Adını Koyalım (78): Erdoğan’ın bir seçim stratejisi var mı?

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara Spor Salonu’nda “Türkiye Yüzyılı” vizyon toplantısına katıldı, burada açıklama yaptı. “Vizyon” projelerini seçim sürecinde açıklayacağını söyleyerek “Bugün sadece ruhunu anlatacağım” dedi. Peki, Erdoğan bu toplantıda ne anlattı, ne mesaj verdi? Erdoğan’ın bir seçim stratejisi var mı? Erdoğan nasıl bir strateji izleyecek? Muhalefet, Erdoğan’a karşı bir strateji kurgulayabilecek mi?

“Adını Koyalım”da Ruşen Çakır, Edgar Şar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can tartıştı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Edgar Şar: Merhabalar. “Adını Koyalım”dan herkese iyi akşamlar. Bugün “İktidârın bir seçim stratejisi var mı?” konusunu konuşacağız. Biliyorsunuz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 28 Ekim’de düzenlediği “Türkiye Yüzyılı” toplantısı üzerinden, “İktidar bloku ve Cumhurbaşkanı Erdoğan nasıl bir seçim stratejisiyle ilerleyecek? Böyle bir strateji var mı?” sorusu bizim ele alacağımız sorulardan ilki olacak. 

Ve tabiî ki Mahir Ünal’ın görevden alınması. Kendisi, Dil Devrimi’yle ilgili söylediği sözlerden sonra, özellikle MHP lideri Bahçeli’nin ve muhâlefetin hedefinde olmuştu; daha sonra istifâ etti. Daha doğrusu “görevinden affını” talep etti — öyle söyleyelim. Bu konuya da bakacağız. 

“Adını Koyalım” programlarının hepsinde olduğu gibi, konu muhâlefete de gelecek diye tahmin ediyorum. Muhâlefet, bu iktidârın –varsa– bir stratejisine karşı ya da yapacaklarına karşı somut bir şey üretebilecek mi? Bunu da konuşacağız. 

Burak Bilgehan Özpek, Kemal Can ve Ruşen Çakır bugün bizimle birlikte, Ayşe Çavdar bugün bizimle değil, ona selâmlarımızı iletelim. Gelecek hafta aramızda olacak diye umuyoruz. Evet, hepiniz hoş geldiniz.

Özpek- Can- Çakır: Merhaba… 

Edgar Şar: Burak Hocam, seninle başlayalım. Sen Erdoğan’ın nasıl bir strateji kurduğunu düşünüyorsun. Özellikle o toplantıyı baz alarak bunu yorumlar mısın? 

Burak Bilgehan Özpek: Evet, o toplantıdan konuşabiliriz, “yerli ve millî” otomobilin açılış töreninden konuşabiliriz ve “Türkiye yüzyılı” sloganından konuşabiliriz. Bunların hepsi aslında bir kampanya değişikliğine işâret ediyor. Anladığımız üzere Tayyip Bey’in yanında yeni bir kampanya ekibi var ve bu kampanya ekibi, daha çok, hizmet siyâsetine vurgu yapan ve muhâlefetle gerilimleri azaltan bir politika önerdi Tayyip Bey’e. Dolayısıyla burada tutarlı bir siyâset değişikliğinden değil, bir halkla ilişkiler kampanyası değişikliğinden bahsedebiliriz. 

Daha önce Kemal Abi bu yayınlarda çokça bahsetti; aslında “Halkla ilişkiler kampanyası” –tâbirimi hoşgörün– siyâsetin soytarılaştığı ve bir anlamda siyâsetteki yalan söyleme eğiliminin norm hâline geldiği bir duruma işâret ediyor. Hattâ Hannah Arendt’in Siyâsette Yalan isimli bir kitabı var. Halkla ilişkileri, siyâsette yalanın kurumsallaşmış hâli olarak değerlendiriyor Arendt ve der ki: “Halkla ilişkilerciler siyâseti ikiye böler: birincisi lidere bir imaj yapıştırmak, yani lideri tanımlamak; ikincisi de, halkın bu imaja inanmasını sağlamak. Arendt’e göre bu, pek siyâseten işleyebilecek bir yöntem değil. Eğer havuç ve sopa taktiği olmazsa, yani halka bazı ödüller verilmezse veya halk korkutulmazsa, halk, siyâsî alanda normal ürünleri ve hizmetleri tüketen tüketiciler gibi davranmaz, bir kanaat geliştirebilirler. Buna karşı olarak da Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam’ı işgalinde halkın tepkisini gösterir. 

Dolayısıyla burada bir şey test etmemiz gerekiyor: Adalet ve Kalkınma Partisi, şimdiye kadar çok dışlayıcı, kutuplaştırıcı, öfkeli ve toplumu birbirine karşı kışkırtan bir dil kullandı. Şimdi AKP’nin bu dilden geri adım atması öneriliyor. Bu öneriyi sunan insanlar, muhtemelen şöyle bir düşünce içerisindeler — diyorlar ki: “Muhâlefetin kendi tabanını konsolide etmesi için çok coşkulu şeyler söylemesi gerekiyor ve muhâlefetin söylediği coşkulu şeyler de muhâfazakâr tabanı konsolide ediyor”. Bunu 2018 seçimlerinde gördük. 

2019 yerel seçimlerinde de tam aksini gördük. Muhâlefetin, tabanını konsolide etmeden, onları coşkulu hâle getirmeden ilerlemesi, fakat aynı zamanda seçmeni sandığa götürmesinin tek yolu, hükûmet kanadının bahsettiğim dışlayıcı dili kullanması. 2019 seçimlerinden önce birçok seçmen, iktidârın bu beka söylemine ve muhâlefeti topyekûn terörist îlân eden söylemine îtiraz ettiği için sandığa gitti; bunu kabul etmek lâzım. Yani muhâlif seçmeni mobilize etme işi, bir anlamda Süleyman Soylu ve Devlet Bahçeli tarafından îfâ edildi. Kendi yakın çevremden örnek vereyim: 2018 sonuçlarından sonra morali bozulan birçok seçmen vardı benim etrâfımda ve sandığa gitme konusunda çok isteksizlerdi. Bu insanlar, gönülsüz de olsa sandığa gidip oy verdiler 2019 yerel seçimlerinde. Çünkü onlara yönelik bir tehdit oluştuğu zaman, yani hükûmet onları dışladığı veya onları tehdit ettiği zaman, bu insanlar hızlı bir şekilde konsolide oluyorlar. Bu işin muhâlefet açısından güzel tarafı, kendi seçmenini konsolide etmek için öteki mahalleyi rahatsız etmek zorunda olmaması. Yani hem muhâlif seçmen sandığa gidiyor, hem de iktidâra yakın seçmeni sandıktan uzak tutmayı başarabiliyor ve böylece seçim kazanabiliyor. Muhtemelen Tayyip Bey’e önerilen kampanya, yani “Türkiye Yüzyılı” söylemi, “yerli ve millî otomobil” bulgusu, muhâlif gazetecilerin bu merâsimlere çağrılması meselesi biraz bu düşünceden ortaya çıkıyor. 

Fakat ben bunun da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin işine yarayıp yaramayacağı konusunda soru işâretlerine sâhibim. Bunun iki sebebi var:

Birincisi, AKP, kurduğu makinayla aslında başka bir dinamiği tetikledi son 6-7 senedir. Bu, uyuşturucu gibi bir şey. Elinize millî güvenliğin âsâsını alıp size her muhâlif görüşü terörist îlân ederseniz, gayrimeşrû îlân ederseniz ve halkı korkutursanız, diğer tarafı oy verme konusunda, yani çok kriminal bir iş yapıyormuş gibi bir hisse sevk ederseniz, seçimleri kazanıyorsunuz; çok fazla siyâset yapmanıza gerek yok. Meselâ Devlet Bahçeli 2018 seçimlerinden önce üç tâne miting yapmıştı. Yani üç tâne miting yaparak yüzde 10 oy alabiliyorsanız, dördüncü mitingi yapmazsınız. 

Edgar Şar: Anketlerde de yüzde 6 gözüküyor. 

