Ruşen Çakır’ın izleyicilerle ortak yayını: Demirtaş ne yapmak istiyor? Ne yapabilir?

Ruşen Çakır, izleyicilerle ortak yayınında “Demirtaş ne yapmak istiyor? Ne yapabilir?” sorularına yanıt aradı.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Evet, Pazar günü de mesâî yapıyorum. Stüdyoya geldim ve canlı yayında sizlerin soru ve görüşleriyle, eleştirileriyle Selahattin Demirtaş üzerine bir yayın yapalım istedim. Yarını bekleyemedim; çünkü yarın Altılı Masa’yı konuşacağız. Bugün toplanıyorlar biliyorsunuz ve gece, akşama doğru ortak açıklaması çıkar. Yarın da büyük bir ihtimalle yine sizlerle, izleyicilerin de katılımıyla Altılı Masa’nın ikinci tur görüşmelerini konuşuruz.

Selahattin Demirtaş’ı neden konuşacağız? Çünkü çok kritik bir süreç yaşanıyor Kürt hareketi içerisinde. Selahattin Demirtaş, pazartesi gecesi Mersin’in Mezitli ilçesindeki Tece Polisevi’ne PKK saldırısının ardından açık bir şekilde kınadı bu saldırıyı. HDP de kınadı. Daha sonra PKK saldırıyı üstlendi ve kınayanları kınadı. Onları sinmişlikle itham etti. Selahattin Demirtaş, bunun ardından bir açıklama daha yaptı cezâevinden ve kendisinin barışçı yolları savunmaktan hiçbir şekilde dönmeyeceğini söyledi ve sinmişlik, sindirilmişlik lâfına da cevap verdi. Bu çok yaşadığımız bir süreç değil. Bugün Medyascope’ta çıkan yazımda bunu bütün detaylarıyla ele aldım, yazıda da belirttim: 2015 Haziran seçimlerinin ardından yaşanan süreçte, o dönemde HDP Eş Genel Başkanı olan Demirtaş PKK’ya, PKK’nın silâhlı eylemlerine, saldırılarına karşı bu açıklıkta çıkışlar yapmamıştı. Bayağı bir şey değişmiş gözüküyor 7 yıl içinde. Aslında bu şaşırtmadı da; çünkü Demirtaş bir süredir bir çizgide gidiyor ve bu çizginin onu nereye taşıyacağı, partisini, HDP’yi ve genel olarak Kürt hareketini nereye taşıyacağı başlı başına bir merak konusu.

Evet, bugün “Demirtaş ne yapmak istiyor? Ne yapabilir?” başlığıyla, sizlerin de soru ve yorumlarıyla bir yayın yapalım. Bunları Medyascope’un ve benim YouTube sayfamda chat bölümünde yazabilirsiniz. Arkadaşlar bana iletecek ve sizlerin de katılımıyla bu konuyu ele alacağız ve bu konuyu daha çok ele alacağız. Yalnız şunu özellikle vurgulayayım: Bu konuyu konuşmak o kadar kolay değil. Çünkü çok ciddî bir sansür ve otosansür baskısı var, Kürt meselesini, Kürt hareketini tartışmada. Hep birtakım şeyler dayatılıyor. Bunun dar bir alanda ve devlet ağzıyla tartışılması isteniyor. Bunun dışına çıkarak yazmaya, çizmeye, tartışmaya çalışıyoruz; ama bunun zor olduğunu özellikle tekrar vurgulayayım. Nitekim bundan önceki yaptığım yayınlara gelen birtakım tepkilerden bunu görüyoruz. İnsanlar içinde, hep bir şekilde resmî açıklama çizgisi içerisinde konuşmalar bekleyenler olabiliyor, bâzı kişilerde. Bugün benim yazımın dışında, yine Medyascope’ta Arzu Yılmaz’ın çok önemli bir yazısı çıktı: “Kürt siyâsal alanında ‘Reset’ ” diye. Aynı konuyu ele almışız. Onun yazısını daha fazla öneririm, öyle diyeyim. İlginç, çok önemli tespitler var. Gerçekten Kürt hareketinde ilginç bir dönemden geçiyoruz ve bu hareketin geçtiği dönem, Türkiye’nin geçtiği dönemle çok alâkalı tabiî ki. Türkiye’nin yakın geleceğiyle ve orta vâdeli ve uzun vâdeli geleceğiyle… Ama öncelikle şu anda seçim döneminde –9 ay gibi bir zaman kaldı–, şu anda çok önemli. Çünkü seçimin bir şekilde kilit partisinin, en azından cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kilit partisinin HDP olduğunu biliyoruz. HDP’nin ilk turda kendi adayını çıkartması bekleniyor normal şartlarda. Ama seçim ikinci tura kaldığında, HDP’nin ve seçmenlerinin tercihinin ne olacağı, Türkiye’nin cumhurbaşkanının kim olacağını da doğrudan etkileyecek ve bu yüzden iktidârın da bu konuda çok ciddî bir çalışması var; HDP oylarının muhâlefete gitmesini engellemek için. Kendi yanına çekemese bile, muhâlefete gitmesini engellemek için ve bu noktada daha önce yerel seçimlerde denedikleri gibi, Abdullah Öcalan’ı ve belki de hattâ Kandil’i bir şekilde kullanmak isteyebilirler. 

Şimdi bir soru var: “Sizce Demirtaş bu görüşleriyle HDP tabanının yüzde kaçını temsil ediyordur?” Şu hâliyle baktığımız zaman hemen hemen hepsini temsil ediyor diye düşünüyorum. Ama bu olay çok açık bir kavgaya dönüşürse –kavga derken, iç kavga, ki uzun bir süre taraflar bundan kaçınacaktır–, yani öncelikle Kandil’le ve İmralı’yla bir zıtlaşmaya, restleşmeye dönüşürse o zaman o tabanda kafalar karışır. Ama bunun, bu sertliğin şu aşamada olacağını sanmıyorum. Zîra şu aşamada olacak bir sertleşmede Selahattin Demirtaş’ın daha ağır basacağını düşünüyorum ve İmralı’nın da Kandil’in de bunu görerek olayı çok da bu yöne sürüklemek istemeyeceğini düşünüyorum. Ama dediğim gibi şu hâliyle, çatışma olmadığı hâliyle Demirtaş, HDP tabanının tümü tarafından sâhiplenilen, lider olarak görülen birisi. Fakat iş Kandil ve İmralı’nın alenî bir şekilde Demirtaş’a karşı tavır almasına dönüşürse, o zaman bir kaybı olacaktır, işi daha da zorlaşacaktır.

Fahri Şen sormuş: “Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmeyeceğini düşünüyorum. Siz neler düşünüyorsunuz?” Kesinlikle böyle. Yıllardır bunu söylüyorum; bütün sorunların anası Türkiye’de Kürt sorunu. Dönüp dolaşıp hep buraya geliyoruz. Meselâ şu anda bugün Altılı Masa toplanıyor. Altılı Masa’nın en önemli sorunlarından birisi Kürt sorunu. Kürt sorunu konusunda bir şey söylemiyor olması, Kürtler’e ne vaat ettiği vs.. Ama genel olarak, ekonomiyle de doğrudan alâkalı; ama esas olarak iç barış açısından Kürt sorunu Türkiye’nin en temel sorunu ve o olmadan demokratikleşme olmayacağını ve demokrasiden uzaklaşmak isteyenlerin, otoriterliği dayatmak isteyenlerin en büyük bahânesinin de Kürt sorunu olduğunu biliyoruz. O gerekçeyle “beka” diye bir şey dayatıyorlar ve özgürlük yerine güvenliği öncelikli olarak koyuyorlar.

Pınar Ekitir demiş ki: “Demirtaş hapiste kısıtlı imkânlara sâhip olmasına rağmen çok etkili bir siyâset yapıyor bence.” Gerçekten öyle. Bir kere çok hızlı. Nasıl beceriyor bilmiyorum; ama çok hızlı. Yani bir şey oluyor, ertesi gün Demirtaş’ın açıklamasını görüyoruz sosyal medya üzerinden. Yazılar yazıyor, kitaplar yazıyor, röportajlar –ki biz de yaptık, ben iki tâne yaptım, başka arkadaşlarımız da yaptı– bunlara, sorulara birkaç gün içerisinde cevap veriyor ve ilginç olan, bunları yaparken, yazarken ya da sorulara cevap verirken de hep dikkat çekici olmayı, gündemi belirlemeyi başarabiliyor. Hâlâ aklımda benim yaptığım bir söyleşide, İYİ Parti lideri Meral Akşener için söylediği; “Bir sabah çat kapı, Başak’la berâber evine kahvaltıya gideriz” sözü var. O kadar çarpıcı bir sözdü ki hâlâ birçok kişinin gündeminde ve arada sırada bu kahvaltı meselesi hep dillendiriliyor. Gerçekten baktığımız zaman, az olduğunu tahmin ettiğimiz imkânlarıyla –meselâ interneti yok, internetten tâkip edemiyor; televizyon izliyordur, var olan kanalları, gazetelere bakıyordur, birtakım kitaplar okuyordur–, avukat görüşleri, âile görüşleri, bâzı milletvekilleri ziyâretleri filan, bunlarla sınırlı bir hayâtı var; ama her şeye ânında cevap verebiliyor, müdâhil olabiliyor ve olduğu zaman da büyük bir kısmı ilginç bir şekilde, hani şöyle söyleyeyim: İdâreten söylenmiş sözler gibi olmuyor. Meselâ bu son olayda, Mersin olayında ilk açıklamanın ardından, PKK’dan gelen açıklamanın peşinden cevap vermeyebilirdi. Oraya kadar; “Anlayan anladı” derdi; ama hayır, tam tersine cevap verdi ve belli ki bu çizgide yürümeye kararlı. Ama var olan kısıtlı imkânları daha da kısılabilir. Çünkü bana göre –yazıda da belirttim– siyâsî iktidâr, Demirtaş’ın bu kadar öne çıkmasından memnun değil. Onu özellikle vurgulamak istiyorum. Belki sorular da gelir. Çünkü Demirtaş HDP’yi muhâlefetin içerisine yerleştirmek istiyor. Açık ya da örtülü bir şekilde, Erdoğan’ın ve ortaklarının kaybetmesine angaje olmuş durumda. Bu da Erdoğan’ı özel olarak çok ciddî bir şekilde rahatsız ediyor. 

Deniz Kalem diyor ki: “HDP ve Kürt hareketi içerisindeki bu üstü kapalı tartışmanın sonu nereye varacak? Selahattin Demirtaş Edirne’den HDP’nin politikaları üzerinde ne kadar etkili olabilecek?” Bayağı bir etkili oluyor. Ama belli bir yerden sonra HDP’nin dışında bir odak olarak şekilleniyor. Hep kendisinin HDP’li olduğunu vurguluyor. HDP’liler de Selahattin Demirtaş’a sâhip çıkıyorlar diyelim. Tam olmasa bile sorulduğu zaman sâhip çıkıyorlar daha çok. Şöyle söyledim yazımda: Eskiden şöyle bir sıralama vardı: İmralı yani Abdullah Öcalan, Kandil yani PKK ve Ankara yani HDP. Şimdi buraya bir Edirne eklendi, yani Selahattin Demirtaş eklendi ve öncelik sırasının da değiştiği kanısındayım. Bir kere devlet Öcalan’a bir tecrit politikası uyguluyor. Onun kamuoyuna yönelik mesaj vermesini engelliyor. Kendisi görüşüyor; ama onun dışarıya mesaj vermesini engelliyor. Dolayısıyla sembolik olarak birinci sırada olsa bile fiilen birinci sırada bence Demirtaş’ın kendisi var. İkinci sırada HDP, üçüncü sırada Kandil, dördüncü sırada İmralı var — İmralı tecrit edilmiş olduğu için. Yani neredeyse sıralama tamâmen değişti ve birinci sıraya, daha önce olmayan bir aktör ve mekân: Edirne cezaevi geldi. Böyle ilginç bir durum var. Dolayısıyla burada Selahattin Demirtaş’ın HDP politikalarını nasıl şekillendireceğinden çok, Selahattin Demirtaş’ın söylediklerinin HDP tabanında ve HDP’li olmayan ama HDP’ye önem veren, sevsin sevmesin HDP’yi ciddîye alan, içerideki ve dışarıdaki –onu da vurgulayalım– kesimler için çok önem arz ediyor. Çünkü orada zâten bir partinin genel başkanıydı; bir lider, yeni bir tür lider doğuyor — öyle diyebiliriz ve buna göre insanlar da kendi pozisyonlarını ona göre şekillendirme yoluna gidiyorlar. 

Ersin Taş diyor ki: “HDP neden Kandil’le ilişiğini tamâmen kesmiyor. Bunu yaparsa daha geniş kitlelere hızla ulaşabilir mi sizce?” Bir kere HDP’nin şu ânda Kandil’le resmî bir ilişkisi yok. Olamaz da zâten. Ama Çözüm Süreci döneminde biliyoruz ki iktidar, Kandil’le İmralı arasındaki trafiği HDP milletvekilleri üzerinden kurdurdu. O târihte HDP milletvekillerinin Kandil’de çektirdiği fotoğraflar, devletin bilgisi ve teşviki dâhilinde, onların aleyhine kullanılır oldu. İlişkisi fiilen yok; ama tabiî ki politik olarak var. Bu ilişkiyi tamâmen kesmesi, o hareketin doğasına aykırı bir şey olur. HDP’nin böyle bir şey yapabilme imkânı da yok, böyle bir arayışı olacağını da sanmıyorum. Fakat kendi politikalarının, barışçıl ve yasal siyâsetin öne çıkmasını sağlayabilir ve son Mersin olayını, saldırısını kınadıkları gibi, Kandil’den düzenlenen silâhlı eylemlere karşı açık tavır alıp onlara mesâfe koyarak tabanda da bunların artık istenmediğini yüksek sesle dile getirebilir. Ancak unutmayın, yılların bir hareketi söz konusu. Yüzlerce, binlerce kişi katıldı, öldü, yaralandı vs. ve HDP üyelerinin, sempatizanlarının âileleri, yakınları bu işin içerisinde. Çok basit bir örnek; Selahattin Demirtaş’ın kardeşi uzun bir süredir artık Kandil’de. Nurettin Demirtaş bir ara partinin, Selahattin Demirtaş öncesinde genel başkanıydı. Böyle bir olay var. Bu realite ortadayken kopması bana mümkün gözükmüyor. “Bunu yaparsa daha geniş kitlelere hızla ulaşır” demişsiniz. Sanmıyorum. Oradaki sorun, Kandil’in politikasını değiştirmesi ve bir anlamda artık Kandil’in Kandil olmaktan çıkması ve silâh bırakması. Burada silâh bırakma ânı yaşanana kadar bu sorun hep var olacak ve dolayısıyla Kandil, yasal partilerin –bugün adı HDP, dün DEP’ti, HEP’ti; belki yarın başka bir parti de çıkabilir– bunların üzerinde Damokles’in kılıcı gibi sallanacak. Ama şunu özellikle vurgulamak lâzım: Bunu söylemek biraz zor, ama Kandil, HDP’nin istemediği, tam anlamıyla karşı çıktığı; ama mecbûren katlandığı bir yapı değil. O ilişkiyi tanımlamak biraz zor. Yasal anlamda da bu ilişkiyi tanımlamak aslında çok kolay değil. 

Turgut Demir demiş ki: “Akşener, Demirtaş’ın bu çıkışı karşısında nasıl bir tutum sergilemelidir?” Akşener tek başına değil. Tabiî ki o da var; ama şimdi bir tarafta HDP üzerinden ve dolayısıyla Demirtaş üzerinden Altılı Masa’da bir tartışma var ve bu tartışmanın içerisinde en açık bir şekilde HDP’den rahatsızlığını dile getiren parti İYİ Parti. Onun dışındaki partilerin; bir DEVA Partisi’nin, Gelecek Partisi’nin, Saadet Partisi’nin, CHP’nin çok açık tavırları yok. Hattâ HDP ile görüşüyorlar da değişik şekillerde. Kimi zaman protokol görüşmeleri oluyor; ama görüşüyorlar da. Birbirlerinin meşrûiyetini kabul ediyorlar. Ama İYİ Parti hâlâ HDP’yi böyle görmüyor. Ama bir diğer yandan şöyle de bir olay var: Biliyoruz ki HDP olmadan muhâlefetin birtakım seçim başarıları elde etmesi mümkün değil. Dolayısıyla burada HDP konusunda çizgisi değişmesi beklenebilecek ilk parti İYİ Parti ve böyle zor bir işe soyunmuşken, Demirtaş ve kısmen de HDP, bunları kaale almaları ve buna göre pozisyon belirlemeleri gerekiyor. Açık açık bunu söylemesi zor olacaktır. Ama herhalde yakından izliyorlardır ve bunu olumlu olarak görüyorlardır. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Bu hareketin içerisinde, Kürt hareketi içerisinde barışçıl, yasal siyâsetin temel alınmasını savunan Demirtaş gibi, Mithat Sancar gibi, Pervin Buldan gibi isimlerin güçlenmesinden acayip bir şekilde en çok rahatsız olan taraf siyâsî iktidâr. Çünkü onlar bunun hâlâ şiddet temelli bir hareket olmasını ve bunun da kendilerinin iktidarlarını koruyabilmesinin zeminini yaratmasını tercih ediyorlar. Dolayısıyla bu hareketin şiddetle bağlarını koparabilmesi, aslında şu aşamada bakıldığı zaman en çok muhâlefetin işine gelir ve savunması gereken bir husus. Dolayısıyla bu zor işte Demirtaş ve HDP’nin buna tâlip olan diğer aktörlerinin işlerini kolaylaştırmaları beklenir. Ama öyle kolay olacağını sanmıyorum. Çünkü sağcılık böyle bir şey. Yani hep bir bahâneleri olacaktır bunu yapmamak için diyelim. 

Turgay Ünver demiş ki: “Sizce Demirtaş yeterince samîmî mi?” Bunu ölçmemizin imkânı yok. Ama şunu özellikle biliyoruz ki; özellikle cezâevinden belli bir süredir belli bir çizgide açıklamalar yapıyor. Dolayısıyla çizgisinde tutarlı olduğunu söyleyebiliriz. Samîmî mi değil mi sorusundan kastı kestirebiliyorum; ama bunu ölçme imkânımız olmadığı için o çizgiyi değerlendirmemiz lâzım. Bu çizgiyi, barışçıl siyâseti ve Türkiye’nin demokratikleşmesini farklı güçlerle birlikte yapmak gerektiği perspektifini savunmak olarak görüyorum en azından. 

Fatih Kitapçı: “Seçim çok daha yaklaşınca Selahattin Demirtaş’ın sesini kesme amacıyla tecrite alabilirler mi?” Almak isterler herhâlde. Ama mevzûat neye ne kadar izin veriyor açıkçası bunu bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum ki onun bu tür çıkışları iktidârın hoşuna gitmiyor. Hatırlayın, yerel seçimlerde bir akademisyen üzerinden Öcalan’ın birtakım mesajlarını aktarmaya çalıştılar. Ama Demirtaş bir açıklama yaptı, “Bağrımıza taş basıp oyumuzu vereceğiz” diye ve HDP seçmeninin büyük bir kısmı da büyükşehirlerde oyunu gönül rahatlığıyla CHP’nin adaylarına verdi ve onların seçilmesini sağladı. Bunu biliyoruz. Bunun bir kere daha tekrarlanması iktidârın işini çok zorlaştırır. En son benim yaptığım söyleşide de Kılıçdaroğlu’nu çok açık bir şekilde övdü ve destek verdi Kılıçdaroğlu’na. Onun aday olması durumunda, Selahattin Demirtaş’ın HDP’nin ilk turda aday bile çıkarmamasını savunacağını düşünüyorum bu hâliyle bakıldığında. Bunların hepsi önemli. Tabiî iktidâr bunları etkisizleştirmeyi isteyecektir. Bunun yolunu nasıl bulur? Birçok şeyin yolunu buldular, bunun da bulabilirler; ama o da bir şekilde bu kısıtlamaları aşmanın yolunu pekâlâ bulabilir. 

Murat Sevinç diyor ki: “Bu sorun doğru dürüst konuşulmadan başka herhangi bir sorun olması gerektiği gibi ele alınamayacak.” Gerçekten doğru. Türkiye’de bu sorunu konuşmak çok zor. Engelleniyor. Bayağı bir blokaj var. Bunu konuşamayınca da başka şeyleri konuşurken hep eksik kalıyoruz. Onu özellikle vurgulamak lâzım.

Biz izleyicimiz sormuş: “Sizce Altılı Masa’da aday belirlenmeye çalışılırken Demirtaş’ın Kürt seçmen üzerindeki etkisi düşünülerek Demirtaş’ın ‘oy verin’ diyebileceği bir isim mi seçilir?” Tabiî ki o da gözetilir. Geçen yerel seçim örneğinde olduğu gibi; ama Altılı Masa apayrı bir şey. Bugün şu anda neler konuşuyorlar tam kestiremiyoruz. Ama akşam, bildirileri çıkınca göreceğiz. Tabiî ki Demirtaş’a gelene kadar başka birçok meseleleri var. Fakat özellikle şu tercihi bir şekilde yapmaları gerekiyor: “Cumhurbaşkanı adayımızın seçilmesi için HDP seçmeninin oyuna ihtiyâcımız var” diye düşünüyorlarsa eğer, o oyu almak için ne yapmak gerekir diye de düşünmeleri gerekir. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman, “Nasıl olsa verirler” çizgisi daha baskın gözüküyor, onu özellikle vurgulayayım. 

Bir izleyicimiz demiş ki: “İktidârın, devletin Demirtaş’ın öne çıkmasından rahatsız olmadığını düşünüyorum. Türkiye federasyona doğru gidiyor ve Demirtaş fazlasıyla önemli.” İki ayrı dünyada, paralel evrenlerde yaşıyoruz bu izleyici ile — öyle söyleyelim. Türkiye federasyona filan da gitmiyor. Devletin, siyâsî iktidârın Demirtaş’ı istediği yolunda herhangi bir işâret hiç yok. Hattâ yıllardır onu boşu boşuna hapiste tutuyorlar. Bu kadar basit yani. Şimdi o kadar istiyorlarsa çok kolay bir şekilde tahliye olması lâzım ki daha özgür, daha etkili bir şekilde siyâsetini yapsın. Tam tersine Demirtaş’tan, işte bu Kürt hareketindeki bir dönüşümü gerçekleştirebilecek isimlerden birisi olduğu için uzak duruluyor. O engellenmek isteniyor bence. 

Kazım Esim diyor ki: “Şu anda iktidârın karşısında tüm muhâlefet bir arada olmak zorunda değil mi? İdeolojik görüşler birliği engellemez mi?” Çok naif bir soru. Yani evet; ama bu siyâset böyle bir şey. 

Sait Yılmaz da: “AKP, Demirtaş’ı konuşmasın diye izole edebilir mi?” demiş. Aynı demin sözünü ettiğimiz husus. Edebilir; ama o da bunu tekrar aşmanın yollarını arayacaktır diye tahmin ediyorum. Onun mahpusluğuyla Öcalan’ınki aynı standartlarda değil. Dolayısıyla Öcalan’a yaptıklarını ona yapmaları mümkün değil bildiğim kadarıyla. 

“Devlet, Demirtaş ile yeni bir Kürt ikonu mu yaratıyor?” diye bir soru gelmiş. Tam tersine eğer bu bir ikonsa, devlete rağmen yaratılıyor. Onu özellikle vurgulamak istiyorum. Şu aşamada devletin içerisinde Demirtaş’a oynama gibi bir eğilimin olduğunu hiç görmüyorum. Erdoğan telaffuz etmişti biliyorsunuz, hattâ Demirtaş’tan hesâbı Öcalan’ın soracağını söylemişti. Yani Demirtaş’ı Öcalan’la terbiye etme çizgisini düşünüyorlar. Belki buna Kandil’i de ekleyebilirler. Dolayısıyla bir ikon oluşuyorsa –ki bu tartışılır–, ama bir ikon oluşuyorsa bu devletin sâyesinde değil, devlete rağmen olacaktır. 

“Kürt sorununun kesin çözümü nedir?” diye sormuş Fikret, “Ruşen abi” diye de eklemiş. Bunun cevâbını Kürtler versin. Onlara sorun, onlarla konuşun, onların dâhil olacağı süreçlerde o çözüm önerilerini hep birlikte tartışmak gerekir. Benim söyleyeceklerim her şeyden önce Kürtler’in birtakım talepleri varsa bunların dinlenmesi ve bunların çözüm yollarının aranması olacaktır. Dolayısıyla esas buradaki söz sâhibi olan kişiler Kürtler’dir. 

“Kılıçdaroğlu’nun ikinci turda kazanma ihtimâli konusunda ne görüyorsunuz, eğer ortak aday belirlenemezse?” Ortak aday belirlenir diye düşünüyorum. Ama bu Kılıçdaroğlu mu olur, başkası mı olur onu açıkçası bilmiyorum. Kılıçdaroğlu’nun olma ihtimâli daha yüksek gözüküyor. Ama daha henüz o noktada değiliz. Yani Kılıçdaroğlu Altılı Masa’nın ortak adayı olmadan kendi partisinin adayı olarak seçime girip, sonra en çok oyu alan iki adaydan birisi olup, yani Erdoğan da ikinci tura kalırsa, o zaman ne olur? O zaman çarşı tam anlamıyla karışır. Öyle tahmin ediyorum. Ama öyle bir durumda –ki bence böyle bir durum olmayacak; ama varsayalım ki oldu–, kazanma ihtimâlinin epey yüksek olduğu kanısındayım böyle bir durumda. 

“Politik olarak CHP’yi Kürt sorununda samîmî buluyor musunuz? Partili cumhurbaşkanı olacağına göre hangi aday olduğunun bir önemi var mı?” Atalay Metin’in sorusu bu. CHP Kürt sorununda samîmî mi? Yani çok da fazla bir şey söylemiyorlar. Şu anda gördüğümüz, Kılıçdaroğlu’nun bir helâlleşme meselesi var. Ama Roboski ziyâreti her anlamıyla önemliydi. Onu özellikle vurgulamak lâzım. Samîmîyet soruları; daha önce “Selahattin Demirtaş samîmî mi?” diye sorulmuştu. Siyâseti böyle tartışmak çok doğru olmuyor. Sonuçta onların söylediklerine bakarak, yapabilirliklerini tartarak bakmak lâzım. Ama CHP, bunca zaman kabuğunu bir türlü kıramamasının en önemli nedenlerinden birisinin de Türkiye’nin bu sâhici sorunu konusunda sâhici birtakım çözümler önerememesi olduğunu herhalde görüyordur diye düşünüyorum. 

Taner Özmen demiş ki: “Sizce Demirtaş’ı seçimden önce bırakırlar mı?“ Demin, “Seçimden önce tecrit ederler mi?” diye soru vardı; şimdi, “Bırakırlar mı?” diye soru var. Bırakırlar mı? Sanmıyorum. Bırakırlarsa çok acayip bir şey olur tabiî. O zaman birçok dengenin değişmekte olduğunu, devlet içerisinde de değişmekte olduğunu görürüz. Çünkü Demirtaş’ın seçimden önce çıkması demek –tamâmen kişisel görüşüm– muhâlefetin seçimi kazanmasının iyice kolaylaşması anlamına gelir. Dolayısıyla iktidârın böyle bir şey isteyeceğini sanmıyorum. 

“Demirtaş’ın tıpkı Erdoğan gibi yeni bir parti kurma ihtimâli var mıdır?” Burada kastedilen Refah Partisi ve Fazilet’ten sonra kurması. Şu aşamada böyle bir şey söz konusu olmaz. HDP zâten var. HDP ile Demirtaş arasında bir sorun yok, en azından görünürde yok. Dolayısıyla bir parti söz konusu olmaz. Ama hiç olmayacağı anlamına gelmez. Öncelikle Demirtaş’ın dışarı çıkması, HDP’ye tekrar dönmesi, orada onun özgür olduğu bir ortamda yaşanacaklar ve sonrasına bakmak lâzım. Şu anda HDP dışı bir seçeneğin söz konusu olduğunu düşünmüyorum. Fakat HDP belli bir aşamadan sonra Demirtaş’ın yapmayı düşündüğü –yazıda bunu “zamânın rûhunu yakalamak” diye söylemiştim– barışçıl politikaları temel alan bir perspektifi hayâta geçirmede HDP’nin o andaki yönetimi ya da etkili isimleri engel çıkartırsa, o zaman başka bir şey söz konusu olabilir. Ama bu, yapmak isteyecekleri bir şey olmayacaktır. Şunu özellikle söylemek istiyorum, baştaki soruda ele almıştık: İmralı ve Kandil ile Selahattin Demirtaş arasında kısa vâdede çok ciddî bir çatışma, kavga beklemiyorum. Ama alttan alta birtakım şeyler sürecektir. Bir dostumun tâbiriyle, “soğutmaya bırakacaklar” belki bir süre. Ama eğer iş ciddîye binerse, o zaman İmralı ve Kandil, HDP’yi de bu tür çıkışların önünü kesmede kullanmak isteyeceklerdir. Yarın öbür gün böyle şeyler olabilir. Kavga resmîleşir, alenîleşir ve şiddetlenirse, o zaman HDP’nin, HDP yönetiminin nasıl bir tercih yapacağı o zamânın meselesi olur. Ama şu anda, o zamandan uzak olduğumuz kanısındayım. 

“Türkiye’de Demirtaş’ın etkisini azaltabilmek için 7 Haziran – 1 Kasım arasında yaşananlar yaşatılır mı?” Böyle bir ihtimal hep var zâten. Ama bunun Demirtaş’ın etkisiyle alâkası yok. Bu genel olarak iktidârın, toplumda yine bir güvensizlik duygusu yaratıp sonra da tekrar seçimleri kazanmak için böyle bir yola başvurup başvurmayacağı hep söyleniyor. Mersin saldırısının ardından Mithat Sancar bu hatırlatmayı yaptı. Yani 7 Haziran – 1 Kasım arasına gönderme yaptı ve “provokasyon” dedi. Ama PKK olayı üstlendi. Dolayısıyla iş çok karışık. Yani burada seçimleri muhâlefetin kazanabilmesi için Türkiye’nin olabildiğince sâkin bir şekilde seçimlere girmesi gerekiyor. Ortalığın gerilmesi muhâlefetin çok işine yarayacak gibi gözükmüyor. Dolayısıyla ortalığı gerenlerin bilerek ya da bilmeyerek iktidâra yardımcı olduklarını söylememiz mümkün.

“Kılıçdaroğlu’nun, kendisinin aday gösterilmemesi durumunda dayatılan Mansur Yavaş yerine Abdüllatif Şener’i gösterme ihtimâli nedir?” Olmadığını düşünüyorum. Başka isimler de söyleniyor. Anladığım kadarıyla adı geçen “üç buçuk” diyelim –Meral Akşener, “Ben artık değilim” diyor; ama yine de bence bir şekilde ismi söz konusu olabilir– aday var; ama Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş dışında bir ismin olacağını açıkçası sanmıyorum. 

“İleride, belediye seçimlerindeki gibi Öcalan – Demirtaş çekişmesi izleyebilir miyiz?” Buna değindik. Bir şekilde yaşanabilir. En azından Erdoğan’ın aylar önce söylediklerinden böyle bir hazırlık yaptıklarını görüyoruz. Ama geçen sefer galip gelen Demirtaş olmuştu. Öcalan bir kere daha aynı durumda kalmak istemeyecektir diye düşünüyorum. 

“Demirtaş, yaptığı yumuşatıcı ve özeleştirel açıklamalarla muhâlefete yakınlaşırken, muhâlefet aynı cesâreti sizce gösterebilecek mi?” Benim bildiğim, Kılıçdaroğlu gösteriyor. Örneğin Demirtaş’la yaptığımız ve Kılıçdaroğlu’na destek verdiği söyleşinin yayınlandığı gün, Sakarya’da Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısını izliyordum ve kendisiyle kısa da olsa sohbet etme imkânı buldum. Tabiî ki Demirtaş’ın söylediklerini de konuştuk ve Kılıçdaroğlu’nun bundan çok memnun olduğunu ve Demirtaş’ı takdir ettiğini gördüm. Bunu da değişik vesîlelerle, meselâ Demirtaş’ın özgür kalması gerektiğini birçok yerde söylüyor. Dolayısıyla buradaki esas sorun, yine dönüp dolaşıp İYİ Parti’ye geliyor. İYİ Parti henüz bu olayı görmüyor. Belki yarın öbür gün işler biraz daha kızışırsa, belki o zaman görebilir. 

Mahmut Bey diyor ki: “İktidar, akıntıyı lehine çevirmek için neleri yapmayı göze alır? Yunanistan, Suriye…” Şimdi Suriye’nin çok fazla etkisi olmaz. Yunanistan’ı yapabileceğini sanmıyorum. Çünkü Yunanistan konusunda Türkiye çok yalnız. Bütün Batı, NATO, Yunanistan’a daha pozitif yaklaşıyor. Orada bir söylemin sertleşmesi filan var; ama çok ciddî bir şey yapabileceğini sanmıyorum. Suriye’ye operasyonu da birçok güç istemiyor. Olsa bile Suriye’deki harekâtın –ki daha önce de çok oldu– çok fazla iktidârın işine yarayabildiğini görmüyoruz. PKK’ya yönelik Suriye’de ve Irak’ta sürdürülen operasyonlar var. Sürekli açıklamalar filan geliyor biliyorsunuz öldürülenlerle ilgili. Yine bugün gördüm, Asos diye bir yere yapılmış saldırı. 20 küsur kişinin öldürüldüğü açıklandı. Bunların da çok fazla kamuoyunu etkilediğini söylemek açıkçası mümkün değil. Belki çok büyük birtakım isimlere yönelik birtakım operasyonlar filan –ki bunlar yıllardır hep söylenir–, öyle şeyler seçime doğru olursa bir etkisi olabilir. Onun dışında çok da fazla gündem değiştirebilecek bir kartı olduğunu açıkçası sanmıyorum, görmüyorum da. 

Evet, yavaş yavaş toparlayalım. Bir soru daha var.

“Sorunun çözümü Meclis’ten geçmeli ve siyâsî partiler kendi oy hesaplarını bir kenara bırakıp HDP ile daha çok iletişime geçmeli. HDP’yi siyâsetin içine çekmek PKK’nın hesaplarını boşa çıkarır.” Bu, yıllardır söylenen bir şey. Ama bu kadar basit olmuyor. Adresin Meclis olması gerektiğini artık HDP de söylüyor uzun bir süredir. Belki yeni dönemde Türkiye’de böyle bir sürecin başladığına tanık olabiliriz. Daha önceki Çözüm Süreci’nde, biliyorsunuz Meclis’in çok fazla bir fonksiyonu yoktu. Olay İmralı – Ankara – Kandil arasında yapılmak istendi ve yapılamadı. Önümüzdeki dönemde eğer iktidar değişirse belki –CHP de bunda ısrarlı, HDP ile bu anlamda uyuşuyorlar– Meclis’in merkez olduğu bir çözüm arayışı pekâlâ gündeme gelebilir.

Evet, burada noktalayalım. “Demirtaş ne yapmak istiyor? Neler yapabilir?” sorusunu sizlerin de soru, yorum ve eleştirilerinizle değerlendirdik. Çok iyi bir yayın oldu. Katılan herkese ve izleyen herkese çok teşekkür ediyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus