AKP iktidarının 20 yılı: Ne devrim, ne karşı devrim

Bugün (3 Kasım) AKP’nin iktidara gelişinin 20. yılı. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bilkent Otel’de AKP’nin kuruluşu nedeniyle (14 Ağustos 2001)  yaptığı konuşmada, “Ve bugünden sonra Türkiyemiz’de artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demişti. Türkiye, 20 yıllık süre boyunca pek çok önemli olay yaşadı. Peki, AKP 20 yıllık iktidarında gerçekten bir “devrim” veya “karşı devrim” yapabildi mi?

Ruşen Çakır yorumladı.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidâra gelişinin 20. yıldönümü. 20 yılda çok şey yaşandı, çok büyük altüst oluşlar oldu ve Erdoğan, 20 yıl boyunca kısa bir dönem başbakanlık yapamadı. Önce başbakan, sonra da cumhurbaşkanı olarak ülkeyi yönetiyor ve bir süredir de ülkeyi bir anlamda tek başına yönetiyor — öyle diyelim. 20 yılla ilgili söylenecek çok şey var ve bu süreç içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin birçok faaliyetini izlemiş bir gazeteci olarak benim de söyleyeceğim çok şey var. Ancak olabildiğince özet olarak 20 yıldan benim için anlamı olan bâzı hususların altını çizmek istiyorum. 

Bugün AKP Sözcüsü Ömer Çelik demiş ki: “Recep Tayyip Erdoğan bir devrimcidir”. Bu ilk kez söylenmiyor. Uzun zamandır değişik şekillerde söylüyorlar ve en sonunda, biliyorsunuz AKP, “muhâfazakâr devrimcilik” gibi bir kavramı piyasaya sürmeye çalışıyor diyelim. Daha önce “muhâfazakâr demokrasi” dendi bir dönem; şimdi “demokrasi” lâfı yerine “devrim”i tercih ediyorlar ve “muhafazakâr devrimcilik” diyorlar, bu 20 yılı bir devrim olarak tanımlıyorlar. Ben de bu yayının başlığına çıkarttığım gibi, bu 20 yılı bir devrim olarak görmüyorum. Çok şeyin değiştiği muhakkak. İktidardaki birçok aktörün tasfiye olduğu, yeni aktörlerin geldiği muhakkak. Rejimde çok ciddî değişiklikler oldu. Parlamenter Sistem’den Başkanlık Sistemi’ne geçildi vs.. Ama sonuçta 20 yıldan bu yana baktığımız zaman, devrim olarak tanımlanabilecek pek bir şey yok. Hele devrime benim gibi olumlu anlam yüklüyorsanız; olumlu değişiklik, tüm toplumun yarârına, mutluluğuna sebep olabilecek olumlu değişiklik, köklü değişiklik anlamında hiçbir şey yok. Onu özellikle vurgulamak istiyorum. Dolayısıyla AKP’lilerin, AKP’ye yakın isimlerin, Erdoğan’ın, Erdoğan’a yakın kişilerin bu devrim sözünü, sözcüğünü kullanmasının çok da uygun olduğu kanısında değilim. Hiç uygun olduğu kanısında değilim. 

Buna karşılık bir de tabiî karşı devrim önermesi var. AKP iktidârının karşı devrim olduğunu söyleyenler var. Burada genellikle laiklik üzerinden, Atatürkçülük üzerinden bu tür değerlendirmeler yapılıyor. Bunun da doğru olduğu kanısında değilim. Tabiî ki çok şey değişti. Devleti yönetenlerin dinî vurguları daha da arttı. Birçok anlamda, meselâ dinin kamusal alanda daha görünür olması anlamında birçok şey oldu. İmam-hatip liselerinin sayısı arttı vs.. Bütün hepsi doğru; ama bundan bir karşı devrim olarak bahsetmemizi gerektirecek bir durum söz konusu değil. Özellikle Atatürk söz konusu olduğunda, ilk yıllarda AKP yöneticilerinin belki de sistemden gelebilecek, yani müesses nizamdan gelebilecek kaygılarla pek dokunmadıkları ya da bâzılarının takiyye dediği şekilde, yalancıktan sâhip çıktıkları varsayılıyordu Atatürk’e. Ama son dönemlerde özellikle Atatürk’ün daha fazla içselleştirildiğini görüyoruz. Bu çok gönüllü bir şekilde olan bir husus değil. Bana göre AKP iktidârında Atatürkçüler kaybetti; ama Atatürk’ün kendisi kazandı. Tabiî ki Atatürk’e yönelik saldırılar, eleştiriler, hakaretler vs. hâlâ sürebiliyor. Sosyal medyada da görüyoruz, başka yerlerde de görüyoruz. Ancak ülkeyi yönetenlerin gözünde Atatürk sâhiplenilecek bir kişi. Genellikle bunu “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” diyerek, daha çok Kurtuluş Savaşı’nı öne çıkartarak yapmaya çalışıyorlar; ama Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in bir şekilde dokunmadıkları, hattâ sâhip çıkmak durumunda kaldıkları bir olay olduğunu söylemek mümkün. En son Mahir Ünal’ın başına gelen de bunu bize gösteriyor. Burada aslında AKP’yi yönetenlerin ve AKP’nin sâdık tabanının çok da rahatsız olmayacağı varsayılan sözler yüzünden, Erdoğan’ın bu kadar önem verdiği bir kurmayı ânında olmasa bile birkaç gün sonra istifâ etmek zorunda kaldı. Bir de özellikle şunu vurgulamak istiyorum: Karşı devrim lâfını AKP iktidârında, özellikle ilk yıllarında en çok telâffuz edenlerin bir kısmı, şu anda Erdoğan tarafından devşirilmiş durumda — bunu özellikle vurgulamak isterim. Meselâ en son örnek olarak Metin Feyzioğlu ya da Mehmet Ali Çelebi, ya da bir şekilde Vatan Partisi, Doğu Perinçek ve arkadaşları. Bunlar da bize bu karşı devrim önermesinin, îtirâzının bir anlamda çok da dolu olmadığını gösteriyor. Ne olduysa, Erdoğan bir dönem karşı devrimciydi, sonra devrimci mi oldu? Böyle bir şey yok. Dün neyse bugün de o aslında. Ama ona zamânında karşı devrimci diyenler bugün birtakım gerekçelerle ve bahânelerle pekâlâ onun yanında yer alabiliyorlar. Bu karşı devrim sözünün de anlamı böylece iyice azalmış oluyor. Özellikle ilk dönemlerde, Erdoğan’ın Fethullahçılar’la işbirliği yaptığı dönemlerde, Ergenekon-Balyoz dönemlerinde yaşanan sert karşı devrim çıkışlarını hatırlayacak olursak, o çıkışları yapanların hatırı sayılır bir bölümünün bugün o çıkışı yapmadıklarını, en azından sessiz kaldıklarını, hattâ bir kısmının Erdoğan’la berâber hareket ettiğini de görüyoruz.

Peki bu süre içerisinde ne oldu? Çok şey değişti tabiî. Çok ilginç grafikler oldu. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler konusunda inişli çıkışlı grafikler oldu ve en sonunda net bir şekilde görüyoruz ki Türkiye demokrasiden tam anlamıyla uzaklaştı. Otokratik bir düzen söz konusu Türkiye’de. Hukuk devleti diye bir şey kalmadı. Kuvvetler ayrılığı diye bir şey kalmadı. Meclis iyice işlevsiz hâle getirildi ve işler büyük ölçüde Erdoğan ve yakın çevresi tarafından yürütülür oldu. Ama unutmayalım ki Erdoğan bütün bu süreçte, 20 yıl boyunca aslında tek başına yönetiyor gibi gözükürken, Erdoğan ya da AK Parti’nin hep yanında birileri oldu, birileriyle iktidârı paylaştı. Yani Erdoğan iktidârının 20 yılı; aslında birbirine kimi zaman taban tabana zıt kesimlerle kurmuş olduğu ittifakların 20 yılı. Yani ilk başta başladığı, sonra yola devam ederken yanına katılanlar ve en son geldiği yer. Meselâ en son müttefiki Devlet Bahçeli — ki Devlet Bahçeli, Erdoğan’ın iktidârının yaklaşık 15 yılı boyunca ona en sert muhâlefeti yapan ya da yaptığını sandığımız kişi ve parti — şimdi Erdoğan’la berâber. 15 yıl olmasa bile 10 küsur yıl diyelim ve onun Erdoğan’la yakınlaşmasını da esas olarak 2015’teki ikinci Kasım seçimlerinden sonrası olarak görmek lâzım. O andan îtibâren birlikte hareket ediyorlar. Yaklaşık 7 yıldır diyelim ki birlikte hareket ediyorlar; ama 13 yıl da çok sert bir şekilde birbirleriyle mücâdele etmiş iki parti ve iki lider söz konusu. Erdoğan bu 20 yıl boyunca kendisine düşman olanları devşirdi. Meselâ birçokları artık bunları unutmuş olabilir; ama Fethullahçılar da Erdoğan’la arası iyi olan bir yapı değildi öncesinde. Birbirlerini sevmez, nefret eder ve birbirlerine karşı açıktan olmasa bile el altından mücâdele ederlerdi. Daha sonra bir ittifak kurdular, bayağı da güçlü bir ittifak oldu bu Ergenekon-Balyoz süreçlerinde ve özellikle Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin siyâset üzerindeki etkisini ortadan kaldırmada başarılı da oldular. O süreç içerisinde başka kesimlerden gruplar da geldi, şahıslar da geldi. AKP’ye katılan Alevîler de oldu, Kürtler de oldu. Destek veren liberaller de oldu vs.. Ama sonra bunlar teker teker ayrıldılar, koptular ve hattâ AKP’yle bir düşmanlık ilişkisine girdiler. Bugün AKP’ye karşı en düşmanca çıkışları yapanların neredeyse tamâmı diyeceğim, zamânında AKP’yle çok ciddî ittifak içerisinde olanlar. Başta tabiî ki Fethullahçılar geliyor; ama sâdece Fethullahçılar değil, değişik dönemlerde AKP’yle birlikte hareket etmiş çok kişinin, grubun şu anda en sert Erdoğan karşıtı olduğunu görüyoruz. Orada şöyle bir şey söyleniyor: “Zamânında Erdoğan başka bir şey söylüyordu, demokrasi diyordu. Biz de onunla bunun ittifâkını yaptık. Sonra Erdoğan demokrasiden saptı” — basitleştirerek söylersek. Yani Erdoğan’ın Fethullahçılar’a yönelik söylediği, “Kandırıldık, aldatıldık” çıkışının diğer versiyonunu eski müttefikleri yapıyor. Halbuki bu tarafların her biri birbirlerini zâten çok iyi bilen kesimlerdi. Kimsenin kimseyi kandırdığı yok. Herkes o kurdukları ittifak sırasında kimin gerçekten ne istediğini çok iyi biliyordu. Daha sonra güçler dengesi değişince birileri tasfiye oldu. Şu anda da görüyoruz ki Erdoğan, 20 yıl boyunca düşmanlarını devşirmeyi bildi ve onları müttefik kılmayı becerdi, müttefiklerini de kendisine düşman kıldı. Böyle ilginç bir iniş çıkışla gidiyoruz ve bütün bunları yaparken tam anlamıyla pragmatist bir lider olduğunu bize gösterdi. 

Burada İslâm, İslâmcılık gibi kavramların Erdoğan tarafından işine geldiğinde çok rahat kullanıldığını görüyoruz. Ama birçok yerde bunlara çok da fazla ihtiyaç duymuyor. Zâten artık dünyada da ilk yıllarında İslâmcı diye tanımlanan Erdoğan’ın, artık uzun bir süredir otoriter olarak tanımlandığını görüyoruz. Bir zamanlar İslâmcı birtakım şahsiyetlerle birlikte anılan Erdoğan’ın, şimdi bir süredir Batı medyasında otoriter şahsiyetlerle, meselâ bir Putin’le, Orban’la birlikte anıldığını görüyoruz. İslâmcılığı daha geri planda kalmış durumda. Zâten baktığımız zaman, şu anda da Erdoğan’ın müttefiklerine ve yanında çalıştırdıklarına, danışmanlarına filan baktığımız zaman, İslâmcılık’tan gelenlerin sayısının çoğunlukta olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Bugün bu 20. yılın kutlamasını yapıyor AKP’liler. Birçok şey var; en ilginçlerinden birisi, Mücahit Arınç’ın AKP Milletvekili Bülent Arınç’ın oğlu ve hattâ yakınlarda AKP’den ayrılacak diye dedikodu çıkmıştı– sosyal medya paylaşımlarına baktım ve orada şu çıkıyor karşımıza: “Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklara karşı savaş için yola çıkan…” diye başlıyor. Bu gerçekten AKP’nin en büyük iddialarından birisiydi: yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar. Bunlara karşı mücâdele ediyordu: “3Y”. Evet, şimdi bakıyoruz: Yolsuzluk konusunda artık AKP neredeyse –yani bu klasik hâle gelecek– 17/25 Aralık süreci başlı başına bir olay; ama onun dışında, hattâ son dönemde birtakım üst düzey isimlerin mecbûren görevden alındığı ya da istifâ ettiği olaylar da yaşadık: bakanlar, danışmanlar vs.. Zamânında çok sayıda bakan ve bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan ve âile fertleri hakkında çok ciddî iddialar gündeme getirilmişti. Yasaklar denecek olursa, yasaktan geçilmiyor ülkede. En son Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Şebnem Korur Fincancı tutuklandı. Yine benzer konuda, kimyasal silâh iddialarını haberleştirdikleri için gazeteciler tutuklandı. Bunlar en son örnekler. Osman Kavala 5 yıldır içeride. Gezi Dâvâsı’nda insanlar tutsak olarak tutuluyor ve yasakların en son hâli zâten “Dezenformasyon Yasası” diye adlandırdıkları; ama aslında “Sansür Yasası” olan bir yasayı çok büyük bir mahâretmiş gibi geçirdiler. Yani bu iktidar yasakla anılıyor, bu iktidar yolsuzlukla anılıyor ve bu iktidar yoksullukla anılıyor. Özellikle son yıllarda yaşanan ekonomik kriz ve enflasyonla birlikte gelir dağılımı adâletsizliğinin çığ gibi büyüdüğünü biliyoruz. Yoksullaşmanın, yoksunlaşmanın alabildiğine arttığını biliyoruz. Dar gelirli vatandaşların en çok ihtiyaç duyduğu temel tüketim maddelerine yapılan zamların %100’e vardığı, hattâ aştığı bir ortamda ne durumda olduklarını biliyoruz. Dolayısıyla 20 yıla baktığımız zaman, AKP’nin en büyük iddialarının hepsinde çok bâriz bir şekilde sınıfta kaldığını, bunu çok da fazla umursamadığını söylemek mümkün. En büyük iddiaları neydi? 3Y ile mücâdele: Bu bir fiyasko. Avrupa Birliği’ne tam üyelik: Bu konuda zâten çoktan havlu atıldı. İleri demokrasi: Bu zâten yok. Ama bütün bunlara rağmen hâlâ iktidarda. 

20 yılın en büyük fiyaskolarından ekonomi son dönemde çok daha fazla konuşuluyor tabiî ki, ama AKP iktidârının nasıl bir başarısızlık olduğunu iki alanda çok net bir şekilde görüyoruz: Eğitim ve kültür alanında. Eğitim alanında, 20 yılda 8 bakan değiştirmiş ve her gelen bakan da bir öncekinin yaptıklarını bozarak, yeni bir arayışa girerek siftahı yaptı. Sanki 20 yılda 8 kere iktidar değişmiş gibi oldu. Millî Eğitim’de çok kötü bir durumdayız, ama şunu söylüyorlar tabiî: Her ilde açılan üniversiteler var. Sayıca artmış olabilir; ama nitelik olarak çok ciddî bir düşüş var ve daha önemlisi, toplumda kayırmacılık çok güçlü olduğu için, insanlar, gençler, Türkiye’de hak ettikleri işleri, hak ettikleri kariyerleri yapamayacakları düşüncesiyle dışarıya bakıyorlar, dışarıya gidiyorlar — özellikle yetişmiş elemanlar. İyi eğitim alan gençlerin kapağı yurtdışına atmaya çalıştıkları çok acayip bir dönemi yaşıyoruz. Özellikle son 4-5 yıldır bu artık çok ayyûka çıkmış durumda. İktidar bunu önlemek yerine –belki de önleyemeyeceği için– başta Erdoğan olmak üzere bu kişilerin hakkında hakaretâmiz çıkışlar yapıyorlar.

Bir diğer fiyasko — bu konuda çok değişik dönemlerde çok şey söyledim: kültürel fiyasko. En son “Türkiye Yüzyılı” toplantısında bunu çok bâriz bir şekilde gördük. O yapılan faaliyette kültürel bir şey var; işte modern dans vs. birtakım şeyler var, AKP’nin seçim şarkısı, şu bu… Bütün bunların hepsinde görüyoruz ki, hep başkalarını, aslında kendilerine uzak gördükleri kültürleri içselleştirip, onları kendilerine uyarlamaya çalışmalarını görüyoruz. 20 yılda Adalet ve Kalkınma Partisi iktidârında göğüslerini gere gere, Erdoğan’ın göğsünü gere gere övünebileceği herhangi bir kültürel üretim olmadı: ne bir kitap, ne bir eser, ne bir müzik alanında ya da başka alanda. Tam tersine burada da özellikle son dönemde karşımıza çıkan çok aşırı yasaklar, konser yasakları vs. ile karşılaşıyoruz. 

Evet, söylenecek çok şey var; ama bir iki not daha söyleyerek bitirmek istiyorum. Bir kere geçenlerde Kılıçdaroğlu’nun dikkatini çektiği uyuşturucu meselesi, kara para meselesi, ikisi iç içe; ama başlı başına uyuşturucu meselesi çok vahim bir olay olarak karşımızda duruyor. Bu da AKP iktidârı döneminde –Türkiye’de hep vardı tabiî ki uyuşturucu kullanımı, uyuşturucu trafiği–, ama son yıllarda alabildiğine artmış durumda ve özellikle dar gelirli âilelerin çocuklarında çok yaygınlaştığı yolunda çok ciddî bulgular var. Ucuzlayan birtakım uyuşturucu maddeler ve bunların çok yaygın bir şekilde kullanılması olayı var. Bu da AKP döneminde iyice zirveye çıkmış durumda. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu anlamda Kılıçdaroğlu’nun o çıkışının çok önemli olduğunu hatırlatmak istiyorum.

Bir de tabiî ki 20 yılın önemli bir bölümünde, özellikle son yıllarda Erdoğan’ın benimsediği kutuplaştırma politikası var. Değişik dönemlerde, değişik şekillerde bunu yaptı. Ama bir yere geldi, artık bunlar yürümez oldu. En son bunu yerel seçimlerde gördük. Başaramadı, yürütemedi. Yani daha doğrusu denedi; ama bu sefer sonuç alamadı. Şimdi son günlerde en çok dikkat çeken husus: LGBTİ+ bireylere yönelik olarak cinsel yönelim konusundaki yapılan yeni bir kutuplaştırma çabası var. Bunu çok ciddî bir şekilde, adım adım sahneye koyuyor Erdoğan. Bunun çok sakıncalı bir şey olduğunu, toplumda gereksiz yere yeni kırılmalar, yeni çatışma alanları yaratabileceğini söylemekle yetineyim şu anda. Daha önce değişik şekillerde bu konuya değinmiştik. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü bu aynı zamanda Erdoğan’ın artık ülkeyi kutuplaştırmak için her şeye el attığının bir kanıtı olarak karşımıza çıkıyor. Zâten bu 20 yılın özeti esas olarak şu: Erdoğan’ın iktidarda kalma çabası. Özellikle bunu 2015 Haziran ve Kasım arasında, yani iki seçim arasında yaşananlar hatırlanacak olursa, gördük. Erdoğan’ın en büyük hedefi, vizyonu: İktidârını korumak. İktidârını korumak için de her şeyi yapabilecek bir siyâsetçi olduğunu bize gösterdi.

Şimdi önümüzde yeni bir seçim süreci var. Yine iktidârını korumak için her şeyi yapacağa benziyor. Ama gördüğüm kadarıyla artık çok da fazla bunu uzatabilecek mecâli de kalmadı; yeni, daha az kullanılmış, tâze müttefik adayları da yok. Ya eskiden ittifak yapıp sonra düşman hâline getirdiği kesimleri yeniden kazanmaya çalışacak –ki bu çok kolay olmaz– ya da bu hâliyle kendisi güçlenemediği için karşı tarafı bölmeye, parçalamaya çalışarak, yani iktidârın gücünü artıramayacağı için muhâlefetin gücünü azaltmaya yönelik birtakım politikalar uygulayacağa benziyor. Ama anladığım kadarıyla Cumhuriyet’in 100. yılına –bunu bir hedef olarak koymuş birisi olduğunu biliyoruz Erdoğan’ın– iktidarda girme ihtimâli çok güçlü değil. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus