İsmail Güzelsoy yazdı: Bülbülü susturmak

Evvelki pazartesi sabahı çalışma odama geldiğimde apartmanda yankılanan cılız bir kuş ötüşü karşıladı beni. Aklıma ilk gelen şey bunun bir dijital kayıt ya da bir zil sesi olabileceğiydi. Kuş sesinin yakışmadığı, daha doğrusu kuş sesine layık olmayacak kadar gürültü kirliliğine gömülmüş bir muhitte yaşadığımdan bir an şaşkınlıkla öylece durup dinledim. Bir dijital kayıt falan olamayacak kadar neşeli ve çeşnili bir bülbül ötüşüydü duyduğum. Caddenin az aşağısında su boruları değiştirildiği için günlerdir iş makinalarının zırıltısına katlanarak çalışıyordum. Bülbül sesi, içine tıkılıp kaldığım beton griliğinin içinde coşkulu bir renk gibi günümü renklendirdi. 

Öğleden sonra alışverişe çıkarken apartmanın giriş kapısının önündeki kafesi gördüm ve günümü şenlendiren kuşla tanışmış oldum. Apartmanın zemin katında, iki kardeşin çalıştırdığı küçük bir butik var. Ben kafesteki bülbülü incelerken küçük kardeş, Ahmet’in yaklaştığını gördüm. 

“Yeni misafir” dedi kuşu göstererek. 

“Üç sene önce bana kahve ikram edecektin ya…” dedim.

“Evet abi” dedi.

“O hakkım hâlâ geçerli mi?” dedim. Ahmet gülerek içeri gitti, biraz sonra elinde karton bardakla kahve getirdi. Bu arada bülbül bana alışmış, dibinde durmama aldırmadan ötmeye başlamıştı.

“Abi seni rahatsız etmiyor, değil mi?” dedi. Bir adım geride duruyordu. Şaka yapıp yapmadığını anlamak için istemsizce ona baktım. Yüzünde ciddi hatta biraz tedirgin bir ifade vardı.

“Anlamadım” dedim.

“Yani ötüyor ya, rahatsız oluyor musun yukarıda?” dedi. Tedirginliği daha belirgin bir hal almıştı.

“Dalga mı geçiyorsun kardeş?” dedim.

“Yok abi, gerçekten hani rahatsız oluyorsan…” 

Afallamıştım. Bir insan neden bülbül sesinden rahatsız olurdu ki? Bunu ona söyledim.

“Abi bunu arkadaşım getirdi, apartmanda kavga gürültü olmuş” dedi. 

“Bülbül yüzünden mi?” dedim şaşkınlıkla. 

“Evet İsmail Abi, kuş çok ötüyor diye şikayet etmişler. Var ya şu motokurye arkadaşım…” Arada bir kapının önünde sigara içtikleri çocuğu hatırlamıştım.

“Son durakta oturuyor işte” diyerek caddenin sonunu işaret etti.

“E?” dedim. Eşeklerin, tilkilerin, tavşanların konuşabildiği absürt bir fıkranın içine hapsolmuş gibi hissediyordum kendimi artık.

“Apartmanda şikâyet olmuş, kapıya dayanmışlar, mahkemeye vereceklermiş falan filan işte. Bizimki de uğraşmaktan sıkılmış; getirip hediye etti” dedi Ahmet.

Bülbül sesinden rahatsız olan insanlarla yaşıyorduk, öyle mi? Nasıl kötü bir fıkraya düşmüştük böyle!

“Neden rahatsız olmuşlar peki, biliyor musun?”

Makul bir gerekçe, anlamlı bir açıklama bulmaya çalışıyordum. On binlerce aracın motor sesine tahammül eden, yerleşim bölgesini korna sesiyle inleten sürücülere çıt çıkarmayan birileri bülbül sesinden rahatsız oluyordu, öyle mi? İnsanlar ne kadar farklı zevklere, fikirlere, eğilimlere, kültürel arka planlara sahip olurlarsa olsunlar; bir yerde hepimizi bir hizada tutan ortak değerlerimiz olduğu güveniyle yaşadığımız için mi bu yılgınlığımız ve şaşkınlığımız? Kimsenin bülbül sesinden rahatsız olmayacağına dair bu sarsılmaz inancımızın kaynağı neydi? Bir “asgari insaniyet” ölçütü mü vardı aklımıza ya da ruhumuza işlemiş? Bu şehrin insanları bülbül dinlemek için yaz geceleri akın akın Boğaziçi’ne taşınmıyor muydu yakın bir zamana kadar?

Bülbül ötüşünden rahatsız olan insanların neye benzediğini hayal etmeye çalıştım. Nasıl bir ruh haliydi bu mesela? Korna seslerine karşı nasıl tepki veriyordu bu insanlar? Gece yarısı saçma sapan tekno müziklerle ortalığı inleterek geçen arabalara, motoru zırlatarak, asfaltı inleterek geçen motosikletlere, ayda ortalama bir kez deşilen yolları titreten matkaplara, kentsel dönüşüm için yıllarca süren o galiz patırtılara, hırıltılara karşı ne yapıyorlardı? Evlendiği için, askere gittiği için ya da tuttuğu takım gol attığı için gürültü yapan insanların çıkardığı sesten rahatsız olmuyorlar mıydı? Bülbül sesi onların kulağına nasıl geliyordu acaba? Bir çığlık, bir anırtı, bir hırıltı, bir küfür gibi mi? 

Bu sorular giderek saplantı haline geldi bende. Sonunda bir arkadaşım, benzer bir olaydan söz etti. Hacı amca ezanı duyamadığı için apartmandaki kuşa savaş açmış. Böyle acayip bir hikâye karşısında, “Ha, tamam o zaman” diyemedim tabii. Aklıma “Kara Cuma” geldi. Birkaç yıl önce siyasal İslamcı bir kampanya yapılmıştı hatırlarsan. Kara Cuma’nın, mübarek cumaya karşı bir hakaret olduğunu söyleyerek bunu İslam’a saldırı olarak tanımlamıştı birileri. Ne tuhaftı. Asıl tuhaf olansa, Türkiye’de pek çok firmanın geri adım atarak bu tanımı kullanmaktan vazgeçmesiydi. Kimse kalkıp da “Kara Cuma”nın İslam karşıtı bir propaganda olmadığını, bunun “batan geminin malları” kıvamında bir espri olduğunu falan bile söylemeye gerek duymadı. Absürt denebilecek bu saçma talep karşısındaki geri adım atış sayesinde siyasal İslam, semiyotik oyunlarında bir mevzi daha kazanmış oldu. Saldırı altında kalan değerlerini savunan cengâver ruhlarını onarmış olarak bir sonraki mağduriyetlerine yönelebilirlerdi artık. Bir sitcom ya da çizgi-roman kadar sonu olmayan ve her epizotta biraz daha güçlenen, akıldan izandan yoksun bir oyun bu. Kendisine benzemeyen herkes tarafından mağduriyete uğradığına inanan, kendi gibi olmayan, öyle yaşamayan herkesi sindirmeyi amaçlayan uzun bir maceradır siyasal İslamcılık. Günün birinde “Ezanı duymamıza engel oluyor” diyerek bülbülü susturmaya kadar varır iş.

Tarih boyunca birileri milliyet, etnisite, inanç ekseninde kendisini ülkenin asli sahibi, geri kalanı sığıntı olarak görmeyi yeğledi. En tehlikeli olansa, geniş halk kitlelerinin de bu tutum karşısında sessiz kalması… Çünkü şeriat rejimi, zannettiğimiz gibi, ilan edilen bir şey değil. Dini referanslarla hayat tasarlama hevesi, onu sineye çekenlerin geride bıraktığı boşluğa dolarak hayatı milim milim ele geçiren yayılmacı bir ideolojidir. 

Bazı dini çevrelerin keyfi öyle istiyor diye sokak köpeklerini teslim edersek sıra hayatımızın başka bir zenginliğine gelecek. Ağaçlar, çiçekler, kuşlar, çimenler… Siyasal İslam’da mağduriyet bitmez. Çünkü tek oyunları bu. Özgürlük alanlarının daraltılıp, sivil hayatın dini referanslara teslim edildiği bir rejimin yaslanabileceği en güçlü dayanak noktası mağduriyet makamı. Siyasal İslam’ın gerçek mağduriyeti, ortada gerçekten mağdur olacağı bir şey bulamayışıdır. Günün birinde “Bizi mağduriyetten mahrum bıraktınız, mağduruz!” diye yakamıza yapışabilirler yani. İnanç, inananlar için bir saygı nesnesidir, inanmayanları bağlamaz. Bunu en iyi bilen de siyasal İslamcılar’dır. Kendileri dışındaki herkesi yaftalayıp, nameşru ilan edip onların inancına, giyimine kuşamına, müziğine, sanatına, yemesine içmesine laf edebilme hakları var. Bunu yapamadıkları zaman da mağdur edildiklerini düşünüyorlar. Bu tartışmaların hemen tamamı “Biz burada çoğunluğuz” nakaratıyla sonuçlanıyor. Çoğunluk despotizminden başka bir argümanları yok anlayacağın. Böyle bir argümanı ciddiye almak da teslimiyetten başka bir şey değil. Özgürlük çoğunluk için olduğu kadar geriye kalanlar içindir aynı zamanda. Bir bülbül de buna dahil…

Bülbül sesine de çok fena alıştım şimdi. Ya o da susarsa!

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus