Erdoğan devşirmelere neden ihtiyaç duyuyor?

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kazakistan’ın başkenti Astana’da düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı’nın (CICA) 6. Zirvesi’nden dönüşünde, uçakta açıklamalarda bulunduğu gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Eski Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun Lefkoşa Büyükelçiliği’ne atanması ile ilgili soruya da yanıt veren Erdoğan, “Metin Bey bir defa iyi bir hukukçu. İyi bir hukukçu olmanın yanında özellikle uluslararası hukuk alanında ve Kıbrıs meselesinde baro başkanıyken bizimle gayet güzel çalışmaları oldu. Kendisine bu teklifi yaptığımda o da ‘bunun için çok müteşekkir olurum’ dedi. Metin Bey’in özellikle Kuzey Kıbrıs ve Kıbrıs adasındaki gelişmelere vukufiyeti var. Sadece bir büyükelçi değil, aynı zamanda akademisyen olarak da orada çok önemli işler başaracağına inanıyorum” diye konuştu.

Erdoğan, eski CHP’li, bağımsız İzmir Milletvekili Mehmet Ali Çelebi’nin AKP’ye katılmasıyla ilgili olarak da şöyle konuştu:

“Her şeyden önce bizim davetimiz her zaman bakidir. Kapı açık. Biz, kapımızı kimseye kapayamayız. Yeter ki gelenin milli ve yerli yanı güçlü olsun. Mehmet Ali Bey kendisi de açıklama yaptı. İnşallah çarşamba günü grup toplantısında da rozetini bizzat takacağım. Ve böylece şu anda resmen AK Parti’ye girmiş olsa da o gün grup toplantısında herkesin huzurunda rozetini takarak çok daha farklı bir anlamda o ruhu istiyorum ki grubumuz da yaşasın.”

Erdoğan devşirmelere neden ihtiyaç duyuyor?

Ruşen Çakır yorumluyor.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. Bu hafta da “Haftaya Bakış”ı yapamıyoruz Kemal Can’la, bir yakınının sağlık sorunları nedeniyle. Kemal çarşamba günü “Adını Koyalım”da da olamadı. Bugün “Haftaya Bakış”ta da olamadı. Umarım en kısa zamanda tekrar yayınlara katılır. Şimdi, ne konuşayım, ne anlatayım? Çok şey var aslında Türkiye hakkında; ama aynı zamanda hem çok şey var, hem de pek bir şey yok. Böyle durumlarda birden karşınıza çıkan bir haber imdâdınıza yetişebiliyor ve Erdoğan’ın Kazakistan dönüşü uçağına aldığı medya çalışanlarıyla –öyle diyeyim, çünkü orada tanımadığım çok kişi var; tanıdıklarım içerisinden gazeteci olarak tanımlayabileceğim, adını vermeyeyim, zamânında berâber çalıştığımız bir kişi var; onun için medya çalışanları diyelim, öyle söyleyelim–, onlarla yaptığı sohbetin metnine bakınca, orada bayağı bir malzemeyle karşı karşıya olduğumuzu gördük. Çünkü Erdoğan ne yapıyor? Böyle ortamlarda nasıl olsa herkes kendisine tâbi olduğu için, yani Erdoğan’a soru sormada bir gazetecinin temel ilkelerinden eleştirellik, sorgulayıcılık pek olmadığı için –hele uçağına binmiş kişiler tarafından–, dolayısıyla burada çok rahat konuşuyor ve o rahat konuşmaların içerisinde, dışarıdan okuyan biz gazeteciler için bayağı bir malzeme var.

Tabiî öncelikle Putin’in yaptığı, Türkiye’nin doğalgaz merkezi olması önerisini kabul ettiklerini ve çalışmaların başladığını söylemesi var. Bu başlı başına çok önemli bir şey. Bunu zâten Medyascope’ta bütün yönleriyle uzmanlarla tartışacağız. Onun dışında birçok konuda kendisine yöneltilen sorulara verdiği cevaplar var ve bu cevaplar içerisinde en çarpıcı olanı, Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı hakkında söyledikleri. Açık söyleyeyim, buraya baktığımda… hani geçen hafta bayağı bir bunu konuştuk ve kendimi yalnız hissediyorum demiştim; bu hafta da Levent Gültekin’le yayında bu konuyu konuştuk. Levent, benim düşündüğümün tam zıddını düşünüyor biliyorsunuz. Ona göre Kılıçdaroğlu pas attı, Erdoğan da gol attı. Ama Erdoğan’ın bu seferki uçakta konuşmasına baktığım zaman, golü kimin attığı konusu bence iyice net. Yani şu lâfı edebiliyor Erdoğan: “Sana Altılı Masa bile destek vermiyor. Türkiye’nin böyle bir düzenlemeye ihtiyâcı yok.” Şimdi, “Altılı Masa” sözünü pek kullanmaz Erdoğan. “Yedili Masa” der biliyorsunuz; “6+1” der, HDP’yi de kasteder ve o masaya bir meşrûiyet atfetmez. Ama burada Kılıçdaroğlu’nun çıkışına Altılı Masa’nın destek vermediği sözüyle esas kastı, tabiî ki Akşener’in, “Bizim kapanan yaralarla işimiz yok. Kanayan yaralarla işimiz var” demesini bayağı bir sevmiş anlaşılan. Oradan hareketle Kılıçdaroğlu’nu Altılı Masa ile vurmaya çalışıyor. “Türkiye’nin böyle bir düzenlemeye ihtiyâcı yok” diyor. “Adamın derdi de yok aslında. Niye bunu gündeme getirdi? Bunu anlamak da mümkün değil” diyor. Ama onun öncesinde de, anayasa değişikliği teklifinin içerisinde başörtüsünün olacağını da vurguluyor. Yani tam bir çelişki ve bana göre –yine katılmayan çok olacaktır– Kılıçdaroğlu bu hamlesiyle Erdoğan’ı gerçekten şaşırttı ve Erdoğan’ın şaşkınlığı hâlâ sürüyor ve Kılıçdaroğlu’nun ortaklarının onun yanında yer almamasını da bu anlamıyla takdir ediyor — bunu gördük.

Tabiî bu arada gündemi bu kadar belirlemiş olan Kılıçdaroğlu’nun, sonra birdenbire Amerika Birleşik Devletleri’ne –tabiî önceden çalışılmış bir şey ama– gidip, orada siyâsetin çok az olduğu bir program icrâ etmesi de bir ilginçlik olarak kayıtlara geçti. Bunu da söylemeden edemeyeceğim. Başından beri bana çok gerekli bir gezi gibi gelmedi. CHP’liler çok îtiraz ediyorlar; ama nasıl bir sonuç elde ettiklerini açıkçası çok fazla kestiremiyorum. Washington’da iki buçuk sene gazetecilik yapmış birisi olarak, Türkiye’den gelen bir siyâsetçinin Washington’da siyâsetçilerle görüşmemesinin, hele görüşmeye çalışmamasının bir mantığı bana göre pek olamaz. Ama CHP’liler bir bildikleri olduğunu söylüyorlar. Tamam. Pek bir şey olduğunu sanmıyorum; ama neyse. 

Şimdi burada tabiî ki anayasa değişikliğinde bir soru diyeceğim, ama soru değil; “Âile maddesi, LGBTİ+’nın muhâlefet partileri tarafından siyâsallaştırılmasına ön alma gibi bir şey içerecek mi?” Bunu kim sordu? Açıkçası merak da ettiğimi söylemeyeyim; ama çok abes bir soru, çok ayrımcı bir soru. Tabiî ki her anlamıyla Erdoğan’ın hoşuna giden bir soru. Erdoğan diyor ki: “Öyleyse demek anlamışlar. Güçlü âile güçlü milleti oluşturur” diye bu sorudan memnûniyetini ve anayasa düzenlemesiyle esas hedefin –nasıl yapacaklarını bilmiyorum ama– LGBTİ+ bireylere yönelik, özellikle onların sosyal alanda varlıklarını ortadan kaldırmaya yönelik, yani “İsteyen istediği gibi yaşasın, ama bunu gözümüze sokmasın” diye özetlenebilecek bir çalışma içerisinde olacağa benziyorlar. Ama bu anayasa değişikliğinin kabul edilmesi Meclis’te aritmetik olarak mümkün değil. Zâten Kılıçdaroğlu, en son New York’ta da o konuda noktayı koydu. 

Şimdi iki tâne soru peş peşe geliyor ve bunlar benim daha önce ayrı ayrı kısa yorum yaptığım, Erdoğan’ın iki yeni devşirmesi üzerine. Önce Mehmet Ali Çelebi, ardından Metin Feyzioğlu hakkında sorular soruyorlar. Aslında Çelebi ve Feyzioğlu, birbirlerinden farklı iki ayrı isim. Feyzioğlu mâlum, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptı, profesör; en sonunda tekrar seçilemedi ama. Mehmet Ali Çelebi ise genç bir subayken tutuklandı, uzun bir süre hapis yattı ve şu anda gördüğünüz fotoğraf çok ilginç: Birbirinden farklı bu iki kişi, aralarında Kılıçdaroğlu da var. Mehmet Ali Çelebi Hasdal Cezâevi’nde tutukluyken, burada Kılıçdaroğlu ve Feyzioğlu nikâh şâhitliğini yapmışlardı ve orada evlenmişti. Tahliye olduktan sonra da düğününü yaptı. Bu iki kişinin de ortak özelliği, Türkiye’de “ulusalcılık” diye bilinen akımın farklı farklı iki sembol ismi olmasıydı: Feyzioğlu ve Çelebi. Çelebi, en genç Ergenekon-Balyoz mağdurlarından birisi olarak çok popüler olmuştu. Feyzioğlu da Türkiye’nin en önemli serbest meslek gruplarından olan avukatların en tepesindeki isim ve siyâsî iktidâra meydan okuyan isim olarak biliniyordu. Hattâ, “Feyzioğlu CHP’nin başına geçsin” diyen çok insan vardı. Kılıçdaroğlu’nu yeterince muhâlif bulmayan, Feyzioğlu gibi daha güçlü bir Erdoğan karşıtına ihtiyaç olduğunu düşünen çok kişi vardı. Dolayısıyla bu kişiler, Erdoğan karşıtlığıyla da bilinen kişilerdi ve farklı farklı zamanlarda, aslında birbirine yakın zamanlarda, Erdoğan’ın etrâfında toplandılar. Erdoğan’a soruyorlar: “Feyzioğlu’nu niye KKTC’ye yolladınız?” diye. O da diyor ki: “Metin Bey, bir defâ iyi bir hukukçu” diyor. Onun Barolar Birliği Başkanı olduğu dönemde, Erdoğan’dan onun hakkında, “İyi bir hukukçu” lâfını tabiî ki duymazdık. “Aynı zamanda uluslararası hukuk alanında ve Kıbrıs meselesinde, bizimle birlikte gayet güzel çalışmaları oldu” diyor ve “Sâdece bir büyükelçi değil, aynı zamanda akademisyen olarak da orada çok önemli işler başaracağına eminim” diyor. Halbuki biliyoruz ki böyle kritik bir yere, Türkiye açısından kritik, dünyanın tanımadığı ama Türkiye’nin gözbebeği olan bir ülkeye atanan büyükelçinin başka özellikleri olsa daha iyi olabilirdi. Ama burada belli ki birisinin, aynı zamanda saf değiştirdiği için ödüllendirilmesi söz konusu. Mehmet Ali Çelebi içinse, “Bizim dâvetimiz her zaman bâkîdir, kapı açık. Biz kapımızı kimseye kapayamayız. Yeter ki gelenin millî ve yerli yanı güçlü olsun.” Yani Mehmet Ali Çelebi’nin, yerli ve millî olduğunu, yerli ve millî yanının güçlü olduğunu söylüyor. “İnşallah çarşamba günü grup toplantısında kendisine rozeti takacağız” diyor ve bunlara bir şekilde kapıyı açtığından dolayı memnun olduğunu söylüyor. 

Şimdi yayının başlığında şunu sordum: “Erdoğan’ın devşirmelere gerçekten ihtiyâcı var mı? Niye ihtiyâcı var devşirmelere?” Bir milletvekili olarak Mehmet Ali Çelebi olayında ilginç bir husus vardı biliyorsunuz. Bir milletvekilinin daha eklenmesiyle, AKP RTÜK’te kaybettikleri üyelik hakkını yeniden kazandı — böyle bir yönü de var işin. Ama onun ötesinde, Mehmet Ali Çelebi AKP’ye geçsin ya da geçmesin, Erdoğan için ne olabilir? En fazla karşı tarafa bir anlamda –mâdem futbol terimi kullanıyoruz– “gol atmış olma” duygusu var. Feyzioğlu meselesi biraz daha karışık sanki. Sanki Feyzioğlu’nun son dönemdeki duruşları, aldığı pozisyonlar, eskiden Erdoğan’la kavga ettiği dönemlerde bile aslında aralarında çok da sorun yok muydu acaba diye düşündürtmüyor değil. Ama her halükârda Erdoğan, sonuçta kendisine karşı savaşın, mücâdelenin başını çeker gözüken birisini yanına alıp, onu bir şekilde büyükelçi olarak atayarak aslında bir üstünlük gösteriyor. Ama bunun ötesi var.

Şimdi bu yayını yapmamın esas nedeni bir fotoğraf. Daha doğrusu başta gördüğümüz fotoğraf, –biraz yakınlaştıralım– bu fotoğrafın sol üst tarafında, en arkada irikıyım, sakalsız, bıyıksız birisi var. O kişiyi daha yakından görelim şimdi. O kişi Fatih Çekirge. Fatih Çekirge’yi yeni kuşaklar bilmeyebilir. Hürriyet gazetesinin yazarı ve Türkiye’de medyada bir zamanlar Refah Partisi’nin, Erbakan’ın ve tabiî ki de Recep Tayyip Erdoğan’ın en önde gelen düşmanlarından. “Düşman” demek hiç yanlış olmaz. Kendisi de zâten vaktizamânında böyle olmaktan gurur duyan birisiydi. Biliyorsunuz, 28 Şubat dönemi hep gündeme getirilir AKP tarafından, Erdoğan ve destekçileri tarafından. Çekirge o dönemde zâten en büyük performanslarını sergilemişti. Sabah gazetesinin Ankara temsilcisiydi. İyi hatırlıyorum, o târihlerde ben İslâmî hareketler üzerinde çalışan bir gazeteci olarak, bu tür gazeteciler tarafından şüpheyle karşılanırdım. Çünkü onlar Türkiye’de laikliği savunurlardı. İddiaları oydu ve medya üzerinden her türlü şeyi yaparlardı. Bunun içerisine dezenformasyon da dâhil, yalan haber de dâhil, çarpıtma da dâhil ya da pireyi deve yapmak da dâhil ve bunun pirlerinden birisiydi. Şimdi yıllar geçti, Hürriyet gazetesinden o kadar kişi ayıklandı, edildi. Ertuğrul Özkök bile gitti yani, düşünün. Ama Fatih Çekirge hâlâ orada ve Erdoğan’ın uçağına biniyor. Şimdi Erdoğan ve Fatih Çekirge, bu iki isim yan yana. Yıllar önce –o dönemi hatırlayanlar bilir, hele bizim gibi meslekten olanlar iyi bilir– o uçakta o kişinin olması… Neden Erdoğan? Yani ilk başta şu denebilir: Ne yaparsa yapsın, ağzıyla kuş tutsun, istediği kadar günah çıkartsın, Erdoğan gibi birisinin, zamânında o kadar kötülük yapmış, kendisine o kadar alenen düşmanlık yapmış birisini –ne diyelim?– 1 kilometre yarıçapına bile sokmaması gerekir, ama uçağına bindiriyor. İşte burada Erdoğan’ın farkını görüyoruz bence. Orada görüyoruz işte, kimin kazandığını gösteriyor. O kişiler zamânında ellerinden geleni yaptılar. Orduyu arkalarına aldılar ya da ordu bunları arkalarına aldı — artık ne derseniz deyin. Ellerinden geleni yaptılar, ettiler. Her türlü şeyi denediler. Ama yıllar sonra onun uçağında en arkada. Tabiî o fotoğrafa tekrar bakalım, tam da çıkışta, ben öyle görmüştüm baktığımda internette. Bir yerde exit yazıyordu. Şu anda biz göremiyoruz; ama çıkışa yakın bir yerde duruyor. Muhtemelen yarın öbür gün Erdoğan seçimi kaybederse, yine ayakta kalabilmenin hesâbını yapıyor olabilir.

Evet, Erdoğan’ın devşirmelerle kurduğu ilişkinin böyle bir psikolojik ve mânevî yönü olduğunu düşünüyorum. Kendisine zamânında, güçlü olduklarını düşündükleri zamanda her türlü şeyi yapanları, sonuçta kendisine böyle bağımlı kılarak gücün kimde olduğunu gösteriyor. Tabiî bunun dışında hâlâ, her şeye rağmen Türkiye’de ayakları üzerinde durup gazetecilik yapmaya çalışanlar, bunun için her türlü yolu deneyenler, ellerinden geleni yapanlar ve tabiî ki son dönemde de bu uğurda en çok sosyal medyayı kullanan bizim gibi, Medyascope gibi, benim gibi, başka arkadaşlarım gibi kişiler var. Onların önünü kesmek için de şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi’yle birlikte, “dezenformasyon yasası” dedikleri, aslında sansür yasası olan yeni bir yasayı geçirdiler ve öyle büyük bir zafer kazanmış gibiler ki şu fotoğrafı da çektirdiler. Daha önce de 17/25 Aralık sonrasında da vardı fotoğraflar, başka zamanlarda da vardı. Büyük bir zafer. Bu zafer tabiî ki demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin zaferi değil. Tam tersine otoriterliğin demokrasi, temel hak ve özgürlükler üzerine bir kere daha şal örtmesinin, örtmeye çalışmasının zaferi. Ama buradan zaferle çıkmayacaklar, çıkamayacaklar ve çok geçmeden, bir zaman sonra o fotoğraf çektirenlere, “Ya, o fotoğrafı çektirirken hiç mi içiniz sızlamadı?” diye sorduğumuzda, bize verecekleri cevapları şimdiden tahmin edebiliyorum. Ama şunu şahsen söyleyeyim: Hiçbirisine böyle bir şeyi karşıma çıksalar da sormayı düşünmüyorum. Çünkü onların, yarın için sakladıkları, bugünden sakladıkları cevapları inanın hiçbir şekilde merak etmiyorum. Çok söylenecek şey var; ama bir yerde kesmek lâzım. Bizim her şeye rağmen bu gazeteciliği sürdürebilmemiz için, olabildiğince özgün yorumları yapabilmemiz için, nesnel, objektif bir şekilde haberleri verebilmemiz için gerçekten önümüzdeki imkânlar her geçen gün azalıyor. Başvurabileceğimiz çok az yer var. Bunların ilk başında da sizler geliyorsunuz. Sizlerin desteklerine daha fazla ihtiyâcımız var. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.  

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus