkmaya başladı. Bugün îtibâriyle bakıldığı zaman, insanlar paralarını yatırıyorlar ve hiç gerekçesiz şekilde vizeleri reddediliyor — ki bunlardan birisi de benim. Fransa üzerinden yaptığım başvuru, elimde kaldı. Ben, eşim ve oğlum için yaptığımız başvuru”.

Evet, aynı gömleği giymişim meğer o gün de. Evet, elimizde kaldı; yani başvuramadık bile, çünkü o VFS Global de acayip bir ortamdı, bir fabrika gibi; paraları alıyorlar, ama çok kötü davranıp bir de işi yokuşa sürüyorlar. Ama ben gayet sâkin bir şekilde, iyi tanıdığım, daha on gün önce Fransız Sarayı’nda, Fransa’dan Macron’un özel temsilcisi olarak gelen Gilles Kepel’e bir grup gazeteci bir araya gelmiştik; orada da görüşmüştük. Ama öncesinde de bayağı bir görüşmüşlüğümüz olan, deneyimli bir gazeteci olarak benim fikirlerime başvuran, benimle tartışan, birisi geldiği zaman, Fransızca da konuştuğum için beni de çağırıp onlarla tanıştıran Başkonsolos birden ne oldu? Başkonsolos oldu. Buna hiç şaşırmıyoruz; tabiî biz gazetecilerin hayatta hep böyle hatâları vardır. 

Neyse; benim o yayında da söylediğim gibi başvurularımız elimizde kaldı. Yani çok kabaca, lânet olsun deyip, “Nasıl olsa başka bir Avrupa ülkesinden alırım” dedim ve vazgeçtim. Bir kere daha, frankofon olmanın günümüzde tek başına yetmediğini, Fransa’nın bir devlet olduğunu ve devletlerin aslında hiç de iyi şeyler olmadığı gerçeğini bir kere daha yaşadım. Bu da bana ders olsun, bu da bize ders olsun dedim. Tabiî bunu yaşarken yanımda eşimin ve oğlumun olması işin katsayısını artırdı. Ben bu olayı unuttum — unuttum dediğim, dedim ki: “Ya, bunlar herhalde yaptıkları ayıbın farkına varırlar ve bir şey yaparlar”. 

Bu arada Ankara’daki Fransa Büyükelçisi Hervé Magro’yu yıllar önce Türkiye’de çalıştığı zamandan beri tanırım. Ve büyükelçi olduktan sonra da görüştük. Onun da olaydan haberdar olduğunu biliyorum, ama o da hiçbir şey yapmadı. Ve tabiî ki klasik olay oldu. Her şey iyi güzel, ama çok basit bir şekilde, siz hakkınız olan bir şeyi talep ettiğinizde, hemen birden o insânî ilişkilerin yerini devlet ilişkileri alıyor. Daha önce bu kadar bir deneyim yaşamadım, ama bildiğim için, bir şekilde sîneye çekmedim, ama dedim ki: “Nasıl olsa bir gün bir şekilde karşılaşırız”. Hani o Türk filmlerindeki yoksul ama gururlu genç adam olayı — genç değiliz, ama neyse, öyle bir yerde kaldık. 

5 Eylül’deki yayında, bilinçli bir şekilde değil ama o lâf ağzımdan döküldü. “Başvurularımız elimizde kaldı” lâfı döküldü ağzımdan ve bir baktım, ertesi gün birileri sosyal medyada, “Galatasaray Lisesi mezunu Ruşen Çakır Fransız vizesi talebinin reddedildiğini açıkladı” falan diye bir şey çıktı. Meselâ AKtrol döneminde bana saldırmayı kendine iş edinmiş, şimdi bağımsız –ne denir?– “normal” gazeteci olmaya çalışan birisi İngilizce tweet attı — bunu yaptı, benim reddedildiğimi yazdı. Bu arada birkaç arkadaşım, meselâ Amberin Zaman, Fransızca bir tweet atarak “Ne ayıp!” diye bir şey yazdı. Amberin’in ve başka bir kişinin tweet’ine Fransız Başkonsolosluğu’ndan bir cevap geldi. O cevapta diyor ki; “Şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki bize herhangi bir başvurusu olmamıştır. Eğer isterse, arzu ederse tabiî ki başvurabilir, memnûniyetle başvurabilir”gibi bir tweet attılar. 

Yani ne diyorlar? Yalan söylüyor Ruşen Çakır. Şimdi bu olayı birkaç saat öncesine saralım. Önce, “Ruşen Çakır Fransa’dan vizesine red aldı” açıklamasından sonra, çok sayıda insan, “Buna böyle yapanlar, bize ne yaparlar!” diye tepkiler gösterdiler. Bir de şöyle şeyler çıktı: “Vay! Foncu!Sen demek ki yeterince yaranamamışsın” diyenler çıktı. Bir diğeri, en favorileri, yurtdışında yaşayan Fethullahçılar’dan Fransa’ya alkışlar. İşte bu, ne derler? “Cemaat soykırımını alkışlayan…” –ki öyle bir şey olmadığını kendileri de biliyor– “…kişiye vize vermediğiniz için sizi tebrik ederiz” vs. gibi şeyler yaptılar ve biraz kafaları karıştı, ama memnûniyet dile getiren çok sayıda insan oldu. Tamam, olabilir. 

Ondan sonra, Fransız Başkonsolosluğu’ndan o yalanlama çıkınca, ben yalancı oldum bu sefer; bu sefer de “Bay Yalancı” olduk. Şimdi bir tânesi var, çok çarpıcı: Bartu Soral, ekonomist ve Ümit Özdağ’la burada yaptığımız yayında –bayağı da ses getirmişti hatırlanacaktır– Ümit Özdağ’ın yanında bir koruması, bir de Bartu Soral vardı — başka kimse yoktu. Ama bizdeki yayından on gün sonra mı ne, Bartu Soral Ümit Özdağ’dan da ayrıldı — neyse. Fenâ olmayan bir Fransızca ile bir tweet attı. Ne dedi? “Galiba” dedi “benim anladığım kadarıyla Ruşen Çakır üzerindeki Batı yanlısı, Kürt yanlısı imajını silmek için böyle bir yalan uydurdu. Ne zekâ ama!” falan gibi bir tweet attı. Şimdi kendisine de bir şekilde söylemeye çalıştım, ben Batı yanlısı ve Kürtler’in haklarını alması yanlısı olmayı niye gizleyeyim? Bu benim alâmet-i fârikam, yani bu gizlenecek bir şey değil, övünülecek bir şey. 

Şimdi öyle bir şey oluyor ki, ben yalan söylemiş oluyorum. Zâten buradaki sorun şu: Bu adam niye “Fransızlar’dan vize alamadım” diye yalan söylesin? Burada bir tıkanıklık yaşıyorlar ve ondan sonra diyorlar ki: “İşte, böyle, bu imajını kırmak için”. Daha sonra kendisine dedim, “Bartu Bey, ya yapmayın Allah’ınızı severseniz! Bu komplo teorileri falan”. Onun üzerine bir cevap daha verdi. O cevâba da bir bakalım. Orada da: “Fransız Konsolosluğu’na bakılırsa, sallayan komplocu siz olmuşsunuz. Yolunuz da mâlûm fonlar eşliğinde hâlâ açık. Şimdi, fonlar var, yolum açık, ama Fransa’dan vize alamıyorum, yabancıyım gibi bir hikâye.” 

Şimdi bunlara lahavleyi çekiyorsunuz ve bir de en sonunda Sabah gazetesinde bir köşe yazarı; “Fransızlar mı yalan söylüyor, Ruşen Çakır mı?” diye yazı yazdı. İş bu kadar aldı başını gidiyor. Bu yazar –diyeceğim ama, iyi diyeyim hadi, ne yapalım?– yazar, solculuktan Taraf gazetesi yazarlığına, en sonunda da Sabah gazetesine geçmiş olan bu kişi de şöyle bir şey söyledi: Niye yalan söylüyor olabilirmişim? Bu yalan sâyesinde hükûmete çakacakmışım; yani Allah için, elimizde AKP iktidârını eleştirecek malzeme yok da, böyle bir yalan uyduruyoruz falan. 

Neyse; bütün bunlar bir yana, şimdi bu olayın tabiî önemli bir detayı var. İlk bu benim yayında söylediğimden hareketle atılan tweet’lerden sonra –yani 5 Eylül’de ben yayın yaptım. 6 Eylül’de bu tweet’ler atıldı benim hakkımda–, o gün Fransa Dışişleri Bakanı Türkiye’deydi ve İstanbul’da bir grup gazeteciyle berâber oldu. Ve tabiî ki bütün bu olayların birinci derecede canlı tanığı olan Başkonsolos Olivier Gauvinoradaymış. Beni tabiî ki çağırmadılar; artık ben kara listedeyim. Benim bir gazeteci arkadaşıma aynen şey demiş; “Ya çok abartıyor, bu kadar büyütecek bir şey yok aslında; işte, birtakım belgeler istemiştik. Şimdi atlasın gelsin doğrudan konsolosluğa; hattâ VFS Global’e değil doğrudan konsolosluğa gelsin, vizesini verelim” demiş. Tabiî bunu sabah saatlerinde söylüyor, ama sonra saat 14.00’te o mâlûm tweet’i bir kere daha görelim: “Altını çizerek söyleriz ki… kendisinden kesinlikle böyle bir şey gelmemiştir” tweet’ini attılar. Ve ben de o zamandan bu zamâna, kendilerinin bu yaptıkları ayıbı telâfî etmelerini bekledim. Tabiî ki boşuna bekledim, olmadı. Ben de olayı böyle anlatıyorum. 

Dediğim gibi, reddetme diye bir şey yok, başvurumuzun elimizde kalması var ve bunun üzerine olayın birinci derecede tanığı olan, tanığı da değil tarafı olan Başkonsolos, olayın başından îtibâren bizim âilece vize alamadığımızı bilen Başkonsolos, Nisan ayından bu yana herhangi bir şey yapmadı. Son anda, “İşte, ya halledelim, tatlıya bağlayalım” gibi bir şey yapmaya çalışıp, sonra tekrardan böyle şeyler yaptı. Bunu yaparken tabiî ki bizim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmamızı esas alıyor. Bir anlamda herhalde kendisi bizi çağırıp –beni ve başka gazetecileri, frankofonları çağırıp– sohbet ederken gösterdiği ilgiyi, böyle olaylarda göstermiyor — o tabiî herkesin kendi şeyidir. 

Şimdi sonuçta nedir? Ben yalancı değilim; “Fransa’dan vize alma şansımı elimden aldılar” diyeyim. Olabilir; başka bir yerden alabilirim diye düşünüyorum. Gitmesem de olur. Çünkü bâzılarının çok kovalamaya çalışmasına rağmen bu ülkeyi çok seviyorum; zâten gidecek olsam dönmek üzere gideceğim. Hiçbir zaman burayı terk etme gibi bir derdim yok. Benim tek talebim var: VFS Global denen o çiftlik gibi, fabrika çiftlik karışımı acayip yerde ailece verdiğimiz 1908 TL’yi geri istiyorum. Onu verirlerse benim için bu iş kapanmıştır. Vermezlerse âfiyet şeker olsun. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus