Haftaya Bakış (297): Taht kavgaları sürüyor | Komisyonun ortak raporu bekleniyor | Medyaya operasyonlar 

Taht kavgaları, komisyonun beklenen ortak raporu, medyaya yönelik operasyonlar ve perde arkasında yaşanan gelişmeler… Ruşen Çakır ile Kemal Can değerlendirdi.

Komisyonun ortak raporu bekleniyor 

CHP’nin çözüm komisyonuna sunduğu raporda Kürt sorununun varlığı kabul edilmeden çözülemeyeceği vurgulanırken, PKK, Abdullah Öcalan, silahsızlanma süreci ve umut hakkı gibi başlıklar kapsam dışında bırakıldı. Demokratik siyaset ortamının oluşturulması için TCK ve TMK’da düzenleme, koruculuk sisteminin kaldırılması, anadilde eğitim, kayyum uygulamasına son verilmesi, 21 Mart’ın Nevroz Bayramı kabul edilerek resmi tatil olması, 1938 Dersim olaylarının araştırılması için arşivlerin Meclis’te toplanması gibi öneriler getirildi. CHP, çözümün merkezine demokratikleşme, hukuk devleti ve eşit yurttaşlık ilkelerini koyarken; rapor, tarihsel arka plan ve soruna özgü çözüm araçları açısından 1989 SHP raporunun gerisinde kaldı

Komisyondaki diğer partiler ve MHP de raporlarını sundu.

Taht kavgaları sürüyor, komisyonun ortak raporu bekleniyor (Video)
Taht kavgaları sürüyor, komisyonun ortak raporu bekleniyor (Video)

Medyaya operasyonlar 

Gazeteci Mehmet Akif Ersoy gözaltına alındı. Ersoy, uyuşturucu soruşturması kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatı ile İstanbul İl Jandarma ekipleri tarafından evinde gözaltına alındı ve Jandarma İl Komutanlığı’na götürüldü

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada 8 kişi hakkında gözaltı kararı verildiği; Ersoy ve diğer üç kişinin “uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, kullanılmasına yer ve imkân sağlamak” suçlarından gözaltına alındığı bildirildi. 

Öte yandan TMSF, Mehmet Akif Ersoy’u “Habertürk TV Genel Yayın Yönetmenliği” görevinden aldı. 

Habertürk’ün konuya dair açıklaması şöyle: 

“İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy gözaltına alınmıştır. Yürütülen soruşturmanın selameti açısından Mehmet Akif Ersoy görevinden uzaklaştırılmıştır. Kamuoyuna saygı ile duyurulur.” 

GAİN soruşturması

İstanbul İl Jandarma Komutanlığı, Anahat Holding bünyesinde bulunan GAİN Medya başta olmak üzere bağlı şirketlere operasyon düzenledi. Operasyon “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama” ve “nitelikli dolandırıcılık” suçlamaları ile yapıldı. Jandarma ekipleri holding ve bağlı şirketlerde arama yaparken Berkin Kaya, Barbaros Reşat Gülcan ve Selahattin Aydın gözaltına alındı

Başsavcılıktan yapılan açıklamaya göre, GAİN Medya Anonim Şirketi, GAİN Studio Prodüksiyon Anonim Şirketi, GAİN Shorts Medya Anonim Şirketi, Anahat Holding Anonim Şirketi, Anahat Medya Anonim Şirketi, 3B Yazılım Teknolojileri Sanayi Ticaret Anonim Şirketi ve Berton Yapı İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ne Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kayyum olarak atandı.

Taht kavgaları sürüyor, komisyonun ortak raporu bekleniyor (Video)
Taht kavgaları sürüyor, komisyonun ortak raporu bekleniyor (Video)

Savcılığın açıklamasına göre 2024’te Berkin Kaya, GAİN Medya Anonim Şirketi’nin yüzde 50’sini yaklaşık 450 milyon TL’ye satın aldı.

Şirket sermayesi 1 milyar TL’ye çıkarıldı. Şirket finansmanının büyük ölçüde yüklü nakit girişleri ve yurtdışı kaynaklı transferlerle sağlandığı tespit edildi.

Açıklamada, 12 Aralık 2024’te Selahattin Aydın tarafından tek ortaklı ve 10 milyon TL sermaye ile kurulan Anahat Medya Anonim Şirketi’nin, GAİN Medya Anonim Şirketi’ni 22 Ocak 2025’te 450 milyon TL bedelle devraldığı söylendi. 

Berkin Kaya, Barbaros Reşat Gülcan, Selahattin Aydın ve sunucu Okan Karacan’ın ifade işlemleri tamamlandıktan sonra şüpheliler Kaya, Gülcan ve Aydın tutuklanmaları talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk edildi.

Karacan için ise adli kontrol şartıyla serbest bırakılması talep edildi.

Holding sahibi ve yetkilileri Berkin Kaya, Selahattin Aydın ve Barbaros Reşat Gülcan sevk edildiği hakimlikçe tutuklandı. Sunucu Okan Karacan ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Ruşen Çakır ile Kemal Can Haftaya Bakış’ta değerlendirdi. 


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba. 

Kemal Can: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: Önce en sıcak olayla başlayalım. Levent Gültekin, YouTube’da yaptığı bir yayın nedeniyle, asılsız bilgileri yaymak suçlamasıyla dün gece gözaltına alındı. Bugün savcılığa çıktı. Daha doğrusu savcılık pas geçmiş ve Gültekin doğrudan hâkim karşısına çıkmış. Yurt dışı çıkış yasağı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakılmış. Neden suçlandığını bilmiyor, söylenmemiş. Yani, ‘Şu söylediğin yalan ya da çarpıtılmış’ diye bir şey yok. Öyle, boş bir şey; ‘’Bir şey yapmışsındır’’ gibi yapmışlar. Medyayı her hafta konuşuyoruz maalesef. Medyaya baskılar var. Mesela Tele1 olayı. Tele1‘den Merdan Yanardağ’ı aldılar ve kanala el koydular. Ya da Kürt gazeteciler veya şurada, burada çalışan değişik gazeteciler alınıyor. Şimdi Fatih Altaylı ile beraber başlayan ve YouTube‘da etkili bir şekilde yayın yapanlar alınıyor. Fatih bunların en etkilisiydi. Bunu hep konuştuk zaten. Ardından, geçen hafta Enver Aysever’i aldılar. O da YouTube‘da yayın yapıyor ve bayağı bir izleyicisi var. Şimdi de Levent Gültekin. Yani YouTube‘daki tek tabancalar diyelim. Aslında yapan çok kişi var, ama en çok öne çıkan… 

Kemal Can: Onların da bir kısmı daha önce başka soruşturmalara eklemlenerek çağrıldı. 

Ruşen Çakır: Evet. Ama mesela YouTube‘da yayın yapanlardan Nevşin (Mengü) de daha önce alınıp bırakılmıştı. Özlem Gürses aynı şekilde. YouTube‘da etkili olan kişilere yönelik gözaltına alınma olayları son günlerde iyice arttı. Mesela Enver Aysever’in olayında suç nedir diye konuştuk geçen hafta biliyorsun. Ne olduğu belli olmayan bir suçtan yargılanıyor. Levent Gültekin ise hangi gerçeği nasıl çarpıttığı söylenmeden suçlanıyor. Böyle bir durumdayız ve şimdi bunu paylaştığın zaman, hemen birileri, ‘’Sıra sende, sıra sizde’’ diyorlar. Hesapta dayanışma, ama genellikle kötücül bir niyetle söyleniyor. Ama daha vahim olan, bunların kanıksaması. Yani olayın kendisinin vahametini konuşmak yerine, öncesinden ziyade sonrasını konuşmak. Şuna ifrit oluyorum: ‘‘Ohhoo daha neler göreceğiz. Bu rejim…’’ Bir de şöyle şeyler var: ‘’Bunu siz yaptınız.’’ Neyi nasıl yaptıysak, onu hâlâ anlayabilmiş değilim. Bu yaşananları tasvip etmiyormuş gibi yapıp, ‘’Daha bunlar bir şey değil’’ deniyor. Bunu, başımıza gelenlerden memnun olmuş gibi ‘’Sizin başınıza daha neler gelecek?’’ anlamında da söyleyen var. Bir de, “Daha bizim başımıza neler gelecek?” diye maharetmiş gibi söyleyenler var. Artık hakikaten bunalttı yani. 

Kemal Can: Evet. Sonuçta her hafta benzer bir şey oluyor. Bu konu üstüne konuşuyoruz ve aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyoruz. Şimdi şöyle bir şey var: Bu tür vakaların sayısı son yıllarda arttı, yoğunluğu arttı. Hatta buradaki cezalar, tutukluluk süreleri, yani verilen eziyet, yaratılan eza da büyüdü. Gözdağı diye bir şeyden bahsediliyorsa, o gözdağının ölçeği de sürekli büyütülüyor. İfade için gözaltına alma meselesi, savcılığa çağrılmaktan, uzun süre tutuklu kalmaya kadar yayılan, çeşitli dozlarda bir gözdağı müessesesi hâline geldi. Önce böyle birtakım zorlama iddialarla, bazen gizli tanıklarla ortaya çıkan şeyler vardı. Sonra, geçen haftaki yayında da konuştuk, Enver Aysever olayında olduğu gibi, Fatih Altaylı olayında da aslında kısmen var. Bu, nasıl tehdit olabilir? Bir şeyin tehdit olarak suç oluşturması için, o tehdidin gerçekleştirebilirliğinin olması, onu yapanın bunu amaçlayarak söylemiş olması lazım. Bahse konu fiil o kriterlere uymuyor. Şimdi böyle zorlama şeyler gündeme geldi. Daha sonra, suç olarak tarif edilemeyecek şeyleri de konu etmeye başladılar, Enver Aysever olayındaki gibi. Şimdi bu son olayda görüyoruz ki artık mevzuya da ihtiyaç duymuyorlar. Birisini ifade için gözaltına alıyorsunuz. İfade için gözaltına almanın anlamı nedir? Ona bir şey soracaksınız. 

Ruşen Çakır: Bir suçlama olması lazım.

Kemal Can: Bir suçlama yapacaksınız ya soruşturmayı genişletmek için ya da o suçlamanın hakikati ile ilgili bir sonuca varmak için, o suçlamaya dair soru soracaksınız. Ama sonuçta çağırıyorsunuz ya da alıyorsunuz. Çağırmayı da bıraktık, gözaltına aldırıyorsunuz, o şahıs geliyor ve bir şey sormuyorsunuz. Ya da o şahıs tam olarak ne için alındığını bilmeden, “Adli kontrol” diyorsunuz ve bırakıyorsunuz. Buradan anlıyoruz ki, bu işlerde böyle doz, doz, önce biraz yasaları zorlayarak, zorlama yorumlarla birtakım suçlar ürettiler. Sonra suç olmayan şeyleri de suç kapsamına sokabileceklerini gösterdiler. Şimdi, birisini gözaltına alıp ya da belki hapse atıp bir ceza uygulayabilmek için konuya bile ihtiyaç duymadıklarını, sadece buna niyet etmelerinin yeterli olduğunu anladım. Şimdi senin söylediğin gibi, ‘Daha bunlar ne?’ hâletiruhiyesinin bir insanlardan kaynaklanan tarafı var; yani bu böyle aşama, aşama, doz, doz büyüyerek geldiği için böyle bir hâletiruhiye yaratıyor. Bir de, “Ya, şu da olmaz artık” diyebileceğin bir sınırın olmadığını gösteriyor. Bu da kaçınılmaz olarak, senin de haklı olarak rahatsız olduğun, ama giderek yaygınlaşan bir kanıksamaya, -buna normalleşme de denilebilir bir açıda, normalleşmeye yol açıyor. Yani bunlar olur gibi bir normalleşmeye yol açıyor. Bir aralar yapılan, ‘’Silivri soğuktur’’ esprileri gibi şeyler aslında bunun uzantısı. Yani tâbir yerindeyse, ‘’Rahat durmazsanız bunlar olur’’ mesajı. 

Ama burada şöyle bir mesele de var; bunu daha önce de konuştuk. Genellikle, alınan insanlara ilişkin birtakım sonuçları oluyor bunların. Bazıları burada ciddi eziyet görüyorlar. Bazıları sadece tedirgin edilerek bırakılıyor. Ama senin asıl işaret ettiğin ve bence önemli olan şey, bunu izleyen herkesin üzerinde yarattığı etki. İnsanları susturmak için ya da insanları hizaya sokmak için bir şey yapmaktan daha büyük bir etki yaratılıyor. Bu sadece diğer gazetecileri korkutmak ya da YouTube yayını yapan insanları biraz daha dikkatli olmaya zorlamak değil, bunu izleyen insanların içinde bulunduğu durumla ilgili kanaatini, senin o rahatsız olduğun, ama aslında birilerinin tam da istediği sonucu üretmeye yaradığı anlaşılıyor. Bunun formülü, bunun çaresi, bunun karşısında alınması gereken tutum, bunların hiçbir zaman normalleşmesini, yani senin söylediğin gibi, ‘’Ne bekliyorsunuz? Tabii ki yapacaklar’’ normalliğini kabul etmemek. Dolayısıyla, buradaki problemi hep şaşırma hakkını kullanarak mesele etmek gerekiyor. 

Ruşen Çakır: Beni gözaltına aldıklarında sordukları gizli tanık ifadesinin dışında, -benim gizli tanık uçtu gitti biliyorsun-, 19 Mart sonrası yaptığım iki yayını söylediler. Yayında bir suç örgütünü övüyormuşum. Yayınlardan birisinin adı ‘’Ekrem İmamoğlu Mucizesi.’’ Ama nerede, nasıl övmüşüm, o yok. Soru şu: “Neden yaptınız?” Şimdi buradan diğer konuya geçeceğim. Biraz zorlama gibi gelebilir, ama bence öyle değil. Süleyman Soylu bir zamanlar çok popülerdi biliyorsun Türkiye’de. İçişleri Bakanı’ydı, istifa etti, kabul edilmedi, şu oldu, bu oldu. Ve Süleyman Soylu’yu bayağı bir konuşuyorduk. Bereket artık konuşmaz olduk, çünkü gündemden çıktı. Süleyman Soylu ile ilgili olarak seninle de Haftaya Bakış’ta defalarca konuşmuşuzdur. Ben de başlığında Süleyman Soylu olan herhalde beş, on tane yayın yapmışımdır. 

Kemal Can: ‘Adını Koyalım’da, Burak (Bilgehan Özpek) ve Ayşe (Çavdar) ile yaptığımız programda, iki kere filan Süleyman Soylu’nun siyasi geleceği üzerine yayın yaptığımızı hatırlıyorum. 

Ruşen Çakır: Evet. Onun dışında benim bireysel olarak yaptığım yayınlar hakkında Süleyman Soylu bana dava açtı. Şimdi olay şu: Bir bakıyorsun böyle bir liste var. Bir de, bizim Medyascope sitesinden deşifreleri almış, onları yollamış. Hakaret yapıldığını söylüyor. Ama yayının içerisinden bir paragrafı koyu yapıp ya da altını çizip, “Burada bilmem ne diyor” gibi bir vurgu yok. Yollamış savcıya ve “Sen bul” diyor. Takipsizlik kararı verildi. Soylu itiraz etti ve tekrar takipsizlik kararı verildi. Şimdi Levent Gültekin’in olayındaki gibi, “Sen konuşmuşsun, yapmışsındır bir şey” demeye getiriyor. Şimdi Süleyman Soylu’yu nerede gördük? Gizli tanık ifadesinde. Süleyman Soylu’nun adını vererek, “Şu kişi âlem yaparken, yanındaki kadınlara hava atmak için Süleyman Soylu’yu defalarca görüntülü aradı” diye bir ifade var. Bu, aslında Süleyman Soylu ve onların birlikte yarattıkları ortamın izin verdiği bir olay. Süleyman Soylu iddiayı yalanladı ama ‘’görüşmedik’’ demiyor. 

Kemal Can: “Hiç kimse beni öyle bir ortamda arama cesaretine sahip olamaz” dedi. 

Ruşen Çakır: Evet. Süleyman Soylu Trabzon’da Kitap Fuarı’ndaymış, ‘’kitap fuarındayken beni aradı’’ dedi. Ama biliyoruz ki defalarca onun yayınına çıkmış. Hayatımda hiç kimse beni bu kadar laubali ve iffetsiz ortamda arama cesaretine sahip olamadı, olamaz. Allah her şeyi bilendir” deyip birden olayı böyle bir şeye bağladı. Mehmet Akif Ersoy da yaptığı ilk açıklamada yine Yüce Rabbimize gönderme yapmıştı. 

Geçenlerde muhabirimiz Furkan Karabay acayip bir haber yaptı İBB iddianamesiyle ilgili biliyorsun. Bu arada izleyicilere de söyleyelim; Furkan Karabay Medyascope’ta başladı ve başlar başlamaz, özellikle yargıyla ilgili çok iyi haberler yapıyor. Haber şu: Gizli tanık “Ceviz,” Abdullah Gül’ü ve kardeşini suçlamış. Bu suçlamalar iddianameye girmedi, ama dava dosyasında var “Ceviz”in ifadeleri. Savcının adı da var.  Şimdi, bir gizli tanık geliyor savcıya. Ben geliyorum, sen de savcısın. “Anlat” diyorsun. Ben de, “Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül şöyledir böyledir” diyorum. Sen kayda geçiyorsun, dosyaya koyuyorsun. Yani adam, “Git kardeşim, başka işin mi yok? Ne uyduruyorsun bunları?” demez mi? Şimdi savcılık böyle bir şey mi? 

Kemal Can: Ya da bunu önemli bir bilgi olarak düşünüyorsan, onu devam ettiren soruyu sorarsın. Aynı şey adaşım Kemal Can’ın sorgusunda, “Bu satış birtakım devlet büyükleri aracılığıyla gerçekleşti” dediğinde de oldu. Yani bir bilgi alıyor savcı…

Ruşen Çakır: Hiçbir şey yapmıyor.

Kemal Can: Bir şey de sormuyor, “Bu kim?” demiyor. Normalde sıradan bir adi vaka sorgulamasında nasıl olur?. Biz hukukçu değiliz, ama çok fazla polisiye dizi seyrettik, polisiye roman okuduk, biraz da hukuk okuduk biliyoruz. Sonuçta bir suçlamaya ilişkin ifade veren tanık ya da sanık yahut gözaltına alınmış şüpheli, bir bilgi veriyor. Doğru ya da yanlış olduğunu, savcı diğer araştırmalarıyla tamamlayacak. Sorgulanan şahıs orada birtakım şeyler söylüyor. Önemli, kritik, suçlamayla ilgili kritik insanlardan bahsediyor. Savcı, “Kim o?” diyebilir. Sorgulanan kişi ismini vermek istemeyebilir. O zaman öyle girer. Ama sorgu sırasında kayda girmiyor. Savcı böyle bir şey sormamış. Bundan iki anlam çıkar. Birincisi, merak etmemiş ya da bilmiyor, yaptığı işe çok hâkim değil veya önemsemedi diye yorumlanabilir. İkincisi, zaten o bilginin orada daha fazla açılmasını istememiş olabilir. 

Ruşen Çakır: Ama mesela bize ne yaptılar? Adı sürekli değişen gizli tanık ifadesiyle, HTS kayıtlarını bulup hesapta eşleştiriyor. 

Kemal Can: Günde birkaç bin insanın geçtiği aynı noktada telefonları çakıştı diye, yani telefonları oradan geçmiş, ama o sırada 200 bin insanın da zaten telefonları aynı noktada. “Bunlar görüştü” diye karine oluşturabiliyor. Ama birisi, “Bana bunu birisi yaptırdı” diyor, onu dikkate almıyor. 

Ruşen Çakır: Her hâlükârda şunu özellikle söylemek istiyorum. Mesela birisi Süleyman Soylu’nun adını böyle bir şekilde geçirdiği zaman, orada o savcı bunu kayıtlara geçiriyorsa, bunun bir haber değeri vardır, ki öyle de oldu. Bakalım ne olacak? Dün gece Barış Terkoğlu alelacele bir video çekti. Neden alelacele çektiğini biraz anlayabiliyorum. Sabah ben de gördüm onları. Çünkü belli ki bilgi sızıyor. Önce Şamil Tayyar birtakım şeyler söyledi. Örtülü söyledi ama belli ki o da aynı şeyleri okumuş. Barış Terkoğlu, “Elimde ifadeler var” deyip, bakıp, oradaki özel hayatın gizliliğini ilgilendiren hususları büyük ölçüde atlayarak, birtakım siyasi işleri, isimleri söyledi ve şimdi yeni bir tartışma başladı: ‘’Mehmet Akif Ersoy olayı nedir?’’ Şimdi örgüt muhabbeti çok ciddi bir şekilde telaffuz ediliyor. Çünkü konu, birisinin sadece zevküsefa içerisinde uyuşturucu kullanıp, birtakım toplu cinsel muhabbeti yapmanın ötesinde, özellikle genç kadın çalışanları kullanarak birtakım itibar ve imkânlar elde ettikleri, sanki üstü kapalı, şantajvari bir olaya dönüşüyor. Bu, aklıma şunu getirdi: Eşim Müge dün bana, “Bu, Adnan Hoca olayına çok benziyor” demişti, ki o zaman daha gizli tanık ifadeleri yansımamıştı. Burada da onu çok çağrıştıran bir şey var. Çünkü biliyorsun Adnan Hocacılar, zamanında, birtakım yerlere ulaşmak için, önlerindeki birtakım engelleri aşmak için kadınları kullandılar. Çok net bir şekilde onu biliyorum. Mesela ne alâkası varsa, birbirinden farklı adliyelerde bana dava açmışlardı. Onlarla ilgili yaptığım bir yayından, Show TV‘de söylediğim bir şeyden dolayıydı galiba Kartal Adliyesi’ne gittim. O zaman İstanbul Çağlayan Adliyesi yoktu. 

Şimdi burada da böyle bir olaydan bahsediyor, ama olayın merkezinde bir medya kuruluşu var. Habertürk özellikle merkezi bir yerde, ama değişik mesleklerden insanlar var. Siyasetçiler var; MHP’li var, AKP’li var, Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde çalışan insanlar var. Mesela iddialardan birisinde, spikerliğe yeni başlayan bir kadının 1,5 ay sonra Cumhurbaşkanı’nın uçağına bindiği söyleniyor. Ben 40 yıldır bu mesleği yapıyorum ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı neredeyse 40 yıldır tanıyorum, bir kere bile onun uçağına binmedim. Tabii benim durumum biraz farklı. Cumhurbaşkanı’nın uçağına yeni birisinin binme iddiası başlı başına bir şey. O kadar çok isim var ki. Bir de bakıyorsun, adı geçen kişiler Diyanet’te çalışmış, Has Parti’de çalışmış, bilmem nerede çalışmış. Yani ‘’bu kısa ömre ne kadar çok şey sığdırmışlar?’’ diye de görüyorsun. 

Şimdi işin içerisinde bir de o özel hayat ve uyuşturucu meselesi var. Ve anladığım kadarıyla, orada aktarılanları kısmen bile doğru kabul etsek, bu uyuşturucu kullanımını da çok sıradan, normal, bizim, “Akşam bir yerlerde bir kadeh bir şey içelim” dememize benzer bir şekilde yapıyorlarmış gibi garip bir durum var. Ben bu akşam Ahmet Şık’la yayın yapacağım. Ahmet, Mehmet Akif Ersoy olayının arka planını üç bölüm hâlinde Medyascope’a yazdı ama henüz bitiremedi, devamı gelecek. O, konuyu bayağı takip ediyor ve gazeteciliği de tuttu, döktürüyor. Yani böyle garip bir şeyin ortasına düştük. Artık biraz da sen konuş. 

Kemal Can: Bu dediğin şeyler dışında benim dikkatimi çeken bir noktayı da konuşmak istiyorum. Aslında bu son olay, Habertürk çevresinde ve o uyuşturucu operasyonu, galiba etkin pişmanlıktan yararlanan birisinin verdiği ifadeyle başlayan bir hadise gibi görünüyor. O, dallanıp budaklandı. Ama mesela, bu olayın, daha önce çeşitli zamanlarda konuştuğumuz başka birtakım operasyon ya da davalarla da ilişkilendiğini görüyoruz. Şöyle ilginç bir durum var. Mesela daha önce burada da birkaç kere konuştuk; Avukatları ve bazı yargı mensuplarını içeren bir operasyon yapılmıştı.

Ruşen Çakır: Evet. 

Kemal Can: Oradan birkaç avukat hâlâ tutuklu ve o dava yürüyor. Diğer bir şey, Can Holding soruşturması diye bilinen, yine Habertürk‘ü de ilgilendiren, ama başka boyutları da olan bir başka operasyondu. Habertürk‘ün satılmasından başlayarak, içine kara para giren öyle bir hadise vardı. Sonra bu uyuşturucu hadisesi var. Sonra da ilginç biçimde görüyoruz ki bu olayda, hele bu son sızan ifadelerle, bu olayların birbiriyle ilginç biçimde fazla temas noktası var. Böyle peş peşe, birbirinden bağımsız soruşturmalar gibi yaşandı onlar, çok da genişlemedi. Bir şey oldu, sonra durdu. Ardında, bir başka operasyon patladı, o durdu. Ama bakıyoruz, bu son olay da dâhil, hepsinde olan kritik birtakım isimler var. Hem siyasi isimler, hem medya dünyasından bayağı yukarılarda olan birtakım isimler, bir de iş dünyasından isimler var ve bunun içerisinde kara para var, birtakım yargı çeteleşmeleri var, daha önce konuşulan borsalar var, uyuşturucu işi var, birtakım suç örgütlerinin doğrudan bağlantıları var, şantaj var ve birdenbire, birbirinden bağımsız bu birkaç hadise ilginç biçimde buluşuyor. 

Bu konuyla ilgili iki şey söylenebilir: Bir, bu konularda gözaltına alınan veya hedefe konulan insanların söylediği gibi, bu bir siyasi operasyon. Yani baştan itibaren, bir çevreyi, birtakım insanları hedefe koyarak başlatılmış birtakım operasyonların varlığından bahsedilebilir. Bunu biliyoruz. İktidar blokunun içerisinde de çeşitli çevrelerin birtakım güç mücadeleleri içerisinde olduğunu ve bu güç mücadelesinin sertleşme dozunun, öyle bildik rekabet koşullarını aşan birtakım enstrümanları kullanarak yürütüldüğünü tahmin etmek zor değil. Bunun başka işaretlerini de görüyoruz. Bunun siyasi ayakları da var. Ama şöyle de düşünülebilir: Bu hadiseler yayılmaya başladığında iki yöntem olur: Bir, böyle başlamış olabilir, zaten böyle yürüyor olabilir. Bir de, başlayan bir hadiseyi, herkes bir tarafından kendi iç mücadelesinin parçasına dönüştürmeye çalışıyor olabilir. Yani bu, süreç içerisinde de oluşabilir. Daha doğrusu şunu söylemek istiyorum: Soruşturmanın başlama amacıyla, yöneldiği ve ilerlediği taraf aynı olmayabilir. 

Ruşen Çakır: Orada da zaten herkes birbiriyle garip ilişkiler kurduğu için işin rengi değişebiliyor. Mesela, fi tarihinde Habertürk‘te yapılan bir yayında, DEVA Partisi’nden hukukçu Mehmet Emin Ekmen’le, bu gizli tanık ifadelerinde adı geçen bir siyasetçi ve aynı zamanda bir avukatla arasında bir tartışma var. Mehmet Emin Ekmen, “Siz mafyanın avukatısınız” diyor. O kişi de bunun üzerine, DEVA Partisi’ne yönelik olarak, “Benim müvekkil sayım sizin partinizin oyundan fazladır” diye cevap veriyor. Mehmet Emin kızmasın ama cevap güzel. Bunun üzerine Mehmet Emin de “Tabii, Yargıtay’da iş bitirirseniz, herkes size müvekkil olur” diyor. Şimdi bu kişi zaten ifadelerde, Habertürk‘te parlatıldı’’ diye geçiyor. Hâlâ çıkıyor mu bilmiyorum, ama bir dönem bayağı çıkıyordu.

Kemal Can: Şimdi bu soruşturmada, sızan ifadelerde de birtakım isimler ortaya çıktı. Bu insanların bir kısmı, hem yargıda etkili ve anlattığın anekdottaki gibi, birtakım işleri normal hukuki yollar dışında da halledebilme yeteneği olduğu iddiasındaki birtakım yargı mensupları ya da hukukçular veya avukatlar. Ama bir kısmı, son yıllarda çok gördüğümüz gibi, medyada sabit televizyon konuklarının önemli bir kısmı, altında avukat ya da hukukçu yazan birtakım siyaset yorumcuları. 

Ruşen Çakır: Bir tanesi içeride mesela; Rezan Epözdemir’in adı zaten burada da geçiyor sıklıkla. 

Kemal Can: Ama bu insanları biliyoruz, bir kısmını da tanıyoruz, bu insanlar çıkıp, Türkiye’de gelişen bütün siyasi olaylar hakkında çok değerli fikirlerini paylaşıyorlar. 

Ruşen Çakır: Bir tanesi geçen gün İspanya’daki etnik grupların bilmem neyi hakkında bir şeyler paylaşmış. Daha doğrusu ahkâm kesmiş. Konuya hâkim birisi. “Hocam o öyle değil, böyle” diye teker teker anlatmış. Her şeyi biliyorlar yani. Ama şurası kesin bu iş ilk önce ‘’FETÖ Borsası’yla çıktı, sonra İBB Borsası diye devam ediyor. Yargının bu kadar belirleyici olduğu bir yerde ve şu anda mesela sırf bu yıl kaç tane şirkete kayyum atandı, değil mi? TMSF’ye kaç şirket devredildi? Sen bir sabah kalkıyorsun, diyelim ki 1 milyon dolarlık bir iş insanı Kemal Can’sın. Sonra bir bakıyorsun, akşam cezaevindesin ve sıfır paran var. Şimdi böyle bir ortamda o 1 milyon dolarını kaybetmemek için, mesela 100 bin dolarını gözden çıkarıyorsun. 

Kemal Can: Demin Levent Gültekin’in gözaltına alınması vesilesiyle davaları konuştuk ya, yargı alanını, yasalarla, prosedürlerle, hukuki kurallarla tanzim edilen, o kurallarla işleyen bir şey olmaktan çıkartırsan, bu bütün alandaki keyfîlik, yani suç olmayan şeyden suç yaratıp insan yargılamaya, hatta onları mahkûm etmeye başlamışsa, tamamen keyfî, çift ikili hukuk, kuralsızlık işlemeye başlamışsa, tabii ki böyle bir zemini kullanmanın biçimi de değişecektir. Bildiğimiz kuralların işlemediği bir yerde, başka bir kural, başka bir işleyiş devreye girer. Bu, her alanda böyle. Bir alanı tahrip ettiğinizde, oradaki kural, kavram ve kurumları bu kadar keyfî bir şeye soktuğunuzda, kaçınılmaz olarak orada başka kontrol noktaları, başka keyfî organizasyonlar ortaya çıkar. Çünkü bu keyfîlik içerisinde her şeyi yapmak mümkün. Yani nasıl hiçbir mesnedi olmadan birisini hapse atmak mümkünse, çok ciddi suçları olan birini çıkartmak da mümkün olur. Teorik olarak bunun mümkün olduğu bir zemin yaratırsanız, tersinin mümkün olduğuna da inandırırsınız insanları. O zaman da dediğin gibi, “Bilmem ne kadar acayip bir suç işlemiş bu adam nasıl çıkacak? Parasını verirse çıkar” fikrine inandırırsınız. ‘’İnsanlar hiçbir şey yapmasa da hapse atabilir’’ fikrine inanıyorlar. İnsanlar buna, “Kardeşim, olur mu öyle şey? Suçu olmayan hapse girer mi?” demiyorsa, “Suçu olan hapisten çıkar mı?” da demez. İnsanlar buna inanıyorsa ona da inanırlar ve bu, bunu kullanan çıkar organizasyonlarının gücünün artmasını yaratır. 

Ruşen Çakır: Ki öyle de oldu. 

Kemal Can: Sahiden yapabiliyor. Bu konuda, “Ben şu rakama seni çıkartırım” gibi birtakım dolandırıcılık hadiseleri de oldu. Hatta İBB Borsası meselesinde, çok yakın bir zamanda yine televizyon yorumcusu olan bir avukatın hadisesi de gündeme geldi.

Ruşen Çakır: O kadar çok ki. 

Kemal Can: Bunların hepsi mümkün. 

Ruşen Çakır: Şimdi biraz Leyla Zana olayını konuşalım. Leyla Zana’nın çıkarttığı bir olay değil, ama birtakım ırkçıların yaptığı bir olay. Bursaspor taraftarları, Soma’daki deplasman maçında Leyla Zana’ya yönelik küfürlü tezahüratta bulunuyor. Nedir, nasıl bir motivasyondur bu? O olaydan sonra bu sabah onunla ilgili yayın yaptım. Birisi bana, “Siz bekleyin, bu hafta kendi sahamızda maçımız var” diye bir cevap vermiş. Yani şimdiden hazırlanıyorlar belli ki. Geçen sefer de yeşil ve beyaz Toros pankartları açmışlardı. Şimdi yaptıklarının temel motivasyonu, çözüm süreci. Hâlbuki yayında da söyledim; Leyla Zana süreç boyunca öyle çok da aktif falan değil. Kendi hâlinde, Diyarbakır’da bir köyde bir tür inziva hayatı yaşıyor. 

Kemal Can: Senin yayınını izledim. Leyla Zana, pek çok açıdan sembol bir isim ve bir sürü meselenin ilgilisi açısından bir yeri var. Ama orada, o tribünlerde kendiliğinden bir reaksiyonun hedefi olabilecek bir popülerliği ya da güncelliği yok. Ayrıca orada muhtemelen bu tezahüratı yapanların çoğu onun kim olduğunu bilmiyor bile. 

Ruşen Çakır: Çünkü yaşları yetmez. 

Kemal Can: Şimdi çok popülerleştirilen yeni bir tribün kalabalığı var. Asabi ve her durumda haklı ve her şeyi söylemeye hakkı olan birileri olarak gösterilen reaktif gençler. Bunlar bilmezler bile. Peki bu niye geliyor? Birileri bunu istiyor. Mesela, bir şey gelişir ve onun karşısında birdenbire bir reaksiyon ortaya çıkar. Bunun, böyle bir doğal reaksiyon olduğunu, haklı ya da haksız, ki son derece haksız da olabilir, ama kendiliğinden geliştiğini anlarsın. Bir şeye tepki olarak gelişiyordur. Bu, sürece tepki de olabilir. Ama bu öyle kendiliğinden gelişen bir şey değil. Hayatın doğal akışına aykırı kavramı var ya; sürece tepkide Leyla Zana’ya küfretmek akla gelecek ya da o yaştaki insanların akıl edeceği bir şey olamaz. 

Ruşen Çakır: Ettiriliyorlar. 

Kemal Can: O zaman başka bir şeyden bahsediyoruz. 

Ruşen Çakır: Tabii ki başka bir şeyden bahsediyoruz. Çünkü Türkiye’de bu tür işler her zaman örgütlüdür. Mesela Beyaz Renault Toros araba kendi başına gitti bilmem neye çarpmadı.

Kemal Can: Zaten iki hafta önce de birdenbire Yeşil hortladı. 

Ruşen Çakır: O mesele hâlâ acayip bir şey yani. 

Kemal Can: Şimdi bu iş Komisyon’a, raporlara, şunlara bunlara da denk geldi ya; bu raporlardan da herkes aslında kendi meşrebince bir pozisyon çıkardı ve tam da bu zeminde, zamanlama açısından buraya oturması hiç rastlantı değil. Bu olay şöyle bir şeyden kaynaklanmıyor: ‘’Birdenbire çok somut birtakım şeyler gündeme gelmiş durumda, bir yasa teklifi oluşturulmuş ve dolayısıyla buna çok kuvvetli bir reaksiyon var’’ olayı değil. Ama bir şeyin olmasından önce reaksiyonunu hazırlamak gibi bir çabanın gündemde olduğunu anlıyoruz. Açıkçası, bu konuda çözüm sürecinin sürükleyicisi iktidar gibi görünse ya da öyle sunulsa yahut da muhalefet meseleyi böyle anlamakta ısrar etse bile, ben bu reaktif hareketlerin, iktidarın özellikle AKP kanadı açısından çok da rahatsız edici bulunduğu kanaatinde değilim. Bu, şimdi çıkan Komisyon raporunun ruhunda da görünüyor. ‘’Hangi parti neyi öne çıkartmış ve neye göre pozisyon almaya niyetlenmiş’’ diye baktığımızda, bu reaksiyonların, iktidarın bu müzakerede elini güçlendiren ve aslında eşitsiz ilişkiyi, karşı tarafı zorlamayı arttıran bir etkisi olduğunu ve bu reaksiyonların, sanıldığının aksine iktidarı çok rahatsız etmediği kanaatindeyim. 

Ruşen Çakır: Peki, süreç nasıl gidiyor? En son AK Parti de bugün verdi raporu. Şimdi ortak bir rapor çıkacak ve Meclis ona göre birtakım çalışmalar yapacak. Bu olayın bir tarafı. Ben açıkçası raporları okuyamadım ama okuyan arkadaşlar var. Medyascope Ankara’dan Özgecan Özgenç takip ediyor. Başka yerlerde de var. Raporların hiçbirisi birbirine benzemiyormuş; onu biliyoruz, onda mutabıkız. Şimdi buradan nasıl bir rapor çıkacak onu da bilmiyoruz. Bu arada raporun dışında çok önemli bir husus var, o da şu: Suriye’de, Şam’la Rojava arasında bir anlaşma oluyor gibi. Ama şu âna kadar sızan bilgilere göre, pek Ankara’nın istediği gibi değilmiş havası var. Şimdi şu anda anlatılan, üç tümenle katılacak, şu olacak, bu olacak vesaire, bakan yardımcılıkları filan zaten baştan beri konuşulan şeylerdi. 

Kemal Can: Hatta bayağı, ‘’oluyor’’ havasına girilmiş. 

Ruşen Çakır: Evet. Ama şu anda hâlâ tereddütler var. Diğer yandan da şöyle de bir husus var: Hakan Fidan, arada sırada da olsa hâlâ yüksek perdeden konuşmaya devam ediyor. 

Kemal Can: Evet. Aslında çıkan raporlarla Suriye alanında gelişen şeylerin de bir paralelliği var. Çünkü değindiğim gibi, partilerin Komisyon raporları aslında pozisyonları tarif ediyor. Kabaca şöyle özetleyebiliriz: Aslında bazı açılardan çok değişmeyen bir durum ve baştan itibaren aynı. DEM Parti, hep pozisyon olarak ikinci aşama, yani işin hukuki kısmı, demokratikleşme veya Kürt meselesi ile ilgili kısmına hızla geçilmesi, bu taraftaki meselelerin halledilmesi perspektifini koruyan bir pozisyon alıyor ve orada, sürece itiraz eden, sürece muhalefet eden çevrelerin, “Bakın neler de istiyorlar, gördünüz mü? İşte ağızlarındaki baklayı çıkardılar” suçlamalarına neden olan, ama aslında baştan itibaren üç aşağı, beş yukarı söylenmiş ve hiçbiri sürpriz olmayan şeyleri gündeme getiriyorlar. 

MHP yine Bahçeli’nin ilk perspektifinde olduğu gibi Kürt sorununu değil, asıl olarak, Türkiye’nin bölgesel dinamiklerdeki yeri önceliğini ve beka meselesinin parçası olarak Kürtlerle entegrasyonu öne çıkartan bir pozisyon alıyor. Çünkü hatırlıyorsan, Bahçeli ta bu işin en başında, ‘’Biz Kürt sorunundan bahsetmiyoruz, başka bir şeyden bahsediyoruz” demişti. Şimdi o Komisyon raporuyla da bulunduğu nokta orası. CHP, tabii ki bu sefer tam karşı cephede. Yani öncelikle o ikinci aşama denilen genel demokratikleşme, hukukun üstünlüğü ve diğer alanlardaki bütün problemlerin öncelendiği bir perspektif getiriyor. AKP ise biraz önce söylediğim gibi, yine karşı tarafın attığı adımların denetlenmesi ve onun tescil ve tasdikine bağlanmış, onayı elinde tuttuğu ve karşı tarafı mecburiyetlerine zorlayan, biraz önce Hakan Fidan’ın Suriye için çizdiği perspektif ya da burada da yine silahları bırakma meselesinde, o takvime bağlanan, ama sadece örgütün tasfiyesi sınırında tutulan bir hukuki düzenlemenin dikkate alındığı ve diğer kısmın, yani o hep söylenen ikinci aşamanın henüz müzakereye açılmadığı bir perspektifi ortaya koyuyor. Dolayısıyla, şu anda herkes kendi kamuoyunu bir tür teskin etmek, karşı tarafı da zorlamak üzerine bir pozisyon alıyorlar. Ama buradaki en problemli nokta, bence yine Suriye olacak. Çünkü Suriye’de, evet, daha önce de tamamlanmış, bitmiş gibi söylenen şey, sunumu açısından hâlâ problemli. Yani senin söylediğin gibi, yüksek iddialarla ortaya çıkacak sonucun henüz uygun bir formülde buluşturulması, hâlâ tam becerilmiş gibi görünmüyor. Orada da sıkıntı devam ediyor bence. 

Ruşen Çakır: Evet, bitirelim artık. Her hafta gazetecilerin başına gelenleri konuşmaktan bunaldık. Tabii kendi başımıza gelenleri de konuşuyoruz arada. Allah sorunumuzu hayır etsin diyelim. 

Kemal Can: Evet, diyelim. 

Ruşen Çakır: İzleyicilerimize teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Kemal Can: İyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.