Kenan Çamurcu yazdı: Edward Said’in “oryantalizm”i için gecikmiş “cringe” (2)

Dışlayıcı, ötekileştirici, hoşgörüsüz kesinlikçi akımlara mesafeli davranmayı uygarlığın ilkesi yapmış Batı’da, İslamofobi propagandasıyla kendi kesinlikçiliğini elde tutmayı planlayan Müslüman kurnazlığına, gizlenip saklanma ve rafinasyon fırsatı sundu Said’in “oryantalizm”i. Hep mağdur ve hep haklı olmayı meşrulaştırmaya dönük saçma bir özgüven de.

Batı uygarlığının başkentlerinde o ülkeleri fethetmeyi ve şeriat getirmeyi müjdeleyen gösterilerdeki cüretkârlık, Said’in sosyal bilimlere söylettiği oryantalizm pankartını taşıyor. İnsanlığın özgürlük, demokrasi, siyasi katılım birikiminde zerre katkısı bulunmayan protestocuların dilindeki sömürgecilik ve kolonyalizm, güçlü Batı’nın şarka tasallutuna ilişkin mağduriyet edebiyatını koruma amacıyla dikilmiş çitler. Sömürgecilik ve kolonyalizm nesnel tarihin en saf gerçeği olmasına rağmen İslamcı aktivizmin tüketim nesnesine dönüşünce Batı namına utanılacak geçmiş olmaktan çıkabiliyor.

Önce Said’in oryantalizmini hatırlayalım

Sözlüklere göre kolonyalizm, “yerleşke” anlamındaki “colonia” sözcüğünden geliyor. Yani bir bölgenin sömürgeciler tarafından yerleşim yeri haline getirilmesi, kolonileştirilmesi, oraya yerleşilip yaşamın başlatılması. Peki orada daha önce yerleşik olanlar, yani yerliler ne olacak? Kavram onları kapsamıyor. Hatta var olduklarını bile varsaymıyor. Dolayısıyla yeni topraklarda bir topluluk oluşturma süreci, zorunlu olarak, orada daha önce bulunan toplulukları yeniden oluşturmak demek. Ticaret, pazarlık, savaş, soykırım, köleleştirme dâhil kapsamlı bir pratikler silsilesini içerebilir bu.

Müslüman fâtihlerin başka milletlerin topraklarını istila ve işgalinde bu mühendisliğin görülmemesi, kendi sosyo-politik rejimlerini finans edecek haraçtan başkasıyla ilgilenmemelerinden. Emevi halifeleri döneminde gayri Müslimlere uygulanan cizye vergisinden kurtulmak için Müslüman olma furyası başlayınca yeni Müslümanların cizye ödemeye devam etmesi kararlaştırıldı. Hişam b. Abdulmelik’in halifeliği sırasında (724-743) Horasan valisi Eşres b. Abdullah, yeni Müslümanlardan cizye vergisinin kaldırılacağını vaat ettiğinde gelirlerinin azalacağını anlayan köylülerin isyanı üzerine eski uygulamayı sürdürmek zorunda kaldı mesela. (İbn Esir, 1966: 5/147-148). Yani Batılıların şarkiyatçılığında mutlak kötülük bulup Müslüman devletler ve toplumların ahvalinden iyilik, hoşgörü, merhamet öyküleri çıkarmak fazla romantik. Müslüman toplumlarda otokratik idareyi dayatmaya hacet kalmayacak kapasite fazlası hep vardı. Hâlâ var.

Said’in hatası, kolonyalizmi Batılıların Doğu’ya yönelik olanıyla sınırlandırması. Hususen Müslümanlığın fetihlerini. Müslümanlar kendi istilaları için üstelik de ilahi hak tanımlıyor ve şu zamanda bile Batı’yı fethetmeye bileniyor, diş gıcırdatıyor, muhtelif terör eylemleriyle niyet beyan ediyor. Müslümanlar fethettikleri yerlere Napolyon gibi bilim insanlarını götürmediler ve tanımlama işiyle uğraşmadılarsa bu, yaptıkları işi oryantalizm teorisindeki faaliyet türünün dışına çıkarmaz. Bir an evvel kişisel refahı artırmayla meşgul nöro-politik şebekesinde uzun vadeli emperyal planlara vakit ayıracak çaba, uğraş, gayret geninin eksikliğindendir.

Edward Said bir röportajında Napolyon’un 1798’de Mısır’a gelmesinin ilk modern emperyal sefer ve bir kırılma olduğuna dikkat çekmişti. Napolyon o bölgeyi işgal etti ama onunki İspanyolların Yeni Dünya’yı ganimet amacıyla işgal etmesine benzemiyordu. Askerlerden oluşan muazzam ordusunun yanında bilim insanlarını, bitki bilimcileri, mimarları, dil bilimcilerini, biyologları ve tarihçileri de getirdi. Bunların görevi, Mısır’ı her açıdan kayıt altına almaktı. Tabii ki Mısırlılar için değil. Avrupalılar için tasarlanmış bilimsel incelemeler yapacaklardı. Böylece Doğu’yu tanımlama işi, yani oryantalizm başlamış oldu.

Zaman üstü Doğu tasviri

1850’ler veya 1860’larda Paris’te ya da Londra’da yaşayan birisi Hindistan, Mısır veya Suriye’yi öğrenmek istese bu ülkeleri serbest zihinle ele alma şansı çok azdı. Çünkü öncesinde bir hayli eser kaleme alınmıştı ve bu organize bir yazım faaliyetiydi. Organize bilim de denebilir buna. Said bu sistematiğe “oryantalizm” diyecek.

Bu birikimde karşımıza sürekli çıkıp duran bir görüntü arşivi söz konusu. Mesela erkek tarafından kullanılmaktan başka işe yaramayan duygusal kadın. Sırlar ve canavarlarla dolu gizemli Doğu. “Doğu’nun harikaları” tabiri, dönemin en bilinen klişesi. Oryantalizm, hepsi birbirinin tekrarı anlatımla örülen politik bir edebiyat.

Said, Fransız şair Gerard de Neval’i örnek veriyor. ‘Orient’e seyahate çıkan bu zatın Suriye seyahati hakkındaki kitabında okudukları ona çok tanıdık geliyor. Sonra anlıyor ki Neval, Edward W. Lane’in Mısırlılar hakkındaki kitabında söylediklerini aynen tekrarlamış. Çünkü Batılının gözünde Doğu hep aynı. Neresi olursa olsun. İster Hindistan, ister Suriye, ister Mısır. Onlara göre Doğu’nun tüm toplumlarında aynı malzeme var.

Böylece zaman üstü bir Doğu tasviri gelişiyor. Sanki Doğu, Batı’nın aksine, gelişmeyip hep aynı kalıyormuş gibi. Said’e göre oryantalizmin problemlerinden biri de bu. Tarihin dışında kalan, durağan, hareketsiz ve ebedi bir Doğu imajı oluşturuyor. Ama bu faraziyenin tarihi olgularla çeliştiği kesin. Aslında Avrupa ideal bir “öteki” oluşturuyor kendine.

İşin Edward Said’i ilgilendiren kısmı Doğu-Batı ilişkileri değil. Oryantalizmin derin iç ahengi ve Doğu üzerindeki fikirleri. Öyleyse konumuz, uzayıp giden bilimsel konuşmalardan çok daha ileri ölçüde, Avrupa ve Atlantik güçlerinin Doğu üzerindeki kuvvet denemeleri oluyor.

Burada Gramsci’nin “uygar toplum” ve “politik toplum” ayrımı Said’e epey yararlı gözüküyor. Birincisi, akıllı ve zorlaması olmayan bir beraberlik. Diğeri ise ordusu, polisi ve bürokratik sistemi ile ayakta durabilir. Oynadığı rol siyaset olduğundan doğrudan üstünlük kurmakla ilgili. Oryantalizm yazımı işte bu üstünlük ve onu korumayla ilgileniyor.

Oryantalizmi tecrübe eden hayat hikayesi

Edward W. Said, 1935 yılında Kudüs’te Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Ailesi, İsrail devletinin kurulmasından sonra Filistin’den göç ederek Mısır’a yerleşmiş. Fakat burada Said’in özgeçmişiyle ilgili küçük bir oynama yaptığı belirtiliyor. Ailesi hiçbir zaman Yeruşalayim’de (Medinetu’l-Quds) ev sahibi olmamış. Orada doğmuşsa bile Kahire’de büyümüş. (Keyes, 2021: 144).

Üniversite öncesi eğitimine Kahire Victoria Koleji’nde başlamış. Victoria Koleji, İngilizler ülkeyi terk ettikten sonra yönetimi devralacak yönetici sınıfına mensup Araplara ve Levantenlere eğitim vermek üzere açılmıştı. 1951’de bu okuldan ayrılmak zorunda kalınca da eğitimini ABD’deki Massachusetts Mount Hermon School’da tamamlamış. Lisans eğitimini Princeton Üniversitesi’nde, master ve doktorasını ise Harvard’da yapmış. 1974’te Harvard’da Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak bulunmuş.

Said, 2003’teki vefatına kadar Columbia Üniversitesi’nde İngilizce ve Karşılaştırmalı Edebiyat dersleri verdi.

Said’in hayat serüveni tam anlamıyla oryantalizmi tecrübe sayılabilir. Hıristiyan Arap bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmesi, İngilizce eğitim veren Batılı okullarda eğitimini tamamlaması, ABD’de akademik hayata katılması ve devamı. Bütün bu özellikleri nedeniyle kendisini ne tamamen Arap ne de tamamen Batılı görebildiğini söylüyor. Kendi ifadesiyle “dünyalar arasında” bir yerde oldu hep. Otobiyografisinde bu durumuna “yersiz yurtsuz” dedi.

“Dünyalar Arasında” başlıklı denemesindeki tasviri şöyle: Annesi de babası da Filistinli. Annesi Nasıralı, babası ise Kudüslü. Babasının Birinci Dünya Savaşı sırasında askerliğini Fransa’da Amerikan Keşif Kuvvetleri’nde yaparken kazandığı ABD vatandaşlığı vardı. Babası 1911’de, 16 yaşındayken, o zamanlar bir Osmanlı eyaleti olan Filistin’den, Bulgaristan’daki savaş yüzünden askere alınmamak için ayrılmış. ABD’ye gitmiş, orada birkaç yıl okumuş ve çalışmış, sonra da 1919’da kuzeniyle birlikte iş kurmak için Filistin’e dönmüş.

“Osmanlı eyaleti Filistin” ise “Filistin ülkesi/devleti” nerede?

Said’in hızlı geçtiği bu anlatımda “Osmanlı eyaleti Filistin” nitelemesi önemli. Sonuçları var çünkü. Roma devletine özgürlük isyanları nedeniyle Yahudilere ceza olarak adı değiştirilip “Filistin” yapılan Yahuda’da Filistin adıyla hiçbir zaman devlet ve ülke olmadığı gibi çok önemli bir sonuç mesela. Ama “Filistin endüstrisi”nde Filistin ülkesinin İsrail tarafından işgal edildiği anlatısı ana tema. Bu durumda Osmanlı’nın Yahuda ve Samarya ile Gazze’yi ele geçirmesi ne oluyor? Yavuz Selim’in Suriye’den girip Mısır ve Gazze’den çıktığı Müslüman Doğuya fetih seferi kolonyalizme dahil mi? Bu ülkelerin başına merkeze bağlı valiler dikmesi oryantalizm olur mu? Değilse Filistinlilerin birinci büyük savaş sırasında Osmanlıya özgürlük isyanı nedir? “Filistin bayrağı” bu isyanın simgesiydi değil mi?

Yavuz Sultan Selim’in Gazze’yi savaşla istila etmesi (1516) ve 6 bin nüfuslu şehri alırken Memluk ordusunun 5 bin kayıp vermesi peki? Bu savaşta Gazze’de epey insan öldüğünü tahmin etmek zor değil. Netanyahu’nun, Hamas’ın 7 Ekim saldırısına cevaben düzenlediği harekat boyunca 2 milyon nüfuslu Gazze’de 23 bin sivili, yani  nüfusun yüzde 1’ini öldürmesi (53 bin kaybın 30 bini silahlı savaşçıydı çünkü) “soykırım” kabul ediliyorsa Yavuz Selim’in yaptığı kıyım ve kırım ne oluyor?

Muhtelif motivasyonlarla Filistin endüstrisinin içinde yer alıp belli klişeleri tekrarlayanlar böyle sorgulamaları çok sevmiyor.

Hem Edward hem Said

“Said” gibi apaçık bir Arap soyadının başındaki beklenmedik ön adıyla (Edward) çocukluk yılları boyunca rahatsızlık verici ölçüde kuraldışı bir öğrenciymiş. 1935’te doğduğunda annesi Galler Prensi’ne çok hayranmış, Edward adı oradan geliyormuş. Mısır’da okula giden, İngiliz ön adlı, Amerikan pasaportlu ve kesin hiçbir kimliği olmayan bir Filistinli. Daha da beteri, anadili olan Arapça ile okul dili İngilizce ayrılmaz biçimde iç içe girmiş. Hangisinin ilk dili olduğunu hiçbir zaman bilemediğini söylüyor. “Her ikisinde de rüya görmeme rağmen ikisinde de kendimi tam anlamıyla evimde hissedemedim.” diyor.

Herhangi bir aidiyetle tanımlanması güç biri Edward Said. Filistin sorununu kişisel liderlik hırslarına bulaştırmaması ikazıyla Yaser Arafat’ı eleştirirdi mesela. Arafat’ın politikalarını dar görüşlülükle suçlardı. Arafat da kontrol ettiği yerlere onun kitaplarının sokulmasını yasakladı. Eşzamanlı olarak bir kısım Arap ülkesinde de Said’in bazı kitapları yasaklanmıştı.

Said, iyi bir piyanistti. İsrail hükümeti onu “terörist entelektüel” nitelemesiyle andığı sırada o, Yahudi müzisyen dostu Daniel Barenboim’le birlikte konserler veriyordu. İkilinin kurduğu Doğu-Batı Divan Orkestrası Said’in anısını onurlandırarak faaliyetine devam ediyor. Orkestra üyeleri Hollanda, İspanya, İsrail, Lübnan, Mısır, Suriye, Tunus, Türkiye ve Ürdün gibi 17 farklı ülkeden katılan 14-25 yaş aralığındaki 110 müzisyenden oluşuyor.

Oryantalizm yazımının öyküsü

Edward Said, oryantalizme olan ilgisini iki sebebe dayandırıyor. Bunlardan birincisi, 1973’teki Arap-İsrail savaşı.

Savaş öncesinde Batı medyasında Arapların ne kadar yüreksiz oldukları, savaşmayı bilmedikleri, modern olmadıkları için daima mağlup olacaklarını konu edinen birçok görüntü ve tartışmanın yer alması. Ancak Ekim 1973´ün başında Mısır ordusu kanalı geçip diğer ordular gibi savaşabildiğini gösterdiğinde herkesin şaşırdığını ve bunun kendisinde ani bir uyarıcı etki yaptığını söylüyor.

İkincisi ise bir Arap olarak kendi edindiği deneyim ile bunun Batı’nın sanatındaki yansıması arasında sürekli gördüğü uyumsuzluk. “Delacroix ve Gerome gibi çok iyi sanatçılardan ya da Disraeli ve Flaubert gibi Doğu hakkında yazan romancılardan bahsediyorum” diyor. Doğu hakkındaki bu temsillerin, kendi geçmişi hakkında bildikleriyle neredeyse hiçbir alakasının olmadığını görmüş. Böylece oryantalizmin tarihini yazmaya karar vermiş.

Fakat unutmayalım, Said, oryantalizm analizine sıfır noktasından başlamıyor. Arap devletlerinin 1948, 1967 ve 1973 saldırılarıyla başlayan Arap-İsrail savaşlarını konu ve sorun edinmemiş. Sonrasıyla ilgili daima. İfadeyi biraz daha genişletirsek, Müslümanların İsrail’e ve Batı’ya yönelik saldırı ve savaşlarını dışarıda bırakmadan oryantalizm teorisi kuramayacağını iyi biliyor.

Düşünce şeması

Edward Said, “paradigma kurucu bir eser” olarak değerlendirilen Oryantalizm’i 1978’de yayınladı. Kitapta Avrupa’nın Doğu ile bağlantılı kültürel, siyasî, iktisadî çıkarlarından kaynaklanan, kökü çok eskilere uzanan bir yazı geleneğini inceledi.

Kitapta esas itibariyle 19. yüzyıl sömürge çağının oryantalizmini değerlendiriyor. Ağırlıklı olarak da Fransız ve İngiliz oryantalizmini. Bu nedenle sömürge ilişkilerinde geride kalan Almanya’nın oryantalist çalışmalarını eserine dahil etmemiş. İkinci Savaş sonrasında İngiliz ve Fransız imparatorluklarının mirasını devralan ABD’deki oryantalist çalışmalara değinisi ise oldukça yüzeysel.

Said’in kitabı ne oryantalizm konusunu ele alan ne de oryantalizme eleştiri yönelten ilk kitap. Ancak Said, Foucault’nun kavramlarının yardımı ile bilginin nesnel değil, siyasal niteliğini vurguluyor. Kitapta yapmaya çalıştığı şey, İngiltere, Fransa ve daha sonra da ABD’deki oryantalist çalışmalar ile bu ülkelerin Ortadoğu’da güttüğü emperyalist çıkarlar arasındaki bağlantıyı göstermek. Bu geleneği, Avrupa’nın çok daha kapsamlı iktidar ve egemenlik yapılarının harekete geçirdiği “bir kültürel güç uygulaması olarak” değerlendiriyor.

Edward Said, eserinin Birinci Bölümü’nde oryantalizmin nasıl işlediğini anlatıyor. Avrupalı emperyalist siyasetçilerin oryantalist söylemden nasıl yararlandıklarını örnekleriyle sıralıyor. Kendilerini oryantalizmle nasıl tahkim ettiklerini kanıtlıyor. Kısacası siyaset için oryantalizmin ne anlam ifade ettiğini gösteriyor.

İkinci Bölüm’de 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan ve 19. yüzyılda da devam eden “çağdaş oryantalizm” dediği şeyin ilk evrelerini ele alıyor. Siyasî tarih zemininde oryantalizmin 1880’lere kadar olan gelişimini ve kurumlarını inceliyor.

Bu bölümde gerçekleştirmek istediği bir diğer şey de 19. yüzyılda Doğu hakkındaki söylemi egemenliği altında bulunduran modern meslekî terminolojinin nasıl üretildiğini göstermek. Bu terminoloji, oryantalist olsun olmasın Doğu hakkında konuşmak isteyen herkesi denetliyor çünkü.

Said’e göre 19. yüzyılın ortalarından itibaren Batı dünyası, Doğu’ya yeni bir biçim verme ve Doğu’yu değiştirme faaliyetine girişti. Sonrasında da oryantalizm yeni koşullara kendini uyarlama becerisini gösterebildi. Ona göre artık sahneye yeni bir oryantalist tipi çıkacaktır: İmparatorluk ajanı oryantalistler.

Edward Said, 20. yüzyıla aktarılan oryantalist mirasın, oryantalist söylemin resmî kalıplar içinde kendini sürekli üreten bir sisteme dönüşmesini eserinin son bölümünde ele alıyor.

Fikrî kaynaklar

Said ve şarkiyatçılığı üzerine yazılan değerlendirmelerde, onun eleştirel bakışında, Foucault’nun söylem ve Gramsci’nin hegemonya kavramlarının önemli yer tuttuğu özellikle belirtiliyor. Said’in hermenötik ve eleştirel tarih anlayışından daha radikal bir toplumsal-siyasal eleştiriye yöneldiğine dikkat çekiliyor.

Said, şarkiyatçılığın metodolojik arka planını oluştururken Gramsci’nin hegemonya kavramına başvurdu. Ama bunun yanısıra yazarların tarihlerinin ürünü olduğu tezi ile metinlerin determinizmi arasında da paralellik kuruyordu.

Foucault’da ön plana çıkan söylemsellik Said’e, bilgi/iktidar ilişkisi ekseninde Batı’nın Doğu’ya egemen olma sürecini anlamasında yol gösterdi. Söylem, metin, yorum, anlam tartışmaları, eleştirinin ve entelektüelin fonksiyonları gibi konulardaki görüşleri olmaksızın Said’in analizleri anlaşılamaz.

Chomsky’den aldığı destek ise stratejik. Çünkü Chomsky, Vietnam savaşı sırasında Amerikan hükümetinin silah araştırmaları için ayırdığı paraların kaynağını araştırırken bu savaşla objektif bilim arasındaki maddî ilişkiyi ifşa etmişti. Raymond Williams’tan da hegemonyanın inatçı ve sürekli olduğu fikrini aldı. Zira kültür ağır baskılar altında kalsa dahi, yazarlar ve düşünce adamları üretimlerine devam ediyordu.

Oryantalizm kokteyli

Said’e göre değişik oryantalizm türleri arasındaki farklar, aslına bakılırsa, Doğu olarak adlandırılan şey hakkındaki farklı tecrübelerdir.

İngiltere ve Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki fark, İngiltere ve Fransa’nın vaktiyle Doğu’da sömürgelere sahip olması. Yani İngilizlerin Hindistan’da uzun süreli ilişkileri ve emperyal rolleri vardı. Dolayısıyla Hindistan’ı birkaç yüzyıl idare etmek gibi hakiki tecrübelerden oluşan bir arşiv biriktirdiler. Aynısı Kuzey Afrika’da bulunmuş olan Fransızlar için geçerli. Örneğin Cezayir ve Hindi-Çin bölgesinde doğrudan kolonyal tecrübeleri mevcuttu.

Said, Amerikalılar açısından bu tecrübenin daha dolaylı olduğunu düşünüyor. Çünkü Yakın Doğu’da hiçbir zaman sömürge tarzı bir Amerikan işgali olmadı. Dolayısıyla, İngiliz ve Fransız Oryantalizmi ile Amerikan Oryantalizmi arasındaki fark, Amerikalıların Doğu tecrübesinin dolaylı ve soyutlamalar üzerine kurulu olması.

Amerikan tecrübesini İngiliz ve Fransız Oryantalizminden ayıran ikinci önemli husus da Amerika’nın en önemli müttefiki İsrail’in Ortadoğu’daki varlığıyla ilgili. İsrail’in Ortadoğu’daki mevcudiyeti Amerikan oryantalizmini siyasallaştırdı ona göre. Bu yüzden Said için tek problem, İsrail’in güvenliğinin intihar bombacıları tarafından tehdit ediliyor gösterilmesi. “Ama” diyor Said, “İsrail’in yaptıklarının doğrudan sonucu olarak sefalet içinde hayat süren, mallarına ve evlerine el konmuş yüzbinlerce, hatta milyonlarca Filistinli hakkında hiçbir şey söylenmiyor.”

Böyle söyleyen Said’e İsrail’de masum insanlara yönelik intihar saldırılarını makul ve mazur mu gördüğü çok soruldu tabii ki. Her defasında da ithamları reddetti ve terör saldırılarını kınadı. Fakat Filistinlilerin intihar saldırılarında ölen İsrailliler ile İsrail’in evlerine el koyduğu Filistinlileri her karşılaştırdığında Said’e yönelen suçlamalar haksız sayılmaz.

Bir de Filistin endüstrisinin hiç vazgeçmediği “yüzbinlerce”, “milyonlarca” yuvarlamaları var. Evlerine el konmuş yüzbinlerce, milyonlarca Filistinli var mı gerçekten? Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), 2009’dan 2024’e kadarki dönemde 20 bin civarında evin muhtelif suçlamalarla yıkıldığını raporlamış. Bu suçlamaların ağırlıklı bölümünü İsrail güvenlik güçlerine saldırılara karışmış olmak oluşturuyor. Kaçak inşaat gerekçesiyle yıkılan evler de bu rakama dahil. Bütün vakalarda da İsrail, Cenevre Sözleşmesini ve insan haklarını ihlal etmekle suçlanmış. Yıkımların bazıları İsrail mahkemelerine yansımış. Filistinliler lehine sonuçlanan davalar var. Hatta İsrail Yüksek Mahkemesi, bir İsrail askerinin ölümüyle sonuçlanan saldırıda eylemcinin evinin yıkılmasını orantısız cezalandırma kabul etmiş ve kararı bozmuş. Emsal örnek ve kararlar hiç de az değil. İsrail’in hukuka bağlı demokrasisini, Hamas’ın sokaklarda ceset sürüklediği Gazze’deki teşhirci yönetim biçimiyle karşılaştırmak mümkün görünmüyor.

İran imajı oryantalizmden mi ibaret?

Oryantalizm bahsinde Said’in elinde başka örnekler de var. Mesela İran. Ona göre İran devriminden sonra medyaya yansıyanlar tam bir görüntü cephaneliğiydi. Yumruklarını sallayan büyük halk kitleleri, siyah flamalar, katı yüzlü Humeyni vs. Böylece İslam hakkında elde ettiğiniz izlenim, İslam’ın bütün korkunç şeylerden daha korkutucu ve esrarengiz olduğu idi. Sanki Müslümanların asli görevi Amerikalıları tehdit etmek ve öldürmekti.

İyi de böyle değil mi zaten? Müslümanlar on yıllardır böyle şeyler yapmıyor mu? Hem de her eylemden sonra övünerek. Buna rağmen “İslam’ı korkunç göstermek” denildiğinde tahrik amaçlı slogan atılmış olur sadece.

Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanmasını konu edinen “Amerika’da Cihat” gibi belgeseller çok daha ürkütücü bir İslam portresi oluşturdu Said’e göre. İslam ve onun öğretileri terör kelimesinin eşanlamlısıydı artık. İslam’ın şeytanlaştırılması sebebiyle “dindarlık” ile “şiddet” arasında neredeyse bir fark kalmadı. Ama örneğin Oklahoma City saldırısını yapan kişinin “Hıristiyan bir fundamentalist” olduğu yönünde benzer genellemeler asla yapılmadı.

Edward Said Nisan 1995’deki Oklahoma saldırısından sonra yaşananları şöyle anlatıyor: “Hevesli canlı yayın yorumcularından birisi, bunun Ortadoğu usulü bir bombalı eyleme benzediği ve eylemden hemen sonra etrafta bazı esmer kişilerin görüldüğüne dair bir şeyler söylemiş. Bu olayı, orada yetişmiş, dış görünüşü itibariyle tamamen Amerikalı olan McVeigh adlı bir gencin dünyaya karşı duyduğu Ahab öfkesiyle gerçekleştirdiğini bir an bile düşünmediler.”

Said’in kullandığı metafordaki Ahab, MÖ 8. yüzyılda hükümdarlık yapmış 7. İsrail kralı. Eylemci McVeigh de Hıristiyan siyonistler olarak anılan Evanjeliklerden. 2001’den başlayarak Ortadoğu’da savaşlar çıkaran Bush hükümetinin akıl hocaları, bu tarikatın Hıristiyan ve Yahudi kökenli sempatizanlarıydı, bu doğru. Ama bir dakika, İslamcıların çetelesi tutulamayacak kadar çok, çeşitli ve çok can kayıplı terör saldırılarıyla bu bir tek eylem mi karşılaştırılıyor? Burada hem yöntem hatası hem de ahlaki kusur yok mu?

Said, Timothy McVeigh’in Oklahoma saldırısından dinsel genelleme çıkarılmamasının sebebini tabii ki biliyor. İsrail’e her ölümcül saldırı sonrasında Gazze ve Batı Şeria’da düzenlenen kitlesel şenliklere benzer şekilde Hıristiyanların, bu eylem sonrasında sokaklarda festival düzenlememesi, helva dağıtmaması, daha fazlasını yapacaklarına yeminler etmemesi öyle bir genelleme yapmaya mani çünkü. Buna rağmen Amerikalıların bu tekil, istisna, münferit eyleme “domestik terör” demesindeki seviye de mi anlam taşımıyor? Müslümanlar, kendilerinden olanların sürekli ve sayısız saldırılarını terör eylemi olarak bile anmıyorken.

Oryantalizmin tezleri

1) Said’in teorisinde şarkiyatçılığın bize anlattığı özetle şudur:

i) Doğulu kolektif kimliği denilen şey, Batının Şark anlayışları ve temsilleri tarafından inşa edildi.

ii) Şarkiyatçılık, Şark hakkında ifadeler üreten kamusal bir imaj makinesidir.

[Şerif Mardin de “Power, Civil Society and Culture in the Ottoman Empire” makalesinde Batının Alla Turca davranış kalıbını benzer şekilde analiz ediyor: Batı’nın, Osmanlı sistemi ile kendininki arasında görülen uçuruma karşı duyarlı hale gelmesi ve Osmanlı Türk kültürünün sentetik bir modelini inşa etmesi. Fakat Mardin, Said’in, Foucault tarafından güç-iktidar ilişkileriyle tanımlanmış söylem modelini bağlamından kopararak aşırı serbest kullanmasını eleştiriyor.]

2) Oryantalizm Avrupa’nın havadan uydurması değildir. O, birkaç neslin birlikte çalışarak uzun yatırımlarla meydana getirdiği önemli bir doktrinler ve uygulamalar paketidir. Devam eden bu yatırımlar yüzünden Doğu, Batılının vicdanında yer tutabilmek için bir bilgi sistemi olarak oryantalizmin süzgecinden geçmek zorundadır.

3) Özel yahut genel açıdan Şark’ı öğreten, yazıya döken yahut araştıran kimse Şarkiyatçıdır ve yaptığı şey Şarkiyatçılıktır. Hangi meslekten olursa olsun. Antropolog, sosyolog, tarihçi yahut dil bilimci.

[Bernard Lewis bu tanıma itiraz edecek ve mesela antik Yunan’ı çalışanlar için niye böyle bir tanımlama yapılmadığını soracak.]

4) 18. yüzyıl sonlarını kabaca bir başlangıç noktası kabul edersek, oryantalizm Şark ile uğraşan toplu müessesedir, yani Şark hakkında hükümlerde bulunur, onu tasvir eder ve eğitimini verir.

5) Doğu; mistik, egzotik ve vahşi temsillerle bütünleşen akademik bir yaratı değildir. Tamamen kendine özgü, belirleyici gücü olan bir kavramsallaştırmadır.

6) Kendini üstün gören ve bu üstünlüğünü korumak isteyen kültür (ki Batı kültürü böyledir) başka bir kültürü eşiti olarak anlayıp değerlendiremez. Hele bu kültür sömürgeciliğin askeri ve ekonomik amaçları ve kurumlarıyla besleniyorsa. Yani egemen kültürse.

7) Doğu, gerçek olmayan bir dünyadır. Batılı tarafından üretilmiştir ve Batı’nın zihniyetinde vardır, gerçek değildir. Bu durum yalnızca Batılılar için geçerli değildir. Doğulunun kendi Doğu tanımı için ya da Müslümanın kendi İslam ve Müslüman tanımları için de bu böyledir.

8) Oryantalizmin yapısı, hakikatler söylendiğinde balon gibi sönecek yalanlar yahut masallardan ibaret değildir. Yine Oryantalizmin kıymeti, Doğu hakkında doğrucu bir muhakeme olmasından gelmez. Bilakis Avrupa ve Atlantik ülkelerinin Doğu karşısındaki güçlerinin işaretidir.

9) Oryantalizm, Doğu’ya egemen olup Doğu’yu yeniden yapılandırmak ve Doğu üzerinde otorite kurmak için kullanılan Batılı bir üslup olarak incelenmelidir. Doğu’yla uğraşması ise Doğu hakkında saptamalar yapmak, ona ilişkin görüşleri meşrulaştırmak, onu betimleyip öğretmek, oraya yerleşmek ve nihayet onu yönetmek içindir.

10) Tek bir coğrafi bölgenin tarihsel ve edebi bakımdan incelenmesi ve eleştirilmesi söz konusu olamaz. Dolayısıyla böyle bir inceleme beraberinde kolonyal güçlerin bölgenin tarihine ve edebiyatına yaptığı baskıcı etkilerin de incelenmesini getirir.

Said Batı düşmanı mı?

Said’in çalışması çoğu kişi tarafından “Batı eleştirisi” ya da “Doğu/İslam savunusu” olarak da okundu. Bu kanaatin oluşmasında yazarın Filistinli oluşunun ve Filistin meselesiyle yakın ilgisi bulunmasının etkisi var tabii ki. Fakat Said, Batı karşıtı olduğunu hep reddetti. O aslında “Doğu” ve “Batı” gibi kavramsallaştırmaların karşısındaydı.

Said’in çok farklı düşünce biçimlerini bir araya getirerek bir söylem analizi oluşturması Batı’nın Doğulu temsilleri üzerinde yıkıcı etki yaptı. Bu etki oryantalist çalışmaların yönünü değiştirmeye mecbur bıraktı. O kadar ki, artık uzmanlar, oryantalizm yerine “doğu incelemeleri” ismini tercih ediyor. Bunun sebebi, oryantalizm kavramının hem belirsiz ve çok genel olması, hem de Avrupa sömürgeciliğinin 19. ve 20. asrın başında ‘insana yüksekten bakan’ yönetici tavrını çağrıştırması. Fakat adlandırmada farklı isimler tercih edilse de oryantalizm, Doğu ve Doğu’ya ait şeyler hakkındaki tezleri ile akademi dünyasında varlığını sürdürüyor.

Edward Said’in Oryantalizm isimli eseri, yayınlandıktan sonra kültürel araştırmalar sahasında yoğun bir tartışmanın odağı haline geldi. Said’e ve eserine, Batı dünyasından olsun, Doğu dünyasından olsun birbirlerinden oldukça farklı kaygılardan hareket eden itirazlar yükseldi. Aijaz Ahmad, Bernard Lewis, Sadık Jalal al-’Azm, Albert Hourani, James Clifford, John McKenzie, David Kopf, Leonard Binder, Fred Halliday ve daha pek çok entelektüel tarafından eleştiriler yöneltildi.

Bu eleştiriler arasında, Batı dışı toplumların kendi zorbalık, gerilik, eksiklik, kusur, tembellik ve suçlarının sorumluluğunu sömürgeciliğe yüklediğine ilişkin değerlendirme de var.

Said’in Doğu’nun doğru bir temsili olarak benimsediği şeyin ne olduğu sorusu da soruldu. Bu tenkide göre aslında Said de eleştirdiği söylem ile tamamen aynı pozisyonu zorluyordu.

Tarihçi İlber Ortaylı, Said eleştirisinde (Son İmparatorluk Osmanlı, 2006), Said’in en sert tenkitçisi Bernard Lewis’e hak veriyor. Lewis, Said’in oryantalizm tezine “tam anlamıyla saçmalık” demişti. Ortaylı bu tartışmaya dayanarak Said’in oryantalizm analizini, Amerika’da Filistinliler ile Yahudilerin edepsizce koltuk kapma yarışıyla açıkladı. Bu yakıştırmanın eleştiri sayılamayacağına dair Ortaylı ve Lewis’i suçlayan tenkitler de yazıldı.

Sömürgeci söylem analizine dayalı teori 1990’ların başlarından itibaren post-kolonyal çalışmalar olarak tanınmaya başladı. Ancak her ne kadar post-kolonyalizm tartışmalarına kaynaklık etse de Said hiçbir zaman post-kolonyalist olarak anılmak istemedi. Kendi çalışması üzerine yepyeni bir disiplin kurulması olgusuna kayıtsızdı. Hatta zaman zaman Homi Bhabha gibi post-kolonyalistleri eleştirdi.

Said’in oryantalizm eleştirisi muazzam sömürge edebiyatını ve bu edebiyatın arka planını ortaya çıkardı. Konuyla ilgili çalışmaların iddiasına göre Said’in Joseph Conrad, Jane Austen, Rudyard Kipling ve Yeats üzerine eleştirel okumalarının bunda önemli payı var.

Said’in etkisi sadece oryantalizmin eleştirel kollarının meydana çıkmasını sağlamadı. Aynı zamanda sosyal bilimlere katkısıyla da önemini korudu. Dolayısıyla Edward Said’in sosyal bilimlere katkısının etnisite, kültür, kimlik, sürgün, sömürge gibi çok geniş bir perspektiften ele alınması yerinde olur.

Fakat Batı’yı suçlamak en kolay olanı. Az biraz vicdanı olan ve hakikate meraklı herkes dünyanın bu noktaya gelmesinde Müslümanlığın hissesine en büyük payın düştüğünü inkar edemez. Nijerya’da ve Sudan’da İslamcı militanlar Hristiyan köylerini basıp onlarca çocuk, kadın, yaşlıyı acımasızca öldürürken Müslüman toplumlardan ağız ucuyla kınama bile işitilmiyor. Çok geriye gitmeye gerek yok, sadece 2024’te Boko Haram, IŞİD-Afrika ve Fulani militanları 5 bin Hıristiyanı öldürdü. Kongo’da 700’e yakın, Burkina Faso’da 1500. Gazze’deki savaş hali soykırım ise sırf Hristiyan oldukları için öldürülen binlerce insanın durumu ne?

Batılıların oryantalizmi varsa Müslümanların da oksidentalizmi var. Batı karşıtlığı her şeydir Müslüman zihinde. Yetersizlik, beceriksizlik, başarısızlık ve kabiliyetsizliklerini hep Batı karşıtlığı ile örtbas eder.

Oryantalizm kötü de oksidentalizm iyi mi?

Kaynaklar

Akbaş, Beyaz Arif. (2014). Postkolonyalizm Denemeleri, YGY (R. Radhakrishnan’ın “A Said Dictionary”sından nakille)

Akınhay, Osman. (2007/2). Mesele Kitap Dergisi. Sayı: 9, Eylül, ss: 47-50.

Arlı, Alim. (2003). “Dünyalar arasında: Edward W. Said’in mirası”, Divan İlmî Araştırmalar, sy. 15, s. 169-189, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/254427

Aynî, Ebu Muhammed Bedruddin. (ö. 1451). (2001). Umdetu’l-Kari Şerhu Sahihi’l-Buharî. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.

Belazurî, Ahmed Yahya. (ö. 892). (1959). Ensabu’l-Eşraf. Kahire: Dâru’l-Mearif.

Buhari, Muhammed b. İsmail. (ö. 870). (2002). Sahihu’l-Buharî. Daru İbn Kesir, Beyrut.

Bulut, Yücel. “Edward W. Said’e ve Oryantalizm’e dair”, https://www.mepanews.com/edward-w-saide-ve-oryantalizme-dair-42093h.htm

Cevherî, Ebu Nasr İsmail b. Hammad. (ö. 1007). (2009). Sıhah, Tâcu’l-Luğa ve Sıhahu’l-Arabiyye. Kahire: Dâru’l-Hadis.

Dehekî, Ali Gulamî. (2001). “Cenghâ-yi İrtidad ve Buhran-i Caneşinî pes ez Peyamber”, Ma’rifet, Sayı 40, Tehran Şemsî, s. 34-42, http://ensani.ir/fa/article/66784/

Ebu Davud, Süleyman b. Eş’as. (ö. 889). (1997). Sünenu Ebi Davud. Daru İbn Hazm, Beyrut.

Heykel, Muhammed Hüseyin. (ö. 1956) (1942). Es-Sıddık Ebu Bekir. Kahire: Dâru’l-Mearif.

İbn Abdilber. (ö. 1071). (2010) Et-Temhid lima fi’l-Muvatta mine’l-Meani ve’l-Esanid. Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye.

İbn Asakir. (ö. 1176). (1995). Tarihu Medineti Dımeşk. Beyrut: Dâru’l-Fikr.

İbn Ebi Şeybe. (ö. 849). (2006). Musannef Cidde: Daru’l-Kıble li-s-Sekafeti’l-İslamiyye.

İbn Esir. (ö. 1233). (1966). El-Kamil fi’t-Tarih. Beyrut: Dâru Sâdır.

İbn Huzeyme, Muhammed b. İshak. (ö. 923). (1992). Sahihu İbh Huzeyme. Riyad: El-Mektebetu’l-İslami.

İbn Huzeyme. (ö. 924). (1980). Beyrut: Kütübü’l-İslami.

İbn İshak. (ö. 768). (2004). Es-Siretu’n-Nebeviyye. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.

İbn Kesir, İsmail b. Ömer. (ö. 1373). (1978). El-Bidaye ve’n-Nihaye. Beyrut: Dâru’l-Fikr.

Jhally, Sut. (2016). “Edward Said ile Oryantalizm’e Dair”, Çev. Adem Köroğlu, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 41,  s. 167-.178, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/268955

Keyes, Ralph. (2021). Hakikat Sonrası Çağ. Tudem.

Kuleyni, Muhammed b. Yakub. (ö. 941). (1988). El-Kafi. Tehran: Daru’l-Kütübi’l-İslamiyye.

Parla, Jale. (1985). Efendilik, Şarkiyatçılık ve Kölelik, İletişim Yayınları.

Said, Edward W. (1998). Oryantalizm (Doğu Bilim) – Sömürgeciliğin Keşif Kolu. İrfan Yayınevi.

Taberî, Muhammed b. Cerir. (ö. 923). (2011). Tarihu’l-Ümem ve’l-Müluk. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.

Tavus el-Hüseynî, Ali b. Musa. (ö. 1266). (1979). el-Taraif fi Ma’rifeti Mezahibi’t-Tavaif. Kum: Matbaatu’l-Hayyam.

Tirmizî, Ebu İsa Muhammed. (ö. 892). (2000). Sahihu Süneni’t-Tirmizî. Mektebetu’l-Mearif, Riyad.

Turanlı, Gül. (2017-1). “Edward Said’in Oryantalist Söylem Analizi”, Şarkiyat Mecmuası, Sayı 30, s. 101-119, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/883871

Vakıdî, Muhammed b. Ömer. (ö. 823). (1990). Kitabu’r-Ridde, 176-177, Beyrut: Dâru Ğarbi’l-İslamî.

Bize destek olun

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.