Burak Bilgehan Özpek: Şimdi baktığınız zaman, orada meşrûluğun çizgisini çizen bir hükûmet var. Bunu millî güvenlik adına yapıyor ve millî güvenlik adına yaptığınız zaman, siyâseten çok konforlu bir alanda pozisyon alıyorsunuz. Bu kültür, bu millî güvenlik üzerine oluşan dil, siyâsî jargon, Cumhur İttifâkı’nı çok rahat ettiren bir jargon; çünkü seçmeni muhâlefetten uzak tutabiliyor. O yüzden dışlayıcılık, toplumu birbirine karşı kışkırtan kutuplaştırıcı dil, bir anlamda bir strateji. Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi bunun üzerinden siyâset yapıyor, bunun üzerinden ayakta duruyor. Bunun toplumsal desteğini sağlamakla mükellef kişiler var. Meselâ Süleyman Soylu bir anlamda bu otoriterliğin topluma anlatılması, toplumsal sempati kazanması için seferber olmuş bir siyâsî figür. TRT dizilerini biliyoruz; târihî diziler, istihbârat kültürü, Military Industrial Complex dediğimiz bütün bu askerî harcamaların halk tarafından coşkuyla karşılanması… Kendisini millî güvenlikle eşleştiren böyle bir kültür var ve kaçınılmaz olarak muhâlefeti de “beka tehdidi” olarak tanımlamak zorunda.

Şimdi, hükûmetin bu makineyi ânîden durduramayacağını düşünüyorum ve durdurduğu zaman da, halkın yaşadığı mevcut iktisâdî sıkıntılardan veya zorluklardan bunalmış bir şekilde, oy tercihini düşünürken, “Tayyip Bey de çok ılımlı. Muhâlif gazetecileri bile çağırıyor. Artık Türkiye’de gerginlik olmayacak” diye gidip oy tercîhini değiştireceğini düşünmüyorum açıkçası. 

İkinci sebep de, bu makinanın içerisindeki ögeler: Yani akşam televizyona çıkıp yorum yapan aparatçiklerden tutun da, sosyal medya hesâbı üzerinden siyâset yapmaya çalışan yerel siyâsetçilere, akademisyenlerden milletvekillerine, bakanlara kadar, buna yatırım yapmış, bu işten ekmek yiyen bir kesim var. Dolayısıyla, onların alışkın oldukları tempo bu değil. Zâten muhâlif gazetecilerin o toplantıya çağrıldığı gün, Kürt medyasına yakın 11 gazetecinin tutuklandığını, Türk Tabipler Birliği Başkanı’nın tutuklandığını gördük. Bizim 2015’ten bu yana, son 7 senedir yaşadığımız gerçeklik bu — açık konuşmak gerekirse. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan ayağını frene bastığı için arabanın diğer parçaları durmuyor. Frene bastığınız zaman elinizde sâdece direksiyon kalabilir; ayna, koltuklar ileri gitmeye devam edebilirler. Süleyman Soylu’nun içişleri bakanlığı yapma tarzı var ve bu tarz, sâdece ülkeyi yönetme amacı taşımıyor, aynı zamanda bunu popülerleştirerek siyâseten bir kazanıma dönüştürmeyi amaçlıyor. O bakımdan ben çok faydası olacağı kanaatinde değilim.

Tekrar Arendt’e dönersek; havuç ve sopa taktiğinin, bu tip otoriter yönetimlerin tek enstrümanı olduğunu ve bunun dışında uygulanacak halkla ilişkiler stratejilerinin, havucu da sopayı da estetik hâle getirmekten ya da onu gizlemekten başka bir işe yaramayacağını düşünüyorum. O yüzden, biz iktidârın geleceğini ya da iktidârın attığı adımların başarı şansını değerlendirirken, halkla ilişkiler kampanyaları yerine, iktidârın, havuçları ve sopaları ne kadar etkin kullanabileceğine odaklanmalıyız.

Edgar Şar: Teşekkürler Burak Hocam. Bu yeni kampanya, PR ekibi üzerine de birkaç şey söylemek lâzım. Bildiğimiz kadarıyla, bu kampanyanın başında Ertan Aydın var. 2015’teki iki seçimde de AKP’den milletvekili olmuştu. Daha önce, Ahmet Davutoğlu başbakanken, sanırım onun da danışmanıydı. Daha sonra 2018’de milletvekilliğini bıraktı. Onun başını çektiği hem Saray’daki İletişim Başkanlığı’ndan hem de partideki iletişimden daha bağımsız, otonom bir alana sâhip gibi gözüküyor. Ama bu otonomi, bu yeni şeyi üretmekte ne kadar başarılı olacak ya da gerçekten ne kadar otonomi sağlanabilecek göreceğiz. Burak Hoca, Erdoğan’ın zâten bu önerilen iletişim dilini bıraktığı andan îtibâren tekrar eski diline geri döndüğünü söyledi. Ruşen Abi de söylemişti bunu. O toplantıda Kanal İstanbul ile ilgili Erdoğan’ın söyledikleri bunu gösteriyor. Bir de Kemal Kılıçdaroğlu’nun uyuşturucu çıkışından sonra, hem Emniyeti Genel Müdürlüğü’nün hem de Jandarma Genel Komutanlığı’nın attığı tweet’ler bu PR kampanyasının sınırlarını göstermesi açısından, Burak Hoca’nın söylediklerine eklenebilir herhalde diye düşünüyorum. 

Kemal Abi, sana şunu sorayım: Bu yeni kampanya yeni olabilecek mi? Ya da bunu bir seçim stratejisi sayabilir miyiz?

Kemal Can: Burak’ın söylediklerinden devamla, kendisine de hatırlatma için teşekkür ederek şöyle söyleyebilirim: Bu programda defâlarca siyâsî iletişim meselesinin ve bu halkla ilişkilere indirgenmiş siyâsetin sığlığını konuştuk. Ama bu sığlığın bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de popülist otoriter kampanya imkânlarını çok genişlettiğini kabul etmemiz lâzım. Burak biraz önce, frene bastığınızda illâ arabanın duracağı anlamına gelmediğini söyledi. Çünkü alışılmış bir şey var. İkincisi de, şu âna kadar yürütülen bu stratejinin birdenbire kenara konulması kolay değil. Ama kolay olan şöyle bir şey var: Arabanın frenine basmadan, “Bakın Erdoğan nasıl da yavaş kullanmaya başladı” diyen, bunu dolaşıma sokan bir halkla ilişkiler faaliyeti kolayca yürüyebiliyor; alıcısı olsa da, sonuç alsa da almasa da. Hiçbir şey yapmadan, neredeyse hiçbir şey değiştirmeden, değil frene basmak, frene basacağına ilişkin şey, sadece başka birilerinden duyduğumuz bir tespit: “Bakın Erdoğan frene basacak. Erdoğan artık kucaklayıcı olacak”. Kucaklayıcı olduğu için birileri bu yorumu yapmıyor. Sâdece, birileri bu yorumu dolaşıma soktuğu için, biz dâhil, kamuoyunda şu anda, “Sâhiden böyle bir şey olabilir mi?” diye konuşmak zorunda bırakılıyoruz. 

Senin “Bir strateji var mı?” soruna dönersek: Evet, AKP’nin ve Erdoğan’ın her zaman bir stratejisi var ve bu strateji her zaman seçim stratejisi zâten. Yani seçim olmadığı zamanlarda da yürütülen şey, bir seçim stratejisi. Bu seçim stratejisinin ya da AKP’nin ve Erdoğan’ın fabrika ayarlarının ne olduğuna bakmamız lâzım. Bu fabrika ayarları, sanıldığı gibi, bir zaman demokrat olan, bir zaman daha otoriter bir hatta kayan, bir zaman vesâyetle mücâdele eden, bir zaman başka bir ittifakla, başka bir denklemin peşinden koşturan, ama her zaman temel esprisi iktidarda kalmak ve doğru olup olmasından bağımsız olarak iktidarda kalmanın gereği olan kampanya ögelerini gündem alarak kurabilmek. En büyük becerisi bu. 

20 yılı geçen bu iktidârın, hadi geçelim 20 yılı, son 5 yılında, neredeyse herkesin, her zaman, nasıl bir çizgiye kaydığına, nasıl bir strateji uyguladığına ilişkin, 2015’ten îtibâren tekrar tekrar söylediklerine rağmen, hâlâ bu olasılığın mümkün olabildiğini, hakîkaten strateji değiştirebileceğini, hakîkaten başka türlü kapsayıcı, kucaklayıcı bir dile geçebileceğini varsaymak, bunun her ortaya çıkartıldığında, her îmâ edildiğinde, her bu dedikodu yayıldığında bunun alıcısını bulmak çok büyük bir lüks. 

Burak’a katılıyorum. Arendt’den alıntılayarak, “Bu sopa-havuç meselesinin işlemesinde birtakım zorluklar var; çünkü bunun bir tür hakîkatle buluşması, alıcısında bir karşılık üretmesi lâzım” diyor. Ama oluşan bu yalanı kurumsallaştıran şey o kadar yerleşmiş durumda ki, bizim ne düşündüğümüz belki o kadar önemli değil; ama bu halkla ilişkiler meselesi diğer bütün siyâsî aktörlerin hareket tarzını etkileyecek biçimde siyâsete damgasını vurmaya devam ediyor. Son süreçte de bunu görüyoruz. Ben bunun çok ciddî bir mesele olduğunu düşünüyorum.

İkinci ciddî mesele, muhâlefetin, “iktidârın değişmesi” güvenini geliştiren en önemli unsurlardan biri, ülkenin ve dünyanın içine girdiği konjonktürel tablodur. Yani çok ciddî bir ekonomik kriz var. İktidar pek çok açıdan yönetemez ve çözüm üretemez bir sıkışma içerisinde ve bu giderek büyüyen bir sorun olarak yaşanıyor. Dolayısıyla bu kadar açık bir sorun karşısında bu iktidârın tutulması, ne söylerse söylesin, gündemi nasıl değiştirirse değiştirsin tutturamayacağı inancı, bu yaşadığı erimeyle de birlikte düşünüldüğünde, iktidârın kaderi gibi kurgulandı Ve tabiî ki muhâlefetin de zaferinin kesinleştiği bir yol güzergâhı gibi târif edildi. Ama iktidârın şimdi strateji değiştirip yeniden bu “kapsayıcı, hizmet siyâseti” filan diyerek halkla ilişkiler kampanyasına dönmesinin nedeni, muhâlefetin bu beklentisinin yeterince karşılık bulmaması. Sâdece konjonktüre yaslanarak, sâdece içinde bulunduğu zorluklar ve dolayısıyla milletin yaşadığı sıkıntıların, siyâsî tercih değişikliğini otomatik olarak yaratacağı, bunun için sâdece bunları işâret etmenin, bunları göstermenin, konuşmanın yeterli olacağı fikrinin çok karşılık bulmaması, bence bu kampanyanın zeminini oluşturuyor. Çünkü iktidar önce, hakîkaten konjonktürün kendisi için bu tehdidi oluşturabileceğini düşündüğü için, 2015’tekine benzer bir sertleşme ve kutuplaşma hamlesini büyük bir hızla yükseltti.

Fakat sonra, konjonktürel etkilerin aslında o kadar da sarsıcı olmayabileceğini, onlara biraz direnebileceğini, hattâ son zamanlarda Erdoğan’ın söyleminde gördüğümüz gibi, tersine çevirip, yani bu ekonomideki saçma sapan kararların, aslında çok özel, fark gösteren çok akıllıca tutumlar olduğu iddialarını, ya da işte, dünyada büyüyen ve önemsenen tek ülke hâline gelindiği gibi iddialarını tekrar ortaya koymaya başladı. Dolayısıyla bu, aslında bir strateji değişikliği değil, biraz durumdan çıkartılmış sonuçlardan kurgulanan bir kampanya güzergâhı. Bu konuda Burak’a katılıyorum. Dolayısıyla ben hiç değişmeyen ve temel mottosu kazanmak olan ve bu kazanmayı da gerçek durumla değil, kurgulayabildiği gerçekle sağlayan bir süreklilik arz eden stratejinin bir parçasını tekrar gördüğümüzü düşünüyorum. Bu, çeşitli zamanlarda önümüze gelmişti. Senin sorundaki gibi yenilik olan bir taraf görmediğim gibi, Burak’ın söylediği gibi bunun iktidâra çâre olup olmadığını bilmiyorum; çâre olup olamayacağını da bilmiyorum. Ama açıkçası, yine hiçbir şey yapmadan, sanki bir şey oluyormuş gibi… Hani 2019 yerel seçiminde söyledikleri bir şey vardı. Neydi o cümle?

Edgar Şar: “Hiçbir şey olmasa bile bir şey olmuştur.”

Kemal Can: Evet. O cümledeki gibi, seçmende sürekli bu bulanıklığı yaratabilen bir kampanya yaratılıyor. Bu, kararsız seçmen için de geçerli; iktidârın kendi seçmeni için de, muhâlefet seçmeni için de geçerli. Yeni kampanyanın sorumlusu olan Ertan Aydın’a, bir tür, özel strateji değişikliği mîmârı muamelesi yapılıyor; ama kendisinin diğer önceki strateji değişikliğinde, yani 2015’teki iki seçim arasında da Erdoğan’ın danışmanlarından biri olduğunu akıldan çıkartmamak gerek. Kendisi o değişimin de tam göbeğinde olan bir isim. Dolayısıyla, sâdece o isimden mülhem bir rota değişikliği vehmetmek pek isâbetli gelmiyor bana. 

Özet olarak, yeni bir şey görmüyorum ve tıpkı Burak’ın söylediği gibi, tamâmen vitrinde oluşan bir halkla ilişkiler kampanyası. Üstelik de bu halkla ilişkiler kampanyasının, tıpkı Erdoğan’ın hiç de doğru olup olmadığını tartmaksızın, gerçeği bükerek kurduğu çerçeveye çok uyumlu biçimde, gerçekte ne olduğuyla ilgisiz birtakım iddiaları, sanki öyle oluyormuş gibi… Meselâ iktidâra yanaşan birkaç köşe yazarından, “Erdoğan kucaklayıcı oldu, muhâlefet parmak sallıyor” durumunu bile okuduk. Ne olduğu için bunu yazabildiklerini anlamak mümkün değil. Tıpkı, Erdoğan’ın söylediği pek çok cümleyi anlamakta zorlandığımız gibi, doğru olmadığını herkesin bildiği şeyleri rahatça kullanabilmesinde olduğu gibi.

Edgar Şar: Teşekkürler Kemal Abi. Yani Kemal Can kısaca diyor ki: Yeni bir şey yok. Ama olan seçim stratejisi de gayet etkili olabilir. Bu biraz da muhâlefetin ne yapıp yapmayacağına bağlı — ki uzun zamandır söylenilen bir şey bu. Ama aynı zamanda bu PR üzerinden gidişin de muhalâfeti hizâaya sokma gibi bir etkisi de olabiliyor. Dolayısıyla işin bir de öyle bir yönü var. 

Ruşen Çakır’a döneceğim, ama arada şunu da söyleyeyim. Abdülkadir Selvi’ydi galiba Kemal Abi’nin o son söylediğini yazan. Sanırım bu PR kampanyasının da en büyük zayıflığı Erdoğan’ın kendisi bir bakıma. Çünkü Erdoğan’ın prompter’dan okuduğu kucaklayıcılığı bırakıp, tekrar agresif bir dile ne zaman sarılacağını kolay kolay kimse kontrol edemez gibi gözüküyor. Ruşen Abi bununla ilgili sen ne dersin?  Bir de bu Ertan Aydın meselesini nasıl okuyorsun? 

Ruşen Çakır: Ben olayı yerinde izlemiş birisi olarak, bir kere öyle çok büyük bir değişim arayışı olmadığını söyleyebilirim. Ne konuşma metninde ne başka bir şeyde… Bir kere her yerde Erdoğan vardı. Diğerlerinin hepsi, bakanlar, milletvekilleri, parti yetkilileri bir şekilde konu mankeni gibiydi — onu özellikle vurgulamak lâzım. Konuşma metnini ve Erdoğan’ın konuşma metninden çıktığı yerleri de çok yakından tâkip ettim. Biraz önce Kemal’in söylediğine benzer bir şekilde, Medyascope’un “Hafta Sonu Yazıları” için yazdığım yazının başlığında da bunu kullandım: Erdoğan her şeyi söylemeye çalışırken hiçbir şey söylemedi. Sonuçta metni kapattığın zaman geriye hiçbir şey kalmıyor. Bir de şunu özellikle söylemek isterim: AKP’nin ya da AKP öncesi Refah ve Fazilet partilerinin birçok benzer toplantısını izlemiş birisi olarak, birçok târihî toplantıya tanık olmuştum. Meselâ, Erbakan’la Libya lideri Muammer Kaddafi arasındaki, Cumhuriyet târihimizin en büyük skandalının ardından Refah Partisi’nin yaptığı kongrede, Erbakan’ın böyle demokrasi vurgulu acayip bir konuşması vardı — hepimiz çok şaşırmıştık. Ne derece inandırıcı olup olmadığı ayrı mesele; ama Erbakan’ın konuşması çok şaşırtıcıydı. Hattâ hiç unutmuyorum; beni tanıyan Refah Partili birisi, “Merak etmeyin, Hoca takıyye yapıyor” demişti bana. O bile inanamamıştı Erbakan’ın sözlerine. 

Bu tür şeyleri yaşamış birisi olarak konuşursam, Ertan Aydın’ın ya da o ekibin kaleme aldığı metin gerçekten çok zayıf bence. Metinde her şey var, ama gerçekler yok. Erdoğan konuşmasında 20 yılı târif ediyor, ama o 20 yıl, bizim yaşadığımız 20 yıl değil. Meselâ Erdoğan kutuplaşmadan şikâyet ediyor. Yani olacak şey mi? Yani kutuplaşmayı kendisi yapan birisi olarak söyledikleri, tam da bu “hakîkat sonrası” çağın gereklerine göre bir şey. Ve söylediklerinde çok da büyük numara yoktu. Meselâ iktidar yanlısı bir gazeteci, konuşma metnini önceden edinmiş ya da Erdoğan’ın danışmanları ona söylemiş; bana şunu söylüyor: “Erdoğan ilk defâ Yahudi ve Hıristiyanlar’dan bahsediyor” — sâdece bir cümle. Üstünde de Alevîler var — o da bir cümle. Yani ayıp olmasın diye bahsedilmiş ve bunun pazarlaması yapılmaya çalışılıyor — ki bu hiçbir şey değil. 

Sonuçta oradaki hikâye, Burak’ın da değindiği gibi, muhâlefetin oraya çağrılması çok abes. Kongre olsa anlarım. Partiler diğer partileri kendi kongrelerine çağırıyorlar. Ama bu bambaşka bir şey. Ne devlet işi ne başka bir şey; tamâmen bir propaganda çalışması. Buraya muhâlefet partilerini çağırmanın hiçbir anlamı yok. O bir güç gösterisi gibiydi. Onun dışında, havuz medyasından olmayan gazetecilerin çağrılması belli ki birilerinin fikriymiş. Erdoğan da, “İyi, yapın bakalım” demiş herhalde. Zâten o kapsama girecek az sayıda gazeteci vardı. Erdoğan’la konuşma, bir araya gelme gibi bir durum olmadı. Bir yere oturuyorsun, oradan izliyorsun. Ama onun dışında, Erdoğan gelip elini sıkıyor, merhabalaşıyor gibi bir olay yoktu. Allah bilir Erdoğan’a, “Şunlar şunlar katıldı, şunlar gelmedi” diye bilgi vermişlerdir. Ama insanlar, o isimler çağırıldığı zaman Erdoğan’ı görmeye gittiğini sanıyorlar. Halbuki kongreyi ya da o faaliyeti izlemeye gidiyoruz. 

O toplantıda yeni olarak ne vardı? Bir kere şunu çok net söylemek mümkün: Oraya giden insanlarda, üst düzey yöneticilerde hâkim olan duygu, bu sefer işlerinin çok zor olduğunu bilincindeler ve onlar da Erdoğan’a, “Ne yapacak da bizi kurtaracak?” diye bakıp fazladan anlam yüklüyorlar. Ama söylenenlerin hiçbirisinin orada bir heyecan yarattığını görmedim. Meselâ şimdi bir AKP yanlısına toplantıyı izleyip izlemediğini ve Erdoğan’ın ne söylediğini sorun, size söyleyebileceği bir başlık yok. Tam bir tıkanıklık hâlinin göstergesiydi. Bu anlamda, Kemal’in söylediği çok doğru. Bir şeyleri değiştiriyormuş gibi yapmaca… Erdoğan’ın böyle bir derdi de yok aynı zamanda. Özellikle konuşmanın dışına çıktığı Kanal İstanbul meselesinde, Erdoğan, kendisine o âna kadar zorla söyletmeye çalıştıkları bir iki tâne üstü örtülü cümleyi ânında tekzip etti ve hemen muhâlefete verip veriştirmeye başladı. Sonuçta “Türkiye Yüzyılı” denen olayın yeni bir strateji falan olduğunu sanmıyorum. Mecbûren yapılmış bir şey olarak çıkmış. 

Bir de tabiî bu toplantı, Mahir Ünal’ın Cumhuriyet hakkında o söylediklerinin gölgesinde yapıldı. “Türkiye Yüzyılı” konuşmasında –aslında sadece konuşma yoktu, videolar da hazırlanmıştı–, Cumhuriyet’in 100 yılı ve Atatürk…  “Atatürk” de demiyorlar, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” diyorlar ve buna özellikle dikkat ediyorlar. O vurgu çok güçlü bir şekilde vardı. Yani Cumhuriyet’e sâhip çıkıyormuş gibi bir havayla yaptılar. Ama daha birkaç gün önce, üst düzey bir yöneticileri Cumhuriyet’i yerin dibine batırmıştı. Bu konu bence çok ciddî bir şekilde gölgelemişti toplantıyı. 

Son olarak şunu söyleyeyim: Erdoğan Cumhur İttifâkı’nın iki liderinin elini kaldırdı. O fotoğrafı görmüşsünüzdür: Ortada Erdoğan, bir yanında Devlet Bahçeli, diğer yanında Büyük Birlik Partisi Başkanı. Adı bile gelmiyor aklıma hemen.

Edgar Şar: Mustafa Destici.

Ruşen Çakır: Evet, Destici. Türkiye’nin yeni yüzyılının liderleri, Türkiye’yi yeni bir yüzyıla taşıyacak olanlar bu üç kişi. O fotoğraf bile aslında olayın ne kadar imkânsız bir olay olduğunu bize gösteriyor. Ne bir kadın var… 

Edgar Şar: Ruşen Abi, sen bitirmeden bir soru sorayım: “Yeni bir şey yok” diyorsun ya; yeni bir PR ekibi kurmak genel olarak şöyle algılandı: “Erdoğan da bu mevcut stratejiyle gitmediğini görüyor, yeni bir şey yapma ihtiyâcı duyuyor”. 

Ruşen Çakır: Hayır, öyle değil. Erdoğan, daha Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğundan beri hep ekiplerle çalışır ve ekiplerini de genellikle değiştirir; belli bir süre sonra yenileri gelir. Erdoğan zâten ekipsiz çalışmaz. Seçime giriyor ve seçimi bir ekibe teslim etmesi gerekiyor. Elinin altında zâten olan, normal şartlarda, aslında diğerleriyle berâber, yani eski SETA kökenlilerin bir kısmıyla berâber ayrılsa da şaşırtıcı olmayacak olan, ama tercîhini Erdoğan’dan yana yapmış olan Ertan Aydın’la böyle bir şeyi yürütüyor. Belli ki Erdoğan’ın elinde, kullanabileceği, bu görevi verebileceği en ideal isim oydu; görevi ona veriyor. Tabiî çok büyük imkânlar var ellerinde. O toplantıda bayağı büyük prodüksiyon vardı: Videolar, canlandırmalar, büyük bir orkestra, modern dans gösterileri, ışıklar… İmkânlar gani gani, ama ortada bir şey yok. Mesela rap’çi bir genç kalkıp rap söylüyor. Onu gördünüz mü bilmiyorum; adını hatırlamıyorum şimdi: O gencin söylediği şey rap, ama hilâllerden, doğan güneşten filan bahsediyor. Sonuçta Erdoğan kendi sloganını rap’çiye söyletiyor. Rap’çi kullanma fikri var, ama rap’çiyi özgür bırakma fikri yok. Ona da aynı hazırlanmış olan şeyi veriyorlar. 

Sonuçta orada yapılmış olması gerektiği için yapılmış bir iş var. Ekip kurulması gerekiyor, ekip kuruluyor. Yeni bir konsept çıkartılması gerekiyor; “Türkiye Yüzyılı” diye konsept çıkartılıyor. Ama bunların hepsini topladığın zaman… Ben o kadar dinledim, not aldım. “Ne anlatıldı, ne dendi?” diye sorarsanız, hakîkaten ukalâlık olsun diye değil, ama hiç bir şey söylemedi. Meselâ Refah Partisi’nin, Fazilet Partisi’nin her kongresinde bir özet verilir. Denir ki meselâ: “Batı’ya meydan okudu” ya da “Artık Batı’ya meydan okumuyor, şunu yapıyor” vs… Ya da “muhâfazakâr demokrasi” kavramı ilk çıktığı zaman, bunun üzerinden bir şey söylüyor. Bir zamanlar, “Avrupa Birliği Türkiye’nin Cumhuriyet’ten sonraki en büyük projesidir” lâfını ediyorlardı bir zamanlar. Samîmî ya da değil, bu lâf önemliydi. 

Ama bu toplantıda öyle bir şey yoktu. Burada “Türkiye yüzyılı” diye bir lâf var. “2023 ve 2071 vizyonu” diye bir lâf var. Peki, ne oluyor o vizyonda? Görmüyoruz. Ondan sonra da hizmetler anlatılıyor. Bir tek, ekonomik krizden bahsederken şu minvalde bir cümle kurdu Erdoğan: “Bir de enflasyon diye bir sorunumuz var, ama onu da hallederiz, merak etmeyin” gibi bir cümle. O kadar yani. Başka hiçbir şey yok. Sonuçta, buradan yeni bir şey çıkmasının imkânı yok. Burak ve Kemal’in de söylediği gibi, “mış gibi” yapıyorlar ve özellikle de muhâlefete, “Erdoğan arayışta” dedirtiyorlar. Erdoğan’ın bir şey aradığını sanmıyorum. Zâten kendisi, bulmuş olduğunu düşünüyor. Orada önüne birtakım metinler geliyor, onu okuyor.  Hatırlıyor musunuz? 2016’daydı sanıyorum, yine bir vizyon belgesi açıklamış Erdoğan. Hattâ ben de onu Google’da arayıp gördüm.  Oradaki tartışmada sanatçılar –sanatçı derken de, Orhan Gencebay vs.– öne oturtulmuş, gazeteciler en arkaya oturtulmuş. Onu tartışmış Türkiye. O 2016’daki vizyon belgesinden bir şey hatırlıyor muyuz? Hatırlamıyoruz. Bu toplantıdan da “Türkiye Yüzyılı” diye bir lâfı hatırlayacağız. Yani onun dışında yeni bir strateji yok. Eğer stratejisi buysa, buradan bir şey kazanabileceğini sanmıyorum. 

Olmayan bir şeye anlam atfedenlerin, özellikle de muhâlefetten insanların sâyesinde belki birazcık iş yapar. Meselâ havuz medyasından olmayıp da izleyen birisinin, “Şöyle başarılıydı, böyle başarılıydı” gibi lâflar ettiğini gördüm. Belli ki hayâtında hiç bu partilerin toplantısına gitmemiş. Neler yapıldığı konusunda pek bir fikri yok. Kemal, sen hatırlarsın, zamânında Refah Partisi neler yaratırdı. Ceplerinden para toplayıp koyarlar, neredeyse sineğin yağını çıkartırlardı. 1994 seçimlerini hatırla: Ne sloganlar bulurlardı. Burada ekmek elden su gölden… Paralar akıyor, acayip imkânlar var ellerinde. Sonuçta yaptıkları bu kadar.  O videoları görmediyseniz bir şekilde edinin görün. Atatürk’ü canlandıran birisi var, bir iş adamıyla konuşuyor filan. Erdoğan’ın makas koleksiyonunun videosu var meselâ. Erdoğan yaptığı bütün açılışların makaslarını saklarmış, onlar bir yerde sergileniyormuş. Dünyanın en büyük makas koleksiyonuymuş. Bunları gösterdiler.

Edgar Şar: Demek ki Kemal Abi de, ben de, Burak da o videolara çok ilgi duymamışız. Sen iyi ki anlattın.

Ruşen Çakır: O canlı yayında göstermişlerdir herhalde. Bütün Türkiye onları izledi çünkü. Yani anlayamadım; böyle bir yığın makasın olduğu bir salon var. Neyse, burada bitireyim. 

Edgar Şar: Evet, işte Burak Burak’ın dediği gibi, o hizmet odaklı şeye vurgu var. Herhalde şu konuda aramızda bir mutâbakat oluştuğunu görüyorum: Erdoğan’ın anlattığı çok yeni bir şey yok, çok etkili olma şansı yok. Ama muhâlefet pek bir şey yapamazsa, günün sonunda etkili olabilir yine. 

İkinci turda, ister istemez konu geldiği için, “Muhâlefet buna nasıl cevaplar üretebilir, üretebilir mi?” meselesini konuşalım. Bir de Mahir Ünal meselesinde, hem Burak’ın hem Kemal Abi’nin söyleyeceği bir şeyler olabilir. Orada hem muhâlefet tepki verdi, daha sonra Devlet Bahçeli tepki verdi ve sonunda Mahir Ünal MYK toplantısı sonrasında istifâ etti. Evet Burak, seninle devam edelim ikinci tura.

Burak Bilgehan Özpek: Genel îtibâriyle, AKP hikâyesinin siyâset sahnesini düzenleyerek ilerlediğini düşünenlerdenim ben. Yani demokrasiyi en ortodoks tanımıyla ele aldığımız zaman, bu aktörlerin siyâsal güvencelerle hareket ettiği ve âdil rekabet koşulları içerisinde birbirleriyle yaklaştıkları sistem. Fakat 2002’den bu yana yapılan seçimlere baktığımızda, Tayyip Bey’in sâdece diğerleriyle yarışmakla iktifâ etmediğini, aynı zamanda, diğer aktörlerin yarışma performansına ve hangi koşullarda yarışacağına da karar verdiğini görüyoruz. Meselâ 2007’ye baktığımız zaman, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi birleşmişti hatırlarsanız ve Demokrat Parti tek listeyle seçime girecekti. Hattâ o dönem bir heyecan da yaratmıştı; barajı aşabileceklerdi. Dolayısıyla AKP’nin tek parti hükûmeti muhtemelen 2007’de son bulacaktı. Bu iki partinin niçin bir araya gelemediği, hâlen daha üzerinde tartışılan bir konu. Yani Adalet ve Kalkınma Partisi’nin karşısında güçlü bir merkez sağ, ama güçlü olmasa bile en azından câzibesini hâlen 2007 senesinde koruyan bir merkez sağ olsaydı, şu anda biz nasıl bir Türkiye’de yaşardık bunu bilmiyorum. 2007’de olmadı. 

2010 Referandumu’na bakıyoruz: 2010 Referandumu’ndan hemen önce Cumhuriyet Halk Partisi’nde bir lider değişimi oldu — Deniz Baykal’ın kasetleri servis edildi. 2011’e bakıyoruz: Milliyetçi Hareket Partili milletvekili adaylarının seks kasetleri ortalığa saçıldı. Bizim normal bir şekilde, suhûletle, seçim sürecinin barış içerisinde ilerlediği ve AKP dışındaki aktörlerin de kendilerine müdâhale ettirmediği tek bir seçim oldu; o da 2015 seçimleriydi ve 7 Haziran’da Adalet ve Kalkınma Partisi kaybetti. Daha sonra Selahattin Demirtaş’ın tutuklanması… 2018 seçimlerinde bile seçim târihi İYİ Parti seçime girmesin diye organize edilmişti. Yani ortada bu millî irade konusunda çok iddialı olan, çok yüksek sesle konuşan ve meşrûluğunu halktan aldığı için bir ahlâkî üstünlüğü olduğunu düşünen iktidar var; fakat bu iktidârın yarışma koşulları maalesef sağlanamadı. Medyadan ya da ifâde hürriyetinden bahsetmiyorum. Çok temel bir demokratik kuraldan, eşit koşullarla bütün partilerin güvenliklerini sağlayarak seçime ilerlemesi meselesinden bahsediyorum. Bu koşullar şu anda da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bel bağladığı yegâne kazanma umudu bana sorarsanız: Muhâlefetin performans düşüklüğü ya da muhâlefetin göstereceği aday veya muhâlefetin kendi içinde yaşayacağı tartışmalar. Önce sahneyi hazırladıktan sonra, Tayyip Bey’in sahneye çıkışı mümkün olabiliyor. Sahneyi hazırladıktan sonra da sahneye çıkıyor.

Bu bakımdan, AKP’nin reklam kampanyaları, mevcut ekonomik koşullar içerisinde yürüteceği seçim stratejisi, benimseyeceği söylemlerden ziyâde, Türkiye’de seçim güvenliğinin, aktör güvenliğinin, siyâsî partilerin en azından rekabet etme pratiğinin eşit şartlarda olmasını… eşit şartları da geçtim, bütün bu maddî imkânların eşit olmasına imkân yok… ya da Türkiye’deki yasal çerçevelerin bütün partilere veya parti sempatizanlarına eşit uygulanmasını da beklemiyorum. Ama en azından, partilerin güvenlik içerisinde müstakil, otonom, özerk yapılar olarak seçime girmesiyle çok alâkalı olduğunu düşünüyorum. Bu çok önemli. Çünkü bu rekabetçi otoriter rejimlerde iktidar, sâdece kendi partisini değil diğer partileri de yönettiği için, diğer partilere de müdâhale edebildiği için, onlar arasındaki ilişkileri belirleyebildiği için iktidardadır.

Mesela Mehmet Barlas’ın 27 Eylül’de yazdığı bir yazı var; beni çok korkutan bir yazı. Muhâlefetin cumhurbaşkanı adayını Tayyip Erdoğan’ın belirleyeceğini söylüyor. Böyle bir imtiyâzınız varsa, böyle bir gücünüz, böyle bir kudretiniz varsa, siz zâten seçim gününü, sandık kurulma prosedürünü hakîkaten tâlî bir meseleye çevirmiş oluyorsunuz. Yani seçimi zâten öncesinde kazanmış oluyorsunuz. O yüzden, muhâlefetin burada, “Türkiye Yüzyılı” gibi projelerle ya da “yerli millî araba” gibi projelerle hakîkaten oyalanmaması lâzım. Oradaki asıl mesele, Tayyip Erdoğan’ın ne söyleyeceği ne söylemeyeceği değil. Zâten çok sınırlı bir krediyle hareket ediyor. Bu toplum, başından îtibâren %50’nin üzerinde, gönül rahatlığıyla koşa koşa gidip Tayyip Erdoğan oy vermedi. Alternatiflerle kıyaslandığı zaman ya da onun tanımladığı düşmanla kıyaslandığı zaman Tayyip Erdoğan bir çekiciliğe sâhip olabildi. Dolayısıyla muhâlefetin bir arada durabilmesi, ortak bir aday çıkartabilmesi, ortak bir program üzerinde uzlaşması ve yönetme sinyalini halka gönderebilmesi, hakîkaten Tayyip Erdoğan’ın bütün girişimlerini anlamsız kılacaktır. Bana öyle geliyor. 

Edgar Şar: Kemal Abi’ye geçmeden kısa bir şey sormak istiyorum. Biraz konunun dışında gibi, ama son söylediğinle ilişkili olduğu için soracağım. Altılı Masa, 1 aydan sonra 14 Kasım’da tekrar toplanacak. Hattâ neredeyse 1,5 ay oluyor.  O toplantıya da Bağımsız Türkiye Partisi’nin dâavet edilmesi, sanki oradaki gündemi toplayacak gibi. Yani yine sanki senin son söylediğin o yönetebilme sinyalini verme işlerinden ziyâde, başka gündemler ağır basacak gibi bir durum var mı? Nasıl görüyorsun onu? 

Burak Bilgehan Özpek: Var tabiî. Altılı Masa ilk toplandığı zaman, bu programda konuşmuştuk bunu. Ortada, siyâsetin doğasına çok uygun olmayan muğlak bir alan var. Meselâ Altılı Masa partilerinin hangi kriterlere göre o masada yer aldığı, kerâmeti kendinden menkul bir durum. Ortada objektif bir kriter yok ki biz Bağımsız Türkiye Partisi’nin masaya gelmesini eleştirelim. Eğer eleştiri süreci başlayacaksa, Ahmet Davutoğlu’nun masada olmasını eleştirenler de olacak.

Edgar Şar: Burada bir araya girebilir miyim? Şöyle bir genel kanı var: “Kemal Bey o masayı kurdu ve o masada kimlerin olacağına o karar verdi”. Ben bunun gerçekle çok ilişkili olduğunu sanmıyorum. Çünkü o zamânı hatırlarsak, üçlü toplantılar da yapıldı. Akşener’in de DEVA ve Gelecek partileriyle ilgili açıklamaları var.  Yani “DEVA, Gelecek ve Demokrat Parti’nin o masada olması, sadece Kemal Bey’in karârı” desek, bence tam gerçeği söylüyor olmayız.

Burak Bilgehan Özpek: Hayır. Ben tam aksine, Altılı Masa’nın kuruluş sürecinin, üzerinde çok düşünülmeden, nasıl sonuçlar üreteceği hesaplanmadan ve işlerin bu noktaya geleceği çok fazla tartışılmadan, böyle alelacele bir heyecanla, coşkuyla kurulduğu kanaatindeyim. Halbuki bu önemli ve ciddîye alınması gereken bir işti. Bunun yapılmadığını şimdi anlıyoruz. Geride bıraktığımız 8-9 ay içerisinde ortaya bir somut proje koyamadığı için anlıyoruz. Yahut Bülent Kuşoğlu’nun, “Altılı Masa Kemal Bey’i aday göstermezse dağılır” açıklamasından anlıyoruz. Muhtemelen her partinin Altılı Masa’ya “Evet” derken belli bir siyâsî hesâbı vardı. Ama biz siyâset konuştuğumuz için, siyâsî bir alanda bulunduğumuz için, masa dediğimiz mekanizma zaten bu siyâsî hesapların konuşulması için var. Eğer siz bu siyâsî hesapları gizlemek için veya siyâsî hesapları diğer ortaklara, yani masanın diğer üyelerine bir şekilde kabul ettirmek için kuruyorsanız, burada çok temelde başka bir sorun var demektir. Zâten Altılı Masa’nın kurulma amacı, partilerin farklı siyâsî beklentilerini modere etmesi, uyumlu hâle getirmesi. Bunları hiç konuşmayıp, sadece masa fikrini öne çıkartıyorsanız, “Birlik berâberlik mesajı üzerinden ilerleriz ve birbirimizi bağımlı kılarız” diyorsanız, bu hakîkaten siyâsetin rûhuna ve doğasına çok aykırı bir şey. Siyâsî beklentileri konuşmak ayıp değil ki. Siyâsî parti başkanlarının bir makama aday olması, siyâsî partilerin Meclis’teki sandalye sayılarını düşünmeleri, çıkarlarını savunmaları ayıp şeyler değil ki. Zâten “Masa” dediğimiz mekanizma bunu konuşmak için kurulmuş olmalıydı ve en başından îtibâren bunlar konuşulmalıydı.

Şimdi biz herhangi bir siyâsetçinin en ufak bir siyâsî çıkarını maksimize etme hamlesini görünce dehşete kapılıyoruz. Çok saçma; kapılmamamız lâzım. Tam tersine, bunun 9 aydır konuşuluyor olması lâzım. O yüzden, bir sonraki toplantıda Altılı Masa’nın netleştirmesi gereken konu, eğer devam edeceklerse, Altılı Masa’nın işlevini, kimliğini târif ederek bir şeyler söylemeleri gerekiyor. Meselâ Kemal Bey’in adaylık meselesinin netleşmesi lâzım. Bu hafta Medyascope’ta “Hayalet Aday” https://medyascope.tv/2022/10/30/burak-bilgehan-ozpek-yazdi-hayalet-aday/ başlığıyla bunun yazısını yazmıştım. Çünkü hepimiz biliyoruz ki Altılı Masa üyeleri, bu adaylık ihtimâli üzerinden birbirlerine karşı pozisyon alıyorlar. Ortada bir adaylık söylentisi, bir adaylık ihtimâli var; fakat netleşmemiş, ete kemiğe bürünmemiş bir adaylık durumu söz konusu. Herkes birbirine karşı cephe alıyor, strateji yapıyor, söylem üretiyor, fakat ortada aday yok. “Eğer aday olamayacağını görürse adaylıktan çekilir” gibi bir senaryoda, bu sefer muhâlefette biraz önce bahsettiğim o yönetme irâdesini halka gösterme eksikliğini doğuruyor. Yani topyekûn bütün partileri aşağı çeken, potansiyel bütün adayları aşağı çeken bir şey. 

Bir de, Kemal Abi’nin geçen ay söylediği gibi, bu belirsizlik potansiyel adayların birbirini yıpratmalarına sebep oluyor. “Dibe doğru yarış” dediğimiz şey tam olarak bu. O yüzden bu somutlaşma meselesinin utanılacak, konuşmaktan hicap duyulacak bir tarafı yok. Siyâsette masalar bunlar konuşulsun diye kurulur.

Edgar Şar: Teşekkürler Burak Hocam. Kemal Abi’ye geçeyim. Kemal Abi de muhâlefet üzerine konuşmayı özlemiştir diye tahmin ediyorum. Ama tabiî konuyu biraz ben dağıttım, kusura bakmayın. AKP’nin stratejisi bağlamında muhâlefetin ne yapıp yapmadığı ve Mahir Ünal’ın durumu vardı. 

Ruşen Çakır: Edgar, Kemal’e Bağımsız Türkiye Partisi’ni de sor. Kemal ve ben iyi tanırız onları. Hatırlıyorsun değil mi Kemal?  

Kemal Can: Evet.

Edgar Şar: Evet, onu sana da soracaktım zâten. Bağımsız Türkiye Partisi’nin bir de şöyle bir olayı var: O gündem, 14 Kasım’da Burak’ın söylediği somutlaşmanın olması için yeni bir engel de olabilir. Yine bâzı önemli şeylerin değil de, başka önemsiz şeylerin konuşulması gibi. Neyse, Kemal Abi buyur.

Kemal Can: Önce bir kere Altılı Masa’dan başlayalım şimdi. Yani bunu defâlarca burada konuştuk. “Adını Koyalım”ın belki en çok konuştuğu başlık herhalde Altılı Masa. Tabiî Ruşen’in bu konuda özel bir katkısı da var. Ama Altın Masa’yla ilgili her konuştuğumuzda da şöyle bir şeyin altını çizdik: Yani tam olarak bu nedir? Ve kimlik, şahsiyet, farklı farklı isimler, farklı tanımlar getirerek bir bulanıklıktan bahsettik. Meselâ Burak Altılı Masa’nın bir karakter sorunu olduğunu düşünüyordu. 

Aslında şöyle özetleyebiliriz: Bu bir müzâkere masası mı, bir karar organı mı? Hem müzâkere masası olarak tasarlanmamış, aslında herhangi bir şeyi de müzâkere etmeyen, ediyorsa bile bunun sonuçlarını bizim görmediğimiz, her seferinde “Çok iyi anlaştık, aynı fikirdeyiz” diyerek bir ortak metin çıkartan, müzâkere ediyorlarsa neyi müzâkere ettiklerini anlamadığınız ve temsil kabiliyetleriyle o müzâkerede neyi temsil ettiklerini algılamamıza izin verilmeyen bir hâli var. Ama bu hâlinin üstüne bir de zırt pırt, bu adaylık meselesi başta olmak üzere çeşitli konularda, “Altılı Masa karar verecek” diye bir şey duyuyoruz. “Ona da Altılı Masa karar verecek, buna da Altılı Masa karar verecek.” Bu da bir karar organı demek. Bir karar organının oluşmasının da birtakım gerekleri var. Hem Burak’ın söylediği gibi siyâsî gerekleri var, hem de herhangi bir anlaşma zeminin hukukî çerçevesi olma zorunda. Şimdi, bir karar organı olmuyor, herhangi bir şeyi müzâkere etmiyor ve ortak olduğunu îlândan başka ortak herhangi bir şey söylemeyen ve ortaklığın çerçevesini bile çizmeyen bir mutant ile karşı karşıyayız. Yaşadığımız sorun bu.

Bu, muhâlefetin sorunu olmanın ötesinde, herkesin yorum yaparken değerlendirmeye veri alacağı gelişmeler açısından, hem de bütün seçmenin, özellikle de muhâlefet seçmeninin “Peki, ne olacak? Buradan nereye gidilecek?” konusunda endîşelerini ve beklentilerini karmaşıklaştıran, belirsizlik alanına iten bir süreç olarak işliyor. Şimdi bu, iktidârın ne yaptığı, iktidârın stratejisi, iktidârın muhâlefeti sıkıştırdığı alanlardan bağımsız olarak düşünüldüğünde de bir problem. Muhâlefetin kendi problemi. 

Ama başlığımız “iktidarın stratejisi” ve ilk turda da buna değindiğimiz için, ben tekrar ilk turdan başlayarak buna cevap vermek istiyorum. Burak Arendt’i hatırlattı. Aslında, muhâlefetin baştan îtibâren “Siyâset nedir?” ve “Siyâset nasıl ele alınır? Siyâsete müdâhalenin araçları nelerdir?” konusunda, aday, iktidârın kurduğu siyâset zeminini değiştirmek için herhangi bir pozisyon almadı. Hattâ böyle bir şeyi tahayyül etmeye bile dirençli davrandığını düşünüyorum. Bu direnç, sâdece siyâsî aktörlerin küçük çıkar hesaplarıyla da sınırlı değil üstelik. Bunu, ortalama seçmenin de paylaştığı bir eksiklik olarak düşünüyorum. Bundan önce katıldığım son programda, Ayşe ile farklı düştüğümüz, “Toplumsal muhâlefet çok ileride de, partiler muhâlefeti fenâ durumda” fikrine katılmamam da bu yüzden.

Ortalama seçmen de, çok haklı olarak hissettiği bu sonuç baskısı üzerinden, aslında en temel sorunu, yani iktidârı, birinci turda konuştuğumuz gibi uyduruk kampanya süreçleriyle, bâzen çok kolay oynayabildiği kutuplaştırma ve sertleştirme hamleleriyle, bazen hiçbir şey yapmadan, sanki yeni bir strateji kurulmuş ve yumuşamaya gidiyormuş vaatleriyle kolayca yönetebildiği, kolayca yürütebildiği sığ, basit bir siyâsî zemini değiştiren hiçbir hamle yapmamış olması, kendi ortaklığını bunun üzerine kurmaması. Bunu dikkate getirdiğimizde ve bunu tartışmaya açtığımızda, her seferinde şöyle bir şeyle karşı karşıya kalıyoruz: “Bu kadar da ileri hedef beklemek gerçekçi değil. Burada farklı farklı siyâsî ekipler var. Dolayısıyla aslolan, hızla sonuç alacağı bir formül üretmek ve bu iktidârı değiştirmek. Ondan sonrasına bakarız. Siyâseti de yeniden tanzim ederiz”. Ama işte yaşadığımız süre, ne yazık ki bir yıl önce herkes, “Tamam, bak kriz de geldi, artık bu iktidârı kimse tutamaz, devrile devrile gidiyor” demeye başladı. Bu hâlâ da devrilebilir, hâlâ mümkün olabilir. Ama bundan ibâret olmadı. Bu, birinci turda konuştuğumuz gibi, siyâseti tasarlamak ve bu sığlık seviyesinde tutmak sâdece iktidâra avantaj sağladı. O yüzden buna bu noktadan müdâhale etmenin çok da hayâtî olduğunu kavraması gerekiyordu muhâlefetin. Bunun için artık zaman var mı, yeniden her şeyi tanımlamak mümkün mü? Pek mümkün değil. Ama hiç olmazsa şu yaşadığımız süreçte, özellikle son bir yılda birtakım dersler çıkartıp, hâlâ bu belirsizliği, olmayan bir şeyleri saklamak ya da olmayan bir şeyleri varmış gibi göstermekten vazgeçerek, biraz daha açık olmalarıyla aşmaları, belki büyük bir kampanya yaratmalarını, büyük bir heyecan yaratmalarını değil, ama hiç olmazsa belirsizliği biraz azaltmalarını sağlayabilir. Bu önemli bir nokta. 

Bu Altılı Masa ile ilgili meselenin, artık açık bir seçim ittifâkı olarak târif edilip, nasıl bir seçim ittifâkı yapılıyorsa onun gerçekleşme kurallarına göre işlemeye başlaması gerekiyor. Aday belirlemekten program belirlemeye, hedef saptamadan karşı strateji geliştirmeye kadar. Aksi takdirde, tıpkı borsada, şurada burada olduğu gibi, sığ alanlarda kolay spekülasyonlara açık bir zemin oluşur ve bu spekülasyonları kullanmaya çok alışık ve kullanma araçlarına sâhip olan iktidar, daha güvenli bir alana yerleşir.

Bundan bir sene önce tam tersi şeyleri konuşuyorduk. Sonbaharda kriz geldiğinde, fâizi filan oynattığında, herkes, “Erdoğan kendi ipini çekti” diyordu. Gerçekten de öyle bir tarafı var. Ama geçen bir yılın sonunda, bütün bu konjonktürel avantajları kullanamayan bir muhâlefetin, kullanarak kazanma güvenini… Üstelik pek çok ankette iktidârın gideceği ya da muhâlefetin kazanma ihtimâli geçtiğimiz yıl daha yüksek çıkıyordu. İktidârın ya da muhâlefetin aldığı destek oranlarından bahsetmiyorum. “Kim kazanır?” sorusuna verilen cevaplarda hızlı bir ivme vardı: Muhâlefetin kazanacağı beklentisi çok daha yüksekti. Şimdi ise, iktidârın, en azından konjonktürü dengeleyerek, terse çevirmese bile durdurabildiğini görüyoruz. Burada da, muhâlefetin, iktidar stratejilerinden formül üretmeye kalkmak yerine, kendi eksiğinden çözüm üretmeye yönelmesi gerekiyor artık. Sürekli “Karşı taraftan oy almamız lâzım. Onları nasıl iknâ edeceğiz?” meselesinden, aslında kendilerinin iknâ ediciliğiyle ilgili problemi görmeye vakitlerinin kalmadığını ya da buna pek heveskâr olmadıklarını görüyoruz. Bence en temel problem de bu. Dolayısıyla şu anda iktidârın yaptığı hamlenin üzerine yeni bir strateji inşâ etmeye kalkmak en büyük yanlış olur diye düşünüyorum.

Edgar Şar: Teşekkürler Kemal Abi. Evet, son söz Ruşen Abi’de. Konu yine ister istemez Altılı Masa’ya geldi. Ne dersin?

Ruşen Çakır: Senin Macaristan’dan verdiğin bir örnek vardı. Budapeşte Belediye Başkanı’nın “İttifak olduk, ama birlik olamadık” lâfı bence çok önemli. Altılı Masa’da hâlâ bir birlik görüntüsü yok. İttifak olduklarının görüntüsü de, ayda bir toplantıları on beş günde bire inecek diye bekliyorduk; kırk beş güne çıktı biliyorsunuz bu seferki toplantı. Birlikte değiller. İttifak yapıyor gibiler, ama birlikte bir görüntü veremiyorlar ve ağızlarından çıkan lâfların bir kısmı da, sürekli birbirlerine yönelik iğnelemeler, eleştiriler… Garip bir durum var ortada.

Kemal söylediklerinde çok haklı. Erdoğan’a, “Türkiye Yüzyılı” belgesine bakarak bir strateji belirlemenin gereği yok. Önemli olan, muhâlefetin öncelikle kendi içerisinde bir birliktelik oluşturabilmesi, bunu kamuoyuna gösterebilmesi ve bir heyecan yaratabilmesi. Ondan sonra strateji gelir. Bence muhâlefet hâlâ başlayamadı. 28 Şubat’taki “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” tanıtımı toplantısını bir başlangıç gibi algıladık, gerçekten öyleydi. İlk defâ 6 lider hep birlikte çıktılar. Bir belge vardı, o belgeyi her partiden birer temsilci bölüm bölüm okudu. Bayağı iyi bir organizasyondu. O organizasyonu bizzat gördüğüm için biliyorum. Onun ardından, “Buradan başladılar ve gidecekler” diye bekledik. Ama orada başladılar ve durdular. Ya da şöyle söyleyelim: İlk Altılı Masa toplantısından sonra ayda bir toplanacaklar, bir şeyler oluşacak diye düşündük. Ama o toplantılardan bir şey çıkmayınca, insanların ilgisi azaldı. Bilkent’te yaptıkları ilk toplantıda, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” lansmanında yarattıkları dinamizmi yakalamaları ve onu çoktan aşmaları gerekiyordu,  ama hâlâ o noktadayız. 

Meselâ şimdi Meral Akşener kalkıyor, ne alâkası varsa, Bağımsız Türkiye Partisi’ni ziyâret ediyor. Biz neler konuşuyoruz, insanlar neler bekliyor, ama yapılan bu. Altılı Masa’nın önünde bir tıkanıklık varmış –ki var–, onu açacak anahtar bu mudur? Yani nedir, ne anlamı var? Bir de böyle bayağı büyük, önemli bir şey olarak gösterildi. Öncesinde tweet’ler atıldı filan. Sanıyorsunuz ki Türkiye’nin açıkta kalmış en önemli partilerinden birisini iknâ ediyorsun. Öyle bir şey yok. Çok alâkasız, çok gereksiz. 

Edgar Şar: Peki niye yaptı onu?

Ruşen Çakır: Bilmiyorum, ama niye yapıyorlarsa yanlış yapıyorlar. Yani o parti, parti değil zâten. En son yıllar önce onlar hakkında yazdıklarımdan dolayı başıma gelmedik kalmadı. O zamanlar şimdiki başkanın yaşı epeyce küçüktü tabiî. Babası ve onun çevresindekilerin hışmına mâruz kalmış birisi olarak… Bunca zamandır oradan ne çıktı ki? Niye yapıyorlar bunu? Ne gereği var? 

Edgar Şar: Şöyle bir şey olabilir mi? Tabiî bu benim fikrim: DEVA ve Gelecek partilerinin Altılı Masa’da Kemal Bey’e çok çalıştığı, hattâ o sebeple orada olduklarına dâir bir kanı oluştu. Meral Hanım bu kanıyı satın aldı ve “Peki o zaman, ben de kendi partime…”

Ruşen Çakır: Bunu yapmış olabilir, ama ona bu aklı kim verdiyse, bence o danışmanını kapının önüne koyması lâzım. DEVA ve Gelecek partileriyle bu parti kıyaslanamaz. Aldıkları oy meselesi değil. Nihâyetinde, DEVA ve Gelecek partileri AKP’den kopmuş. Birisi ekonomiyi yönetmiş, diğeri ülkeyi yönetmiş iki lideri olan partiler bunlar. Her şey bir yana, bunun sembolik bir anlamı var. Bunda ise hiçbir anlam yok. Böyle bir hesap yapıyorlarsa çok saçma bir hesap. 

Sonuçta burada muhâlefetin net bir şekilde artık sâhaya girmesi lâzım. Yurtdışından gelen birtakım insanlarla konuşuyorum. Bana seçim konusunu soruyorlar. Bir tarafta her şey belli: Erdoğan, devlet imkânları, yanında şu, yanında bu, vs… Öteki tarafta ne aday belli, ne program belli, ne ekonomik kadro belli, ne diğer cumhurbaşkanı yardımcıları belli. Hiçbir şey belli değil. Üstelik, bunlar belli olmadığı gibi, ne zaman belli olacağı da belli değil. Bize baştan, “Biz şöyle şöyle çalışmaya başlıyoruz…” meselâ “1 Ocak 2023’te adayımızı açıklayacağız” gibi bir şey söyleselerdi… Şimdi söyledikleri: “Seçim takvimi belli olsun, 3 gün içerisinde adayımızı açıklayacağız”. Bir de, 3 gün içinde. Niye ertesi gün değil, 2 gün değil? Hepsi “3 gün içinde” diyor. Ne var o 3 günde ben anlamadım. Herhalde 3 gün boyunca oturacaklar adayı tartışacaklar. Artık burada seçim stratejisinden önce, muhâlefetin, birlikte seçime gireceğini göstermesi lâzım. Olmayan bir şeyin stratejisini konuşuyoruz. Birlikte seçime gireceklerini göstermeleri gerekiyor ve artık hakîkaten şu adayın çıkması lâzım. 

Ama bunları Erdoğan’a bakarak yaparlarsa, yanlış yaparlar. “Seçim takvimi açıklansın, 3 gün sonra adayı açıklarız” dediğin zaman aslında ne demiş oluyorsun? Seçim takvimini Erdoğan açıklayacak. Yani ne zaman açıklanacağını Erdoğan’a bırakıyorsun. Adayını açıkla, ne olacak ki? Şimdi yine başa döndük. “Kılıçdaroğlu aday olacak gibiydi, acaba şimdi olmayacak mı? İmamoğlu tekrar devreye mi girdi? Mansur Yavaş mı acaba?” Biz hâlâ bunları konuşuyoruz. Bir de farkındaysanız, “Bu isimlerin dışında isimler olsun… Olalım… Hattâ olayım…” Bunu açıkça söyleyenler yok, ama îmâ edenler var. Böyle durduk yerde sorun çıkartıyorlar; acayip bir durum var. 

Dolayısıyla burada seçim stratejisinin ne olacağından ziyâde, artık bir an önce, bir şeyin startını versinler ki ondan sonra önümüze bakalım. Meselâ şunu demek bence çok abartılı: “Muhâlefet daha hiçbir şey yapamazken, Erdoğan start verdi. Vizyon belgesi yaptı, şunu yaptı, bunu yaptı….” İlk turda da söyledim bunu: Orada bir numara yok. Aslında muhâlefet için her şey çok elverişli. Meselâ bugün Meral Akşener grup konuşmasında kısaca değinmiş ve dalga geçmiş o Vizyon Belgesi’yle. Onu iyice analiz ederlerse, önlerinin ne kadar açık olduğunu da görürler. Ama onu yapmak yerine hâlâ, “Bağımsız Türkiye Partisi mi gelsin? Şu mu gelsin, bu mu gitsin?” gibi şeylerle uğraşıyorlar ve boşu boşuna zaman ve enerji kaybına neden oluyorlar.

Edgar Şar: Evet. Bu konuyla ilgili ekleyeceği bir şey olan var mı? 

Özpek- Can: Hayır. 

Edgar Şar: Peki. Çok teşekkürler o zaman Burak Bilgehan Özpek, Kemal Can ve Ruşen Çakır. “Adını Koyalım”da bizi izleyen herkese çok teşekkür ederim. Ayşe Çavdar’a da selâm gönderelim ve geçmiş olsun diyelim. 

Kemal Can: Geçmiş olsun ve selâmlar Ayşe Çavdar’a.

Edgar Şar: Herkese iyi akşamlar.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus